Arpaçay’dan Cilavuz’a, Oradan da Savrun’a

09 Şub 2020 Paz 19:49
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mahmut İhsan KANMAZ

Arpaçay’ı aştı taştı
Sel Sara’mı aldı kaçtı
Üç bacının gözü yaştı
Apardı seller Sara’mı
Bir ala gözlü balamı.

 

Arpaçay’ı derin olmaz
Akan sular serin olmaz
Sara kimi gelin olmaz
Apardı seller Sara’mı
Bir uca boylu balamı.

 

Arabalar gelir koşa
Ben kurbanım kalem kaşa
Oğlan elin çıktı boşa
Apardı seller Sara’mı
Bir ala gözlü balamı.

 

Gedin deyin Han Çoban’a
Gelmesin bu el Muğan’a
Gelse batar na-hak kana
Apardı seller Sara’mı
Bir uca boylu balamı.

 

Selam, sevgi ve saygılarımla bir yazıma daha başladım bile sevgili arkadaşlarım.
Sara gelinin, acıklı sonu üzerine yakılmış bir ağıt türküyle, girizgâhımızı yaptık. “Neden öyle bir şey yaptın?” diye sorarsanızda şöyle bir yanıt veririm size: Yurdumuzun en eski ve köklü yayın kuruluşu olan TRT Radyolarında (Ankara, Trabzon, Erzurum, Diyarbakır ve VOT, yani “Voice OfTurkey” Türkiye’nin Sesi Rad.) yaklaşık 15 yıl boyunca, belki yüzlerce bu minvalde, programlar hazırlayıp, yayına verdiğim içindir diyebilirim.. Türkülerimizi, gelenek ve göreneklerimizi, ayrıca halk kültürü içindeki çeşitli değerlerimizi araştırıp, onları tanıtmayı amaçlamaktı bu programların birincil hedefi.

İşte buradan yola çıkarak, doyumsuz Susuz deresine vurgu yapmak isteyince, nedense aklıma bu ağıt geliverdi.
Bilindiği üzere, bir zamanlar yörede yaşayan, güzeller güzeli Sara’nın, dramatik öyküsüne dair yakılmıştı bu ağıt.
Çünkü Sara gelin diyoruz ama daha gelin bile olamamış bir peri kızından sözediyoruz aslında… Arpaçay’da yaşayan ve oldukça varlıklı bir ailenin kızı olan Sara’ya, deli gibi sevdalı bir genç vardır. O da ailenin mallarını güden, Han isimli bir garip çobandır.Han çobanda, boylu boslu kara saçlı, kara gözlü bir yağız delikanlıdır.
Köylük yerinde gönlünü kaptırmıştır Sara’ya. Sara önceleri utanır sıkılır fakat yüreğinin sesine o da kayıtsız kalamaz ve sevdalanır Han çobana. Sara’nın babası önceleri pek te veresi değildir kızını. Ama Han’ın dürüstlüğü, çalışkanlığı ve her daim gülen gözleri, kızına olan tutkusunun büyüklüğü, inadına galebe çalar ve razı olur sonunda. Düğün hazırlıkları başlar tez zaman içinde…Sara çok mutludur ve bir yandan da, evde kız kardeşleriyle birlikte, uzun zamandır kilim dokumaktadır.
İşte, dört bacı alırlar çeyizlik kilimleri giderler. Nereye?O sıralar yağmurların da etkisiyle, pek bir azgın akmakta olan Arpaçay suyuna…
Amaçları, dokudukları kilimleri, Arpaçay’ın serin sularında yıkayıp temizlemektir.
Neşe doludurlar önceleri. Türküler söylerler bir ağızdan…Bu arada kilimlerden biri, azgın Arpaçay suyuna kapılır ve ellerinden kurtulur. Sara hiç düşünmez ve kendini bırakır soğuk sulara, düşer kilimin peşine… Ama sel sularıyla iyice hızı artan ve derinleşen Arpaçay’a, güç yeter mi ki?

