Dolar 32,3087
Euro 35,0380
Altın 2.423,12
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 28°C
Açık
Kilis
28°C
Açık
Per 27°C
Cum 31°C
Cts 34°C
Paz 36°C

Ana Gibi Yar, Kilis Gibi Diyar Olmaz!

Ana Gibi Yar, Kilis Gibi Diyar Olmaz!
A+
A-
31.10.2022
385
ABONE OL

Mahmut İhsan KANMAZ

Böyle demiş atalarımız sevgili arkadaşlarım ve değerli hemşehrilerim.

Aslında tam da öyle değil.

Gerçi onlar “Bağdat” demişlerdir ama bana göre, “Kilis” olacak doğrusu, özür dilerim.

Ne yapalım, herkesin doğrusu kendi bildiğidir derler, pek öyle olmasa da…

Ve bugünün Kilis’i, çocukluğum ve gençlik yıllarımdaki Kilis gibi olmasa da…

Yani, daha sakin, daha asude, daha özgün, bir Kilis’i özlesem de…

Ama, yine de toprak işte… Havasıyla, suyuyla, ekmeği ve aşıyla, Kilis sevdası bir başka…

Göresi geliyor insanın…

Yoksa Kilis’te diğer şehirler gibi büyüdü, gelişti, kabına sığmaz oldu…

Kaldırımda, birilerine çarpmadan yürümek zorlaştı gibi sanki…

Araç yoğunluğundan, yolun karşısına geçmek, bir marifet sayılmakta bugün…

Aslında normal bütün bunlar…

Şöyle düşünün lütfen… Eviniz var, anne, baba, çocuklar beş, bilemedin altı kişi yaşıyorsunuz aynı çatı altında…

Sonra, zamanla çocuklar ev bark sahibi olup da, nüfus üçe dörde katlanırsa ve mekanda aynı olursa, ve de aynı evde onbeş, yirmi kişi yaşarsa ne olur?…

İşte Kilis’in de durumu, aynen böyle.

Kilis aynı, sokak ve dehlizler aynı…

Ancak aynı olmayan tek şey, nüfusun artması…Beş kişinin, yirmi kişi olması…

Önceden her evin önünde bir motor, bir bisiklet ancak olurdu. Bir de afedersiniz ahırda at, ya da eşek. Bir de naylonlar…

Şimdi, her evin önünde, yine bolca motosiklet ve ayrıca çok sayıda otomobil…

At ve eşek kaldı mı ki?…

Hiç göreniniz var mı? Nereye gitti onlar?

Lastik tekerli at arabalarına ne oldu?

Bilmiyorum ama hiç yoklar gibi…,

Aslında bir yere gitmediler, belki kırsal kesime köylere falan kaydılar, ama teknolojiye yenik düştükleri muhakkak…

Cumhuriyet meydanından, Neşet Efendi konağına giden yolda, Şehitler Parkı’nın hemen arkasında, bu sözünü ettiğimiz hayvancağızların ayaklarına nal çakan, nalbantların olduğunu bilirim eskiden…

Çocukluk işte, eve giderken durup, onları izlerdim dakikalarca…

Ayakları acır mı diye hayıflanırdım…

Arada bir ayaklarını silkelemelerinden anlardım ki, evet gerçekten de canları acırmış.

Üzülürdüm onlar için…

Seyyar dondurmacılar gezerdi, sesleri hâlâ kulaklarımda: “Dondurma kaymak…”

diye…

Şerbetçiler dolaşırdı caddelerde, belki daracık sokaklarda…

Parmaklarının arasına sıkıştırdığı iki tane, pirinçten yapılma sarı yassı tası, birbirine çarparak çıkarttıkları tatlı sesler, unutulur mu hiç!…

“Acem suyu, şerbet buzzz!…”

Ne de güzel olurdu, sıcakta buz gibi meyan şerbeti…Bol köpüklü… Ben en çok ta, o köpükleri severdim tadından ziyade.

Eskimocular geçerdi, “Eyssskimoo..” diye bağıraraktan. İlla ki koşar peşinden, çukulatalı veya limonlu alırdım bir tane…

Ortasında çubuktan sapı ve etrafına sarılı kağıt olurdu, bilmem hatırlar mısınız?

O zamanlar buzdolapları ne gezer.

Kastelden getirilen suyu, soğutmak için, kiloyla buz satılırdı.

Hergün almaya gönderirlerdi beni…

Birkaç kilo alırdım, tabi eve gelinceye kadar, bir kısmı zaten yolda erir giderdi sıcağın altında…

Uzun, bir metrelik buz kalıplarını, testereyle “hırt, hırt” kesme sesini, bugün bile duyar gibiyim buzcunun.

O buz, çok kıymetliydi bir zamanlar.

Rahmetli nenem onu kat kat bezlere sarar, uzun süre fazla erimeden kalmasını sağlardı.

Ama ne yapılırsa yapılsın, tuğla kadar buz, akşama doğru, bir ayva kıvamına kadar azalırdı.

Geceleri, mahalle bekçilerinin uzun uzun düdük sesleri duyulurdu.

