40 Yıl Sonra Öğretmen Okulu Arkadaşlarımla Seyahatnamem

25 Ağu 2017 Cum 23:15
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Aysel MASMANACI BEŞOĞLU

 
Oldum olası turları çok severim ben. Evliya Çelebi gibi dünyayı dolaşmak, değişik ülkeler görmek, farklı milletlerin kültürlerini, insanlarını, yaşayış biçimlerini görerek ve yaşayarak öğrenmek; hayatta ulaşmak istediğim en büyük idealim…
Mezun olduğum Kilis Kız İlköğretmen Okulundan bizden bir dönem önce mezun olan Nursen Keskin Cabioğlu ablamız yurtiçi ve yurtdışı turlarını çok güzel organize ediyor. Birkaç ay önceden arkadaşların isteği doğrultusunda önce gezilecek şehirleri, buna bağlı olarak otantik yerleri, müzeleri, kaleleri,han, hamam, çarşı, yemek yenilecek restoranları, konaklanacak otele varasıya kadar tespit ediyor. Ücretlerini öğreniyor. Bütün bu bilgileri grup arkadaşlarımıza Facebook’tan grubumuza yazılı olarak bildiriyor. Telefonundan sormak istediğimiz soruları yanıtlıyor. Sayfamıza tur şirketlerinin tanıtım bilgilerini aktarıp grup indirimi fiyatlarını da yazıyor. Arkadaşlarımız kendi aralarında haberleşerek tura katılacaklarını ya grup sayfasına ya da bizzat telefonla Nursen Abla’ya
bildiriyorlar. Katılım sayısı sağlandığında,“Şu gün, şurada toplanıp gidiyoruz” diyor ve hangi şehirde, hangi havalimanında buluşacağımızı öğreniyor, belirttiği gün ve saatte40 yıl öncesine varan arkadaşlarımız ve dostlarımızla, hocalarımızla büyük bir özlem ve sevgi ile kucaklaşmalarımız var ki görmeye değer. Anlatılması imkânsız. Ancak yaşamak lazım oanları. Uzun uzun sarılıp kucaklaşıp öpüştükten sonra, birbirimizin elinden tutup bir adım geriye çeldikten sonra birbirimizi tepeden tırnağa süzerek:
- Ay sen zayıflamışsın mı kızzz?…
- Ay ne zayıflaması kız, aksine kilo aldım!
-Yok be… Zayıflamışsın!
-Ay çok mu yaşlanmışım kızzz?
-Anacım hepimiz yaşlandık! Genç kalan var mı?
-Eeee…Kim ile evlendin, ne iş yapıyor kocan, kaç çocuk var?…

Artık bu soruların, gülüşmelerin ardı arkası gelmez…
Tabii bunun dışında 40 yıllık zaman dilimi içinde birbiri ile zaman zaman bizzat görüşen, birbirinin yanına gidip gelen arkadaşlarımız da var tabii ki!
Onların kavuşması ve kucaklaşması daha farklı…
***

İşte öyle bir gün… “Kilis Kız İlköğretmen Okulu Mezunları” sayfamızda Nursen Abla’nın bildirisi birden gözüme çarptı. Bildiri şöyleydi:

“Sevgili arkadaşlar 18-24 Mayıs tarihinde okulumuzun ilk mezunları ile 2017′ye kadar mezun olan arkadaşlarımızın Kilis buluşması vardır.
Tura katılmak isteyen arkadaşlar katılıyorum butonuna tıklasınlar. Gezimizin programı aşağıda belirtilmiştir.”
……………………
***

Kasım ayının başladıydı… “Kilis Kız İlköğretmen Okulu” grup sayfamızda Nursen Abla’nın bu bildirimi gözüme çarptı.Bildiriyi okuyunca çok sevindim. Yazıyı tekrar okudum. Hiç düşünmeden, hemen katılıyorum butonunu işaretledim. Gezilecek yerler Kilis, Gaziantep, Antakya, Şanlıurfa… Bu yerler pek cazip gelmedi bana. Kilis kendi memleketim karış karış her yerini zaten biliyorum. Antep 35 yıldan beri yaşadığım şehir… Antakya ve Urfa belki 15 defa gezip gördüğüm yerler…
Acaba vaz mı geçsem?
Daha bir hafta önce kızım, damadım ve torunlarımla Antakya’ya gittik.Aynı yerleri görmedim mi? Bir de o gezimizin fotoğraflarını Face’ye atmıştım. Gönderimi Nursen abla görünce, “Ayselcim, nasıl olsa 1 hafta sonra Antakya’ya gidecektik, acelen ne?” diye yazmıştı.
Ben de “Onun bir aile gezmesi olduğunu, sırf arkadaşlarla beraber olmak, birlikte gezmek, güzel vakit geçirmek için sizinle de geleceğim” demiştim.
***
17 Mayıs günü yokluğumda eşim ve oğlum yemeksiz kalmasınlar diye üç çeşit yemek hazırlayarak buzdolabına koydum. Yıkanan çamaşırları katladım yerleştirdim. Ütü işimi hallettim. Sabah 9.00 gibi Kilis’e gidecektim. O gece yatmadan önce net’teki grup sayfasına baktım benim devremden hangi arkadaşların geleceğini öğrenmek için. Fatma Büyükgüçlü arkadaşımın dışında hiçbir arkadaşımın ismini göremedim.
Tek tesellim,Gaziantep’ten benimle katılacak olan Ayşe Keleş arkadaşımın ve Fatma’nın yanımda olması ve Facebook’tan bana arkadaşlık isteği gönderen arkadaşlardan dört tanesinin geliyor olmasıydı. O arkadaşlarla net’ten görüşüyorduk. Kilis buluşmamızda sanal olan arkadaşlıklarımız gerçeğe dönüşecekti. Bu durum bana inanılmaz bir heyecan veriyordu. Nihayet o arkadaşlarla canlı canlı görüşebilecektik. Hatta o güzel anı canlı yayına taşımayı bile düşünmüştüm.
Nihayet 18 Mayıs günü geldi çattı. Geceden küçük el çantama gezide giyeceğim giysilerimi, lüzumlu olan herşeyi yerleştirdim. Sevinçten gözüme uyku girmiyordu. Bayram sabahını bekleyen çocuklar gibi heyecanlıydım.
***
Sabah erkenden uyandım. Oğlumu kahvaltı yaptırmadan evden çıkamazdım.Çayı ocağa koydum kahvaltıyı hazırlamaya henüz başlamıştım ki zil çaldı. Kapıyı açtım 5 kişi işçi ve de 1 işveren 6 adam… Tadilat için geldiklerini, şirketin çok yoğun işi olduğunu eğer bugün başlamazlarsa, 1 ay ileri tarihten başlayacaklarını söylediler. (Aylar önce evde bazı değişiklikler yapmaya karar vermiştik. Asma tavan, boya, duvar kâğıdı vb. gibi değişiklikler. İyi bir inşaat şirketi ile anlaştık. Şubat ayından beri ellerindeki işin bitmesini ve sıranın bize gelmesini bekliyorduk)Oysa biz 1 hafta sonra başlayacaklarını sanırken o günlerde müsaitlermiş. Oğlum inşaat mühendisi olduğu için il dışında bir arsa değerlendirmesi vardı ki kahvaltıdan sonra çıkması gerekiyordu. Eşim okuldaydı, öğleden sonra da veli toplantısı vardı.Eşimi arayıp durumu anlattım.Yapılacak bir şeyin olmadığını bir gün sonra gitmemi, işçilerin başlamaları gerektiğini söyledi.
Çok canım sıkıldı. İşçiler evi ölçüp biçmeye başlamışlardı bile…
Gezinin en önemli ve güzel olan ilk gününü kaçırmıştım yazık ki! Ertesi günü eşimin dersi yoktu. İşçilerin başında kendi duracaktı.
Nihayet 19 Mayıs günü Kilis’e geldim. Dolmuşa atlayarak soluğumu okulun kapısında aldım. O kapı kiokul müdürünün okul kıyafetlerinizi kontrol ettiği, kızdığı öğrencileri okuldan kovmak ya da dövmek için şişko göbeğini hoplata hoplata kovaladığı, hergün neşe içinde kızlarla şakalaşarak şen kahkahalarımızla, bazen koşarak girip çıktığımız okul kapısı…
Çok heyecanlıydım. 40 yıldır hiç göremediğim okulumu, hocalarımı, bazı arkadaşlarımı görecektim…
Kapıdan içeri girince rahmetli Edebiyat Hocamız Kadir Esenoğlu’nun sözlerini, yine rahmetli Müzik Hocamız Sünel Kalyoncu’nun güftelerini yazdığı sadece bizim okula özel okulumuzun marşı çalınıyordu:

Ant içtik kovacağız
Cehaleti bu yurttan…
Şanlı Türk kızlarıyız
Duyulur gür sesimiz ,
Tüm yurttan, huduttan…

Kilis Kız İlköğretmen

Okuludur bu gelen,
Şanlı Türk kızlarıyız..
Durmadan ilerleyen!