Bacıları bağırırlar ardından. “Sara kardeşim, daha fazla gitme, boşver giderse gitsin, ne yapalım kısmetimizde yokmuş, merak etme, bir kaç hafta içinde yenisini dokuruz” dedilerse de nafile, Sara hırsına yenilmiştir ve dönmek istemez geriye… Hoş, bir kaç saniye sonra da vazgeçer gibi olur ve dönmeye çalışır ama çok geçtir artık. Arpaçay’ın derin ve azgın suları, güzeller güzeli, narin Sara’yı geri vermez bir türlü. Alıp götürür ve sürükler onu metrelerce. Sara’nın mücadelesi yetersiz kalır ve gücü biter sonunda.
Ta bilmem nerelerde, cansız bedenine ulaşırlar onu arayanlar ve bacıları…
Evlerine ateş düşmüş gibidir sanki… Ağlamaktan bütün gözlerde yaş kalmaz…
Sadece Arpaçayı’na duyulan öfke ve Sara’ya yüklenen acıma hissi dile gelir.

 

Arpaçayı aştı taştı
Sel Sara’mı aldı kaçtı
Üç bacının gözü yaştı
Apardı seller Sara’mı
Bir ala gözlü balamı…

 

Derken Han çoban da öğrenir olayı.
Ne yapsındı artık. Kolu, kanadı ve dalı kırılmıştır bir kere.Yaşayan bir ölüden farkı kalmamıştır. Aslında yaman bir kaderdir bu. Tam da her şey yolunda giderken…
Yazan böyle yazmıştı yazıyı, elden ne gelirdi ki. Daha henüz on sekizindeki Sara, bir hayal olmuştu, kanatsız bir melek olmuştu ve kuşlar gibi uçup gitmişti bir yerlere. İşte ondan sonra da, oturup birileri de, yukarıdaki bu ağıtı yakmış ve bırakmıştı bizlere. Demek istemiştir ki, hırslarınıza yol vermeyin, giden dünya malı olsun, ne çıkar bundan. Ama dinleyen olur mu derseniz de, yorumu size bırakırım değerli dostlarım.
Evet, Sara gelinin bu hazin öyküsü beni, Cilavuz’a ve şehrin kenarında ince ince akıp giden dereye götürdü, bir an için.

Oldum olası çok severdim akarsuları ve dereleri… Deniz ve göllerden daha çok, böylesi sular, ruhuma daha bir hitap ederdi sanki… Hatta yeşil gözlümü kaybettikten sonra, Antalya’dan Kadirli’ye geldiğimde, alacağım evin, SavrunÇayı’nı görmesini çok istemiş ve pek yakın olmasa da, görüş mesafem içinde olduğu için de, kendimi mutlu saymıştım. Akan su bana iyi gelir her zaman, onu seyrederken, ben de düşlere dalardım derin derin…

CilavuzDeresi de benim öğrencilik yıllarımda çok ilgimi çekerdi. Kenarına oturur, o doyumsuz güzelliğini seyre dalar ve şırıl şırıl akan sesini, tatlı bir nağme dinliyormuşçasına duyumsardım içimde.
Etrafındaki ağaçlar, kuş cıvıltıları ve yemyeşil bitki örtüsü, beni benden alıp götürürdü…Renk renk çiçekleri ve bir günlük ömrünü, işte o çiçeklere konarak geçiren kelebekleri izlerdim dakikalarca, belki de saatlerce. Zaman su gibi akardı.