Böylece daha bir güvende hissederdik kendimizi…

Havuşta uyurduk, yıldızları ve ayı seyre dalarak.

Gecenin hafif serinliğinde, ağaçların yaprak sesleri doldururdu kulaklarımızı…

Gece eve dönenlerin kocaman kara döküm anahtarla, evlerin kapısının açılma sesleri duyulurdu, “Garç garç” diye…

Sabahın seherinde, kumruların ötüşü ve serenatlarıyla uyanırdım çocuk sevinciyle… Biraz daha hayale dalardım yorganın altında.

Ve dahi dedemin kesif cıgara dumanı ve tütün kokusu eşliğinde…

Sabahın o erken saatlerinde, nenemle didişmelerini hatırlarım bir de…

Dedem bayağı asabi biriydi.

Nenemle niye tartışırlardı, neydi alıp veremedikleri, bir türlü anlayamazdım.

Mustafa Çavuş Dedemin homurdanmaları ve nenemin, hiç de altta kalmayan hazır cevapları, bazen yorganın altından katıla katıla gülmeme neden olurdu.

O katıksız Kilis şivesiyle birbirlerine söylenmeleri, bir efsaneydi gerçekten…

Dediğim gibi çok da önemli bir neden yoktur ortada.

Sadece birbirlerine üstünlük yarışıydı yapılanlar…

Dedemin, bazen edebe mugayir argo ifadelerine, nenemin o kendine has sakin haliyle,

“Kele hös hös herif, ağzın burnun suvanabes, şu mahsimdende mi utanmon?” diye karşılık vermesi, beni daha bir güldürürdü…

Onlara ve bilcümle geçmişlerimize rahmetler diliyorum, hepsinin ve sizlerinde geçmişlerinizin mekânları cennet olsun inşallah…

Bu dünyadan öylesi kıymetli insanlarda gelip geçtiler bir serap gibi…

Amacım zaman zaman da olsa onların unutulmamalarını sağlamak, güzel hatıralarla ve dualarla yâdetmek…

Bütün bunların akabinde, rahmetli Arife nenemin sesiyle irkilirdim:

“Kele anam öğlen oldu, ne yatorsunuzdaha, de kalkın haydi. Mağdemiz (midemiz) kurudu vallahil azim… Kalkın da çay içek artık, bu kadar yatılır mı?”

Kilis’te kahvaltının adıdır, çay içek demek.

Ben hemen fırına ekmek almaya koşardım.

Kiloyla satılan sıcacık ekmeği…

Hani o bilindik, tırnaklı Kilis pidesini, çarşı ekmeğini yani…

Gerçi evde esmer, ev yapımı ekmekte olurdu ama çayın yanında sıcak fırın ekmeği olursa, daha iyi giderdi haliyle.

Çaydan sonra, işler güçler olurdu.

Yoksa öğlene doğru, sıcak bastırdı mı, tamam artık, kimse kalmazdı dışarıda…

Tabi ben yazdan sözediyorum.

Temmuz ve Ağustosun hallerinden…

Malum, hep yaz tatillerinde gelirdik ya Kilis’e, yani memlekete, ona sebep.

Öğlen sonu hepten kesilirdi soluklar.

Sıcak, karabasan gibi çökerdi üzerlere.

Serinlik yerler aranırdı, bulunca da küt diye devrilip uyunurdu, birkaç saat…

Tabi, o nohut ebadındaki azman karasineklerin izin verdiği ölçüde.

Ellerde plastik sinek öldürücü aletler ve ondan çıkan çat pat sesler arasında olurdu, bütün bunlar…

Evet, geçmişe mazi derler hesabı, birden geliverdi aklıma, bu Kilis anıları.

O günleri hatırladım birden gözlerim geçmişe dalaraktan…

Ve de yaşananların birer hoş sada kıvamında oldukları gerçeğini unutmadan.

Hülasa, “İnsan geçmişi yaşadığı, maziyi andığı ve onun özlemini duyduğu kadardır” diyenlerdenim…

Allah hiç kimseye zeval vermesin.

Sağlık ve afiyet içinde olunsun hep.

Bugünümüze de hamdolsun…

Hani askerlerin yemek duası vardır ya, yapanlar iyi bilir…

“Vatanımız milletimiz sağ olsun. Devletimiz, ordumuz var olsun… Herkese afiyet olsun!” diye devam eden…

İşte ona istinaden ben de diyorum ki, hepiniz varolun, sağolun ve eksik olmayın.

Hoşça kalın, huzurla kalın ve sevinç içinde olun her zaman…

Ayrıca da,SELAM OLSUN KİLİS’İME, KİLİSLİ HEMŞEHRİLERİMEVE DE BÜTÜN ARKADAŞLARIMA!…

—————————————————-

Fotolar: Hep sözünü ettiğim rahmetli nenem ve dedemle benim çocukluk halim.

Evin havuşunda nenem, iki kızı, iki oğlu, damadı ve Ali emmiyle birlikte…

(Şimdi hepsi de ebedi uykusundalar…Mekanları cennet olsun inşallah… )

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.