Gönlümüzde doludur
Medeniyet ışığı
Öğretmen adayıyız
İlim, irfan aşığı…
NAKARAT…

Söz: Kadir Esenoğlu(Edebiyat Hocamız)
Güfte: Sünel Kalyoncu(Müzik Hocamız)

İkisi de vefat etmiştir. Allah rahmet etsin.

 

Marşı tüm öğretmen okulu arkadaşlarım koro halinde o kadar güzel söylüyordu ki… Ta 40 yıl öncesinde müzik dersinde söylüyorduk sanki o marşı…Kapıdan biraz daha ilerlediğimde çok hoş bir manzara ile karşılaştım. Bahçeye U şeklinde beyaz örtülü masalar kurulmuş, yemek servisleri yapılıyor, arkadaşların hepsi ayakta marşı söylüyorlar. Ben de ayakta arkadaşlara iştirak ettim.
Marş bitince Facebook’tan tanıştığım arkadaşlarımı gözlerim arar oldu.
Onlar da beni meraklı gözlerle süzüyorlardı. Tabii ki profilleri aklımda olduğu için tanımam zor olmayacaktı. Uzun masanın yanına yaklaştığımda, beyaza kaçan saçlarından, bakışından Nilgün İnanç’ı hemen tanıdım. O da beni tanımış olacak ki ikimizde birbirinize koştuk ve kucaklaştık.(film gibi)
Sonra Fadime Yılmazer, Ayten Sulfata Salman, Nursen Abla, Hüsniye Kaya Keçeli… Sarılmalar kucaklaşmalar, tanıdığım diğer arkadaşlarla bir masaya toplandık. Sohbet, muhabbet gırla… Birlikte yemek yedik, çay içtik. Okul Müdürü “Hoşgeldiniz” konuşması yaptı. Ardından Biyoloji Hocamız Gülten Bağdatlı konuşma yaptı. Ardından Eğitim Psikolojisi Hocamız Üner Aşkar konuşma yaptı. Aramıza misafir olarak katılan Beden Eğitimi öğretmenimiz Türkan Zeytçi hanım duygularını dile getiren bir konuşma yaptı. Bu geziyi organize eden Nursen Abla’ya teşekkürlerimizi sunduk. Fatma Büyükgüçlü arkadaşımız çok ilginç bir konuşma yaptı. Hepimiz gülmekten kırıldık:
“4. Sınıftayken Hülya arkadaşımız sınıfa bir tavuk getirmişti. Üner Aşkar Hocamız ders anlatıyordu. Birden “gıdak” diye bir ses duyduk. Hoca ön sıralara kadar gitmişken, birden sınıfa döndü baktı, tekrar arka sıralara yürüdü tekrar bir “gıt” sesi duyduk. Hoca tekrar sınıfa döndü. “O ses nereden geldi” demeye kalmadan sıranın altından tavuk tahtaya fırlayıp,
sıraların altında gıdaklayarak dört dönüyor, sınıfta arkadaşlarınkahkahasından, şamatasından durulmuyordu. Hoca tavuğu gördü tabii:
- Bunun burada ne işi var, dedi.
Kimseden ses yok! Peki kim getirdi?
- Söylemeyeni sınıfta bırakırım, deyince Hülya,“Ben getirdim Hocam” demeye kalmadan Üner Hoca, Hülya’nın yüzüne bir tokat attı.Fatma, “Hocam onun suçu yok” demesiyle, gelip Fatma’ya da bir tokat attı.Önde tavuk arkasında Hülya,onun arkasında Fatma, onun arkasında öğretmenimiz bahçeye kadar çıkarak koşuşuyorlar. O yıl Hülya sınıfta kaldı. Sonra da okulu bıraktı. Ben okulu bitirdim.Eğitim Enstütüsünde okuyarak Fen Bilgisi Öğretmeni oldum. Aradan yıllar geçti,bu okula Müdür Yardımcısı olarak geldim. Üner Hanım da eğitim şefi olmuştu. Kendimi tanıttım, Üner Hanım çok şaşırdı. Burada göreve başladıktan 2 ay sonra Hülya da yine bu okula kütüphane memuru olarak geldi. Kader bizi farklı görevlerde bir araya getirdi.”
Fatma sözlerini bitirir bitirmez büyük bir alkış koptu bahçede. Tüm güzelliği ve ihtişamı ile yıllara meydan okuyan Sosyal Bilgiler Öğretmeni Hamret Hanım da çok güzel bir konuşma yaparak bir-iki anısını anlattı.

Sıra bana gelmişti. Mikrofonu elime verdiklerinde ne konuşacağımı kestiremedim. Okul anılarımla ilgili “KOVALAMACA” adlı yazımı okudum. Oldukça güldüler. O arada gözüm, geldiğimizden beri kapalı olan derslik binamızın açık kapısına takıldı. Arkadaşlar çay içerken onlardan kısa bir süre izin istedim ve açık kapıdan içeriye daldım. Koridorlardan geçerken ayaklarım titredi sanki. Son iki yıl öğrenim gördüğüm sınıfımın kapısını açtım, oturduğum sıramı buldum. Sırama oturdum… Okul yıllarını yeniden yaşıyordum sanki.İçimden parmak kaldırmak, öğretmenin sorularına cevap vermek istermişçesine bir refleks yapmak geldi. Sonra tahtanın başına geçtim. Tahtaya, “42 yıl sonra okulumdayım” diye yazdım. Oradaki hizmetliye de fotoğrafımı çekindim. Daha sonra okulun yan taraftaki bahçeye indim. O bahçede müdür bizi mini etek giydiğimiz için ne kovalardı.Film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Son sınıfta iken diktiğim fidanı buldum. Maşallah 42 yıl sonra kocaman, başı neredeyse elektrik tellerine değecek kadar uzamıştı. Geçen zamanın ne çok şeyin değiştirdiğinin başka bir kanıtıydı.