Sevgili arkadaşım Şaban Aydın’la, özellikle hafta sonları, dağ tepe durmadan dolaşır gezerdik. Oraları zaten yayla sayılır. Bir hayli yüksektir rakımlar. İşte o yayla gibi kırlarda, gün boyu çimenleri ve çiçekleri yakından koklayıp, mis gibi kokularını içimize çekerken, bir yandan da yerlerden çiğdem söker yerdik. Çiğdem, yörede çok bulunan ve soğana benzeyen, beyaz köklü bir bitkiydi. Ben pek bilemezdim ama, o yörenin çocuğu olan Şaban sayesinde, bir sopa yardımıyla topraktan çıkarıp yerdik.
İşte bunlarda, “gün olur hayali bile bir ömre bedel” denilen, anılar demetinden bir çiçek gibiydiler. Selamlar olsun.

Neyse, biz bir önceki yazımızda kaldığımız yere dönelim ve yatılı okulların bir gününü anlatmaya devam edelim.
Yatakhane hakkında idi son kelamlarımız.Onun için oradan sürdürelim sözlerimizi…Yani, sabah kalkıp, işlerimizi hallettikten sonraki kısımdan…

Sabah, 06.30 gibi yatakhaneyi boşaltmamız gerekirdi. Çünkü 06.45’te günün ilk etüdü başlardı.
Mevzuya yabancı olanlar için hemen belirtelim ki, etüt demek, serbest ders çalışma zamanı demektir. O bir saatlik zamanda, o günle alakalı ödevler yapılır, yazılı varsa ona hazırlanırdı. Hiçbir şey olmasa bile, o günün derslerine bir göz atılır ve hazırlıklı olunurdu.

kanmaz

07.45 kahvaltı saatiydi…08.15’te okul önünde toplanılır, varsa Müdür Bey’insöylemek istedikleri ve uyarılar dinlenirdi.08.30’da sınıflarda olunur ve ilk ders başlardı. 50 dakika ders sürer, 10 dakika da teneffüse çıkılırdı.Çizelgelerde, bazı ileri geri farklılıklar olabilir. Ben sadece bir fikir olsun diye belirttim.Yoksa aradan geçmiş onca yıl, net hatırlayamayabilirim.
Öğle 12.00 yemek saatiydi. Artık 13.30’a kadar serbest kalırdık. Yemekten sonra kimi dışarılarda açık havada dolaşır, benim gibi kimileri de, çay içmenin derdinde olurdu. Öyle ya, herkesin zevki farklıydı. Zevkler ve renkler tartışılmaz diye edilmiş bir kelam bile vardı değil mi?
Akşam derslerden sonra, günün ikinci etüdü gerçekleşirdi. Yanlış bilmiyorsam, 17.00 veya17.30 gibi dersler biterdi. Biraz boş vaktimiz kalırdı. O boş vakitte de en alt kattaki kantin ya da yöredeki adıyla, gazinoya inerdik. İşte orada, daha önce bahsini ettiğim kıtlama çaylar içilir. Sohbetler gırla giderdi. Maksat günün yorgunluğunu unutmak ve enerji depolamaktı. Zira 18.00-19.00 arası, biraz önce değindiğimiz üzere günün ikinci etüdüne başlanırdı.

19.00 akşam yemeği zamanıydı.
20.00-21.30’da üçüncü ve son etüt gerçekleşirdi. 21.30 yatakhanelere gidiş olur ve en geç de, 23.00’lerde yatılırdı.
O kadar gürültüde uyuyabilenler, daha erken de uyuyabilirdi ama biraz zordu öyle şeyler. Kimi saz çalar, türkü söylerken, kimileri ikili, üçlü veya dörtlü sohbetlere başlardı.O denli şamata patırtı arasında uyumak, dediğim gibi imkânsız olurdu.
Bina sobalıydı. Koğuşun ortasında devasa boyutta bir soba olur ve gürül gürül yanardı. Çoğu kişi soba başında sohbeti tercih eder, hem ısınırken, bir yandan da günün kritiği yapılırdı. Alınan notlar tartışılır ve ertesi günün yazılısı ya da sözlüsü gündeme gelirdi. Hemen hemen her şey konuşulurdu. Herkes herkesin derdini ve tasasını bilirdi. Dedim ya, bir kader birliği vardı aramızda…

