Dolar
Euro
Altın
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis °C
Kilis
°C
°C
°C
°C
°C

Anadolu’da Açmadan Solan Bir Gül-10

Anadolu’da Açmadan Solan Bir Gül-10
A+
A-
22.09.2022
240
ABONE OL

Göher GÜLER

Evdeki cenaze matemi, başka bir telaşa bırakmıştı yerini.

Başına aldığı darbeyle külçe gibi yere yığıldı Üsük emmi. Vücudunun yarısını kaplayan göbeği sağa sola sallandı düşerken. Kocaman kafası, yere atılan top gibi, zıplayıp geri düşüyor, sağa sola dönüyordu. Göbekli ve kısa bacaklı olduğundan köstebeği andırıyordu, yerde yatarken. Göz kapakları gözünün üzerine düşmüş, gözleri açık mı, kapalı mı belli olmuyordu. Ceviz kabuğu gibi çatlamıştı kafası. Elini kaldırıp indiriyor, ağzını açıp kapatıyordu, ne dediği anlaşılmıyordu. Rüzgâr dudağının üstündeki kızıla dönmüş pos bıyıklarını, sağa sola dağıtıyordu…

Duvarları nerdeyse yıkılmaya yüz tutmuş kerpiç evin, yosunlu kiremitleri arasında baykuş, hiç susmadan ötüp duruyordu. O yörenin adetlerine göre baykuşun ötüp durması, hiç hayra alamet değildi…

Kaynana dışarıdan gelen sesleri merak edip çıktı içeriden. Gül’ün elinde kocaman bir taş, oğlu Dursun’un elinde topuzlu değnek, öylece bekliyorlardı, yerde yatan Üsük emminin başında.

– Yetişin, yetişin! Yetişin komşular, benim başıma gelene bakın hele, aha bu dikenli Gül, zavallı Üsüğüdaşınan vura vura yere serdi, ocağımıza baykuşlar tünedi anam, ben nerelere gideyim diye, feryat ediyordu! Başındaki yazmasının pöçüklerini başının üstüne atmış, sırtındaki sarı yeleğinin düğmelerini açmış, dizlerine vura vura geliyordu, Üsük’ün yattığı yere doğru. Yağ tulumu göbeği şalvarının içinde sağa-sola yalpa yapıyordu yürürken. Düşman askerine saldırırcasına saldırdı Gül’e, yüzüne şark diye tükürdü, kafasına zımzığı oturttu. Oğlunun elinden sopayı aldı, Gül’ün eline verdi. Gül de Dursun da olayın şokuyla, yere mıhlanmış gibi duruyorlardı oldukları yerde. Kaynanasının zımzığıyla irkildi Gül, yüzündeki tükürüğü, tülbentinin pöçüğü ile sildi. Sessiz sessiz hıçkırmaya başladı…

Az sonra herkes toplandı avluya. Gül’ün elindeki taşla sopayı gören şaşırıp kalıyordu.

Herkes kulaktan kulağa; “bir elinde değnek, bir elinde daşınan dağ gibi adamı yere sermiş Gül, diyorlardı. Ne istemiş zavallı adamdan gıız, diyorlardı. Anam Gül’ü görüyon mu, azdıkça azdı, Allah düşman başına vermesin böyle gelini. Ya bizim gelin böyle olsa n’eyderdikgıız” diyorlardı.

Kendini toparladı Dursun, “Bn vurdum, Gül’ün suçu yok ana, sen garışma” diyordu ama köyün üst başına çoktan gitmişti bile Gül’ün vurduğu.

Kaynana durmadan bağırıyordu, “Aha bu Gül var ya bu Gül, dikenini batırdı gine, bizim ocağımıza incir ağacı dikecek, oğlumun elini belada koyacak, gara yerlere giresice” diyerek!..

