Dolar 8,1772
Euro 9,8359
Altın 468,77
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 28°C
Parçalı Bulutlu
Kilis
28°C
Parçalı Bulutlu
Per 28°C
Cum 30°C
Cts 33°C
Paz 33°C

Anıların İçinden-10

Anıların İçinden-10
REKLAM ALANI
A+
A-
11.03.2021
7
ABONE OL

Tülay SARICABAĞLI ŞİMŞEK

 

1970 yılı. Beş yaşlarımdayım ve biz mısır patlağı gibi peş peşe dünyaya gelmiş 5 kardeşiz. Abim ile aramda üç-dört yaş fark var. Diğerleri birer yıl arayla peş peşe doğduk.

Kerpiçten yapılmış tek göz bir odada yaşıyoruz. Annem arada süllüm dediğimiz tahta merdiveni kurar, dama çıkar damımızı tokaçlar ve loğlardı akmasın diye. O tek göz kerpiç odamızın içinde “hazna” denilen küçük kör bir oda girintisi ve mahmil denen dolapları var. Haznayı kiler olarak kullanıyor annem. Mahmillerde ise, kap kacaklar var. Yüklük denilen bir girintisi daha vardı odamızın. Annem en alta sandığını koymuş üstüne döşek, yorgan, yastık, şilteler ne varsa sıralamıştı. Hasan kardeşimin tahta beşiği evimizin orta yerinde duruyordu. Nuray ile ikisi başlı kıçlı beşikte yatardı. Genelde onları sallama görevi benimdi.

Annem yemekleri gaz ocağı denen o dönemin, bir yanında pompası bulunan, piknik tüp boyunda, sarı pirinç renkli, gaz yağı ile çalıştırılan ocağı üzerinde yemeklerimizi yapmaya çalışırdı. Odanın içi yemek kokusu ve buharı ile doluşurdu. Küçük teneke bir sobamız vardı. Öyle gece gündüz daima yanmazdı. Sabah erken saatlerde tüm çocuklar uyanınca “pir” dediğimiz ince zeytin yaprakları ve dallarını annem sobaya sokuşturur onu tutuşturmaya çalışırdı. İçeriyi önce ağır bir duman kaplar sonra birdenbire tutuşurdu. Onun çıtırtı çıkararak yanışı ruhuma müziğin notaları gibi yansırdı. O çıtırtı seslerine bayılırdım. Mavi emaye çinko çaydanlığa su koyarak, sobanın üzerinde kaynatıp çayımızı demlerdi annem. Sobada yanan zeytin dallarının çıtırtısı ve su sesi beni büyülerdi. Bir parça mayasız “fıtır” ekmek birkaç tane annemin hazırladığı tuzlu kara “attun” zeytinden yer, abimle birlikte okuluma giderdim. Abim beni bırakır, koşarak gider, arkadaşları ile okulun bahçesinde oyun oynardı. Bazen kavgaya tutuşur o zaman Necati dayım ona korumalık ederdi. Onların aralarında bir yaş olmasına rağmen aynı sınıftalardı. Onlar dördüncü sınıftaydı, ben birinci sınıftaydım.