Çok güzel bir günün ardından arkadaşlar dinlenmek üzere Öğretmen evine gittiler. Ben de teyzeme gittim.
Ertesi günü saat 08.30’da Öğretmenevinin önünde tur grubumuzla buluştuk. Otobüse binerek yola koyulduk. İslahiye üzerinden gidiyorduk. Rehberimiz Hüseyin Bey sol tarafta gördüğümüz akarsuyun adının “Sabunsuyu” olduğunu ve esas kaynağının bu bölge olduğunu ve Halep’e kadar devam ettiğini anlatırken bir de köprüyü eliyle işaret etti. Bu arada Nursen Abla eline otobüsün mikrofonunu alarak açıklama yaptı:

“Arkadaşlar bu akarsuyun adı Sabunsuyu’dur. Bu su kabarıp alçaldıkça içindeki taşlar sabun gibi kaydığı için öyle demişler. Ben burada 3 yıl öğretmenlik yaptım. Şu gördüğünüz köprü yoktu o yıllarda.7 köyden geçtikten sonra bu sudan köylüler at sırtında geçerdi. Ben de hafta sonu Kilis’ten köye geliyordum. Etrafta at falan yoktu.Ancak iki asker gördüm. Hava çok soğuktu. Beni karşıya geçirmelerini rica ettim. Asker atın birine bindi, birinede beni bindirdi. Benim atı çeke çeke karşıya öyle geçmiştik, ama çizmelerimin içi su dolmuş ve çizmem ayağım içinde olduğu halde buz donmuştu. Karşıya geçtikten sonra çizmelerimin içindeki ayaklarımın buzun ağırlığından dolayı ağırlaştığından yürüyemedim. Hemen yakındaki köyün kahvesine girerek çizmelerimi sobaya tutarak buzların erimesini bekledim ve öyle çizmelerimi çıkartabildim.”
Nursen Abla’nın bu dramatik anısına hepimizde etkilenip üzülmüştük. Rehberimiz eli ile bize yaklaşık 5Km. ilerideki tepeleri göstererek,“Bu tepelerin 2Km. uzağında da Suriye var” dedi. 30 Km. ilerledikten sonra Tahtalı Köprüsü’ne geldik. Tahtalı Barajı’nın manzarası görülmeye değerdi. Baraj, biriktirdiği suyu adeta bir göl haline getirmiş, insanlar kıyılarında balık avlama çiftlikleri kurmuşlardı. Bu göledin alabalıkları çok meşhurmuş. Göleti kıyı boyunca küçük koruları oluşturan tepelerdeki çam ağaçları süslemiş ve eşsiz bir doğa manzarası oluşturmuştu.
4 Km. ileride de tarihi aslan heykellerinin dünyada ilk kez burada yapıldığı Yesemek’teydik. Yesemek, dünyada ilk defa burada karataştan yapılan aslan ve tarihi imgelerin yapıldığı heykel yapım atölyesiymiş. Burada yapılan heykeller dünyanın her tarafına dağıtılırmış. Buram buram tarih ve uygarlık kokan bu yer beni çok etkiledi. Bilhassa kara taştan yapılmış arlan heykellerinin gözleri ateş saçıyordu. Yumulmuş pençelerinde bir yırtıcılık, açık ağızlarında, avını derhal parçalamak isteyen bir ifade vardı sanki.Kara taşlardan oluşmuş dar ve dik merdivenleri tırmanarak en tepeye çıktığımızda yeşil bir deniz manzarası vardı.Her yer mis gibi kokan çam ağaçları, yeşillik ve çimenlerle bezenmişti. Heykellerin yanında, tepede bol bol fotoğraf çekindik. Ve oradaki görevlilere teşekkür ederek oradan ayrıldık.
***
Yesemek’ten sonra otobüs yolculuğumuz devam etti. Kıvrım kıvrım virajlı yolda yol katederken, Fatma yol boyunca Kilis fıkraları anlattı. Öyle güzel ve kişileri canlandırarak anlatıyordu ki… Hele “Hedikçi’ninDediği” fıkrasını anlatırken katıla katıla gülüyorduk hepimiz. Arziye de birkaç fıkra anlattı. Onun fıkra anlatma üslubu daha faklıydı. Bol bol gülüyorduk. Fatma Yıldız arkadaşımız da güzel sesi ile TSM’den güzel şarkılar söylüyordu.
Bazen de Kilis türküleri tutturuyorduk;“Yoğurt koydum dolaba, ellere vaayy!…” “Zeytin yaprağı yeşil, aman da bir yar elinden…Altında kahve pişiirr…” Daha sonra, “Kuru Kastel akmıyor hah hah ha nanay! Yar yüzüme bakmıyor hah hah ha nanay…”Kahkahalı, keyifli bir yolculuktan sonra Antakya’ya geldik.

Programda Saint Pierre Kilisesi vardı…

Çok tepede inşa edildiğinden, otobüs kaptanımız bizi yol kenarında bıraktı. Rehberimiz eşliğinde tepeye yürüyerek çıktık. Asi Nehri’nin eteklerinde bir kilise idi. Kapısı, sanki kocaman bir dağın içine oyulmuş bir mağara görünümdeydi. Sanki içeride rahip ayin okuyormuş gibi bir yavaşlayan bir hızlanan soprano bir ses duyar gibi oluyordum.
***
Saint-Pierre Kilisesi’nden sonra Anıt Mezarı ziyaret ettik. Burası da yine Hatay’a 20 Km. mesafede, oldukça yüksek bir tepedeydi. Etrafını incir ve dut ağaçları kaplamıştı.
Hatay, Fransızların idaresinde ilken, M. Mişel Booşer tarafından yapılan incelemelere göre burada Romalılara ait 12 Kral mezarları bulunmaktaymış.
Buradan Hatay’ın kuşbakışı görünüşü muhteşemdi.
***
Hatay Arkeoloji Mozaik Müzesi’ne götürdü bizi rehberimiz. Antakya-İskenderun anayolundan yaklaşık 2Km. sağa dönüşten sonra müzedeydik. Burası diğer gezdiğimiz yerler gibi çok tepede değildi. Otobüsünüzü uygun bir yerde bırakarak, müzeye ait şose yoldan yürüyerek geldik. Oldukça yorulmuş ve susamıştık. Elimizdeki pet su şişelerini kafamıza bir dikişte bitiriyorduk neredeyse!
Bu müze,antik döneme ait eserlerin sergilendiği bir sanat müzesiymiş.Dünyada ikinci olarak seçilen mozaiklerin koleksiyonlarını bu müze bağrında barındırıyormuş. Sarayların tabanındaki mozaikler tamamıyla buraya taşınmış ve orjinalliklerinden birşey kaybetmemişler. Bu mozaiklerin ilginç yönlerinden biri de taşların boyama olmayıp kendi orijinal renklerinin oluşuymuş (Bizim Gaziantep’in Mozaik Müzesindeki mozaikler buradakilerle kıyaslanamaz bile. O mozaikler Nizip-Belkıs Harabelerine ait olup, daha orijinal ve daha zengin bir koleksiyona sahip).Çift başlı granit taş aslan heykelleri müzenin her yerine serpiştirilmişti sanki.
***
Antakya gezimizin başka bir durağı olan Fatih Camisindeyiz. Fatih Camii, Hatay’ın çok işlek bir çarşısı içine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılmış bir külliye olup, daha sonraki dönemlerde camiye dönüştürülmüş. Geniş bir avlu içinde yer almış. Günlerden cuma günü olduğu için ve öyle ezanına çok az bir zaman kaldığı için yetkili kişiler cuma namazından önce 15 dakikalık zaman süresinde camiyi ziyaret edebileceğimizi söylediler. Hemen şadırvandan hızlıca abdestimi aldım. Camiye benden daha önce girip çıkan bir arkadaştan tülbent alarak minare içindeki merdivenler gibi dar ve loş ışıklı merdivenlerden üç kat yerin dibine inerek karanlık ve kırmızı ışıkla aydınlatılan üçgen şeklinde içinde iki önemli zatın türbesi bulunan bölüme indim. Arkadaşlarımın çoğu buraya inemediler. Ağrıyan dizlerime rağmen büyük bir şevkle önce Allah rızası için, Sonra Peygamber Efendimizin aziz ruhu, daha sonra tüm peygamberlerin, odada yatan zatların, tüm ölmüşlerimizin, Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının ruhuna birer fatiha vererek, ülkemizin içinde bulunduğu durumdan aydınlığa çıkması için, çocuklarımın, torunlarımın sağlığı ve mutlulukları, uzun ömürlü olmaları için el açtım dua ettim. Rehberimizin çağrısı üzerine hemen toplandık ve otobüsümüze binerek Harbiye’ye doğru yol aldık.
***
Dürümcülerin, kebapçıların ve toptancıların bol olduğu bir caddeden geçerken o cadde üzerinde,Habib-i Nacak Camisi’ni de ziyaret etmek istedik. Rehberimiz camiinin depremlerden dolayı çok zarar gördüğünü, bu bakımdan tadilat olduğu için ziyaretçi alamadıklarını bildirdi. Ama ben cami duvarı üzerinde BAYBARS’ın kendi adıyla yazdırdığı kitabesini görmek isterdim. Nasip… Ne diyelim!
***
Nihayet Harbiye’deyiz… Otobüsümüzü yol kenarına bırakıp toprak ve taşlı,çakır, çukur ıslak bir yokuştan aşağıya doğru yuvarlanırcasına iniyoruz. Toprak yolun her iki tarafında takıcılar, Hatay işi el yapımı objeler, defne yapraklı sabun satan satıcılar, eşarp ve yemeni satan insanlar…Biraz ileride defnelikten aşağıya doğru akan şelaleleri ve sağlı, sollu cafe ve restoranları ile Harbiye… Bir zamanlar şelaleler daha çokmuş ve gür aktığı için, insanlar oturacak yer bulamazlarmış. Daha Sonra şelalelerin büyük bir kısmı kurumuş. İnsanlar buraları cafe olarak değerlendirmişler. Biraz daha ileride çok dar ve dik merdivenlerle inilen yerlere de restoran, cafeler açmışlar. Tepelik yerleri renkli ışıklarla, su kabakları ile süsleyerek şirin, çay içilen, müzik dinlenen mekânlar haline getirmişler. Bizde hem yorulmuş hem de susamıştık. Herkes bulduğu masaya oturup çayını içti.
***
Hatay’a gelmişken çarşılarını da gezelim dedik. Otobüsümüzü kaptan çarşıda bir otoparka bıraktı. Topluca üstü kapalı bir çarşıya daldık. Çarşı sağlı sollu peynircileri, kadayıfçıları, takıcıları, mis gibi defneyaprağı kokan sabuncuları,bakır eşya, giysi satan dükkânlarıyla sanki bir panayır yeriydi. Hatay’a özgü hediyelik defneyapraklı sabunlarından, kadayıflık peynirlerinden, meşhur humusundan aldık. Geze geze bir han gibi yere getirdi bizi rehberimiz. “Hatay’a gelmişken künefesini yemeden gitmeyiz” dediler arkadaşlar. Künefelerini de yedikten Sonra Hatay merkeze gidip yemeğimizi de yiyip gidelim dediler.Hatay’dan 5-6Km çıkışta,“HAMUŞ’UN YERİ” diye bir restorana geldik. Çok yorulmuştuk ve acıkmıştık. Artık akşam olmuş cadde ve sokakların ışıkları yanmıştı. Seçtiğimiz menüler gelinceye kadar arkadaşlar masadaki salatalara, mezelere saldırdılar. Yemekler gelinceye kadar milletin karnı doymuştu bile:)Yemek ve çay bizi iyice mayıştırdı. Herkes çok yorgundu.