Zira herkeste aynıydı dertler.Aile özlemi, hasretlikler ve gurbet acısı.Çoğu civar il ve ilçelerden gelmişken, benim gibi çok uzaklardan gelenlerde az değildi hani.
Her taraftan insan vardı içimizde… Aslında bir yerde zenginlikti bütün bunlar. Öyle ya, gidemediğin veya göremediğin yörelerin insanları, bir araya gelmişlerdi. Amaç, okumak ve önce kendimize, sonra ailemize ve en son olarak da memlekete yararlı bireyler olabilmekti. Onun için dedim ya, kader arkadaşlarıyız hepimiz diye. Sonunda da zaten kader hepimizi sonbaharda düşen yapraklar misali oraya buraya savuracaktı. Kimimizi doğuya, kimimizi en batıya, kuzeye, ya da güneye bir yerlere konuşlandıracaktı. Evlenip çoluk çocuğa karışılacaktı belki de…

Tabi bu arada, yaşamın doğal döngüsü sürecekti.Bu anlamda, içimizden bazıları, bizleri erken bırakıp ebediyete intikal edecekti.Üzülerek öğrendiğime göre de etmişlerdi de.Onlara da gani gani rahmetler diliyorum. Ailelerine de sabırlar temenni ediyorum. Yaşam öyle bir şey işte… Bir yandan doğarken, diğer yandan da birer birer eksiliyoruz. Doğanın en acımasız kanunu, yok olmak… “Doğmak iyi hoş da, ölmek niye?” değil mi? Ama var ve hep de olacak gibi…
“Yani öylesine bir mutlak sondur ölüm.
Sevdiklerini erkenden terk etmek…

N’eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak…
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak…
Taht misali, o musalla taşında”

 

demiş ölümsüz şairlerimizden Cahit Sıtkı Tarancı, “Otuz beş yaş” adlı şiirinde.
İşte aynen o denilen şeylerin sonsuz acısını ve tecellisini ben de yakından tatmıştım 2.5 yıl önce.Sevgili eşim Gönül’ü yitirmiştim. Ellerimin arasından uçarcasına melek olup gitmişti.”Yeşil gözlüm” demiştim ben ona.Öyleydi de zaten, yalan değildi ki.O benim yeşil gözlümdü. Ama ecel gelince başa, öyle göze, möze ve hele göz rengine falan, hiç mi hiç bakmıyor.
Yapacak bir şey yok… Takdiri İlahi…
Yaşayan herkesin kaçınılmaz sonu. Ha bir gün önce, ha üç gün sonra, ne farkeder ki…Ama keşke hiç olmasaydı…

Tekrar ona ve bütün geçmişlerimize rahmet diliyorum Allah’tan. Nur içinde yatsınlar… Melekler yoldaşları olsun…

Çok özür diliyorum, sizleri üzdüğüm için. Siz bana bakmayın.Lütfen hakkınızı helal edin olur mu?

Nerelerden nerelere geldik.Ne güzel yatılı okul yaşamından sözediyorken, ne ara biz bunları konuşur olduk, bilmiyorum.

Özetle yatılı okulların bir günü böyle olurdu. Saatler, okuldan okula değişiklik gösterebilir. Hatta benim verdiğim saatler bile tam kesin olmayabilir yani. Ben hatırlayabildiğim kadarını belirttim. Artısı eksisi olabilir.
Öğretmenlerimizden ve hafta sonu etkinliklerimizden söz edemedik. Ama bir sonraki yazımda söz, bunları ele alacağım inşallah. Zira gerçekten, tam da ‘nevi şahsına münhasır’ denilen hocalarımız ve de arkadaşlarımız vardı. Artık aradan çok zaman geçtiği için, sanırım onlardan bahsedebiliriz. Zaten hep gülünesi haller, benim yazım konusu olacaktır. Bu arada onları da saygı ve sevgiyle anmış da oluruz. Bilmiyorum, inşallah yoktur ama kaybettiklerimiz de olmuşsa, onu da bilmek isterim. Bilenler beni uyarır ve bilgilendirirlerse sevinirim.

