Dolar 32,2707
Euro 34,8867
Altın 2.412,06
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 28°C
Açık
Kilis
28°C
Açık
Per 27°C
Cum 31°C
Cts 34°C
Paz 36°C

Ata Yurdumuz Özbekistan… Hive, Urgenç, Buhara, Semarkant ve Taşkent İzlenimleri

Ata Yurdumuz Özbekistan… Hive, Urgenç, Buhara, Semarkant ve Taşkent İzlenimleri
A+
A-
01.09.2022
598
ABONE OL

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

Önce hayat pahalılığı, sonra uluslararası siyasi ve diplomatik ilişkilerin inkıtaa uğraması veya arızaya girmesi, ardından korana salgını bütün dünyadaikili, çok uluslu ve kültürel programları ister istemez etkiledi. Özellikle son üç yıl,2020 ve sonrası insanların birbirini genelde yüzyüze göremediği, sadece akıllı telefon veya dijital yayınlarla iletişim kurduğu birkaç sene oldu.

İKİ GÖNÜLÜ AYDINve HAZIRLIK ÇALIŞMASI

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’mız, İstiklal Marşı Yazarımızın yaklaşık 12 yıl kadar aralıksız yaşadığı Kahire’de, şairimizin hatıralarının olduğu mekânlarda anmak üzere bir program hayata geçirmek istemişti. Resmi işlemleri tamamladık, ancak Kahire yönetimi geri dönmeyince projemiz askıda kaldı. Bu programı Asya’daki Türk Cumhuriyetlerine yönelttik. Azerbaycan, Kazakistan ve Tataristan’ın ardından Özbekistan’a yönelerek iki ülke milli şairleri Mehmet Akif ve Şehit Şair Abdulhamit Süleyman Çolpan üzerinde yoğunlaştık. Projelerimiz Başkentler Taşkent ve Ankara’da kabul gördü.Bunun üzerine kolları sıvadık. Böyle önemli bir sorumluluğu Türkiye’de vakfımızın mütevelli heyet başkan yardımcısı Mehmet Rüyan soydan arkadaşımız, Özbekistan’dan da bir kıymetli ilim adamımız ve dostum Prof. Dr. Muhammet Şerif Babahan üslendi. Yazışmalar, telefonlar, ziyaretler birbiri ardından gerçekleştirildi ve nihayet projemizin uygulamadaki resmi son şansı olan 07-08 Haziran 2022 tarihinde karar kıldı.Zaten Covit-19 salgını da gevşemişti! Hazırlık sürecimiz üç yıl sürdü.

Türkiye Türkçesi ve Özbekistan Türkçesi ile “Müşterek Milli Şairlerimiz Mehmet Akif Ersoy ve Abdulhamit Süleyman Çolpan Uluslararası Sempozyumu” afişleri hazırlandı, tebliğler tamamlandı; 47 ilim adamı, akademisyen, edip, sanatçı, yazar, müellif davet edildi. Program ve 32 tebliğ kitap olarak hazır hale getirildi.Bunların arka planında Yayıncı Cemalettin Demirok ve Medeniyet Üniversitesi’nden Prof. Dr. Turgay Anar vardı. Hediye olarak da; Özbekistan’ın ve Türk Dünyasının önemli şairlerinden, adına merkezler açılan Ali ŞirNevai’nin Külliyatı ve Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati’t Türk adlı eserlerin TC Yazma Eserler Kurumu’nca tıpkı basımı yapılan eserlerle, Mehmet Akif Ersoy’un Kur’an Mealini,TBMM’nin itibar baskılı Safahat’ını, İstiklal Marşı bestelerinin tıpkı basımı onca belgelerini, İstiklal Marşı ipek hatıra mendillerini, vakfımızın yayınladığı iki ayrı cilt Salnameleri, Osmanlı Türkçesinde yayınladığımız Safahat’ı, Özbek Türkçesinde Safahat’ın tümünü, İstiklal Marşımızın 100.Yılı dolayısıyla basılan gümüş paraları, bunların dışında 400’ü aşkın Safahat ve Mehmet Akif Ersoy ile alakalı kitapları koli koli yaptık.Kitapların taşınması ve kargo ücretleri bu eserlerin maliyetinden çok daha fazla… Havaalanına ulaştırılması bile başlı başına bir problemdi. Peki ne yapacağız o zaman? Havaalanında her yolcuya ricayla ve Özbekistan’da kuracağımız kütüphane amacımız belirtilerek birer koli verdik. Herkes de severek kabul etti. Hatta sevindi. Meseleyi böylece çözdük.Arka planda; bütün bu yükleri sırtımızdan alan, Özbekistan’da bile devam ettiren iki muallim arkadaşımız edipler İbrahim Öztürkçü ve Tahsin Yıldırımvardı.

ULUSLARARASI BİR KATILIM

Bu uluslararası sempozyumda her zaman olduğu gibi partnerimiz Özbekistan Urgenç Devlet Üniversitesi oldu.Hedef kitlemiz ise okuyan gençlerdi. Mehmet Akif Ersoy’un bir dönem milletvekilliğini yaptığı Burdur’dan da sanatçımızın adının verildiği Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi de uluslararası sempozyumumuzaikisi rektör yardımcı Prof. Dr. Durmuş Acar, Prof. Dr. Mehmet Karaca ile rektör danışmanları Prof.Dr. Ömer Tekşen ve Dr. Mustafa Kılıçiştirak etti. Türk Tarihi ve medeniyeti araştırıcısı, sanat tarihçisi, ebru ve hat sanatçısı Prof. Uğur Derman onur konuğumuzdu.Çalışmalarını Türk Dünyasına ayıran Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Türkoğlu ile iki de sanatçımız vardı aramızda İTÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Süleyman Ergüder ve TC Cumhurbaşkanlığı TSM Korosundan Hüseyin Kıyak.

Sürekli kontroller yaparak herhangi bir eksikliğe ve aksaklığa meydan vermemek için çalışmaları ikiye katladık. Sempozyum öncesi KKTC’deki bir uluslararası Türk Dünyası Rektörleri Toplantısına katılmak üzere Türkiye’ye gelen, Girne’de Arkın Üniversitesi’ne, Güzelyurt’ta ODTÜ’ne konuk olacakolan Urgenç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. AbdullaevBakhromİsmailovich ve Yardımcısı Prof. Dr. GayratUrazboev ile İstanbul Laleli’de kaldıkları otelde görüştük.Eşleri hanımefendileri de yanlarındaydı. Özbek Rektör İsmailovich ve yardımcısı Urazboev ile hem konuyu “daha başarılı olsun” diye yeniden gözden geçirdik, hem de Prof. Dr. Muhammet Şerif Babahan ile birlikle hep beraber suriçi bir İstanbul gezisi yaptık, soframızı paylaştık. Bir sorum üzerine Sayın Rektör İsmailovich,“Urgenç Üniversitesi’nde çok başarılı öğrenciler olduğunu, Avrupa Birliği ve Amerika’da doktora için imtihan kazandıklarını, iş bulduklarını açıkladı. Sonra da şöyle dedi “Özbekistan’dan yeni genç İbn-i Harzemler geliyor! Dünya hazır olsun” dedi. Sayın Rektör ayrıca haziran ayında Özbekistan’da karpuz ve dut mevsimi olduğunu, aşırı sıcakların başladığını anlattı. Vedalaşarak ayrıldık.  Özbekistan’da Urgenç Üniversitesi Rektör YardımcılarındanProf. Dr. SardorKhodjaniyazov bizlere katkı vererek görev aldı. O gün de geldi çattı.

BATI TÜRKİSTAN’A SEFER BAŞLIYOR

Korona salgını bitmedi ama yavaşlamıştı. Özbekistan vize istemiyordu fakat buna rağmen uçağa binmek için en az üç aşı yaptırmanız ve PSR belgesini ibraz etmeniz gerekiyordu. İşin başından beri bu sempozyumun ve çoğunun lokomotifi olan sevgili dostumuz Mehmet Rüyan Soydan’a doktorlar uçak seyahati için müsaade etmeyince hepimiz donup kaldık. Oysa eşi Özlem Hanım ile birlikte gelecekti ve biletleri alınmış, otellerde yerleri bile ayrılmıştı. O’nun yerine Özbekistan’a ilk defa böyle bir program uygulayan ve her zaman katkılarını gördüğümüz İkram Turizm’den Recep Metin Başaksempozyumumuza iştirak etti. İkram Turizm daha önce de Kahire, Almatı, Bakü, Tataristan’daki uluslararası sempozyumlarımıza kendi sektörlerinde bize yardımcı olmuştu. Bu defa da öyle yapıldı. Otelleri, lokantaları, mihmandarları vesaire İkram Turizm ayarladı. Bir de bunlarla uğraşmak başlı başına bir işti. Ayrıca uzmanlık gerektiriyordu. Prof. Dr. Muhammet Şerif Babahan da İstanbul’da çekilen Celalettin Harzemşah filminin danışmanlığını yaptığından o da bu sempozyuma gelemedi. Yerine Özbekistan’da kızı Prof. Dr. Şahine Babahan İbrahimova bize refakat edecek ve yardımcı olacak. Uluslararası sempozyumabazı arkadaşlarımız bütün masraflarını ödeyerek eşleriyle birlikte katıldı. Resmi ziyaretlerde THY ile seyahat hem mecburi ve hem de tercih sebebidir. İstanbul-Taşkent- İstanbul yolculuğunu Özbekistan Hava Yolları’yla seyahat gerçekleşirse üçte bir ucuza mal oluyor. Sürekli ve yaz sezonu karşılıklı seferler yapılıyor. Ancak genelde doğuya yani Asya’ya uçuşlar her zaman pahalıdır. Batıya ise bunun dörtte bir fiyatına uçmak her vakit mümkündür. THY Taşkent, Buhara, Semerkant, Urgenç, Fergana başta olmak üzere karşılık altı sefer yapılıyor. Bütün uçaklar dolu.

YENİ HAVAALANI

Yurtdışı seyahatlerde uçuş önce gideceğiniz ülke ile alakalı bilgiler önemlidir. Önce yurtdışı seyahat vergisi yani yurt dışı harcı kişi başı 150 TL yatırıyorsunuz. Özbekistan’da hava sıcaklığı alışılmışın dışında 36-40 derece falan o günlerde. İkram turizm rahat kıyafet, güneş gözlüğü ve güneş kremini yanımıza almamızı tavsiye etti. İki ülke arasındaki saat farkı 2 saat. Elektrik prizleri 220 volt, bir dolar ogünlerde yaklaşık 11 bin Sum idi. Dolar ve kredi kartı da her yerde geçiyor.

Uçağımız gece yarısı 01.45’te uçacak. Üç saat önceden havalimanında bulunacaksınız. Hele bir de burası yeni açılan İstanbul Havaalanı ise Kadıköy’den normal zamanlarda sadece bir saat sürüyor. Trafik çoğu zaman yoğun olduğundan ve havalimanına metro, tramvay gibi kitle ulaşım araçları olmadığı için çok erken çıkmakta yarar vardır. Taksiler 400 TL’ye,Havabüs Otobüsleri ise yarım saatte bir kalkıyor ve kişi başına 57 TL alıyor. Bunu akıllı telefonlardan takip etmek her zaman mümkün… Bu akıllı telefonlar müthiş bir icat doğrusu. Hayatımıza öyle bir girdi ki çıkabilene aşk olsun.

Yeni Havaalanına gidecek Havabüs Otobüsleri Kadıköy’den ilk durak olarak kalkıyor. Eşim ile birlikte Ümraniye Tepeüstü’nden bindik. Önce Can Taksi’den bir araç istedik Tepeüstü için. Nevşehirli sürücü pahalılıktan dert yandı, ayrıca durak taksileri için bağlı olduğu şirketin de 160 TL üyelik ücreti aldığını üzülerek anlattı.  Saatini açmadı. Ama yolu bildiğim için yolu uzattığının farkında idim. Bizi şakayla dolaştırdığını söyledi. Ancak trafiğin yoğun olduğunu tahmin ederek ses çıkarmadım. Biraz bekledikten sonra havabüs otobüsü geldi. Kalabalıktı. Biniverdik hemen. Trafik saatine denk gelmediğinden bir saatte hava limanındaydık. Havaalanı giriş kapıları Newyork, Frankfurt, Roma’daki gibi bir hayli fazla. Hangisinden gireceğini bilmiyorsanız ciddi ciddi yorulacaksınız.

YA PARANIZ OLACAK YA DA MİLLETVEKİLİ

Havaalanında bütün Özbekistan yolcuları bir araya geldik. TRT Prodüktörü ve Müdürü Mustafa Karakaya, Araştırmacı Yazar Ömer Hakan Özalp, Şaban Özdemir, Dr. Vahdettin Işık, Fatma-Ramazan Minder, Dr. Bekir Cantemir, Marmara Üniversitesi’nden Birnur-Talip Mert, Mustafa Özbağır, Ayşenur-Sabahattin Özkan, Beyza -Turgay Anar ve diğer arkadaşlarımızı yolcu etmek üzere Özlem-Mehmet Rüyan Soydan çifti ile İkram Turizmden dostumuz Şaban Bilgiç de gelmişti.

Bir şölen, bir bayram coşkusundaki İstanbul Havaalanı ışıl ışıl ama yürü yürü bitmek bilmiyor. Çok değil aşırı büyük!. Büyüklüğü itibar kabul edersek müthiş bir şey! Ama belli yaş grupları aşırı derecede yoruluyor.Belki bisiklet ile rahat edebilinir! Terminal içinde iki ve üç tekerli mini elektrikli araçlar çalışıyor. Fakat bunlar özellikle genç işi. Salonlarda oturduğunuz koltuğun altında telefonlarınızı şarj etmek için prizler var. Bazıları akıl ederek yaşlı olduğunu belirtip havaalanı arabasıyla kontrol noktasına kadar gelebiliyor. VİP’ten geçmek en rahatı. Bunun için ya çok paranız olacak, ya çok seyahat edeceksiniz, ya üst düzey bürokrat, milletvekili yahut yönetici olacaksınız. Aşırı lüks mağazalar ve mekânlar var. Özellikle tekel, alkol ve çikolatayla hediyelik eşya satan yerler. Fiyatları ateş pahası… İçeri su falan da almadıkları için susamamanız gerekiyor. Yoksa bir küçük şişe su 18 TL. 72 milleti burada görmeniz mümkün. Kim temiz, kim şımarık, kim aşırı havalimanında görüp tanımak mümkün.Teknolojinin bütün imkânları var. Renk renk ışıklar, vitrinler, tabelalar vs. Para yatırma, çekme makinaları hayatı kolaylaştırmış. Çoğu yere asansörle inip çıkılıyor. PSR testi burada da 400 TL karşılığı yaptırmak mümkün. Herkesin çocuğu, yolcu edecekleri ailesine özellikle uçakta da olsa maskelerini çıkarmamalarını tembih ediyorlar seyahatleri boyunca. Bizim ayrıca bir paket de koronaya karşı yedek maskemiz var. Her türlü hastalığa karşı bazı ilaçlarımızı da ihmal etmedik.