Otobüsümüze bindik ver elini Gaziantep….. Yolda arkadaşlar uyumaya başlamışlardı. Ben ve yan koltukta oturan Ayşe derin bir muhabbete daldık. En arkadan iki koltuk önde oturuyorduk. Uyumayan arkadaşlarla en arkada kaynatmaya başladık. Tıpkı okul yıllarında olduğu gibi…Fıkralar, espriler, anılar…O kadar yorulmamıza rağmen halen enerji doluyduk… Güzel geçen bir yolculuktan sonra otobüsümüz arkadaşların kaldığı otelin önünde durdu. Herkes odasına çıktı, biz beş arkadaş Fatma’da kaldık o gece. Fatma arkadaşları evine konuk etmişti. Yalnız yaşadığı için evinin odaları kalmamız için müsaitti. Herkes çok yorgundu. Biraz daha oturup sohbet etseydik, herkes olduğu yere kıvrılıp uyur kalırdı herhalde. Çünkü sabah erken kalkıp başka şehirlerden gelen arkadaşlara Antep’i gezdirecektik.Herkes pijamalarını giyerek doğru yatağa koştu…
***
Sabah uyandığımda mutfaktan çatal, tabak sesleri geliyordu. Ben sabahları erken kalkmaya alışık olmadığım için yataktan fırladım. Kızlar kahvaltıyı hazırlamışlardı bile. Gülüşerek, masaya bardakları yerleştiriyorlardı. Daha masaya oturmamıştık ki radyoyu açtı Fatma. Al sana bir çiftetelli. Bizim kızlar oynamadan durabilirler mi hiç? Sırtımızda pijamalarla haydi oynamaya başladık. Sonra da gülüşerek kahvaltımızı yaptık.

Aceleyle giyinerek evden çıktık. Sabah kahvelerimizi içmek için otelden gelen arkadaşlarla Bayazhan’da buluştuk.Bayazhan Kırkayak Parkının çaprazında eskiden yanyana duran, büyük tahta ve yarım daire şeklinde iki kapılı bir lahmacuncuydu. Daha sonra yıkılıp yerine iki katlı, bahçesi yazlık, iç bölümleri kışlık olarak kullanılan hem otel, hem restoran hem cafeleri ile çok şık bir mekân yapıldı. Bayazhan’dan sonra arkadaşlara Gaziantep Bey Mahallesini tanıtacağız Halfeti’ye gitmeden önce. Gruplar halinde Bey Mahallesinin yokuşlarını tırmandık.

 

Gaziantep’te ilk durağımız Hasan Süzer Etnografya Müzesi oldu. Bu müze tarihi beyaz kesme taşlardan, çatısı kırmızı tuğlalardan oluşan eski bir Antep evinin, müzeye dönüştürülmesidir. Müze iki katlı olup, üst katta eski Antep halkının giyiniş, ev ve sofra düzenini anlatan sembolik insan figürleri ile anlatılmış. Alt katta takı, el sanatlarının sergilendiği objeler var. Ayrıca Antep mutfağında eskiden kullanılan kap ve sahanlar, büyük Kazan’lar, siniler, yer ocağı, gaz ocağı eski teyp ve radyolar, dikiş makinaları vs. Mevcut. Eski hayatlı evin bir de ortasında fıskiyelerle süs havuzu var.
(Hayat: Eski Antep evlerinin bahçesine verilen isim.)
Bey Mahallesinin dar ve kara taşlı sokaklarından geçerken hemen hemen her sokak başında kafeler var. Eski Antep evlerini, işletmeciler evlerin bahçelerini (özellikle ağaçlı olunca görünüm daha güzel oluyor) oturum alanı, iç kısımları da çay, kahve ocağı olarak değerlendirmişler. Öbür köşe başında Mina Cafe var. Orada sıkma börek de yapılıyordu. Acıkmamıştım. Tek istediğim bol köpüklü, orta Türk kahvesiydi. Sanki içimden geçenleri duymuşçasına rehberimiz,“Burada çay ve kahve içebiliriz arkadaşlar” dedi. Burası çok güzel bir kafeydi. Ağaçların dalları birbirine sarılmış gibiydi adeta. Koyu gölgeli masamıza oturduk. Sohbet, muhabbet ile kahvenin tadı harikaydı. Bir arkadaşım beni birden dürttü.“Ayselcim bak bu senin konağın.”“Ne konağı Ayşecim?”dedim “Soluna bak görürsün” dedi.Sahiden de sol tarafıma baktığımda beyaz taştan bir bina, üzerinde bir tabela vardı. Tabelada,“AYSEL HANIM KONAĞI” yazılıydı. “Vay be!Benim konağım varmış,haberim yok” dedim.Bütün arkadaşlar gülüştük. Belediye tarafından burası ve pek çok kafe kapatılmış.

***
Bey Mahallesindeki evleri ve bir zamanlar o evde neler yaşamışlıkları düşünerek yokuş aşağı Kırkayak Parkına inerken hep birlikte Gençlik Marşı’nı söylüyorduk. Caddeden geçen insanlar biz marş söyleyerek yürüyünce, slogan atarak yürüyüşle eylem yapıyoruz sanmışlar.