Evet, mevzuya kaldığımız yerden devam edeceğimizi bir kez daha yinelerken, benden hepinize, selam, sevgi ve saygılar olsun demek istiyorum.
Kalın sağlıcakla sevgili arkadaşlarım ve değerli dostlarım.

 

Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri ve Nostalji. / Hamdi Tanses. (Ağıtla ilgili)

Benzer Haberler

Metin MERCİMEK “KİLİS ZEYTİNYAĞI’NIN BİRİNCİ YÖNÜ YÜKSEK KALİTELİ VE İKİNCİ...

Yorum 
0

Sabahattin YARAR   Her yeni yıla girişte, insanların beklenti ve iyi temennilerini içeren...

Yorum 
0

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ   Üç ay önceden aldık Kuzey Kıbrıs’a bilet…Kısmen...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

Kilis Valisi Recep Soytürk’ün...

Metin MERCİMEK “KİLİS ZEYTİNYAĞI’NIN BİRİNCİ YÖNÜ YÜKSEK...

Hoş Gelmedin… Hayırlısı ile G...

Sabahattin YARAR   Her yeni yıla girişte, insanların beklenti ve iyi temennilerini...

Kış Mevsiminde KKTC Notları

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ   Üç ay önceden aldık Kuzey Kıbrıs’a...

Bir Tayin Hatırası

Şenel ÖZKÖSELER   Yaş aldıkça, pek çok anı biriktiriyor insan. O...

KAPILAR

Kilis Şirinlemeleri…   KAPILAR   Kapılar hayatı paylaşırlardı,...

OSB Kilis’in vazgeçilmezi

Kilis Belediye Başkanı M. Abdi Bulut ile AK Parti İl Başkanı Murat Karataş,...

Kilis’in nüfusu 142 bin 490 kişi ol...

2019 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) göre Kilis ve ilçelerinin...

Kilis’te 19 bin 195 çalışan sigorta...

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) İl Müdürlüğü’nden alınan bilgiye göre,...

Kehribar taşı üretimi yapılan bağ e...

Kilis’te, jandarma ekipleri, izinsiz kehribar taşı üretimi yapılan bağevine...

HEM’den okuma-yazma seferberliği

Kilis Halk Eğitim Merkezi (HEM) Müdürlüğü, okuma-yazma bilmeyen vatandaşları...

Kütüphane açılışından sonra öğrenci...

Kilis’in Elbeyli ilçesi Yenideğirmen Ortaokulu’nun kütüphanesinin açılışına...

Çetin İnşaat altyapı çalışmalarının...

Bursan İnşaat Enerji Madencilik Sanayi, Çetin İnşaat ve Ticaret Anonim Şirketi...

Köylerde “kanser” bilgilendirmesi...

“4 Şubat Dünya Kanser Günü” kapsamında köylerde vatandaşlara...

Öğrencilerden C vitamini etkinliği...

Kilis Karamelik İlkokulunda ana sınıfı öğrencileri, C vitamini anlatan bir...

Musabeyli’den bir başarı daha

13-14 Şubat tarihleri arasında Batman’da düzenlenen Yıldız Kız ve Erkek...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

ÖZEL Özelleştirmenin adını “Güzelleştirme” koymuşlar. İyi de olmuş....

Bilimsel Açıdan İyi İnsan Kimdir?...

Metin MERCİMEK “BİR GÜN DİYOJEN, GÜNDÜZ VAKTİ ELİNDE FENER SOKAKTA...

Haber Alma Özgürlüğü Korunmalıdır...

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, basın ile ilgili eski bir yazımı sizlerle...