HUMA KUŞU

Türk Cumhuriyetlerinin bayraklarında genelde ay veya yıldız var. Özbekistan’ın ki de öyle. Bir ay ve kucakladığı 12 yıldız. Devlet arması veya amblemi de üç renkli; yeşil, beyaz ve mavi. Bunlar Özbekistan göğünün, ovasının, pamuk ve buğdayından oluşan çiçekler vadisini ve yeşillikleri temsil ediyor. Armadaki yıldızlar adaleti, hilal Müslümanlığı yansıtır. Armadaki kanatlarıyla görünen kuş ise bölge mitolojisindeki ölümsüz “humakuşu”dur.

Bu topraklarda büyük imparatorluklar yaşanmıştır. Örnek verecek olunursa Türkistan Cumhuriyeti. Bağımsızlığının ilk yılında şehirlerdeki asayiş sorununu eski Sovyet rejimleri içinde Rusya dâhil en iyi çözümleyen Ülke Özbekistan olmuştur. Özbekistan Orta Asya’nın sebze, pamuk ve buğday ambarıdır, ziraatın ve hayvancılığın çok iyi yapıldığı bir yerdir. Altını da vardı. Bir kıtlık döneminde Rusya her zaman tarımından istifade ettiği, Özbekistan’a bağımsızlığını kazandığı yıllarda buğday bile vermemiştir. Bunu o dönemi yaşayan Özbekler ibret için anlatırlar dostlarına. Ben de onlardan duydum.

ÖZAL TÜRK CUMHURİYETLERİ’NE GİTTİĞİ ZAMAN

Özbekistan’a daha önce de gelmiş, bağımsızlığını Taşkent’te de Özbek dostlarımla birlikte kutlamıştım. Aradan onca yıl geçmesine rağmen hem Özbekistan ve hem de Özbek dostlarım hep hatırımda. Bakü’den geçmiştik Taşkent’e. Eski bir Sovyet uçağı idi. Her tarafı dökülüyordu. Uçakta su bile yoktu, değil diğer ikramlar. O yıllarda Ruble kullanılıyordu.Bugün Özbek milli parası Sum. Geride kalanları daha sonra gördüklerimle kıyas için hatırlatıyorum bütün bunları. O yıllarda asistan olan Prof. Dr. Zakir Avşar bir telefon numarası vermişti. Taşkent’te Aradım. Şair Mir Aziz Azam önce bizi kendi evinde konuk etti, sonra Taşkent yakınlarında Dormen’deki Özbekistan İcad Evi yahut başka bir deyişle Yazıcılar Uyuşması-Yazarlar Birliği’ne götürdü. Sovyet döneminin yazarları-şairleri eserlerini burada üretiyor ve tatillerini yapıyorlarmış. O günün şartlarında aşırı lüks bir mekân. Havuzuna kadar var. Tam pansiyon olarak günlük 3 dolara kaldık.Yazıcılar Uyuşması Özbek aydınlarının buluştuğu önemli bir adres ve mekândı. Hepsinin özlemi de müstakillik de yani bağımsızlık idi; böyle bir mutluluk yaşıyorlardı.Özbekistan Yazarlar Birliği’nde böylece çok sayıda dostlarım oldu. Devlet nişanlı Halk Sanatçısı Abdullah Arif’in kızının düğününe katıldım. İsmimizi “Türkiye’den de konuklar var” diye anons edildiğinde düğünde bir alkış tufanı koptu. Misafirler heyecanla bizi izlediler. Türkiye sevgisi böyle bir şey Özbeklerde…Hayattakilerin tümüne yakınıyla da hala temasım devam ediyor. Bunların başında da her üçünü Ankara’da konuk ettiğim bittabi Cemal Kemal, Mir Aziz Azam ve rahmetli Şair ve kendisini çiğ köfteye alıştırdığım Azim Süyün geliyor.Milletvekili Prof. Dr. Erkin Vahit de vuslata varmış. “Rahmet” demek bir nevi selamlaşma oluyor Özbekistan’da. Yemek yemeye de öyle başlıyorlar.

Mir Aziz Azam arabasıyla bizi Taşkent’i adım adım gezdirmişti. İmam El Buhari İslam Enstitüsü, KeffaliSaşiMakberesi, Barak Han Medresesi, Toğdabay Medresesi, Kökeltaş Medresesi hatırladıklarım. En başta ise bir sanatçının adının verildiği Ali ŞirNevai Bağ Evini görmüştüm ki örnek bir tesisler manzumesini barındırıyordu. Taşkent Mezarlıkları birer açık hava müzesi gibiydi. Çoğunda resim, heykel, anıt ve yazılar vardı. Sovyet nişanları, madalyaları ise sokak ve çarşı pazarlarında satılıyordu!

Türk Cumhuriyetli gezimiz bir ay sürdü. Bunun 20 gün kadarı Taşkent, Semerkant, Buhara’da geçti.Registan Külliyesi,Hoşca Havuz Mescidi, Timur Türbesi, Uluğ Bey Rasathanesi, Nasrettin Hoca Anıtı, Şah Zinde,Hazreti Hızır Mescidi, Gücdivani Külliyesi, Namazgahlı Mescidi, İmam Buhari Külliyesi, Mescid-i Kalan, Şeyh Nakşibendi Hazretleri Külliyesi adım adım gezdiğimiz ve öğrendiğimiz yerler oldu. Özbekistan’da komünizm evlere girmemiş, çocukların sünneti de devam etmişti. Diğer 10 günü ise Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan’da tamamladık. Türk ve İslam medeniyetinin önemli merkezleri olan bu şehirlerde maalesef Sovyetler döneminde gerekli bakım ve ihtimam yapılmamış.Ama Türk Cumhuriyetlerindeki yeraltı ve yer üstü servetler Moskova’ya taşınmış. 1992’de Özbekistan’da Türkiye’den sadece Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal tanınıyordu. Bakalım bu tanıma 2022’de nasıl?

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın başta Özbekistan olmak üzere Türk Cumhuriyetleri’ne yaptığı seyahat(1993) bölge için bir milat oldu. Zaten kendisi de bu seyahatten sonra, Ankara’ya dönmesinin akabinde rahmete kavuşmuştu. Ama bu hizmeti ve sonraki gelişmelere katkısı hep hatırlanacak ve anlatılacak.

TAŞKENT’E YENİDEN MERHABA!

İstanbul’un yeni hava limanından THY ile gece yarısı 01.05’te Taşkent’e uçtuk. Her sırasında 8 kişinin olduğu dev uçakta boş yer yok. Uyuduk diyemiyorum çünkü bir saat sonra yemek servisi yapılıyor. Üç saat sonra Taşkent Havaalanında indi uçağımız. Havaalanı da yenilenmiş Taşkent’te. Eski mütevazılıktan arınmış ve önemli bir ulaşım merkezi haline gelmiş. Park halinde bile onca uçak vardı alanda.

Vize olmadığı için rahat geçtik pasaport ve gümrükten. Havaalanı dışında toplandık tamı tamına 32 yazar, akademisyen, sanatçı ve bazı arkadaşlarımızın eşleri.

Mihmandarımız Taşkentli Yurbin karşıladı elinde bir pankartla. Pankartta Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı yazıyordu amblemiyle birlikte. Yanında da kıymetli Özbek dostumuz Doç.Dr. GülnozSettarova. Hem sevindim, hem üzüldüm. Kadıncağız sabahın erken saatinde kalkıp havaalanı kadar gelmiş. Neyse ki evi yakınmış da onu ölçü gösterdi. Bir başka akademisyen ise Kıymetli Dostum Prof. Dr. Muhammet Şerif Babahan’ın kerimeleri Prof. Dr.Şahina Babahan İbrahimova idi. Yorduk iki hocamızı, ama onlar keyifliydi. Bunda biraz da hocalarımızın Türkiye’ye olan özlemi olduğunu söylemediler ama hepimiz fark ettik. Öylesine sıcak, samimi, kibar, candaniki akademisyen Şahina Babahan İbrahimova ve GülnozSettarova. Hediye edilmek üzere getirilen ve Özbekistan Üniversite ve milli arşivine girebilecek aşırı derecede kitap yükümüz olduğu için toplanmamız biraz sürdü. İki öğretmen yazar arkadaşımız İbrahim Öztürkçü ve Tahsin Yıldırım koşturup durdu. Otobüsüm hareket etmeden mihmandarımız YurbinTaşkent’le alakalı genel bilgiler verdi. Pasaportumuzu mutlaka yanımızda bulundurmamızı, paramızı nerede bozduracağımızı, hava sıcaklığının Taşkent’te 40 dereceye kadar yükselmesinden dolayı sağlığımıza dikkat etmemizi vs. anlattı. Nihayet otobüsümüze dolduk, doğru İstiklal Caddesi 17 numaradaki otelimize; HamptonBy Hilton Tashkent’e müteveccihen yola koyulduk.

GÜNÜMÜZDEKİ AYNI SIKINTILARI YAŞIYORUZ

Oteldeki odalarımız hazır olduğundan yerleşmemiz fazla zaman almadı. Sabah kahvaltısına indik. Aynı bizim sofralarımızda ve otellerimizdeki sabah kahvaltısından bir farkı yoktu. Hatta bir kısım yiyecekler Türkiye’den gelmişti. Açık büfede peynir, domates, salatalık, reçel, çay, kahve, süt ve çorba başta olmak üzere yok yoktu.

Otelimizde wifi olduğundan bütün akıllı telefonlar devreye girerek Türkiye’yeçevrildi, konuklarımız geldiğini bildirdi, rahat olduğunu anlattı.  Sovyetler Birliği döneminde Moskova, Sankt, St. Petersburg ve Kiev’den sonra en büyük şehir olan Taşkent 8 şiddetindeki 1966 depreminde sil baştan adeta yeniden imar edilmişti. Hala konuşuluyor. Bugün de Taşkent’te her taraf inşaatlarla dolu. Binaların çoğu yeni, yollar, caddeler, bulvarlar geniş, temiz, nizamlı sanki eski Sovyet düzeninin devamı gibi.Tek fark dünyaca meşhur onca marka mağaza ve markaların tabelalarının olması… Bu iyi bir şey… Araba çok sayıda var. Araç yoğunluğu dikkat çekici, trafik ışıklarına herkes uyuyor, yayanın önceliği de uygulanıyor.

Korona salgını henüz bittiğinden maskeyle dolaşanların sayısı fazla değildi. Yollardaki insanlar Türkiye’deki gibi, sosyal hayat da öyle. Karşılaştığımız Özbekler Türkiye’den geldiğimizi öğrenince seviniyorlar. Genel sıkıntıları ise hayat pahalılığı, enflasyon ve işsizlik. Rusya işsizlik konusunu iyi değerlendirerek Özbek gençlere kapısını açmış, bir hayli de giden Özbek genç var. İşsizlik bölge için önemli bir sorun. Ev ve araba sahibi olmak bir hayli zorlaşmış Özbekistan’da. Türkiye’ye bu bakımdan da çok benziyor. Gökdelenler birbiri ardından yükseliyor. Fakat daire almak öyle kolay değil. Dairelerin metrekareleri aşırı pahalı…Turizme yönetim önem veriyor, turistler de gelmeye başlamış, ilerdeki yıllarda Özbekistan bir turizm cenneti olursa şaşmamak gerek. Yeni anıtlar gördüm cadde üzerinde. Sonra sıcaktan bunalan çocukların ilk gördüğü suda çimmesini… Hele büyük coşkulu dereleri görmeyin serinlemek isteyen çocuk kaynıyor. Daha önce geldiğimde çok sevdiğim Ali ŞirNevai Bağ Evi’ni sordum gitmek için, restore edildiğini anlattılar. Dolayısıyla hevesim kursağımda kaldı. Bir tabelada “Ankara Kebap” yazdığını okuyunca Taşkent’te çok sayıda Türkiye’den gelen firmaların olduğunu, her sektörde faaliyet gösterdiklerini ve özellikle inşaatta iddialı olduklarını öğrendim.

TAŞKENT’TE AZ ZAMANDA ÇOK YER GÖRMEK

Mihmandarımız Yurbin bütün soru ve taleplerimize yardımcı oluyor. Otobüsümüz bir duraktan bir başkasına giderken bilgiler veriyor. Emir Timur Heykeli büyük bir park içinde… Herkes resim çektiriyor, biz de heyet olarak Timur’un gölgesine geçtik, pozumuzu verdik. Timur’un bölgede ayrıcalıklı ve özel bir yeri var.Timur (1336-1405), adını taşıyan hanedanı ve imparatorluğu kuran Türk Hakanı. Döneminde Ortaasya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’nun çoğu yerini ele geçirmişti. Ankara Çubuk yakınlarındaki savaş da Yıldırım Beyazıt Timur’a esir düşmüştü.

Para bozdurmak isteyen arkadaşlarımız için bir başka otelin girişindeki para bozdurma makinasından işlemler başlattık. Parası olanlar istirahat etti bu lüks mekânda. Braduray Caddesinde yürüyerek geldik. Sıcaktan bunalanlar hemen ilk gördüğü kafeye çöktü. Kredi kartı geçiyor ama dolar bozmuyor kafeler. Genelde balkonları yahut bahçelerini tercih ediyor insanlar. Burada tavandan serin su püskürten mekanizmalar da kurulmuş kafe ve pastanelerde. Öyle pek kalabalık da değil. Çünkü ucuz da değil kafeler.

TC Özbekistan Büyük Elçiliği’ne nezaket ziyareti için bir heyet seçtik. Ayrıca getirdiğimiz hediyelerimizi de vereceğiz. Geride kalan arkadaşlarımız ya dolaştı, sonra buluşma noktasına otobüsümüzün yanına geldi yahut kafelerde dinlenmesini sürdürdü.

BÜYÜKELÇİLİĞİMİZDE ÇAY SOHBETİ

TC Özbekistan Büyükelçiliğimiz Akademik Yahya GulgamovKochasi 87 adresinde, Taşkent’in itibarlı ve aristokrat bir muhitinde yer alıyor. Büyük bir mekân. Geniş bir bahçesi var. Yıllar önce geldiğim mütevazı bina değişmiş demek. Kültür, Tanıtma ve İletişim Ataşesi karşıladı bizi. Sonra odasına geçtik, ardından askeri ve basın ataşemiz de teşrif etti. Sohbet koyulaştı.  Büyükelçimiz Dr. OlganBekar’ın geldiği bildirilince büyük salona geçtik. Sıcak karşılamadan sonra samimi bir tanışma oldu. Özbekistan’da çalışmaktan bütün yöneticilerimiz mutlu. Ankara ve Taşkent ilişkileri de iyi bir seviyede. Çok sayıda müteşebbisimiz Özbekistan’da iddialı. Özellikle inşaatta Rusya, Japonya, Güney Kore, Çin ve Hindistan’a rakip olabilecek kapasitede. Sayın büyükelçimiz Dr. OlganBekar ve diğer yetkililere getirdiğimiz hediyeleri verdik. Bol bol resim çektirdik. Sohbetimizin bir yerinde Özbekistan ile ticari ilişkilerimizin yanında sanat ve kültürel ilişkilerimizin de yükselmesi gerektiği kanaatimi anlattım. Görüşümü bir misalle de pekiştirdim.