Öğretmenevine yakın olduğu için yürüyerek gittik. Öğretmenevinin caddeye bakan bölümün alt katı Şahinbey Belediyesince konferans ve gösteri salonu olmuş. Burada Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını başlatması ve yurdumuzu düşmanlardan nasıl kurtardığını, TBMM’yi nasıl kurduğunu, Cumhuriyet’i ilan edişi, Cumhuriyetten sonra yaptığı yenilikleri anlatan slayt gösterisini izledik. Yüce Atatürk’e bir kez daha hayran olduk. Alkışlamaktan avuçlarımın acıdığını hissetmiyordum bile…
Binanın üst katında Atatürk’ün Gaziantep halkı ile konuştuğu balkona baktık. Bina buram buram tarih kokuyordu. Bu bina eskiden Gaziantep Öğretmen Okuluymuş.
***

Öğretmenevinden ayrıldıktan sonra otobüsümüze bindik. Kavaklık’ın içindeki Botanik Bahçesi’ne geldik. Burası geniş bir alana,Park ve Bahçeler Müdürlüğünün Ziraat Mühendislerinin Peyzaj çalışmaları ile oluşturdukları güzel bir çiçek ve bitki bahçesi. Mevsimine göre önceden ekilen lale soğanları nisan ayı başlarında rengârenk lalelerle bahçeye hayat katar. Biz Mayıs ayında gittiğimiz için laleler solmuş, yerine kırmızı, pembe, sarı ve beyaz güller açmıştı. Sarayların gül bahçesini andırıyorlardı. Evlenecek, yada nişanlanacak çiftler bu enfes güllerin, bahçe girişinde birikinti sulardan oluşturulan suni gölün üzerindeki köprüde nilüferlere karşı poz verirler. Kimi gelinlik-damatlıkla, kimi de nişan kıyafetiyle. Arkadaşlarda bol bol güller arasında fotoğraf çekildiler. Hem de Yeşilçam artistlerine taş çıkarırcasına.Tabii ki ben de çekildim arkadaşlarımla…
***
Üstümüze sinen gül kokuları içinde yeniden otobüse binerek, Gaziantep- Adana otoban yolundan Dülükbaba ormanlarına geldik. Günlerden pazar olduğu için Antep halkının neredeyse yarısı ormana piknik yapmaya gelmişlerdi. Neredeyse boş masa hiç yoktu. Herkes mangalını yakmış, akşam yemeğine hazırlık yapıyordu. İnsan selini yararak geçerken, rehberimiz şoförle rotayı değiştirerek tepe bir yere getirdiler. Çam ormanlarının içinde suni ve oldukça büyük göletler vardı. Suyu basamaklandırmış, bir şelale akışı manzarası oluşturmuşlar, suyun muhtelif bölümlerine de yine gökyüzüne yükselen renkli ve ışıklı ampullerle süslemişlerdi. Hangi renk ampul yanıyorsa, su o renge boyanıyordu. Bu güzel manzaraya karşı keyifle çaylarımızı yudumladık. Ben diyeyim 10, sen deki 20 gelin arabası, içinden bu güzel manzarada fotoğraf çekinmek için çıkan bembeyaz gelinlikleriyle, kuğu gibi müstakbel kocasının kolun girmiş gelinler, siyah takım elbiseli damat adayları. Doğanın güzelliğini ruhlarına yansıtıyorlar sanki!
Yeniden otobüsümüze binerek o günün son durağı Gaziantep’in çok meşhur restoranlarından Halil Usta’nın yerine geldik. Herkes yemek menüsünü verirken Hamret Hocam, “Ay ben artık katiyen kebap yemeyeceğim. Kaç günden beri içim dışım kebap oldu. Ben yuvalama yemek istiyorum” dedi. Haklıydı ama; Kilis, Hatay, Antep hep kebap. Bıkmıştı kadın. Nursen Abla O’na ev yemekleri yapan Aşina Lokantasından sipariş verdi.Herkes neşe içinde yemeğini yedikten sonra otobüsümüzotelin kapısında durdu. Birbirimize iyi geceler dileyerek orada o gece için ayrıldık.Ben de evine geldim. Fatma da evinde konuk ettiği arkadaşlarını alarak kendi evine gitti.
***
Gezimizin 4. günü grubumuzla saat 09.00′da otelin önünde Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesine gitmek üzere buluştuk ve yola koyulduk. Halfeti, iki dağ arasında, Fırat Nehiri’nin beldeyi ortasından böldüğü, fıstık ağaçları ile yeşil, şirin bir yer. Otobüsümüzü park alanına parkederek Fırat boyunca sıralanmış balık restoranların yanından geçerek,“Saray Balık Restoran’ın önünde durduk. Rehberimiz nehrin kıyısına yanaşmış bir tekneyi işaret ederek Fırat Nehri üzerinde tekne ile tur yapacağımızı söyledi.Teknenin kıyıya uzanan iskelesinden dikkatlice geçerek tek sıra halinde tekneye bindik. Sağlı-sollu banklara yerleştik. Yanımıza aldığımız simit, börek, poğaçaların yanına birer çay alarak sabah kahvaltımızı geçiştirdik. Herkes gülüşerek getirdiklerini birbirine ikram ediyor, teknenin hareketleri ile köpük köpük kabaran nehrin dalgalarını seyrederek keyifle çayını yudumluyordu. Belki Fırat üzerindeki defalarca her tekne turunda aldığım haz, bu defa çok farklıydı. Sevdiğim arkadaşlarımın varlığı, 40 yıla varan hasretliğimiz, 4 gün boyunca beraberliğimiz, herbirinin yüzlerine ayrı ayrı baktığımda içimi sıcacık eden mutlu bakışları tekne boyunca sürüp giden yeşilliklere, nehrin derin mavi sularına karışıyordu. Kıyı boyunca sürüp giden dağların yamaçlarında sanki mağara kapılarını andıran oyuklar vardı. Burada 18. yüzyıla ait yaşamış Asur ve Roma medeniyetlerine ait kalıntıların bulunduğuna dair kanıtlar bulunmuş. Tekne biraz daha ilerlediğinde yamaçlarda Rumlara ve yaşantılarına dair yaşam alanlarını, kültür düzeylerini anlatan kahverengi taşlardan yapılmış Rumkale yarı yanı yıkılmış heybeti ve ihtişamı ile karşımızda duruyordu.

 

Tekne biraz daha ilerledikten sonra rotasını değiştirerek nehrin diğer yakasına dönüş yaparken rehberimiz parmağı ile nehrin içinde bir minareyi gösterdi. Yaklaşık Bundan 25 yıl önce Halfeti küçük bir köymüş. Köyün gelir kaynağı fıstık ve Karagül imiş. Medcezir olayında sular aşırı kabararak Fırat Nehri köyü suların altında bırakmış. Evler, fıstıklıklar, verimli tarlalar, araziler suların altında gömülmüş. Gördüğümüz o camiinin de binası suların altında, minaresinin de boyunun4/3’ü nehrin üzerinde kalmış. Dağların ileriki oyuk oyuk bölümlerinde Fransız ve Ermenilerin kültürlerine ait kalıntılar, heykeller, eski paralar, mağara içlerinde ilkel resim ve tabletler görüldüğünün, bulunduğunun kanıtları olduğu söyleniyormuş.

Nehrin diğer karşı tepelik yamaçlarındaki eski ve terkedilmiş evlerinde çay ocağı ya da kafe olarak değerlendirmişler. Teknemiz gölgedeki bir eski evin önünde demir attı. Tahta masaları ve küçük hasır sandalyeleri dışında hiç bir lüksü olmayan hatta kuru bir topraktan bahçelikli bir evin önünde inerek küçük sandalyeli masalara oturduk. Beli bükülmüş, yaşlı, güleryüzlü bir ihtiyar adam bizi karşıladı. Bütün malı mülkü suların altında kalmış.Kafeye dönüştürdüğü bu köhne evinden başka hiçbir geliri kalmamış. Sadece yaz sezonunda kafeden elde ettiği geliri bir kış boyunca da harcıyormuş. Hepimiz çantamızı açarak ihtiyara yardım amaçlı biraz maddi destek olmak için herkes elinden çıkanı toparlayarak oğluna verdik. Ayrıca Ayşe Keleş arkadaşımız, kendi dahil 37 arkadaşımızın çay paralarını ödedi. Kendisine buradan arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum.