– ÜsükÜsük, daha dün abini gara toprağa gargat ettik, sen de ölme gardaş! Etme eyleme aç gözünü, diyerek şamarlıyordu. Dağ gibi herifimi gaybettim, sen de bizi gara yaslara sokma. Sen daha çiçe burnunda taze fidansın, gara toprak seni gabul etmez gardaş! Menevşe’yi çocukları boynu bükük bırakma, galkhayde, galk diyerek, ağıt yakıyodu…

Üsük emmi; “Vay anam başım, traktör geçmiş sanki üstümden, her yerim ezim ezim ezildi, ölüyomellaham” diyerek, kendine geldi. Başının geldiği yer göl gibi kan olmuştu. Yere düşerken göbeğine dar gelen gömleğinin düğmeleri kopmuş, her biri bir tarafa gitmişti. Gömleği göbeğinin üstünden yanlara doğru sallanıyordu, göbeği sallandıkça karnından “dılkdılk” diye su sesi geliyordu. Pantolonunun düğmeleri de kopmuş, ha düştü ha düşecek gibi duruyordu. Bir eliyle başını tutuyor, bir eliyle pantolonunu yukarı çekiştiriyordu. Başından aşağı kan sızıyordu. Gömleği ve içindeki atleti kan içindeydi. Ellerindeki kanı görünce korkudan neredeyse altına kaçıracaktı. İçine baygınlık geldi, kolundan tuttular. Kanlarını temizlediler, yarasını sardılar. Başına aldığı darbeden paytak ördek gibi sendeleyerek yürüyordu.

– Cendermeyegidecem, bu ikisi öldürüyodu beni. Canıma gast ettiler, diyerek homuranıyordu.

Kaynana;

– İkisi deelÜsük, aha bu Gül yaptı gözümünen gördüm. Sen kafana topuzlu değneği, daşı yediğinden hatırlamıyon. Bi elinde değnek, bi elinde taşınan vurdu kafana.

– Deme yav, Senem!

– He vallaha, ekmek musap çarpsın. Aha şurdan şuraya kavuşmayım…

Kaynana da acımasızca iftira ediyordu, Gül’e…

Dursun’u kimse zaptedemiyordu, “Bırakın beni, şu iti geberteyim!” diye, bas bas bağırıyordu. İki kişi Dursun’un koluna girip zorla içeri soktular. Üsük emmiyi traktörle şehre yolladılar. Dursun’un küçük kardeşi Duran da onunla gitti. Romorka yatırdı, başının altına bir yastık koydu. Üstüne bir battaniye örttü. “Sakin ol Üsük emmi” diyerek, telkin ediyordu. “Gösterecem sana günü güççükfışgı (kötü kadın anlamında) cendermeyegidecem” diyerek, başını tuta tuta söyleniyordu. Traktör salladıkça “anam ölüyomellaham ben, dayanamıyom, vay başım,” diyordu. Ara ara gözü kararıyor, midesi bulanıyordu. Bir iki kere kustu, olduğu yere. Şehre vardıklarında traktörden indi. “Sen gelme, dedi Duran’a, bişeyim yok benim, sen git köye” diyerek Duran’ı zorla yolladı. Duran gidince, jandarmanın yolun tuttu. Oraya vardığında tedirginlik kapladı içini. “Ya bu küçük fışgı olanları anlatırsa cendermeye. Olan biteni öğrenirse Menevşe, ayıkla pirincin daşını, ağzını bi açarsa gapanmaz gayri” diyerek vaz geçti, doğruca eve gitti. Kocasının başını sarılı görünce, şaşırdı Menevşe.

– Ne oldu sana böyle herif, gene ne haltgarıştırın ha, yoksa gaza mı geçirdin?

– Başıma kiremit düştü, yok bişey dedi, Üsük…

Kaynana susmak bilmiyor, veryansın ediyordu Gül’e.