-Mir Aziz Azam adında 80 yaşını devirmiş bir şair arkadaşım, dostum var. Türkiye’den çok sayıda romanın mütercimi olarak Özbekistan’a eserler kazandırdı. En son(2022) Safahat’ın tümüne yakınını Özbek Türkçesine tercüme etti. Özbekçe Safahatı bir başka dostum Prof. Dr. HamidullaBaltabayev de yayınladı. Her ikisinin de hiçbir beklentileri yok. Herhangi bir talepleri de bulunmuyor. Tek arzuları Türkiye ve Özbekistan arasındaki kültürel, edebi ilişkilerin ve yazarların gidip gelmesinin artması, eserlerin karşılıklı tercüme edilmesi… Sayın Büyükelçim bir davetinize bu iki değerli fikir emekçilerini de davet ederseniz çok mutlu olurlar.

Sayın Büyükelçi Dr. OlganBekar mutluluğunu hemen anında yansıttı:“Elbette, etkinliklerimize bu kıymetli insanlarımızı davet ederiz. Hatta sizin içindaha sonra yapacağımıztanışma toplantısında da birlikte olabiliriz.”

Çok mutlu oldum Sayın Büyükelçimizin duyarlılığına. Üstelik tercümeler konusunda Kültür Bakanlığımızın mütercimleri destekleyen bir de fonu bulunuyor. Keşke Özbek mütercimler de bundan istifade edebilse.

ÖZBEK MUTFAK KÜLTÜRÜ TANIMAK

Akşam yemeğini İstiklal Sanat Sarayı adı verilen şark işi süslemelerin hakim olduğu ve mekanının beyaz renge büründüğüSoy-SemeyniyRestorantta yedik. Lokanta Taşkent’in biraz dışında BunyodkorShohKoc’chasiMo’ljal’da. Lokantada da dikkat çeken önce Özbek ekmekleri oluyor. Çok çeşidi var. İnce, kalın, değişik şekilli, delikli vs.Nanvay, Patır, Katlama, Gıcdalı, Şırmay, Abı, Lacıra adındaki ekmek çeşitleri soğanlı, etli, kuyruklu, susamlı vs. olabiliyor. Evlilik öncesi de tarafların kararlılıklarını vurgulamak için nan sındırma-ekmek kırımı adlı bir tören yapılıyormuş. En tercih edilen ise Semerkant Ekmeği. Ayrıca Taşkent, Buhara, Semerkant ekmekleri birbiriyle rekabet halinde. Gelen turistler Özbek Ekmeğinden alıp ülkelerine de götürüyor. Soframızdaki ayçiçekli ekmek bizim simide benziyor. Çorba her sofrada bulunuyor. Mantıları çok iri ve tabakta üç taneden oluşuyor ve öyle ikram ediliyor. Mantı sevmeyenlere bol etli kazan kebabı yazılı mönüde. Safiye tatlısını ilk defa gördüm. Her yemekte mutlaka yeşil çay ikramı var. İsteyene siyah çay servisi de yapılıyor.

Özbekistan’da pahalılık ve enflasyona rağmen lokantada hiç yer yoktu. Aşırı kalabalıktı. Sohbetli yemekler uzun sürüyor. Bu akşam yemeği de öyle oldu. Üstelik herkesin gözünde mutluluk ışıkları vardı.

Otelimize giderken yine tabelalara dikkat ediyorum. İşte birkaçı; Milli Taamlar, Zam Zam Market vs. Seyyar arabasıyla dondurmacılar ise “Buz Kaymak” diye satıyorlar dondurmalarını.

YAŞAYAN TÜRKÇE

Otelimize döndüğümüzde geç saatte de olsa Büyükelçiliğimiz Kültür Tanıtım ve İletişim ile Askeri ataşemiz de ziyarete geldiler. Sevindik. GülnozSettarova’ya rica ettim önce Şair Mir Aziz Azam’ı aradık. Biraz sohbet ettik ama hastaymış, yatıyormuş, ancak illa görüşmek istediğini anlattı. Konuşmada Türkiye Türkçesinin biraz yavaşladığını fark ettim. Fakat söylemedim. Gülnoz Hanım Türkçe’nin gerektiği kadar konuşulmadığı zaman dilin zayıfladığını söyledi. Çok doğru bir tespitti. Üstelik her dil için. Gülnoz Hanım aracılık yaptı telefon konuşmamıza. İşte bunun içinkarşılıklı gidip gelmelerçok önemli.

Yaşayan Türkçe’nin değişik şive ve lehçelerine rağmen yaşayan dilimizi ileriye götürmek, iletişim ve yazı dili haline getirmek büyük önem arz ediyor. Dünyada 300 milyon Türk, Türkçe konuşuyor, ama değişik şive ve lehçeler de buna dahildir. ENESCO rakamlarına göre Türkçe dünya sıralamasında bazen 5, bazen 6. sırada yer alıyor.

Prof. Dr. HamidullaBaltabayev ile telefonda rahat rahat konuştuk. “İlla geleyim görüşelim” dedi ama ben bir hafta sonra yeniden Taşkent’te olacağımızı, o gün görüşebileceğimi söyleyince rahatladı ve anlaştık.

Büyükelçiliğimiz ataşeleri otelde geç saate kadar sohbet ettiler. Yarın uçakla Urgenc’e gideceğiz. Saat beşte havaalanında olacağız. Otelde kahvaltı yapamayacağımız için bize kumanya hazırlayacaklar.

URGENC’E DOĞRU

Bugün “Müşterek Milli Şairlerimiz Mehmet Akif Ersoy ve Abdülhamit Süleyman Çolpan Uluslararası Özbekistan Sempozyumu” için önce programın yapılacağı Urgenc’e uçakla, sonra da ikamet edeceğimiz Hive’yeotobüs yolculuğumuz başlıyor. Taşkent’te Sabah saat 04.00’de uyandık. Hilton lobisinde toplanıyoruz. Mihmandarımız Yurbin bir eksik olduğunu görünce hatırlattı. Sanatçı Süleyman Erguner gecikmesinden ötürü özür dileyerek aramıza katıldı. Kumanyalarımızı aldık. Doğrusu iki, kaşarlı sandviç ve bir meyve suyu Hilton’a yakışmadı. Bizimbaşka alternatifimiz de yoktu. Havaalanına 20 dakikada ulaştık. Özbekistan iç hatları öyle çok fazla büyük değil ve mütevazı. İçeride hediyelik eşya satan kuruluşlar var. Şöyle bir göz atıyorum deve resimlerinin bol bol kullanıldığı tablolar, mini heykeller, üzerinde “sovg’alardunyasido’konin” yazılı renkli tabaklar satılıyor. Alı-veriş de oluyor. Lokantaların tabelalarında “halel” ikazı bulunuyor. Turistik eşya satan dükkânlarda gelenekçilik ile modernlik çatışma halinde. Bu arada haber alıyorum Özbekistan Hava Yolları uçağı kitap kolilerimizi almamakta direniyor. Zorluk çıkarıyor. Zorluğu iki kahramanımız sorun olmaktan çıkarıyor. Yine İbrahim Öztürkçü ve Tahsin Yıldırım kolileri arkadaşlarımıza yeniden dağıtarak sorunu çözüyor, ücret ödemekten kurtuluyoruz. Çünkü bunların tümü hediye kitaplar ve Özbekistan’da kalacak, arşivlerine girecek.

Uçağımız lebalep dolu. Bizim gibi yabancı yolcular ve turistler de Urgenc’e gidiyor. Özbek yolcuların bir kısmı gelenekçi, bazıları ise modern…Sorunu çözdük bu 75 dakikalık yolumuzda. Özbekistan konusunda yeni bilgiler anlatılıyor. Nüfusu 35 milyon. Yurtdışında olan Özbekler ülkeye dönse bu nüfus çok fazla artacak. Bazılarını hükümet getirtmiş, bazıları ise kendisi ülkeye dönmüş ama hala yurtdışında önemli bir Özbek nüfus varmış.Türkmenistan’da da ciddi bir Özbek nüfusu ikamet ediyormuş. Rus nüfus ise çok azalmış. Ancak yine var. Kuzey Koreli ve İranlıları da görmek mümkün… 1 Eylül Özbekistan’da Özgürlük günü. Ülke 14 bölgeden oluşuyor. Buna bazıları eyalet, bazıları vilayet diyor. Harizm bölgesinde bulunan 2 milyon nüfuslu Karakalpak ise bir özerk bir cumhuriyet. Sovyetler dağılınca Karakalpak’ın Özbekistan’a bağlı özerk bir cumhuriyet olduğu konusunda anlaşma sağlanmış ve hayata geçirilmiş. Tümü de Oğuz asıllı Türkler Karakalpak Cumhuriyeti’nin. Bölgede yine Ruslar var eskisi kadar olmasa da.Özbekistan Ahıska sorunu çözmüş görünüyor. Buna çok sevindim. Bunda biraz da cehalet önemli rol oynuyor. Çünkü iki taraf da halis Türk… Hâlâ ülkede 80 bin Ahıska Türkü koloni halinde yaşıyor. Özbekistan’dan İslamcı siyasilere ve politikalara keskin bir tavır gözleniyor. Kadın hayatın her safhasında yer alıyor. 1966 depreminde Özbekistan’da tarihi yapılar da zarar görmüş. Yerine Sovyetler zamanında yenisi konulmamış. Kil ve kum ülkede önemli bir inşaat malzemesi…

BÖLGE BİLGE KİŞİLERİYLE ANILIYOR

Özbekistan iç hatları Uçağında çay ikramı yapıldı. Zaten kumanyamız da vardı. Tiyabetli yolcular için bir sorun çıkmadı. Bir müddet sonra Urgenç havadan görünmeye başladı. Urgenç, Gürgenç diye de biliniyor. Gülgenç de deniyor. Gülleyen Genç anlamında kullanılıyor. Bir dönem Araplarının işgaline, 150 yıl kadar da Moğolların hegemonyasında yaşadı Urgenc. Kara iklimi hüküm sürüyor, kışın soğuk, yazın aşarı sıcak. Elma, kavun, karpuz, dut gibi ürünler önde. Topraktan her yıl iki defa ürün alınabiliyor. Bereketli topraklar. Yine binalar, yeşil alanlar, geniş yollar ilk göze çarpan.

Dünyada Harizmi bölgesinin maruf insanlarına gelince; El Buruni (973-1061)Harizm bölgesininsöz konusu yıllarda önemli kenti Kas’lı. El Bruniİslam’ın altın çağındaki çalışmaları ile bilinen hezarfen. Tam adı Ebu Reyhan Muhammet Bin Ahmet El Buruni’dir. Gökbilim, matematik, doğa bilimi, astronomi, coğrafya ve tarih alanlarındaki çalışmalarıyla batıdan da yakından takip edilmiş bir ilim adamıdır.

Bölgenin önemli bir başka âlimi de HiveliNecmeddin Kübra’dır(1145-1221) Döneminin önemli ilimadamlarından aldığı dersler sonrasında verilen icazetle kendi adına taşıyan okulunu kurdu. Harzemşahlar döneminde Moğollara karşı savaşırken şehit olmuş. Fıkıh, Hadis ve tefsir dini konularda önemli bir âlimdir. Yayınlanmış çok sayıda eserleri vardır. Şecere-i Türk Çağatayca kaleme alınmıştır(1663).Bu eserinde Ebul Gazi Bahadır Hana kadar olan Türk Tarihini anlatır. Ahmet Vefik Paşa tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiş ve Tasvir-i Efkar Gazetesi’nde tefrika edilerek yayınlanmıştır(1864). Bölgenin hemen akla gelen önemli âlimi de El Harami’dir.

Bölgede 1929’a kadar Latince öndeydi. Sovyetler döneminde Latince kaldırıldı ve Krilalfabesi hâkim oldu. Bölge medreseleri fıkıh, ekonomi, hukuk ve dini öğretiler açısından önemli merkezlerdi. Ayrıca Cami, mescit, türbe, yatır ve hansaraylar da dikkat çekiyordu. Hive ismininHeyvallah’tan geldiği söyleniyor. Kuyudan su içme olayını hatırlattığını anlattı mihmandarımız. Medreselerde sular genelde kuyulardan alınıyor. Hive’de şehirleşme ise 17. Yüzyılda başlamış.

Urgenç ile Hive arası birbirine çok yakındır. 30 km olduğunu öğrendik. Her ikisi de Türk ve İslam Tarihi için önemli merkezlerdir. İpek yolu üzerindedir ve elma bahçeleriyle de ünlüdür.

Bölgede tanınanlardan bir başkası da mutasavvıf e şair Mahdum Kulu’dur(1724-1783).Duygularını, düşüncelerini ve hayattaki tecrübelerini Türkmen edebiyatına yansıtmıştır. Şiirlerinde sosyal hayat ve politika vardır. Türkmen edebiyatının önde gelen şairlerindendir.

Bölgenin en uzun minaresi 57 metre ve 118 merdivenlidir. Minareler bölgeye has özellikler taşıyor. Klasik minare algısından çok farklı, eni daha geniş ve işlemelidir. Pehlivan Mahmut Türbesinde ise alim ve sanatkarları koruyan Hive Hanları gömülüdür. Türbe bir sanat harikasıdır. Pehlivan Mahmut rubailer yazmış bir şair. Aynı zamanda deri işlemeciliği ustası… O günlerin geleneğine göre; iki rakip ordu karşılaştığında kendi aralarında yaptıkları bir anlaşmaya göre meydana birer pehlivan çıkarıyorlar. Yenilen tarafın ordusu mağlup sayılıyor. Böylece savaştaki ölümlerin artmasına mani olunduğu iddia ediliyor. Pehlivan Mahmut kazandıklarını halkıyla paylaşıyor ve dağıtıyor. Rivayete göre; Hindistan’dan iddialı gelen güreşçiyi de yenmiş. Bekâr. Hayatta iken kendi türbesini yaptırıyor.Bir kuyu kazdırıyor ve fışkıran suyu hayrat olarak bağışlıyor. Gelenler böylece buradan bol bol su içiyor, ihtiyaçlarını karşılıyorlar.

Sanatçılar bölgedeki bütün eserlere ustalıklarını dökerek ortaya çıkarmış, güzeli daha güzel ile hünerlerini sergilemişler.Türbedeki yazılar Rusça ve kril alfabesiyle. Maalesef Türkçe yazılmamış. Hatırlatmalarımızdan sonra belki düşünülür. Ama yardım kumbarası ihmal edilmemiş. İsteyen istediği kadar kumbaraya para atarak katkıda bulunuyor. Mihmandarımıza verdiği genel bilgiler için teşekkür ettik.  Bizler vatanperver derken Özbekler vatanperver diyor.