İhtiyar ve oğluna teşekkür ederek tekrar teknemize bindik. Tekne kaptanımız genç ve dinamik bir çocuktu. Son sesine kadar yüksek bir sesle oyun havası çalmaya başladı. “Antep’in hamamları…” diye başladık oynamaya.Çiftetelli, danstan tutturun şarkı, türkü, oryantal, pop, rock,Allah neverdiyse yerinde durabilene aşk olsun. :)
Tekne hareket halinde olduğu için oynarken dengesini kaybedip teknenin içinde tahta döşemelerin üzerine düşenimi ararsın, düşmemek için birbirine tutunarak oynarken sarılanı mı ararsın, halay çekerken birbirinin boynundaki fularlarları çekip halay başının eline yağlık olarak vereni mi ararsın? Kalçasına sarıp göbek attıranı mı ararsın…  Sanki öğretmen okulunda okuyan liseli kızlardık hepimiz. sanki aradan onca yıl geçmemişti, o günleri yeniden yaşıyorduk. İşte bu gezinin en güzel ve unutulmaz yanıydı bu.

Tekneden tam ineceğimiz zaman bu defa arkadaşlara ben bir açıklama yaptım. Arkadaşlar,“Dünyada ilk defa kara gül Halfeti’de yetiştirilmiş. Burası karagülleri ile meşhurdur. Bundan iki yıl önce başrollerini Yavuz Bingöl ve Ece Uslu’nun oynadığı “Karagül”dizisi işte şu gördüğünüz evde çevrildi. Halfeti Lisesi sahneleri de şu okulda çevrildi. Hatta lisenin matematik öğretmeni rolünü de Gaziantep’te Zekiye-Emin Üstünel İlköğretim Okulu’nda okuttuğum hem şu an fizik mühendisi aynı zamanda Gaziantep MatruşkaTiyatrosunda başrol oyuncusu Umur Gökhan Dağlı isimli öğrencim oynadı” dedim.
“Aaaa… Ne güzel” dediler. O anda Gökhanımı anarken göğsüm gururla kabardı! İşte Öğretmenliğin en güzel yanı budur!
Tekne turundan sonra elimize dondurma külahlarımızı aldık. Tek sokaktan ibaret olan sokağında biraz gezindikten sonra, derin ve akıcı sularıyla birçok canı içine çekerek, boğulup ölmelerine neden olan katil Fırat’a veda ediyorduk. Otobüsümüzün CD’sinde de İbrahim Tatlıses şu türküyü söylüyordu:”Şu Fırat’ın suyu akar serindir oy… Oy… oy… Söyletmeyin beni yaram derindir… Nedem derindir ölem ölem nere gidem oy… Oy…Nere gidem oy… oy… Daha gün görmemiş taze gelindir oy…oy…”
(Fırat kenarında çamaşır yıkarken suya düşen, nehrin sularının sürükleyip götürdüğü bir taze gelinin nehirde boğularak, ertesi günü kıyıda cesedinin bulunmasını dile getiren bir türkü)
Yaşanmış böyle acı bir olayı dinledikten Sonra Halfeti’den ayrıldık.
***
Otobüsümüz fıstık ağaçlarının arasından kıvrım kıvrım ilerlerken bizim keyfinize de yerindeydi. Arziye arkadaşımız mikrofonda çok güzel fıkralar anlatıyordu.Hep birlikte okulumuzun marşını söylüyor,bazen de otobüs CD’sinden hareketli bir parça çalınca otobüsün sağlı-sollu geçiş aralığında sallanmalara, virajlı yollarda savrulmalara ve düşmelere aldırış etmeden atılan göbek şovlarla, oynayan arkadaşları iştaha getiren zılgıt ve kahkahalarla yolculuğumuz sürüyordu.

Birecik yoluna sapacağımıza otobüs şoförümüz yanlış yola sapmış meğer. Bazı arkadaşlar kızarak, bazıları da gülerek tepki verdiler.20 Km. gerisin geriye dönerek nihayet tekrar fıstık ağaçları ile bezenmiş yollardan geçerek Birecik’e geldik.Dik üç dağ arasında imar edilmiş genelde tek, iki,üç katlı ve ilçenin merkezinde uzanan beş ve en çok altı katlı apartmanlardan oluşmuş yeşillikler içinde şirin bir belde Birecik. Dik uzanan bir tepe üzerinde küçük kuş yuvaları dikkatini çekti arkadaşların.

Birden içimi serin bir acı sardı o an. Göz pınarlarım akmaya hazır yaşlarla doldu o an. Yıllar önce rahmetli Cemal abim getirmişti beni buraya. 1990 yılında Yatılı Bölge Okulu’na Fen Bilgisi öğretmeni olarak atanmıştı. O yıl 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hafta sonu tatili ile birleştiği için 4 günlük bir tatilimiz vardı. Bayramda görevli olmadığım için Birecik’e abimlere gitmiştik. O dağın içindeki kuş yuvalarında,“Kelaynak” kuşlarının yaşadığını söylemişti. Dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan sadece Birecik’te yaşayan kargaya benzeyen siyah renkli bu kuşların bazen havaya uçup, dönüp dolaşarak tekrar yuvalarına konduklarını ilgi ve merakla seyretmiştim.Birlikte yürüdüğümüz cadde ve sokaklardan geçerken içim parça parça idi. Yanımda oturan arkadaşım Ayşe’ye hasta olduğu için duygularımı her ne kadar hissettirmeme rağmen gözlerime baktığında o derin acıyı hissetmiş ve sağ elimi avuçlarının arasına aldı.“Üzülme, Allah rahmet etsin” dedi.
Anne tarafıma akrabam olduğu için neden üzüldüğümü söylemesem de anlamıştı.İnsanoğlu işte…Şuradan üzülüp, şuradan gülüyoruz. Hayat…

Artık “Peygamberler Şehri” denilen Şanlıurfa’dayız. Şehrin içinden geçerken tepelere kurulmuş, mağaraları andıran oyukların içine yapılmış dizi dizi evler arkadaşların çok ilgisini çekti. Şehrin ana caddelerinde ilerlerken ve merkezine yaklaşırken çok katlı modern görünüşlü binaların arasından yüksek tepenin üzerinde Urfa kalesi yıllara meydan okuyan surları ile karşımızdaydı. Cadde ve sokaklar bakımlı ve temizdi. Ana yolda ilerlerken üstü kapalı ve upuzun bir sokak gördük. Rehberimiz buranın Urfa yöresi pasajı olduğunu ve gezebileceğimizi söyledi.

Otobüsümüzü uygun bir yere parkedip, bu kapalı pasajları gezmeye başladık. İkisıra halinde sıralanmış dükkânlara bakarken, rengârenk asılmış ipek şallar, simli kumaşlar, yöreye ait bindallılar adeta göz kamaştırıyordu. Sağlı-sollu takıcı tezgâhlarındaki ışıl ışıl takılar küpe, yüzük, bilezik, kol saatlerinden gözümüzü alamıyorduk. Arkadaşlar aniden tezgâhlara daldı ve alış verişe başladı.
Daha sonra rehberimiz bizi Urfa yöresel gıda ürünlerinin satıldığı dükkânlara götürdü. Buradan isot toz biberi, acı biber salçası, yöresel peynirlerinden aldık.
Yeniden otobüse bindik. Halil İbrahim Camisi ve Balıklı Göl’e doğru yol aldık. 2 Km. kadar ilerledikten sonra Halil İbrahim Camisi’nin içindeydik.
Ulu çınar ağaçlarının gölgesinde kalmış, upuzun bir camii avlusu, yan yana hamam kubbelerini andıran mescitleri ile kendimi sanki Mekke camilerinin avlularında hissettim. Avluda abdestimi alarak camiinin içine girdik.Çantamdan çıkardığım başörtüsü ile başımı kapattım ve merdivenlerden tırmanarak yeşil bir kuyuyu andıran ve “şifalı su” dedikleri sudan bir tas içtim. Çantamda çıkardığım iki küçük su şişesine şifalı sudan doldurdum.