– Seni güççük sıçan seni, seni dikenli Gül seni! Sende utanma arlanma yok mu heç, hemi! Herifi dün topran altına goduk. Ölüye de mi saygın yok. Aha şu itler bile ekmek yediği kaba işemiyo dedi, köpekleri gösterek. Seni besledik büyüttük, gözümüzü oyacan. Ananın evinde bulamadığını yiyonburda. Bi yediğin önünde bi yemediğin arkanda, it eniği. Geldiğinde bi deri bigemiktin. Şincik besiye çekilmiş danalar gibi oldun. Saldıracak yer arıyon, “besle gargayı oysun gözünü” boşuna dememişler. Bicendermemizeksiğidi. Aha cenderme gelip seni götürecek. Bütün köylü duyacak. İtibarımızı iki paralık ettin diye, işaret parmağını kaldıra kaldıra bağırıyordu, Gül’e. Dursun “ben yaptım ana, sus garin’olun, anamsın bi şey demek istemiyom sana emme aha burama getirdin,” diyordu ama nafile…

Cenderme gelecek korkusuyla gözüne uyku girmiyordu Gül’ün. Camı açtı, kafasını dışarı çıkardı. Evin yan tarafındaki kavak ağaçlar hafif hafif sallanıyor, kucaklaşmaya çalışıyorlardı, sanki. Kavak sallandıkça ay bir görünüyor bir kayboluyordu. Bir kulağı da dışarıda ses dinliyordu, “ha geldiler ha gelecekler” diye. O küçücük kalbi göğsüne sığmıyordu, kalkıp kalkıp iniyordu. Bir de kaynanası Gül yaptı demişti. “Ya iki şahit bulur da beni hapise attırırsa, ben oralarda çürüyüp giderim. Kimse beni gurtaramaz” diye, düşünüyordu. Uykuya dalar dalmaz da rüya görüyordu. Rüyasında ağaçların arkasına saklanıyor, jandarma kolundan yakalıyor, “gurtarın beni ana baba” diye bağırıyor, kendi sesine uyanıyordu. Günlerce doğru dürüst yemek de yiyemiyordu…

Bir sabah helkeleri koluna takmış pınara su getirmeye gitmişti. Pınarın başındaki hanımelinin kokusu rahatlatmıştı onu. Yel vurdukça ciğerine doluyordu, o tarihsiz koku. Ördekler de oradaki su birikintisinde kaygısızca yüzüyordu. Küçük ördek yavrusu başını anasının kanadının altına sokup çıkarıyordu. “Bular suda nasıl boğulmadan duruyolar ki,” diye düşünüyordu. Gül onları izlemekten helkelerin dolduğun fark edemedi. Pınarın az ötesinde bir cenderme arabası durdu. Gül’ün beti benzi attı. Bacakları titremeye başladı. Bütün hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçti. “Benim bahtım ne garaymış, cendermeler beni götürürse ben ne yaparım, bi daha kimsenin yüzüne bakamam, ben içeride ölürüm, anam da burdagahrından ölü” diye geçiriyordu, içinden.

Jandarma;

– Mahmut’un, Veli’nin evi ne tarafta diye sordu?

Gül’ün bütün vücudu titriyordu, neredeyse bayılmak üzereydi. Alnı, avuçları burcu burcu terlemişti. Yüzü renkten renge giriyordu. Gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu.

Cesaretinin topladı, boğazını temizledi. Başındaki yazmasını düzeltti. Fistanının eteğini çekiştirdi.

– Vallahabillaha ben yapmadım. Yukarıda Allah var, doğruyu söylüyom. O ırz düşmanı it var ya, gara yerlere giresice it. Benim ırzıma geçmeye çalıştı. Ben kapıyı açmayınca bana iftira attı. Dursun’a sorun isterseniz, o duydu itin söylediklerini. Çağırayım Dursun’u, o söylesin size doğruları.

– Adın ne senin dedi, jandarma.

– Gül, benim adım dedi, titerk bir sesle.

– Gül bak, biz sana Mahmut’la Veli’nin evini sorduk, sen başka bir şey diyorsun. Sen daha çocuksun böyle şeylere karışma, büyüklerin işi bunlar. Sen evi göster bize.

– Mahmut’la Veli’mi? N’etceniz ki onları… (Devam edecek)

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.