SURMAY VE KARMAY İLE KARŞILANIYORUZ

Özbek pilot çok şık bir iniş yaptı. Alkışladık. Sonra anonsla birlikte uçaktan inmeye başladık. Dışarda folklor ögeleri ağır basan bir müzik sesi bize kadar ulaşıyordu. Havalimanı dışına çıktığımızda solda Özbekistan müzik aletlerinden oluşan bir grup vardı ve sanatçıları dutar, nay, def, setar, rubab, surmay ve karmay çalarak bizi karşıladı. En çok da iki metre boyundaki nefesli çalgı karmay dikkatimi çekti. Özbekler özel misafirlerini ve özel günlerini surmay ve karmay ile karşılıyorlarmış. Bunu da böylece öğrenmiş olduk.

Sağımızda ise milli giysileri içinde fakülte öğrencisi Özbek kızlar ellerindeki ekmekleri bizlere teker teker ikram ettiler. Hepimiz birer parça alarak teşekkür ettik. Diğer yolcular ise böyle bir törenin sebebini bilmedikleri için toplanarak heyetimizi izliyorlardı. Biz onları alkışladık, onlar da bizim heyeti. Orkestranın çaldığı eserlere sesiyle ve ıslığıyla iştirak edenler oldu. Biz ise alkışlamayı sürdürdük. Ulusal ve uluslararası medya bizimle röportajlar yaptı, televizyonlara demeçler verdik. Halk toplandı, görevliler geldi, Urgenç Vali Yardımcısı BotirSaidovve başta Rektör Yardımcısı BahromAbdullayev olmak üzere Üniversite yetkilileriyle tanıştık. Sarıldık birbirimize. Musafaha ettik. Adeta bir şölen yaşadık bayram gibi.

Urgenç;Amu Derya Nehri veŞaval Kanalı kenarında kurulmuş çok eski ve tarihi bir şehir. Ceyhun ve Seyhun Nehirleri deyince ilk akla gelen yine Urgenç’tir. Halk öksüz denizi tabirini Ceyhun ve Seyhun için kullanıyor. 2001 yılındaki nüfus sayımına göre nüfusu 138.609 olan Urgenç’in bugünkü nüfusu 190 bin kadar. 200 bin nüfusa yaklaşmış tarihi bir kent. Arapların, Türk Hakan Timur’un, sonra Selçukluların ve özellikle Çağrı ve Tuğrul Beyleri döneminin önemli şehri Urgenç ve hemen bitişiğinde Hive. Medeniyetler kurulmuş. Dolayısıyla turizm burada önemli bir sektör… Çok sayıda ve her bütçeye göre oteller mevcut. Etraf çöl. Buhara’ya 450 km uzaklıktaki UrgençKızılkum Çölü ile de dost. Pamuk üretimi bereketiyle dikkat çeker. Dolayısıyla tekstil ve iplik sektörü öndedir. Dört ayrı çeşit pirinç yetişiyor ayrıca. Çünkü Çin pirinci Özbek pilavına girmedi ve yakışmadı.Dolayısıyla Urgenç pirinci makbuldür diye anlattılar.

İSTANBUL’DA ÇEKİLEN DİZİ

Büyük Türk Hakanı Celalettin Harzemşah(ölümü 1231) Türk Devletlerinin bütünlük arz ettiğine inanıyor, dolayısıylakendisini Büyük Selçuklu Devletinin devamı olduğunusavunuyordu. Celalettin Harzemşah Türk ve İslam tarihinin en cesur ve en bahadır hükümdarlarından birisidir. Gürcülere ve Moğollara karşı mücadelesiyle büyük şöhrete kavuşmuş ve İslamiyet’i savunan bir kahraman hakan olarak bilinmektedir. HarzemşahlarHarizm bölgesinde ve İran’da 1097-1231 yılları arasında hüküm süren Türk-İslam Hanedanıdır. Şair Namık Kemal’in aynı adlı bir eseri vardır. Dolayısıyla Celalettin Harzemşah bölgede daha fazla tanınmaktadır. Ancak adına yapılan anıtının açılışı henüz yapılmamış.

Bütün bu bilgileri mihmandarımız HursandYoldaşev anlattı. Mesut anlamında imiş ve okunuşuKurtsan olarak yapılıyormuş. Biz de “size “mesut” diye hitap edebilir miyiz?” deyince sevinerek kabul etti. Artık kendisine 10 gün boyunca hep “Mesut” dedik” Sürücümüz ise Semerkantlı Abdüsselam, Mesut ise Hiveli idi.

Celalettin Harzemşah ile alakalı son bir bilgi de aynı isimle İstanbul’da bir dizi çekilmektedir. Bu dizinin danışmanlığını değerli dostum Prof. Dr. Muhammet Şerif Babahan, başrolünü ise bir başka Özbek dostum Aktör Tahir Bey oynamaktadır. Sanatçıların tümü Özbekistan’dan seçilmiş, mekân olarak İstanbul Beykoz’daki özel film platosu yer tercih edilmiştir. Dizinin 2022 yılı içinde tamamlanması ve gösterime girmesi planlanmış.

HİVE’YE GİDİYORUZ

Otobüsümüz bizi doğru Hive’deki sur-kale içinde bulunan otelimize götürdü. Kale dışında park etti otobüsümüz, mihmandarımız Mesut da “Arkadaşlar otobüslerimiz kale içine giremediği için, burada inecek ve yürüyeceğiz. Yanınızda bulunması gereken, sadece el çantalarınızı alınız. Beş dakika bile sürmeyecek. Eşyalarınızı otel personeli taşıyacak” dedi. Gerçekten valiz taşıyan araçlara eşyalarımız yüklenmeye başlandı ve bizler yola koyularak Hive Surları kapısından içeri girdik. Tarihi mekânlarla başbaşayız artık. Evlerin önünde sohbet edenler, yarım kalan işini bitirmeye çalışanlar, bizi seyredenlerin arasından geçerek otelimize geldik. Eski bir Hive evini restore ederek butik otel haline getirmişler; ZarafshonBoutique Hotel. Üç beş merdiveni çıktıktan sonra geniş bir salona açılıyor. Salonun sağında ve solunda odalar ve danışma var. Pasaportlarımızı verdik görevlilere. Daha önceki müşteriler henüz odasını terk etmediğinden biraz beklemek durumunda kaldık. Çok sayıda yabancı ve özellikle batılı turist var. Oysa süresini çoktan doldurmuşlardı. Saat 11.00’de oteli terk etmeleri gerekti.  İki katlı otelimizin bahçesi ve terası var. Bahçeye inen merdivenlerin hemen karşısındaki odamıza yerleştik.

Bugünümüz programa göre Masal ŞehirHive gezisine ayrılmıştı. Zaruri ihtiyaçlarımızı karşıladıktan, bazılarını yanımıza aldıktan sonra yaya olarak Hive’yi gezmeye başladık. Hive Ceyhun nehrinin batısında yer alan 93 bin nüfuslu kadim bir medeniyet merkezi. Her taraf tarih, her yan bölge mimarisiyle inşa edilmiş, insanlarının turistlere alıştığı ve hiç yabancılık çekmediği sokaklardan geçiyoruz. Ancak Türkiye’den olduğumuz öğrenince daha farklı bir sıcak alaka görüyoruz. Tuğla yapılar, ağaç işlemeler ve sanatkârane renkli yapılar kentin özü. Kayın, dut ve ceviz ağacı uzun ömürlü olduğundan tercih ediliyor. Hive’ye elektrik 1963’te gelmiş. Önceleri jeneratör varmış, hala da çoğu otelde yedek olarak mevcut. Çok ince detayların olduğu halı ve kilimler deve yününden imal ediliyor. Sonra başlık ve kalpaklar. Koyun yünü de tercih ediliyor. Bu şu demek, hayvancılık da bölgede önemli… Zaten Türkmenistan’a da çok yakın olduğundan her şey bu ülkede de ikizi gibi üretiliyor. Eğitim 1924’e kadar Arap harfleriyle yapılıyordu. Ekim devrimi sonrası bile Krilalfabesi Hive’yebayağı zor ve geç girmiş. Ama yıllarca hep Özbek Türkçesi yazılmış, çizilmiş, konuşulmuş. SSCB yönetimlerinin en güçlü olduğu zamanda bile Rusca hep ikinci dil olmuş. Tarih fışkıran Hive’de 94 cami, 63 medrese olduğunu anlattı Mihmandarımız Mesut. Cuma Mescidinin üzeri tamamen açık ve sütunlar da kayın ağacından. Cumhurbaşkanı Erdoğan buraya geldiğinde namaz kılmış. Zaten her ziyaretçi Müslüman turist öyle yapıyor. Abdesti olan arkadaşlarımız hemen burada iki rekât namaz kıldılar, dualar ettiler. Ağaç sütunlar hariç, öyle dikkat çeken bir başka işçilik yok. Konumu önem arz ediyor. Cuma Mescidi içinde çiçekleri olmasını ayak ve çorap kokularını giderdiğinden tercih edildiğini belirttiler. Cuma Mescitleri işlevi olarak bazı yönleriyle bizim Selatin Camilerimize de benziyor. Cuma namazları sadece bu camilerde kılınıyor. Bu geleneği sürdürenler de var, başka alternatif camilerde kılanlar da. Mesela biz Cuma namazını Hive Kale İçi Seyit Niyaz Çalı Camii’nde eda ettik arkadaşlarımızla. Hive’de de öyle, diğer bazı kentlerde de. Bunları gezdikçe ve yaşadıkça öğreniyoruz.

Medresenin bugünkü karşılığını rahat rahat fakülte olarak verebiliriz veya üniversite kampüsü olarak söyleyebiliriz. Çünkü ilim ve dini eğitim bölgede hep öncelikli olmuş. Medreselerin odaları genelde hep geniş bir bahçe olan bölümüne bakıyor. Açık alanlar da bir hayli fazla. Türbeler dua için önemli bir mekân özelliğini taşıyor. Kümbetler de öyle. Aile mezarlıkları da öyle…26 Hektar alanı kapsayan kale içinde hala 2500 kişi yaşıyor. Sokaklardaki tahta sedirler çaylı sohbet için. Özbekistan sokak kültürünün hala yaşadığı yer tahta sedirler. Bizim kıraathanelerin daha özeli.

TELEVİZYON DİZİLERİNDEN TÜRKÇE ÖĞRENEN:GÜL KIZ

Esasında Hive için birkaç gün ayırmak ve mevsim olarak da baharı seçmek gerekmiş.Hive Hanlarının kabirlerinin olduğu Pehlivan Mahmut Türbesi muhteşem bir sanat eseri. Hive Hanlarından Muhammet Rahim Han, Allahkalı Han, Muhammet Emin Han Medreselerinin işlemeleri izleyicileri hayranlık içinde bırakıyor. Resim çeken çekene, bilgi ve belge alan alana…

Hive’yi gezerken çarşı pazarına da vakit ayırıyoruz. Daha çok hediyelik eşya satanlardan oluyor çarşı.

Türkiye’den Özbekistan’a gidenlerin Türkçesi anlaşılıyor. Ancak bizim Özbek Türkçesini daha rahat anlamak için biraz pratik, biraz da dikkat gerektiriyor.Fakat Hive Çarşısı’nda bir esnaf Özbek kızın Türkiye Türkçesini konuşması arkadaşlarımın dikkatini çekmiş. Beni yanlarına çağırdılar kızla sohbet etmek için. Adı Gül Kız. Türkçe pratiğini Türkiye televizyonlarını izleye izleye kazanmış. Hemen sordum “Hangi film veya diziler” diye? Mahkûm ve Teşkilat dizilerinden çok etkilenmiş. Türk dizilerini çok seviyormuş. Buna sevindim tabii. Resim çekmek istedim, ancak itiraz etti.

Hive gezimiz devam ederken Urgenç Üniversitesi’nden aradılar. Yarınki uluslararası sempozyumu görüşmek ve değerlendirmek üzere davet ettiler.  Bir araba gelerek bizi aldı.Klimasızdı, epeyi süre terledik. Ben, İbrahim Öztürkçü, Tahsin Yıldırım ve Ramazan Minder arkaşlarımızla rektörlük binasında Urgenç Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. SardorKhodjaniyazov, Ekonomi Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mahire Hoca Zarif Kızı ve 2 akademisyen Özbeklebir araya geldik. Birbirimizle tanıştıktan sonra Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nızı anlattım. Vakfımız, İstiklal Marşı Şairimize ve eseri Safahat ile sanatçının hatırlarına sahip çıkıyor, dünya dillerine tercümesi için çalışıyor, bu amaçla ulusal ve uluslararası etkinlikler programlıyor, sergiler açıyor, konserler veriyor, filmler çekiyor, paneller ve çalıştaylar düzenliyor. Hedef kitlesi ise okuyan gençler, aydınlar, ilim adamları ve yazarlar.Partneri ise kamu üniversiteleri…En son olarak Şair Mir Aziz Azam’ın tercüme ettiği Sahafat’ın Özbek Türkçesi ile yayınlanan kitabını örnek gösterdim. Ülke ve kentler arası bu aydınlanma trafiğinin bölge ve dünya barışına katkı ve fikri üretim vereceğini anlattım.

Prof.Dr. SardorKhodjaniyazovUrgenç Üniversitesinin iddialı bir ilim yuvası olduğunu, öğrencilerin başarıları dolayısıyla mezun olunca işe girebildiklerini, yurtdışında ve özellikle batıda doktora imkânı ve bursubulabildiklerini söyledi. Tercüman istemedi her iki taraf da. Üniversite yetkilileri bizi rahat anladılar, ancak sıkıştığımızda Prof. Dr. Mahire Hoca Zarif Kızı bize yardımcı oldu. Gördük ki şive ve lehçe değişikliğine rağmen Güzel Türkçemiz bizim ortak dilimizdir. Urgenc Üniversitesi yetkilileri Türkiye’den uzman kadrolar talep ettiklerini özellikle belirttiler. Yeşil çay ikram ettiler, yanında da bisküvi.

YAZIN SOKAKLARDA DOLAŞAN ŞEMSİYELİ İNSANLAR

Yarın buluşmak üzere vedalaştık. Bu defa bize iki ayrı ve klimalı araç tahsis ettiler. Sürücümüz ile de sohbet ettik. Urgenç’te lüks evler 50 bin dolardan başlıyor. 3 artı 1’in fiyatı böyle imiş. Üstelik 100 metrekare. Askerlik bir sene… Evlilik yaşı kızlarda daha erken ama genelde 18-22 yaş arası fazla. Chevrolet fabrikası Özbekistan’da olduğundan çok sayıda aynı marka araç var. Hem özel ve hem de taksi olarak. Urgenç-Hive arasında 40 km uzunluğunda bir treleybüs hattı var, harıl harıl çalışıyor. İstanbul’da ise treleybüsler tarih oldu. Çoktan yürürlükten kaldırıldı!