ocak

Beş yaşında dünyadan bîhaber bir çocuktum. Babamın okuma yazması var ama sürekli çalıştığı için bizimle ilgilenemezdi. Annem hiç okula gitmemişti. Bir harf desen bilmiyordu. Ben bu şartlarda okula başlamıştım. Sınıftaki en küçük çocuk bendim. Zaten minyon bir tipim vardı. Kaybolup gidiyordum. Gerçekten de arada kayboldum hep. Öğretmen beni pek nadir fark ederdi. Malzemelerim eksik, ben eksik. Büzülür kalırdım sırada. Bazen öğretmen sıra aralarında dolaşınca korkardım. Altımı ıslattığım bile olmuştu birkaç kez. Çünkü öğretmen neden derslere ilgi gösteremediğimi fark etmiyor sadece verilen ödevleri yapmayanları ya cetvelle dövüyor ya da tahtaya çıkarıp bir köşede tek ayak bekletiyordu. İşte o sırada ben kendimi tutamıyor altımı ıslatıyordum. Her seferinde bir daha ödevlerini yapmadan gelme diyordu. Sessizce dinliyordum. Eve geldiğimde anneme bir şey diyemiyordum. Annem üzülsün istemiyordum. Çünkü onun elinden bir şey gelmezdi. Babam kazandığı kadarını evin ihtiyaçları için zaten harcıyordu. Çoğu zaman üzerimde kuruyup kalırdı giysilerim. Samanlı kâğıttan sarı bir çizgisiz defterim bir de kalemim vardı. Yoktu başka bir şeyim. Onu elime alır öyle giderdim okula. Defterimin uçları saçlarımın ucu gibi lüle lüle kıvrılırdı. Sadece öğretmeni gizli saklı izlerdim. O kara tahtaya şekiller çizer ben çizgisiz defterime büyük/ küçük gelişigüzel karalardım. Arkadaşlarımın hepsinin bembeyaz kenar çizgileri olan defterleri vardı. Bir de rengârenk boyaları. Onlarla defterlerinin kenarlarına süslemeler yaparlardı. Yutkunarak bakardım. Neden sanki babam yaşımı büyüttürüp beni okula göndermişti. Madem durumumuz iyi değildi ben bir yıl daha evde kalıp anneme yardım etseydim ya. O zamana kadar babam çok para kazanır bana da bir şeyler alırdı ya.

Bunları düşünerek hayal dünyasına dalardım. Tam o anda öğretmen beni tahtaya çağırır bir şeyler sorardı. Yine cevaplayamazdım. Yine ceza alırdım…

çay

Oysa abimin bir çantası defteri içinde kalemleri her şeyi vardı. Ama abim o değerli çantasını okulun bahçesinde bir yerde unutur oyunlara koşardı. Derse girmezdi çoğu zaman. Çantası okul bahçesinde kendi dışarılarda idi. Ben sürükleyerek götürürdüm çoğu zaman o çantayı. Çünkü bana öyle tembihlerdi. Sakın içini açıp dokunma. Ama getir. Çıkışta gelir beni bulur çantasını alır eve koşardı. Bunu da diyemezdim anneme. Neden benim çantam yok malzemem yoktu, üsteleyemezdim.

Bir kez sordum anneme: ” Şimdi paramız yok kızım” demişti ve ben o para kazanılacak diye bir zaman bekledim öylece.

O ilk yılım maalesef hiçbir şey öğrenemeden bu şekilde geçti.

Babamın o boncuk olayından sonra dedemle birlikte hapse düşmesi babamda kalıcı hasar bırakmıştı. Minyon tipli narin bir insanda… Sanırım orada vereme yakalanmış ama o zaman kendisi bile farkına varamamıştı. Oradan çıkar çıkmaz hemen yaşını büyültüp annem ve abimi bırakıp 1961-62 döneminde askere gitmişti.

Geldikten sonraki süreçte bizler peş peşe doğmuşuz. Hayat curcunası çalışıp koşturmakla geçiyordu.

İşte tam o aralar bizim evimizde bir vaveylâ koptu. Herkes bizim eve toplanmıştı. Babamın Milli Piyango’dan aldığı bilete dönemin en büyük ikramiyesi vurmuştu. Âdeta yer yerinden oynadı. Babam kendisinden bir iki yaş büyük olan Abdülkadir dayısı ile Ankara’ya gidip parasını aldı.

Dayımın altına hemen bir Chevrolet araba almışlardı. Yakın yazmak tüm birçok akraba kadınlara çifter çifter altın bilezikler alınıp hediye edilmişti. Abdülkadir dayım artık hep bizdeydi. Babamın en büyük desteği o idi.