İki rekât da namaz kıldıktan sonra Balıklı gölün kıyısına geldik. Gördüğümüz manzara müthişti. Gölün üç tarafı üst kısmı kubbe şeklinde kapalı sütunlar ile Osmanlı saraylarını anımsatıyordu. Gölün içinde siyah renkli irili ufaklı binlerce balık bir o yana bir bu yana halkın attığı yemleri kapmak için bir sağa bir sola kıvrıla kıvrıla yüzüyor, yemleri kaptıktan sonra başka yöne kayarak zıplıyorlardı. Daha önce duyduğum ve Kur’anı Kerim’ de de geçer. Rehberimizin de anlattığı gibi; hainler Hz. İbrahim’i yakmaya çalışmışlar. İbrahim alevlerin ortasında tam yanıp tutuşacakken, ateş suya odunlar balıklara dönüşmüş. İşte buraya gelen insanlar bu hikâyeyi dinlemeden Balıklı Göl’den ayrılmazlar.

Balıklı Göl’ün hemen hemen bütün bölümlerini, Şanlıurfa’nın tüm çarşı ve caddelerinikâh yürüyerek, kâh otobüslegezdik.Arkadaşlar hediyelik birşeyler aldılar.
Artık hava kararmaya başlamıştı. Tekrar otobüsümüze binip ara ve ağaçlıklı yollardan dar sokaklara girdik.Dolaşmaktan ayaklarımız iflas etmiş,çok acıkmış ve susamıştık. Bize Nursen Abla’nın bir sürprizi varmış.
***
Şanlıurfa’nın göz alıcı, rengârenk ışıklı bir caddelerinden geçtikten sonra otobüsümüz dar bir sokağa girdi. Işıklı bir mekânın önünde indik. Mekânın üstündeki levhanın üzerinde “PAŞA SARAYI” yazıyordu. Mekândan içeriye girerken fazla dik olmayan birkaç merdiven aşağıya, zemin kata iniyorduk. Her merdiven basamağında sağlı sollu saksılarda küçük servi ağaçları vardı.Merdiven bitiminde bir müdüriyet odası vardı. Bu odaya başımı uzatarak baktım. Bir cam masa, üzerinde birkaç dosya ve evrak, iki yanında da siyah deri iki koltuk vardı. “Burası neresi?” diye sorduğumda, “Şanlıurfa’nın en meşhur sıra gecelerinin yapıldığı mekân” dedi Hamret Hocam. İçeriye girdiğimizde hafif kırmızı loş ışık altında ilk defa böyle değişik bir mekân görüyordum. Yerlerde etrafında bordo ve üzeri kilim desenli yer minderleri ve minderlerin üzerinde duvarlara dayalı yastıklar,küçük yer masaları,“U” şeklindeki masaların karşı tarafında orkestra,masaların ortasında da çiğ köftesiyle yoğrulacak boş bir alan…

Tüm arkadaşlar bu yer masalarının altındaki yer minderlerine oturduk. Yer masaları yere yapışıktı adeta. Ayağımızı masanın altına uzatmamız imkânsızdı, ancak dizlerimizi katlayarak oturmamız gerekiyordu. Dizlerinde ağrısı romatizma, kireçlenme gibi sorunları olan arkadaşlarımız için sıkıntılı bir durumdu. Benim de son bir yıl içinde dizlerimde hafif bir sızı başladığından dizlerimi katlayarak oturmamam gerekiyordu. Sağolsun arkadaşlar beni köşe minderine oturtup dizlerimi arada bir uzatabileceğimi söylediler.Fatma ile aynı masaya oturduk.

Az sonra gecenin solisti ve saz arkadaşları sahnede yerlerini aldılar. Solist Fikret Bey bizlere ve diğer misafirlere hoşgeldin ettikten sonra uzun bir hava söylemeye başlayınca yanımda oturan Şenel Ablaya hafifçe eğilerek, “Eyvah yandık Şenel Abla gece boyu hep bu uzun havaları mı dinleyeceğiz? Ben uzun havaları hiç sevmem, ruhum sıkılır benim yaaaaa…” dedim. “Ay Ayselcim sen de çok hoşsun! Sıra gecesinde rock müzik dinleyecek halimiz yok ya…” deyince, “Aman ne bileyim oturmamız da rahat değil zaten, dizlerimiz iki büklüm,ne diye geldik buraya sanki?”diye sızlanmaya başladım. Fatma,“Hayatım ben çok sıra gecesi izledim. Bak az sonra müzik değişir” dedi. Uzun hava bitti, bu defa da Barak havaları başladı. İyice sıkılmaya başlamıştım. Grup halinde gitmeseydik o mekândan çoktan kalkmış gitmiştim.
Meze ve salata servisleri yapılmaya başlamıştı. Herkes yemek siparişini verdi. Bir de baktım ki orkestra Sezen Aksu’nun “Belalım” şarkısını çalmaya başladı. Kulaklarıma ve gözlerime inanamadım. O az önce avazı çıktığı kadar bangır bangır uzun hava ve elini kulağına atıp Barak havaları söyleyen solist şimdi de Sezen Aksu’dan söylüyordu… Hem de şarkıya sol sesi ile başlayıp, besteye ve güfteye sesini doğru akortlayarak ve detone olmadan söylüyordu.Birazcık keyfim yerine gelmişti.

Yemek servisi yapılmaya başlamıştı. Solistimiz Fikret bu defa da arabesk söylemeye başladı. “Dil Yarası” şarkısını söyledi. Arkasından “İstanbul”.Daha sonra istek şarkılara geçti. TSM kültürü yokmu acaba, diye düşünürken tam o sırada mikrofonu bana uzattı. Ben de ona “Repertuarlarında TSM şarkıları varmı?” diye sorduğumda hayır anlamında başını salladı. Ben de Edip Akbayram’dan “Sen Benden Gittin Gideli”yi istedim. Fatma o arada soliste eğilerek, “Arkadaşımızın sesi çok güzel, bize bir şarkı okusun” demez mi? O an kızardığını hissettim, söyleyemem dedim. “Neden hocahanım, burada bizbizeyiz ne var utanacak?” deyince“Hayır!” dedim. Ama buna rağmen istediğim şarkıyı söyledi.

 