Hive’ye döndük. Öğle yemeğini orijinal bir Hive lokantasında yedik. Tabii ki Özbek Pilavı ile başladık. Artık öyle bol yağlı yapmıyorlar, gerektiği kadar yağlı. Elle de yenmiyor. Lokantanın dizaynı ve masa tertibi tamamen batılı tarzdaydı. Çalışanları da öyle…Hive gezimiz gece geç saatlere kadar devam etti. Her yer açıktı. Hatta akşamları serin olduğundan hem esnaf ve hem turistler tercih ediyorlardı. Öğle sıcağında çarşı, kış mevsimindeki gibirenk renkşemsiyeli insanların alış veriş yaptıkları sokaklara benziyordu. Yerli yabancı herkes sıcak çarpmasına karşı şemsiye ile dolaşıyordu. Dolar turistik hediyeler satılan yerde geçiyor. Sum istenmiyor. Verilirse de yok denmiyor. Fiyatlar tartışılıyor. Pazarlık mümkün. Omuz üzerine konulan bir şalın fiyatı pazarlıkla 30 dolardan 5 dolara indi.

MUSİKİ İHMAL EDİLMEYE GELMİYOR

Akşam yemeğimizi yine Özbek mutfak kültürünün sergilendiği bir Hive lokantasında yedik. Masalar-sandalyeler lokantanın merdivenle çıkılan damına kurulduğundan servis de buraya yapıldı. Ana yemek Özbek Pilavı. Tabii önce çorba… Şeftali ise mevsim meyvesi olarak hep ikram edildi. Gece manzarası öyle ışıl ışıl değildi. Sıcak bir rüzgâr esiyordu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Bir de baktık ki henüz yemeğimiz bitmeden bir Özbek müzik heyeti geldi ve şarkılar söylemeye başladılar. Bütün kaşık-çatal sesleri kesildi, yemeğe mola verildi, dam pist haline geldi, Özbek Akademisyen dostlarımız kendi oyunlarını sergilemeye başladılar. Doç. Dr. GulnozSattarova ve Prof Dr. ZeboQobilova çok da alkış aldı. Bizden de Dr. Mustafa Kılınç onlara eşlik etti. Tabii pist dolu olup, izleyiciler şarkılara iştirak edince musiki heyeti de daha fazla basıyor tamburasının teline, def’in sırtına, bunu gören setar, rubab ve dutar da daha fazla ses çıkarıyor, coşuyor.Musiki dolu bir yemekli gece oldu.

Butik Otelimize yürüyerek döndük.

Sokaklarda derin bir sessizlik vardı.

Çıt çıkmıyordu u turistik kale-sur içi bölgede.

Yorulmuşuz, başımızı yastığa koyar koymaz uyuduk.

ULUSLARARASI SEMPOZYUM GÜNÜ GELDİ ÇATTI

Urgenç’te bir bayram havası vardı “Türkiye’den gelmişler” diyen Üniversiteye doğru gitmeye başlamış. Arkadaşlar anlatınca sevindim. Hive’den otobüsle Urgenç’e geçtik. Yarım saat sonra Urgenç Üniversitesi önüne geldiğimizde kalabalıklar heyetimizi alkışlarla karşıladılar, “rahmet” diyerek sağ ellerini göğüslerine götürüp selam verdiler. Aynısıyla karşılık verdik. Sempozyumumuzun yapılacağı üniversitede kampüsü içindeki salona geçtik. Daha girişte bile milli kıyafetli kızlar ellerinde ekmekle karşıladılar. Salon ise labeleb dolu, yer bulamayan onca genç de bekliyordu. Hepsi ayağa kalktı, ellerini yine göğüslerine götürerek “rahmet” diyerek selama durdular. Biz de selamlarına karşılık verdik, onları alkışladık. Genelde tümüne yakın kız öğrencilerdi. Salon kültürel etkinliğe çok güzel hazırlanmış ve gayet şık dizayn edilmişti. Herkes yerlerini aldı. Program gereği önce milli marşlarımız okundu. Yine bir alkış tufanı vardı. İstiklal Marşımızın seslendirilmesinin ardından geride kalan 8 kıtası gür bir sesle okunarak tamamlandı.

Taşkent Ünivedistesi’ndenProf.Dr. Şahina Babahan İbrahimova da başarılı bir program için koşturup durdu, yorulmak nedir bitmeyen bir enerjiyle öğrencilere örnek oldu. Tabii ki bu koşturmada yine Taşkent’ten Doç. Dr. GulnozSettarovaUrgenç’teki meslektaşlarına katkı verdiğini, yardımcı olduğunu da hatırlamadan edemeyiz.

RAHMETLİ İKİ ŞAİRİN GERİDE BIRAKTIĞI

Merhum kıymetli şairimiz Yusuf Bilge Büyükboyacı’nınUlu Çınarın Türküsü adlı şiir kitabındaki (shf. 79-94) Şehit Şair Abdülhamit Süleyman Çolpan’a ithaf edilen Onuncu Kurşun adında bir şiiri var. Bu eseri ise Yazar-Şair Mir Aziz Azam’ın öğrencisi Keramet Ermadona Özbek Türkçesine tercüme etti. Bu On Kurşunu şiirini de, Prof.Dr. Şahina Babahan İbrahimova’nınönerisiyleFergana bölgesinden Prof. Dr. ZeboQobilova öyle bir okudu ki salon buz kesti, şiir tamamlanınca bir yandan gözler nemlendi, öteye yandan salon alkıştan kırıldı.

Şiir şöyle başladı:

“Sene 38, mevsim sonbahar/Ekimin dördüydü, günlerden Salı/ Leyli zulmetini boğmadan nehar/ Cüce tekerlekli ziyabeş azmanı/ Üç kez turlayarak Demir Meydanı/Na-Ka-Vu-D Zindanı/Önünde durdu/Gelen Stalin’in gözü kulağıydı!…”

Ve mekânı cennet olsun Yusuf Bilgenin uzun şiiri şöyle bitiyor;

“Çolpaaaan/ Çolpaaaan/Çolpaaaaan/ Andican/ Ömrü Destan/ Özüne mezar/ Ölümüne yar/ O Kahraman/ Turan İllerine/ Sönmez çerağdı/ Her dem yaşayacak efsanesiyle/ Adını tapşıranıldıza ağdı/ Ayçası güzeldi, huması güzel/ Şehitler burcunda bayraktı ecel.”

Yusuf Bilge’nin yazdığı, Prof. Dr.ZeboQobilova’nın seslendirdiği şiir adeta Sovyet yönetimine katkı vermeyen onlarca aydınımızın Stalin’in emriyle nasıl şehit edildiklerini hatırlattı. Vatan için canlarını verdi insanlar, toprak kana doydu, gökyüzü bazen mavi, bazen de simsiyah ah ve vahlarla doldu. Emperyalizme karşı özgürlükler öyle kazanıldı, böyle kazanılıyor.

Programın sonuna doğru Özbek gençler milli kıyafetleriyle mini bir folklor gösterisi ve Sovyet rejiminde Şair Çolpan’ın şehit edilişini anlatan bir tiyatro oyunu sergiledi, şiirler okudu, şarkılar söylediler.

Gönüller dilşad oldu, tefekkür öne geçti.

Urgenç Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. BahromAbdullayev, Harazim Eyaleti Vali Yardımcısı BotirSaidov, Filoloji Fakültesi Dekanı Prof. Dr.DilshodG’ayipov’un protokol konuşmasının ardından Türkiye’ye sıra geldi. Önce Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Durmuş Acar “Mehmet Akif Ersoy’un Ana Diyarına” konulu bir konuşma yaptı. Son konuşmacı bendim. Mehmet Akif Ersoy ile Abdulhamit Süleyman Çolpan’ın birbirine benzeyen o kadar yönleri var ki, demek milli şairlerde böyle bir özellik ve güzellik her zaman örtüşüyor.

Anons edilince kürsüye geldim. Bazı Özbek dostlarımız Türkiye Türkçesi ile konuşmamı özellikle istediler. Yanıma kadar gelip kulağıma fısıldadılar. Sonra salonda öyle bir alkış kasırgası esti ki etkilendim bittabi. Yoksa Özbek Türkçesi ile bir selamlama yapacaktım o kadar. Şöyle konuştum:

ÖZBEKİSTAN’DA BİR YILDIZ

Abdülhamit Süleymanoğlu Çolpan (1893-1938) Özbekistan’ın Andican Şehrinde doğdu. Resva adlı bir divanı olan Babası Süleyman Molla Muhammed Yunusoğlu da hem şair ve hem de muallimdi. Evleri her zaman aydınlara açık tutulur, gelişmeler karşısında değerlendirmeler, tartışmalar ve yorumlar yapılırdı. Çolpan ilk eğitimini Andican’da yaptı. Hem babasından ve hem de okullarda iyi eğitim gördü. Böylece hem medrese ve hem de Rus Tüzem okulunda eğitim almış oldu. Bütün Türk şivelerini belledi. Müspet ilimler eğitimi aldı. Saliha Hanım ile evlendi. Türk lehçeleri yanında Arapça, Farsça, Rusça ve İngilizce öğrendi. 20 yaşına kadar Andican’da Ali ŞirNevai, Babür, İsmail Gaspıralı, Mahmud Hoca Behbudiy, Münevver Kaan’dan Türk Klasiklerini severek okudu. Sadi, Hafız, Hayyam, Nevai, Fuzuli ve Mevlana’dan etkilendi. Yenilikçi dönemin (1910-1938) ve milli edebiyatın öncüsü oldu. Elbek, Aydın ve Aybek ile birlikte anılmaya başlandı. Çağatay Gurungı adlı birlikte Türkistanlı aydınlarla beraber oldu. Bununla batılı edebiyatla da alakadar olmaya başladı. Batı klasiklerini okudu. Doğu-Batı kültürüne vakıf oldu. Milliyetçi, yenilikçi, zeki, çalışkan, yetenekli edip olarak okudu, değerlendirdi. Osmanlı, Tataristan, Kırım ve Azerbaycan Edebiyatını takip etti. Türkiye Türkçesini öğrendi ve Türkiye edebiyatından Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Mehmet Emin Yurdakul’u vs. takip etti. Özbekistan’da Hokand-Kokand İstiklal Kurultayına katıldı.  Bölge bombalanınca Kızılay’da gönüllü olarak çalıştı. Bu olaydan sonra kendisini tamamen edebiyat çalışmalarına verdi. Halil-i Fereng adlı tiyatro eserini yazdı (1917). Bunu Çörinin İsyanı, Yarqınay, Muştumzor, OrtaqQarşıbayev ve Hücum gibi tiyatro eserleri takip etti. Derin kültür, akıcı üslup, geniş ufku, lirik, pastoral duyguları zirvedeki şiirleriyle Özbek Genç-Yaş Şairler Antolojisinde yer aldı. Milli sembolizmin güçlü örneği verdi. Üzerindeki yoğun baskılar üzerine Saliha Hanım’dan boşandı. Moskova’da Y.İ. Hediyova Hanım ile evlendi. Bir müddet parasız ve pulsuz kaldı. Tiyatro ve tercüme işiyle alakadar oldu.

Puşkin’den BorisGodunov ve Dubrovskiy, Hintli RabindranathTagore’dan Seyahat Eden Kız, İngiliz William Shakespeare’den Hamlet, CaarloGozzi’denTurandot ve Maksim Gorki’den Ana kitabını tercüme etti.

ÇOLPAN’İN ŞİİİRLERİ REJİMİ KORKUTUYOR

Çalışmalarında tarihi ve sosyal konulara yer verdi. Türkistan’da zulüm, cehalet, adaletsizlik ve haksızlıklara karşı savaş açtı. Mücadelesini sanatıyla birlikte yürüttü. Şiirlerinin komünizmin aracı olmasına izin vermeyince rejim tarafından Pantürkist ve Panislamistolarak dışlanmaya çalışıldı. 1917 yılında bir yıl kadar Orenburg’da Vakit Gazetesinde çalıştı. Başkurt Milli Hükümeti’nin sekreterliğini yaptı. 1918’de Türkistan’a geri döndü. Sada-yı Türkistan, Sada-yıFergana ve Türkistan Gazetelerini yayınladı ve gazetecilik yaptı, makaleler yazdı(1). Halkının arasında yaşadı, sosyal hayatını ona göre organize etti, milli hayatın gelenek ve göreneklerini hayata geçirdi. Eserlerini bu minval üzere vermeye başladı.

Türkistan halkı Çolpan çok sevdi ve eserlerini okudu. 1930 yılına gelindiğinde Türkistan münevverleri, emekçisi, çiftçisi, sanatçıları arasında bilinen, tanınan, saygı gören ve çok okunan bir sanatçı oldu. Halk toplumu için sanat yapan Çolpan’ın şiirlerini anlayabiliyordu. Dili sade, çekici, akıcı ve anlaşılırdı. Rejimin daha fazla dikkatini çekti. Komünist Partisi ve Hükümet içindeki hemşerileri dahi Çolpan’ın eserlerini okuyor ve takdir ediyordu. Şiirleri okulda, yolda, toplantılarda, kırlarda bile okunuyordu. Fonksiyonel lirik şiirleri dilden dile, gönülden gönüle bir türkü gibi söylenmeye başlanmıştı. Tümü de tarihe, topluma ve insana endeksliydi. Bağımsızlığa, hürriyete, cemiyete ve çevreye çok duyarlıydı. Poetik anlayışı onu üstün kıldı. Üslubu saf, duyarlı, mistik, tabii, taze, dinamik, duygu ve heyecan yüklüydü. Çolpan milletine bağlı olmanın, onların ıstıraplarını ve mutluluklarını bir sanatçı olarak dile getirmenin saadetini yaşıyordu. Hürriyet algısını sürekli önde ve canlı tutuyordu. Bu cesur sanatçı ve güçlü tavır; komünist rejimin yeniden dikkatini çekti. Çolpan’ı rejimin sanatçısı yapmak istediler ve kendi yanlarına çekmek istediklerinde olumlu cevap alamadılar. Çolpan; rejim yanlısı eserler vermesi, şiirler yazması isteklerini şiddetle reddetti. Toplum ikiye bölünmüştü. Bir kesim tehdit ve tacizler üzerine Çolpan’dan vaz geçilmesini isterken, bir başka kesim ise tam tersi O’na sahip çıkılmasını istiyordu. Bu kesim aynı bir başka Özbek Sanatçı Aybek’in dediği gibi rejimin taleplerine hizmet etmediği için Çolpan’dan vaz geçilemezdi. Nasıl Rus komünisti, komsomulu ve aydını proleter bir şair olmayan, aksine feodal ve aristokrat bir sanatçı olan Puşkin’i okuyorsa, Türkistanlılar da Özbek edebiyatına yeni şekil veren, şiire, sanata, dile ve üsluba yenilikler getiren Çolpan’dan vaz geçmeyeceklerdi. Nitekim öyle de oldu.