Kısa sürede Kilis’te Selam pasajının içinde üst katta bir mağaza satın aldılar. Altın yıldız kumaşlarının satıldığı bir iş yerimiz oldu. Naci amcama bu yıl düğün yapıldı. Hamide yengemle evlendiler. Naci amcama oldukça havalı bir Jawa motor alındı. Ayrıca bir yıl sonrasına sebze hâlinden bir iş yeri ayarlanarak Naci amcam kabzımallığa başladı. Çünkü kumaş mağazamızda Naci amcam, İdris amcam ve babam, halamın büyük iki oğlu epey kalabalık oluyorlardı. Kilis’te makine nakışçılığı çok fazla idi o sırada. Babam nakış işletiyor onları götürüp Ankara’da pazarlıyor gelirken de oradan mağazanın ihtiyaçlarını alıp getiriyordu. Bu arada işyerimizde amcalarım ve halamın oğulları duruyordu. Zaten ancak beş altı yıl dayandı kumaş mağazamız. Sonra babam devretti orayı. Para çıktığında hemen hemen tüm akrabaların hayatına bir şekilde dokunuyordu babam. Bu arada o kerpiç evimiz yıktırılıp yerine bir tarafı tabaka denilen çift katlı, diğer tarafına ise iç içe iki odası olan bir ev inşa ettirdi babam. Dışını özel taş işçileri gelip çekiçlerle güzel şekiller vererek süslediler. Mehâmet dedeme altın köstekli bir saat hediye almıştı babam. Dedem yeleğinin cebine koyar zincirlerini sarkıtır öyle gezerdi. Suriye’deki halalarımın Türkiye ‘ye gelmesini sağlayıp onların her türlü ihtiyacına destek oluyordu babam. Onun o cömertliği gurur duyulacak bir şeydi. Şu an o anılar gözümün önünden geçerken büyük bir gurur duyarak kaleme alıyorum hepsini.

Çok mutluyduk o dönem. Abimle Mesut kardeşime üç gün üç gece süren muhteşem bir sünnet düğünü yaptırmıştı babam. Oturtma geceleri yapıldı. Ceylan Sokağı’na bir baştan bir başa masalar yerleştirildi, davullar ve gümüşlü zurnalarla sürekli yemeklerin servis edildiği üç günlük bir düğün oldu. Kız Ehsan’ı ilk kez bizim o sünnet düğünümüzde görmüştüm. Gömleğinin düğmeleri yarı beline kadar açık… Parmaklarında zilleri sürekli şakırdatarak oynuyordu. Cümbüş Ali gelmiş ha bire cümbüşünü çalıyor insanlar eğleniyorlardı. Mehâmet dedem halayın başında öyle güzel bir oyun oynuyordu ki baston gibi bir değnek elinde çevire çevire oynuyor. Herkes hayranlıkla onu izliyordu. Mangallar hiç sönmüyor masalara servisler sürekli devam ediyordu. Böyle bir düğün Kilis’te dillere destan olmuştu.

Para bizim evimize her türlü şatafatı getirmişti. Kırmızı koltuklar ve yemek takımları ile avizeler Ankara’dan alınıp getirilmişti. Evimize televizyon, fırın ve merdaneli çamaşır makinesi ve taş plakların çalındığı bir radyo pikap, vantilatör vb. o dönemin ne kadar lüks alet edevatı varsa hepsi bizim evimizde vardı. Ankara sanki bizim yakın komşumuz olmuştu.

Ama yine de evde anlayamadığım bir huzursuzluk yaşanıyordu. Zengin olmamıza rağmen babam yine eve geç geliyordu. Geldiğinde annemle kavga edip tartışıyorlardı. Ben kardeşlerimi alır sokağa oynamaya çıkarırdım, o gergin ortamdan onları kurtarırdım ama ya ben… Ben küçücüktüm oysaki… Beni kim avutacaktı? Babamı geceleri eğlence hayatına götürüyorlardı arkadaşları. Kilis gibi küçük bir kasabaya “Beyaz Kelebekler” gibi bir grubun gelmesini sağlamıştı babam. Düşünün o dönemin şartlarındaki lüksü şatafatı. Evimize sanatçılar getiriyor onlara ziyafetler çekiliyordu. Biz çocuklar tabakada bekler inmezdik yanlarına. Tağa dediğimiz pencereden gizli saklı onları izlerken uyur kalırdık. Annem servis yapardı onlara. Eğlence şamata epey çok olurdu. Onlar bazen bizim evde kalır bazen babamla birlikte giderlerdi. Annem mutsuzdu. Kavgalarının sebebi hep bu gibi nedenlerdi.

Beş altı yıl içinde o para eridi yok oldu.

O etrafımızdaki kalabalık da el /ayağını çekmeye başladı. Yoksulluğun ayak sesleri ve babamın öksürükleri artarak duyulmaya başlamıştı. Öyle birdenbire demeyeceğim. Göz göre göre sefaletin içine sürükleniyorduk. Bakalım zaman bizlere nelere gösterecekti. Arkası haftaya…

 

REKLAM ALANI
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.