Bu arada herkes yemeğini hemen hemen bitirmişti. Orkestranın önüne büyükçe bir sofra açtılar. Üstüne de kocaman bir köfte leğeni, ayıklanmış ve doğranmış yeşillikler, küçük kâselerde çeşit çeşit baharatlar dizdiler. Elinde şeffaf eldiven takılı genç,leğenin önüne diz çökerek oturdu. Köftelik ince bulguru yoğurmaya başladı. Solistimiz bu defa “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” türküsünü söylüyordu.
Dizlerini yemek boyunca bükerek oturan arkadaşlarımız oturdukları yerden kalkarak salonun oturma bölümlerinin önündeki parmaklıkların önüne oturarak, uyuşan ayaklarını çok az uzatarakoturdular. Tabii bende… Sonra garsonlar sofranın üstüne küçük kâğıt tabakları sıra sıra dizdiler.Bir taraftan da hareketli bir türküye geçen soliste tempo tutarak alkışlıyorlardı.
Bir süre sonra “Antep’in Hamamları” türküsü ile arkadaşlar salonun ortasına oynamaya kalktılar.Ardından halay müziği ile halay çekmeye başladık. Yaklaşık yarım saat çiftetellilerle oyun oynamaya devam edildi. Yeniden Hüseyin solistimiz ağır bir ağıt yakmaya başladı. Tam o anda bir kına gecesi canlandırılmaya başladılar. Şükran arkadaşımız yere oturarak bağdaş kurdu. Bir arkadaşta kırmızı örtüsünü başına attı. Şükran, gelin olacak kızların hem ağlarım, hem giderim edası ile örtülen kırmızı örtünün altında başını bir sağa, bir sola,bir öne doğru sallıyor, iki eli dizine vurarak sözde kırmızı örtünün altında ağlıyordu. Derken yavaşça örtüyü başından aldılar, müzik hareketli bir türkü fonuna dönüştü. Grupça oynamaya başladılar. Ben de bu arda bu ilginç sahneleri kaçırmamak için habire resim çekiyordum. Bir ara davulcu Şükran’ın yanına yaklaştı, Güler Şükran’ı kolundan tuttuğu gibi davulun üstüne çıkarttı. Şükran’ın düşmemesi içinde destek verdi arkadaşlar. Helal olsun dedik davulun üzerinde oynamak herkesin harcı değil.
Davul şovdan sonra salonun yan tarafına bir grup başka şehirden ve Urfa’dan başka misafirler geldi yerleştiler. Sanırım ortada dolaşan Urfa yöresel giysisini giymiş, burnu hızmalı, belinden kalçasına kadar simsiyah upuzun gür saçlarını simler ve başındaki taç ile süslemiş genç kız gelindi. Karşısında el pençe divan gezen esmer inçe uzun boylu gençte nişanlısı imiş… Düğün öncesi arkadaşları ile eğlenmeye gelmişler. Onlar salonun solunda, bizse sağında oynuyorduk. Gelin adayı Urfa yöresine ait o kadar farklı oynuyordu ki yanımda duran Hamret Hocam beni dürttü, hayranlıkla oyunlarını izlemeye başladık. Daha sonra onlar bizim tarafa, bizimkiler onların tarafına geçerek kaynaştık.
Sıra, yaklaşık 1saatten beri gözümüzün önünde yoğrulan çiğ köfte servisine gelmişti. Yeniden yer masalarına oturduk. Ama artık ilk geldiğimizden gibi rahatsız olmadım otururken. Çünkü herşey çok güzeldi. Hele o çiğ köftenin tadı muhteşemdi. Herkes çok acı diye bir iki tane yerken ben acı yemeye alışık olduğum için tabağımdakileri yemiştim. İsot biberinin o muhteşem tadı enfesti.

Artık gecenin sonuna doğru gelmiştik. Acı mırra kahvesi için garson kimlerin içeceğini belirledi. İsmini duyduğum ama tadını hiç tatmadığım bu kahvenin nasıl olduğunu sırf merak ettiğim için ısmarladım. O sırada solist, “Bir Fincan Kahve Olsam Kırk Yıl Hatırım Vardır” şarkısını söylüyordu. Garsonun küçücük kulpsuz bir beyaz fincanda getirdiği kahveyi sanki tek atar gibi bir dikişte kafama diktim. Muhteşem tat ile geceyi bitirdik. Mekânın sahibine, görevlilerine teşekkür ederek mekândan ayrıldık.

Caddenin karşı tarafına yürüyerek otobüsümüze bindik. Otobüste bütün gün koşuşturmacadan, alış verişlerden,gezmekten bitap düşmüştük. Fatma bize yol boyunca fıkralar anlattı. Ön sıradaki arkadaşlar uyumaya başladılar.Hatta horlayalar bile vardı.
Biz; Fatma, Güler, Nural, Aysel Keskin,Ayşe, Şirin Fatma’nın anlattığı fıkralara normal zamanda kahkahalarla gülmemiz gerekirken, uyuyan arkadaşları rahatsız etmemek için elimizi ağzımıza kapatarak içten içe kaynatıyorduk.

Birbirimizin adres ve telefon numaralarını aldık. Nihayet otobüsümüz Gaziantep’imizin ışıklı caddelerinden Karagöz’deki sokağa ve arkadaşların kaldıkları otelin önünde durdu. Otobüsten inerek birbirimizle vedalaşarak canı gönülden birbirimize sarıldık.
Ertesi sabah otobüsle gelen otogara, uçakla gelenler havaalanına giderek memleketlerine döneceklerdi.Çok keyifli bir geziydi dedik. Kimbilir birdaha nezaman görüşürüz diye birbirimize iyi dilekler diledik. Oğlumu aradım. Otelin önüne geldi bizi aldı. Fatma’yı ve misafirlerini de evine bırakıp iyi geceler dileyerek birbirimizden ayrıldık.
Eve giderken oğlum bana sarılıp,“Hoşgeldin annecim. Nasıl geçti geziniz?” diye sorduğunda,“Süper geçti oğlum. Ama seni çok özledim” dedim.
İşte böyle dostlar… Bu benim arkadaşlarımla ilk defa beraber olduğum ve çok haz duyduğum bir gezimdi. Hepinize bu tür gezileri tavsiye ederim. Bol gezmeli, eğlenceli mutluluk dolu günler dilerim. Kalın sağlıcakla…

Benzer Haberler

DEĞİŞ Seçim Yasası’nda değişiklik isteniyormuş. Partiler aynı kaldıktan sonra ne değişecek?!…...

Yorum 
0

Mehmet Şenay TAŞKENT   Geçtiğimiz hafta içerisinde Sosyal Medya aracılığı ile edinilen...

Yorum 
0

Nejat TAŞKIN Milyonlarca çocuğumuz 18 Eylül 2017 Pazartesi günü okullarının yolunu tutarak...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

DEĞİŞ Seçim Yasası’nda değişiklik isteniyormuş. Partiler aynı kaldıktan...

İl Özel İdare Genel Sekreterimiz Sa...

Mehmet Şenay TAŞKENT   Geçtiğimiz hafta içerisinde Sosyal Medya aracılığı...

2017-2018 Ders Yılına Başlarken…...

Nejat TAŞKIN Milyonlarca çocuğumuz 18 Eylül 2017 Pazartesi günü okullarının...

Türkülerimize Sahip Çıkalım

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, Türkiye’nin sözlü geleneğinde, bir ezgi...

Çelişkili Türkü: Ormancı

Metin MERCİMEK “BİR ULUSUN YENİ DEĞİŞİKLİĞİNDE ÖLÇÜ, MUSİKİDE...

İstanbul’da Nerelere Gitmeli?!

  Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ   Belli yaşlarda dolaşmak gerçekten zor...

BAĞ’LARA GİTMEK

Bağ’lara götürün beni! Çadırların, çardakların duldalarına Baş başa...

DEĞİL MİSİN?

Haline bakanlar masum zanneder Beni derde salan sen değil misin Del ettin gönlümü...

SİGORTACILIK HİZMETİ ALINACAKTIR

İL JANDARMA KOMUTANLIĞI (KİLİS) İÇİŞLERİ BAKANLIĞI JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI...

Seve Barajı’nda su azalıyor

Kilis Seve Barajı’nda kuraklık nedeniyle doluluk oranı yüzde 20′ye...

“Eğitim-öğretim yılı sorunlarla baş...

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Kilis Şube Başkanı Osman Boybeyi, 2017-2018...

54 bin Suriyeliden 34 bini geri dön...

Kilis’te Kurban Bayramı’nı ülkelerinde geçirmek için giden 53 bin...

Polis ekipleri okul önlerinde

Kilis’te polis ekipleri, yaptıkları şok uygulamalarla işi olmadığı...

Barutçu ve Akıncı Vali Tekinarslan’...

Kilis Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Ahmet Barutçu, örnek...

Vali Tekinarslan Ahilik Haftası kut...

Vali Dr. Mehmet Tekinarslan, Kilis Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği (KESOB)...

İtfaiye 24 saat halkın emrinde

Kilis Belediye Başkanı Hasan Kara, 25 Eylül-1 Ekim arasında kutlanan “İtfaiye...

Salçalık kırmızıbiber fiyatları art...

Kış hazırlıklarına başlayan ev hanımlarının ve Kilis mutfağının vazgeçilmezlerinden...

Uyuşturucu hap satan Suriyeli yakal...

Kilis’te uyuşturucu hap satan Suriyelinin aracında yapılan aramada 2 milyon...