HALKIYLA ÖRTÜŞEN AYDIN

Böyle coşkulu bir sevgi 1937 yılına kadar sürdü. Ta ki rejimin Çolpan’ı 7 defa tutuklamasına kadar bu alaka hep devam etti. Çolpan cezaevinde de yazmayı sürdürdü. Şiirleri halk tarafından sürekli takip edildi, okundu. Milli Şair Çolpan hep ümit var oldu, Türkistan halkına güvendi. En önemli güvencesi halkın ona olan bağlılığıydı. Sovyet rejimi bu gelişmeler karşısında Çolpan’ı artık çok tehlikeli görmeye başlamıştı. Sanatçıyı 45 yaşında kurşuna dizerek şehit ettiler. Aynı dönemde şehit edilen edebiyatçılar arasında Abdullah Kadiri ve Abdülrauf Fıtrat da bulunuyor. Ancak halk Çolpan’ı karanlıklarda devrin yegâne parlak yıldızı olarak gördü ve okumaya, sevmeye, öğrenmeye ve öğretmeye devam etti(2). Çünkü Çolpan’ın özgür olarak hayal ettiği bir Türkistan vardı (Hayal Şiiri). Yurt kaygısı hep önde durdu. İlk şiir kitabına adını veren Uyanış’ın farkındaydı. Ezilmişliği ve esir olmaya isyan ediyordu (Vijdan Erki şiiri). Halk şiirinde hatırlattığı gibi yeter ki halk istesin ve arzu etsin yapmayacağı bir şey yoktu. Öyle ki mücadele (Küreş 1921) devam etsin. Çolpan Güzel Fergane şiirinde Fergane vadisinde çiçeklerin açması yerine kanların döküldüğünü, vahşet ve faciaların birbirini takip ettiğini anlatır ve bunu ülkesinin hak etmediğini savunur. Çolpan, halkı ve ülkesi için mücadeleden hiç taviz vermiyor, kaybetmek veya kazanmanın aynı anlama geldiğini, dolayısıyla Türkistan karşıtlarıyla uzlaşmanın mümkün görünmediğini savunuyordu. Ben ve Başkaları şiirinde Özbek Kızı olarak tarif ettiği Türkistan’da insan hakları ve hukukun çiğnendiğini hatırlatarak hürriyete vurgu yapıyor. Milli sembolizm örneği olarak 119 şiiri mevcut. Çolpan Türkistan için “Güzel Türkistan, senge ne boldu?/ Sebepsiz vakitsız, küllerin sildu” derken MağcanCumabay gibi Türkiye’nin batılı emperyalistlere karşı verdiği İstiklal Savaşı’na ilgi duydu, arka çıktı, destek verdi “Ey İnönü, Ey Sakarya, Ey İstiklal erleri/ Yürü mazlumlar tufanın öç algucı selleri” diye Tufan şiirinde Türk Dünyası için özgürlükçü ve atak serzenişlerde bulundu.

Çolpan şark ülkelerini işgal eden Ruslarla, emperyalist İngiltere’ye duyulan nefret, onlarla mücadele duygusu, onların baskı ve zulümleri, Hokand ve Türkistan’ın diğer şehirlerinde dökülen kanları, katliamları, vahşetleri, Türkistan’ın parçalanmasını, halkın açlık, sefalet ve çaresizliğini, esir Türkistan’ın ümitlerini, yüksek milli şuuruyla, açık veya metaforik bir sanatçı üslubuyla dillendirdi. Türkistan’ın parçalanıp, Özbek Sovyet Cumhuriyeti karşısında diğer milli aydınlara birlikte hareket etti, “Muhit küçli eken, eğdim boynımmı” diyerek susmak zorunda kaldı (1925).

TÜRKİSTAN EDEBİYATININ MARKASI BİR İSİM

Çarlık Rusya’sında ezilen, Türkistan halkının konu edildiği, Stalin dönemi insanlarının ıstıraplarının anlatıldığı iki romanı Kece, Kündüz dilini geliştirmesinde ve konuya hâkimiyetinde yardımcı oldu.

Milleti için yanıp tutuşan, ülkesinde ve bölgesindeki faciaları gören, teslim olmayan, önemli eseri Gece ve Gündüz’de bunları hatırlatan Çolpan; Türkistan’da zaman zaman umutsuzluğa kapılsa da toplumundan ve mücadeleden asla vaz geçmedi. 

Bir müddet sonra şiirde yenilikler getiren Çolpan’ın çalışmaları ve şiirlerinin yayınlanmadığı bir süreç başlıyor. Ancak aydınlar ve halk her şeye rağmen Çolpan’ın şiirleri okumayı sürdürüyor. Çolpan bu kanlı dönemde baskı, taciz, ötekileştirme ve zulümlere rağmen büyük edebi ve milli bir miras bıraktı. Şiir, roman, hikâye ve tiyatro eserleri yazdı. Gazetelerde makaleler kaleme aldı, doğu ve batıdan tercümeler yaptı.

Sovyet yanlısı Sadrettin Ayni’ye göre Çolpan vatansever bir Türk milliyetçisidir. Hayatının sonuna kadar öyle kalmıştır. Türkistan edebiyatının önemli edibidir. Sovyetler Çolpan’ı şehit ederek belki ondan kurtuldular, lakin ruhundan ve eserlerinden kurtulamadılar.

DİZELER KURŞUNA MEYDAN OKUYOR

Çolpan, Andican’da kaleme aldığı Bulaqlar’daki(1921) Bozulan Ülkeye şiirinde özgür Türkistan’ı, insanlarını, tabiatını anlatır. Doğduğu, büyüdüğü yerleri hatırlatarak şöyle der; “Ey, dağları, göklere selam veren büyük ülke/ Niye senin başında kara bulutlardan bir gölge?/ Cennetlerin kevseri gibi dubduru/ Sedeflerdeki inci tanesi gibi tertemiz/ Serin sular dağdan aşağı süzülürken/ Damları yağmur gibi uçarken/ Niçin ağlar gibi inlerler?/ Düşman var mı? diye dört bir yanı dinlerler/ Şakır şakır kaynayarak çıkan bulaklar/ Her karanlık korkunç gecenin çehresinden/ ”Şifa isteyerek gelmesin” der/ Bu niye?/ Anlat bana/ Gömgök, güzel otlakların basılmış/ Üstlerinde ne sürü var, ne yılkı/ Çobanlar hangi dara asılmış/ At kişnemesi, koyun melemesi yerine/ ”Ah” ağlayış/ Bu niye?/ Nazarlıklar, hamayiller takınan/ Tarladaki lalelere bürünen/ Dağda taşta oyunlar kuran/ Koşuşan/ Güzel kızlar, genç gelinler nerede?/Cevap yok mu; göklerden de yerden de?/ Harab olan ilden ne?” diyerek bir zamanlar yaşanan ve yaşadıklarının özlemini hatırlatarak şiirin sonunda şöyle seslenir:

“Gel, gözlerinin yaşını silip alayım/ Gel, yaralı tenlerini sarayım, şefkatle sarayım/ Niçin devrilen, yıkılan/ Ağır tacın zehirli oku göğsünde?/ Niçin düşmanlarının bir zamanlar/ Yok edici demir öç sende?/ Hey, hiçbir esareti kabul etmeyen hür ülke/ Niye senin boğazını sıkıp durur bu gölge?”

AĞLAYAN ve İNLEYENLERİN SESİ NEFESİ

Çolpan Emelin Ölümü şiirinde de Türkistan’ın ideallerini, acılarını, sancılarını, göz gözyaşlarını sıralar. Artık isyan halindedir. Hatırlatması ve çağrısı vardır. Şöyle ki “Gönlümde ağlayan melekler kimler?/ Şarkın anaları, civanları mı?/ Karşımda ağlayan bu canlar kimler?/ Kullar ülkesinin insanları mı?/ Ne için onların seslerinde?/ Geçen asırların ahengi ağlar?/ Ne için kaderin bütün rollerinde/ Her hareket gönlümü neşter gibi doğrar/ Büyümek hayalleri uçtu mu göğe?/Bütün ümitleri düşman mı gömdü? Ebedi esarete girdi mi ülke?/ Hayalde parlayan kandil mi söndü?/ Necat yıldızını hayal mi sandı? /Bu kadar eserin hakkı, haklılığı/ Bir avuç toprağa kurban mı oldu? /Akımın ateşinden çıkan alevler/ Şarkın kalbinde akis bulmaz mı?/ Göğsümde boğuk çıkan naralar/ Uyuyan gönüllere süzülüp akmaz mı?/Her gece göklerde oynayan yıldız/ Söylüyordu bana “Hürriyet yıldızı/ Esir eller için sema gündüzü/ Gönülde kalacak onun bir izi”/ O iz gözümün nurlarından hem/ Yüksektir, ben onu öpmek istiyorum/ Eğer bulunmazsa bu yurtlarda hem/ Göçüp uzaklara gitmek istiyorum/ Ağlayan, inleyen emel kızı mı?/ Gökteki yıldızlar onun izi mi?”

Yangın şiirinde ise Çolpan Türkistan’da talan edilmeyen, yıkılmayan yer kalmadığını, vahşet ve katliamda o kadar ileri gidildiği, hatta bebeklerin bile süngülendiğini, buna karşılık bir derin sessizlik olduğunu anlatır. Sükut içindeki Müslüman toplumdan şikayet eder. Şöyle der şiirinin sonunda; Tabiatın bütün yaman tarafı/ Bu ülkeye cilve mi yapar?/ Mü’minlerin ak vicdanı, imanı/ Bir mum gibi boğulup söndü mü?/ Kılıçların, ağızlarında kızıl kan/ Bulakların suyu taştı mı?/ Çıplak bala, bebekler masum canlar/Süngülerin uçundan astı mı?/ Geniş yaylaya ateş mi düştü, yandı mı?/ “Medeniyet isteğine kandı mı?”

ÇOLPAN CEHALETE İSYAN EDİYOR

Özbekistan Milli Şair Çolpan, cehalete, geri kalmışlığa, duyarsızlığa, nemelazımcılığa isyan halindedir. Türkistan’da ceditçilik ve sosyopolitik hareketin öncülerinden, milli kültürü yeniden şekillendiren ve içini dolduran, çağdaş eğitimi hep öne çıkaran özgürlükçü ve cumhuriyetçi Mahmut Hoca Behbudi (1874-1919) üstadına hatıra bir şiir kaleme alır ve serzenişte bulunur; “Bu ismi hatırlayıp, çizdiğin yoldan/ Uzaklaşmadan, sapmadan yürüyorum/ Aziz Atam, elimdeki güllerin/ Matem gülü olduğunu bilmiyorsun/ Sevinç gülünün çoktandır solduğunu/ Yer altında, temiz ruhunla sezmiyorsun/ İşte, saçtım kalbimdeki gülleri/ Dermek için çağırıyorum eller” der ıstırap içinde, yanıp tutuşarak.

Çolpan’dan son bir şiir örneği de verirsek bu Aşk şiiri Osmanlı dizeleri Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmıştır. Şair aşk ile gözünü açtığını, meydanlarda kanlarını saçtığını, aşksız ülkelerden kaçtığını, kim ne derse desin gülizar-ı aşkı bulduğunu, aşk arenasında pehlivan olduğunu, bir damla kanının kıyametler koparacağını hatırlatarak şöyle der; “Yere diz çöktürdüm cebbar-ı aşkı/ Ben aşkın mülküne yegane hakan/ Bana boyun eğer bilcümle sultan/ İnanır orduma şöyle bir bakan/ Söylerken dillerim ne yaman söyler/ Yazarken kalemim ne hazin ağlar/ Sade-dil bunlardan ne mana anlar?/ Bilmez güç olduğun izhar-ı aşkı”

Çolpan ve eserleri 1925’ten 1990 yılına kadar Sovyet tenkit, tetik ve tehditçilerinin eleştirilerine maruz kaldı. 8 defa tutuklandı ama yılmadı. Eserlerinin yayınlanmasın izin verilmedi. 19 yıl sonra Çolpan’ın Sovyet iddiası olan halk düşmanı ithamlarından aklandı, suçsuzluğu kabul edildi. Yıl 1957. Ancak eserlerinin basılmasına müsaade edilmedi. 1991 yılında Fıtrat ve Abdullah Kadiri gibi haksız yere öldürülerek şehit edilen diğer milli aydınlarla birlikte adına Uluslararası Nevai Ödülü verildi. Birçok yerdeki cadde, bulvar ve kütüphanelere adı konuldu. Eserlerinin yeniden yayınlanmasına izin verildi. Özbekistan Milli Şair Çolpan kendisinden sonra yetişen bütün milli şairlerin üstadıdır.

BİR AYDINLIK ŞAİR

Türkiye İstiklal Marşı Şairi, Türk İstiklal Savaşı’nın kahramanı, TBMM Kurucu Milletvekili (Burdur), üniversite hocası, âlim Mehmet Akif Ersoy (İstanbul Fatih Sarıgüzel 1873-İstanbul Beyoğlu 1936) eğitimli bir ailede dünyaya geldi. Babası Arnavut asıllı Mehmet Tahir Efendi de hem üniversite de, hem de çocuklarının hocasıydı. Anne ise Türkistan Buhara’dan Tokat’a göç etmiş bir ailenin kızıydı.

Mehmet Akif Ersoy eğitimine ailede başladı. Sonra İstanbul Emir Buhari, sonra sırasıyla ilk mektep, Rüştiye ve Liseden mezun oldu. Kuran-ı Kerim’i hıfzetti. Spor yaptı. Yüzme, koşu ve güreşte iddialı duruma geldi. Halkalı Baytarlık (Veteriner) Fakültesini bitirerek Rumeli, Anadolu ve Arap bölgelerinde veteriner olarak görev yaptı. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi. Çok sayıda yabancı eseri orijinalinden okudu. Bunlardan bazıları şöyle; Doğudan Sadi, Hafız, Hatifi İsfihani, Mevlana; batıdan Geothe, Victor Hugo, AlfonseDaudet, Anatole France, Lamartin, Chataubriand, Aleksandare Duma Fils, Ernest Renan, Honore de Balzac, François Rebalais, Emile Zola. Günün önemli edipleri Ziya Paşa, Muallim Naci ve Namık Kemal’in etkisinde kaldı. İhanetlerin, isyanların, katliamların ve kitleler halinde göçlerin başladığı Balkan Savaşları konusunda halkı aydınlatma ve olgunlaştırma hususunda görev yaptı. Daha sonraki yıllarda İstanbul Üniversitesi hocası olarak fakültede Osmanlı Edebiyatı dersleri verdi. Darü’lHikmet’ülİslamiye’ye üye oldu, Ceride-i İlmiye Dergisinde yönetime getirildi. İslami danışma, tebliğ ve irşat heyetinde görevlendirildi. O yıllarda çözülmeye başlayan Osmanlı Cihan Devleti’ni yeniden toparlamak üzere Eşref Edip Fergan’ın yayınladığı Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşat dergilerinin başyazarı oldu ve makale, tercüme ve şiirleri yayınlandı. İsmet Hanımla evlendi ve 5 çocuğu oldu. Teşkilat-ı Mahsusa’dan bir heyetle birlikte Berlin’e giderek Rus Ordusundan Almanlara esir düşen Müslüman askerlere sahip çıktı, moral verdi. Aynı görevle Suudi Arabistan’a giderek isyan eden kabilelerle görüştü. Kuvay-ı Milliye’ye katılarak milli mücadeleye iştirak etti. İstanbul’dan Ankara’ya geldi. Kastamonu Nasrullah ve Balıkesir de Zagnos Paşa Camii’nde vaazlar vererek, onca savaş yorgunu halka milli mücadele için moral verdi, teşvik ve motive etti. Konya’da isyanı bastırdı. Türk Halkının manevi önderi oldu. Osmanlı aydınlarının üye olduğu İttihat ve Terakki Partisi’ne girdi. İstibdata karşı hürriyetçiliği savundu. İstiklal Savaşı’na katıldı. Burdur’dan milletvekili olarak göreve başladı, TBMM kurucu üyesi oldu. Milli Eğitim Bakanlığını kabul etmeyince, İrşat Komisyonu’nda başkanlık yaptı.

BİR ANIT İSİM

Türk’ün milli destanı İstiklal Marşı’nı yazdı, TBMM şiiri resmi marş olarak kabul etti. Milletvekillerinin ayakta alkışladığı, defalarca okuttuğu marş için Mustafa Kemal Paşa şöyle diyor; “Bu marşın, İstiklal Davamızı anlatış cihetinden büyük bir manası vardır. Marşın en beğendiğim yeri budur; (Hakkıdır hür yaşamış, bayrağımın hürriyet/ Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal). Benim bu milletten daima hatırlanmasını istediğim vecizeler işte bunlardır. ”

Mehmet Akif’in büyük eseri Safahat kitabı 107 şiir, 6 bin mısradan oluşuyor. Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Asım ve Gölgeler. Safahat’ın dışında kalan şiirleri de daha sonra bir araya getirilerek yayınlandı. İstiklal Marşı, Cenk Şarkısı, Ordunun duası bunlardan bazılarıdır.  Şiirleriyle adeta resim yapan sanatçı Mehmet Akif’in istihza şiirleri de dikkat çekici birer kara mizah örneği gibidir. Ayrıca Kur’an Tercümesi yaptı. Eserleri meal, tefsirler, vaazlar, makaleler ve tercümeleri; “Arapçadan (Ferdi Vecdi-Müslüman Kadını ve Muhammed Abduh-Hanatonun Hücumuna karşı Muhammed Abduh’unİslamıMüdafası), AbdulazizÇaviş-Angalikan Kilisesine Cevap, İçkinin Hayatı Beşeriyede Açtığı Rahneler) ve Fransızca’dan (Said Halim Paşa-İslamlaşmak) ile Safahat’a girmeyen şiirleri bulunuyor. Mısır’da kaldı ve Kahire Üniversitesi’nde yaklaşık 12 yıl kadar Türkçe öğretmenliği yaptı.

Mehmet Akif Ersoy’un çalışmalarında İslam dini ve Türk Dili Türkçe hep öndedir. Döneminin özelliklerinden olan tekke, medrese, Tanzimat, Servet-i Fünun, ev ve sokak Türkçesini eserlerinde başarı ile sergileyerek gerçekleştirmiştir.

MUARIZLARI BİLE TAKDİR EDİYOR

Mehmet Akif Ersoy hayatı boyunca çok sıkıntılar çekti. Bir zaman borçla hayatını sürdürdü. Vefatından altı ay kadar önce geldiği İstanbul’da vefat etti. Hükümet cenazeye sahip çıkmazken, üniversite gençliği ve aydınlar tabutu Beyazıt Camii’nden alarak Edirnekapı Şehitliğine kadar omuzlarında taşıdılar. Mehmet Akif kabrine İstiklal Marşı okunarak konuldu.

Muarızları, aynı görüşü benimsemeyen şair ve yazarlar dahi Mehmet Akif Ersoy’un düşüncelerine katılmasa da genelde hakkını teslim emektedir.  Nazım Hikmet “Akif inanmış bir Adam” derken, Sabiha Zekeriya Sertel “Akif hem milli bir şairdir, hem İslamcı bir şairdir” diye sanatçıyı değerlendiriyor. Nurullah Ataç ise “Akif bir halk şairi” diye görüşünü açıklıyor. Abidin Daver de “Aruz vezni, Akif’in elinde her şekle giren bir oyuncak olmuştur” biçiminde kanaatini yansıtıyor.

Mehmet Akif Ersoy hep kendisi oldu. Hiçbir zaman ödünç kimlik taşımadı. Hür fikirli, milletinin adamı, aydını olarak vefalıydı, azimliydi, vakurdu, cesurdu, mertti, dayanıklıydı ama mahcup ve mütevaziydi. Ülkesinin ve toplumunun menfaatlerini hep önde tuttu. Hiçbir vakit beklentiye girmedi. Cemiyetin münevveriydi. Hayatını endekslediği “hürriyet ve bilim” Akif’in önceliğiydi. En büyük mücadelesi cehalete, geri kalmışlığa, taassuba, fakirliğe, yoksulluğa, adaletsizliğe, acizliğe idi. Toplumu çalışmaya, üretmeye, paylaşmaya ve azme davet etti. Safahat’taki dramalarında bunun çok güzel örnekleri vardır.

Mehmet Akif Ersoy’un vefatından sonra eserlerine örtülü bir ambargo uygulandı. Medya hiç bahsetmemeye başladı. Görmezden gelindi. Resmi tavır da soğuktu. Ancak halk sahiplendi, sivil toplum kucak açtı, kuşattı. Safahat Hafızları ortaya çıktı. Eserleri kuşaktan kuşağa aktarıldı. Ders kitaplarına konu oldu. Her gün okullarda İstiklal Marşı okunmasıyla hafızalar tazelendi. 1974’den sonra Mehmet Akif Ersoy ve eserleri resmen hem okullarda, hem parlamentoda, hem yayın dünyasında ve sivil toplumda programlarına alındı, adına okullar, vakıf ve dernekler kuruldu, bulvarlara ismi verildi ve üniversite açıldı, ulusal ve uluslararası onlarca sempozyum gerçekleştirildi, Safahat şiirleri 26 dile tercüme edildi. Binin üzerinde hakkında kitap yazıldı. Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı yılları ilan edildi.

ŞAİRLER MİLLETLERİN SÖZCÜSÜDÜR

Mehmet Akif Ersoy Türk coğrafyasında yaşadığı ve gördüğü savaşları, yangınları, ihanetleri, göçleri, isyanları anlatırken “Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?/ Mahşerde mi biçarelerin felahı?” diye hatırlatır. Akif mensubu olduğu Türk milleti ve kurduğu medeniyeti minnet ve şükranla anarak serzenişte bulunur; ”Bir zamanlar biz de millet, hem de nasıl milletmişiz?/ Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz/ Kapkaranlıkken bütün afakı insaniyyetin/ Nur olup fışkırmışız ta sinesinden zulmetin!” der. Mehmet Akif’in dizelerinde hurafeye ve tembelliğe karşı da uyarılar vardır “Çalış, dedikçe şeriat, çalışmadın durdun/ Onun hesabına birçok hurafe uydurdun/Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya/ Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”  Bir şiirinde de “Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar/ Mezar mezar dolaşıp, hasta baktıran sağlar” diye aynı konuya bir başka açıdan yaklaşır. “Ey benim her taşı, bir mabedi iman yurdum/ Seni er geç bana mutlak verecektir mabudum” biçiminde hatırlatan Akif, Türk’ün temiz cevherinin parladığı memleketini ve topraklarını sahiplenen Türk İstiklal Savaşında ve Çanakkale’de destanlar ortaya koyan Türk askeri ve kahramanları için de “Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?/ Gömelim seni gel tarihe desem sığmazsın” der ve şöyle bitirir “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber/ Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber”.

Dünyada çoğu şeyin fakirlikten ve yoksulluktan başladığını, helalden uzaklaşarak harama yöneldiğini, acımasızlığın arttığını, sorunların maddiyat ve iltimasla hallolduğunu, liyakatin dışlandığını gözlemleyen Akif, eğitim ve öğretimi öne çıkararak Seyfi Baba şiirinde serzenişte bulunur “Ya hamiyetsiz olsaydım, ya param olsaydı”. Musikiye sevdalı olan “Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri/ Ne tasannu bilirim, çünkü, ne sanatkarım” diyen Akif bir başka şiirinde de “Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince/ Günler şu heyulayı da, er geç silecektir/ Rahmetle anılmaktadır amma ebediyet/ Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?” derken de aşırı mütevazidir.

ÖNCE AHLAK

Safahat altıncı kitapta ise ahlak bozukluğu içindeki toplumu, doğu ve batıyı tanıyan, gelişmelerin farkında, eğitimli, ufku olan, kendine güvenen, şahsiyetli, ruh ve beden yapısına, ahlakına, bilgisine, mertliğine, endişe ve heyecanına itimat edilen, irfan ve basiretin temsilcisi “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” diyebilecek yeni nesli Asım’ı anlatır ve Çanakkale Destanı’nda da bu örnek genç kuşağı şiirinde somutlaştırır. Akif, tembele, hantala ve herkese “alınlar terlemeli” diye dikkat çekerken “Desen bin kere “İnsanım!” kanan kim? Hem niçin kansın?/ Hayır, Hürriyetin, hakkın masun oldukça insansın.” Diye önemeli bir soruna işaret ediyor. “Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz/ Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz” dizesinde Akif milleti alçakça vuran darbelere, onlara alkış dağıtan kahpelere, hayasızlara ve sözlerine güvenilmeyeceklere de kızarak şöyle dillendiriyor yüreğindekini “Medeniyet denilen maskara mahluku görün/ Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!”

Mehmet Akif iki gücü öne çıkarıyor; marifet ve fazilet. Ayrıca bilim, aile ve muallimler ordusu da zaferin habercisidir.

Safahat kitabı ve Mehmet Akif Arsoy hakkındaki çalışmalar bugün birkaç milyonun üzerinde baskı yapmış ve her geçen gün yeni nesil bu eserlere sahip çıkarak okumakta ve değerlendirmektedir.

İKİ MİLLİ ŞAİR BİRBİRİYLE ÖRTÜŞÜYOR

Mehmet Akif ve Süleyman Çolpan her ikisi de 19. ve 20. Asrı yaşamış, hep dik durmuş, Balkanlar ve Türkistan’da katliamları, isyanları, göçleri, ihanetleri görmüş, kimliklerini ve inançlarını korumuş, tarihi ve sosyal konuları işledikleri eserleriyle Türk Dilini yüceltmiş, toplumun acısını paylaşmış, meselelere çözüm aramış, ufuk göstermiş, yüreklendirmiş, yeniliğe açık, vatan ve millet aşkıyla yanıp tutuşan, mücadelelerini hayatlarının sonuna kadar devam ettirmişlerdir.

Her ikisi de eğitim ve terbiyelerini önce ailelerinden almışlar. Babaları bir okul gibi öğretmenleri olmuş. Sonra mekteplerinde eğitimlerini sürdürmüşlerdir. Kendilerinden önceki edip ve maruf kişilerden de etkilenmişlerdir. Bazı doğu ve batı dillerine hâkim olmuşlar, böylece kendi ülkeleri dışındaki edebiyatları, özellikle de batıyı ve gelişmeleri yakından takip etme imkânı bulmuşlardır. Sanatçılarımız yeni dostluklar edinmiş, yeni mekânlar görmüşlerdir. Gelişmelerini dizelerine ve eserlerine de yansıtmışlardır. Akif genelde hep yazdığı aruz veznini şiirlerinde bir tezhip ustalığında işlemiştir. Çolpan da aruz ile yazdığı (mef’ulümefa’ilümefa’ilüfe’ulün) kalıbındaki “Baharda” adlı şiirinde (Bahar geldi; tabiat elleriyle ağaçlara ipek gömlek giydirdi/ Yerde solan çimenleri canlandırdı; tarla ve vadilerin yolları yeşillendi” der ve sonunu şöyle noktalar “Gönüllerden gam ve kasveti gideren bahar mevsiminin sevincinden uzak kalmayın.” Özbek Türkçesinde “Baharnı Sağındım-1924” adlı bu şiirin son mısrasında ana diliyle seslenir Çolpan; “Kök yulduzı izsiz edi, yer yulduzıküçsiz, her ikkisiketdi/ Könlimge yakın nerseniizlep keçe-kündüz, ay yıllarım ötdi.”

 Ümitsizliğe düştükleri zaman Akif, “Yarab bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?” derken, Çolpan “Muhit küçli eken, eğtimboynımmı” deseler de ümitlerini hiç kaybetmediler. Ayrıca mazbut birer aileleri vardı.

Her iki sanatçımız da yurtdışına seyahatler yapmış, Akif Berlin, Suudi Arabistan, Lübnan ve Mısır’ı tanırken, Çolpan Türkistan dışında da bulunmuştur.

MİLLİLİK AYNI HEYACANI ve ENDİŞEYİ DUYMAKTIR

Mehmet Akif ve Çolpan dergi ve gazetelerin yayınlanmasında sorumluluk üslenmiş, yazılar yazmış, şiirler ve tercümeler neşretmiştir. Dünyadaki ve bölgedeki olumsuz gelişmelere rağmen her iki sanatçımız da hep ümit var olmuşlar, sanatlarını toplum için, hak için, millet için gerçekleştirmişlerdir. Sanatlarını, faziletlerini muarızları bile tasdik ederek kabul etmiştir. Öte yandan da örtülü bir tacize uğramışlardır. Geçim sıkıntısı çektiklerinde ise Çolpan tiyatro ve roman yazarken, Mehmet Akif Kahire Üniversitesi’nde Türkçe öğretmenliği görevine başlamıştır. Her ikisinin de kıymeti vefatlarından sonra katlanarak büyümüş ve halen bu alaka devam etmektedir. Her iki sanatçımızın da eserleri hala basılıyor, haklarında ulusal ve uluslararası toplantılar tertip ediliyor, eserleri dünya dillerine tercüme ediliyor. Çolpan vefatından yıllar sonra NevaiÖdülü’nu alırken, Mehmet Akif hakkında bini aşkın eser yayınlanıyor, Türkiye’de iki defa on yıl arayla (2011 ve 2021) Akif ve yazdığı İstiklal Marşı yılı ilan ediliyor.

DİZELERDE ÖZLEM GİDERMEK

Adeta aralarında bir manevi bağ varmış gibi Akif Süleymaniye Kürsüsünde Türkistan’ı konu eder;

“Onların nevbeti geçmiş, sıra gelmişti bana:

Yolu tuttum yalnız doğruca Türkistan’a.

Gece gündüz yürüdüm bulmak için Taşkend’i;

Geçtiğim yerleri ta’dada mahal yoktu şimdi.

Uzanıp sonra Buhara’ya, Semerkad’a kadar;

Eski Dünya’da bakındım ki ne âlemler var?”

Mehmet Akif şiirinin bir yerinde “O Buhara, o mübarek, o muazzam toprak” derken yanı başındaki muhteşem kent için de şöyle diyor:

“O rasad-hane-i dünya, o Semerkad bile;

Öyle dalmış ki hurufata o mazisiyle.

Çolpan ise Tufan adlı şiirinde Türklerin Anadolu’daki İstiklal Savaşı’na değinir, istiklal savaşını konu eder. Şiirin son bölümü şöyledir;

Bağrında ekmek dolu topraklar,

Ateş içindeyken, bunun için ölümü,

Göze alıp canınızı ateşe attınız,

Canınızı kana, oka, ateşe attınız.

Fakat bugün tatlı bir öç aldınız,

Yine ateşli(kor) bir tarih yarattınız,

Ey İstiklal, Ey Sakarya, Ey İnönü erleri,

Yürüyün, mazlumlar tufanının öç alıcı selleri!”

İstiklal Marşı’nda “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyen Mehmet Akif Çanakkale Destanı’nda da “Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer/ O ne müthiş tipidir: savrulur enkaz-ı beşer/ Kafa, göz, gövde bacak, kol, çene, parmak, el ayak/ Boşanır sırtlara, vadilere sagnaksagnak” biçiminde batılı emperyalizmin vahşetini anlatır.

Çolpan da Türkistan’daki vahşeti, katliamı Yangın şiirinde şöyle dile getirir “Kılıçların gölgesinde kızıl kan/Bulakların suyu taştı mı?/ Çıplak bala, bebekler, masum canlar/ Süngülerin ucunda astı mı? Geniş Yaylaya ateş mi düştü?/ Medeniyet isteğine kandı mı?” Böylece her iki milli şairimizin de endişeleri, ıstırapları, tespitleri ortaktır.

EMPERYALİZME HAYIR

Gerek Mehmet Akif Ersoy ve gerekse Abdülhamit Süleyman Çolpan’da aynı inanç, aynı şevk, aynı endişe, aynı cehd, çoğu aynı birikim ve donanım, aynı ufuk var. Türk Milleti ve toplumu her iki sanatçı için de canlarından azizdir. Dünyaya mesajları ve emperyalizme vurguları aynıdır. Bu müştereklikten dolayı da her iki sanatçının, her iki milli şairin hayatları, mücadeleleri, eserleri ve vefatları adeta yeni bir neslin doğması, istikamet edinmesi ve sorumluluk alması konusunda bir milat olmuştur.

(1)Çolpan’ın makaleleri Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan tarafından yayınlandı. Zeki Velidi Togan, Çolpan’ı evinde ziyaret ediyor ve daha 16 yaşında iken Türk Tarihi okuduğunu, Türk Yurdu gibi Türkçü neşriyatları yakından takip ettiğini anılarında yazıyor. Hatıralar- Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin Varlık ve Kültür Mücadeleleri- Zeki Velidi Togan/Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-Ankara 1999

(2) Devrin önemli gelişmelerini eserlerine yansıtan Çolpan; Bahar Avulları, Vatanım Türkistan, Temir Yolları, Yılda Bir Keçe, Çimkent, Quturgan, Müstemlekeciler, Yol Esdeliği alı eserleriyle de bilinir. Hece, serbest ve aruz ile yazdığı Çolpan’ın şiir kitapları 1922 Bulaklar (Pınarlar) 1924 Oynanış (Uyanış), 1926 Tan Sırları, 1930 Saz ve Çar ile Koşuklarım (Şarkılarım) yanında 11 tiyatro eseri, 4 hikaye ve iki romanı yayınlanmıştır.

(3) Türk Basınında Mehmet Akif Ersoy Üzerine Polemikler-Nuran Özlük/Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Yayını-Ankara 2007

REFERANSLAR;

*Abdülhamit Süleyman Çolpan-Dr. Bay Mirza Hayıt-Ankara 1976

*Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatı Antolojisi -Kültür Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı -Yayına Hazırlayan Nevzat Kösoğlu ve Prof. Dr. Ahmet BicanErcilasun. Cilt 14, 15, 16. Yıl 1993

*Bir Zamanlar Orta Asya-Lale Öz-Tetragon/Ergun Çağatay-Tetragon 1996

*Ekrem Batırhan/ Çolpan Çin’den Mürekkep mi, Suçlu mu? Özbekistan Edebiyatı ve Sanatı/Taşkent 1990

*Emel Esin-Türkistan Seyahatnamesi-1959

*Safahat-Mehmet Akif Ersoy/Neşre hazırlayan; M. Ertuğrul Düzdağ Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Yayını-2021

*Türk Dünyası El kitabı-Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını/ Ankara 1992

* Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi 8. Cilt Türk Dünyası Ortak Edebiyatı-Atatürk Kültür Merkezi Yayını

*Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü- Abdülhamid Süleymanoğlu Çolpan’ın Şiirleri; metin, aktarma, inceleme/ Dr. Hüseyin Özbay- Ankara 1994

*Mithat Cemal Kuntay-Mehmet Akif/Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-1990 IRCICA Kütüphanesi-İstanbul

*ÖtkirHaşimov-Dünyanın İşleri/ Bilgeoğuz Yayınları 2013 İstanbul

*OzodSharafiddinov-Çolpan, şair, şiir, khagidagi, rivayetler ve hakikatler/ Taşkent Colpan Neşriyatı-1991-Prof. Dr. Nadir Devlet Arşivi-IRCICA Kütüphanesi İstanbul

*Türk Dünyası Kültür Atlası Türk Devletleri Toplulukları shf 557

*Türkler Ansiklopedisi-Türk Dünyası Vakfı Yayını

*Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi cilt 34 shf 114

*Türk Kültürü Dergisi- İbrahim Yarkın/Türkistan’ın Hürriyet Şairi Çolpan sayı 5 shf 37-41

*Türkistan’dan Tasvirler-Seyahatname/Dr. Kamil Uğurlu-Ankara 2007 Türk Mühendisleri Birliği Yayını

*Yeni Türkiye Türk Dünyası Özel Sayısı-Hazırlayan; Hasan Celal Güzel/ Ankara 1996

İSTANBUL’DA BULUNAN ÖZBEK DERGÂHLARI

Türkiye’den gelen her konuk coşkuyla karşılandı, çılgınca alkışlandı. Böyle bir özlem vardı salonda. Aman Allahım! Nasıl da hasret kalmışız böylesifotoğraflara. Türk dünyasında böyle bir şöleni yaşatan rabbime binlerce şükürler olsun.

Urgenç Üniversitesi’nde son konuşmayı mı desem, ilk dersi mi desem bir türlü karar veremedim, 86 yaşındaki kıymetli sanatçı hocamız Prof. Uğur Derman yaptı. Özbekistan’a ilk ziyaretini 14 yıl önce gerçekleştirmiş, dört yıl evvel de tekrar gelmiş, bu üçüncü ziyaretinde Prof. Uğur Derman Özbekistan denince aklımıza gelenlerin başındaki İstanbul’da bulunan Özbek Dergâhlarını anlattı. Üsküdar Sultan Tepesi’nde, Eyüp Sultan’da ve bir de Sultanahmet’ten Kadırga’ya inerken üçüncü Özbek Dergahı’nın Osmanlı devrinde Semerkant ve Buhara ile münasebetleri sağladığına dikkat çekti.

YAŞASIN KİTAP ve ÇAPAN GİYİYORUZ

Daha sonra bütün tebliğ sunanlara katılım belgesi töreni yapıldı, karşılıklı hediyeler ve hatıra eşyaları verildi; bana ve Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Rektör Yardımcısı dostumuz Durmuş Acar’a Özbek milli giysisi olan Çapan giydirildi.

Urgenç Üniversitesi (1935) katılımcılara kril alfabesiyle yazılı 5 ciltlik Özbekistan Ansiklopedisi, Pehlivan Mahmut, Özbek Edebiyatı ve Dili, Harzem ve Harzemliler, Al Harezmi-Al Buruni kitaplarıyla, blok notlar, kalemler, üniversiteyi, eğitimini, kadrosunu ve çalışmalarını tanıtan kitapçıklar hediye etti. Ben de hem Urgenç Vilayet Kütüphanesine ve hem de Üniversite Kitap Arşivine vakfımızın eski yönetim kurulu üyesi, yazar, şair, örnek ve feraset dolu insan merhum Mehmet Çetin’in(Kilis 1956-İstanbul 2020) Kaf Dağına Bakan Ayna ve Sessiz Bir Gidiş Gazeli kitaplarıyla, kendimin Tut Elimi Killize ve Öp Beni Asitane adlı anı romanlarımı takdim ettim.

Hediye dağıtımın ve açılışın sonunda Türkistan Marşını birlikte yeniden söyledik. Açılış seremonisi böylece tamamlanmış oldu.

Öğle yemeğine Özbek mutfak kültürünün örneklerinin sunulduğu FavvoraMirzabaşı Lokantası için Hive’ye gidildi. Özbek ekmekleri burada da birinci sırayı aldı. Sırf ekmek uğruna diğerlerine kaşık sallamayan arkadaşlarımız oldu. Ki Özbek ekmekleri arasındaki rekabette Semerkant ekmeğini hep ipi göğüslüyormuş. Böyle bir de bilgi edindik.

OTURUMLAR BAŞLIYOR

Öğleden sonra oturumlar başladı ve iki gün sürdü.Oturum başlıkları şöyleydi; İki Kardeş Şair Akif ve Çolpan-iki ayrı oturum/ Türkistan’ın İstanbul’daki Sesi; Sırat-ı Müstakim/ Türk Özbek Münasebetleri ve nihayet Türklerin Ata Yurdu; Türkistan oturumu ile tamamlandı. Oturumlar iki ayrı salonda gerçekleşti. 40’a yakın tebliğ sunuldu, müzakere edildi, sorulara cevap verildi. Bildiriler kitabı yayınlandı ve katılımcılara verildi.

Sempozyumumuza Türkiye’den iki de sanatçı katılmıştı. Safahat’taki şiirlerden besteler yapan Doç Dr. Süleyman Erguner ve Hüseyin Kıyak(Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Musikisi Korosu Ses Sanatçısı)Mehmet Akif ve Türk Musikisi, ney, musikişinas dostları ve çevresi, sevdiği besteler konulu tebliğlerini sunmakla kalmadı ayrıca bir de mini resital verdiler. Salon ayakta alkışladı. Repertuvarlarındaki eserler tamamlanmasına rağmen izleyiciler alkışlarıyla iki sanatçıyı sahneden indirmedi.

TÜRKİSTAN MUHTARİYET MARŞI’YLA ÖĞRENCİLER AYAKTA

Hele güftesi şehit şair Abdulhamit Süleyman Çolpan’a, bestesi neyzen Süleyman Erguner’e ait bulunan Türkistan Muhtariyet Marşı ilk defa okundu ve bütün salon birlikte söyledi. Marş şöyle;

“Göz açıp bakın her yan/Kardeşler hangi zaman/Şad olur bütün cihan/ Feda bugünlere can/Hürriyet bayrağımız/ Adalet ortağımız/ Mutlu olsun çağımız/ Neşelensin bağımız/ Türk beşiği Türkistan/Yer altın, dağları kan/Balaları kahraman/ Vatan için verir can” diye söyleniyor ve her kıta sonunda yinelenen;

Türkistanlık şanımız, Turanilikünvanımız,

Vatan bizim canımız, feda olsun kanımız

Nakarat bölümünü bütün salon ve gençler hep birlikte söyledi, olmadı bir kere daha tekrar ettirildi. Ne muhteşem bir zaman dilimiydi Urgenç Üniversitesi’nde.

Oturumlar başlayınca Doç. Dr. NasibaDjumaniyazova ile birlikte bir program yönettik. Ayrıca takip edebildiğim Prof. Dr. İsmail Türkoğlu’nun Türkistan Depremi (1911) ve Sırat-ı Müstakim Dergisi, Tahsin Yıldırım’ın Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşat’da Özbekistan, Dr. Bekir Cantemir’in Azad Türk Bayramı ve İstiklal Marşı’nın verdiği Milli Heyecan, Ömer Hakan Özalp’in Mehmet Akif Ersoy’un Buharalı Talebesi:Turan Gazetesi Başmuharriri Gıyasettin Bin Nurali, Mustafa Karakaya’nın Zor Zamanlarda Kardeş Desteği; Buhara Altınları, Hattat Sanatçı Talip Mert’in Eski Resimlerde Özbekistan tebliğlerini ancak izleyebildim. Üstelik zaman yetersizliğinden çoğu da özet olarak anlatıldı. Talip Mert ayrıca hattı kendisine ait “Var herkesin çün bir kesi/ Ben bi-kesin yok kimsesi/ Ben bi-kesin sen ol sesi/ Ey kimsesizlerin kimsesi!” yazılı katılımcılar için hazırladığı itibar baskılı kartpostalları hediye etti.

MEHMET RÜYAN İSTANBUL’DA, SESİ VE NEFESİ URGENÇ’TE

Doktorların müsaade etmediği için sempozyuma en fazla emeği geçen ve katkı veren kıymetlimiz Mehmet Rüyan Soydan’ın iki ayrı tebliği;“Türkistan Muhtariyetinden Kalan Bir Vesika”ile “Akif’in İrfan Dünyasına Seyahat” konulu tebliği de dikkat çeken çalışmalardandı. Özbek izleyiciler sorularla da sempozyumumuzu güzelleştirdiler. Urgenç Üniversitesi kız öğrencileri iki gün sempozyumu ara vermeden takip ettiler. Bütün katılımcılar, öğrenci ve öğretim üyeleri Urgenç Üniversitesi önünde toplanarak hatıra resmi çektirdik. Bu sırada “ne zaman bir daha geleceksiniz?”sorularına cevap vermeye çalıştık. Gerçekten ne zaman?

Akşam Hive’de bir galayemeği verildi. Özbek enstrümanlarından oluşan bir sanatçı heyeti yerel şarkılar söyledi, Özbek dostlarımız bu melodilere iştirak etti,oyunlar sergilediler, bizler de becerebildiğimiz kadar peşlerinden gittik.

BUHARA GELİYORUZ BİZİ BEKLE

Hive’deki otelimizde sabah kahvaltısından sonra bizi bekleyen otobüsümüze gittik. Valizlerimiz yerleşti, hediye kitaplarımız yerlerini aldı, sonra ver elini Buhara. Hive sur dışından hareket eden otobüs şehir içinde trafik ışıkları dolayısıyla bir süre dolaştı, sonra anayola çıktık. Böylece harareti yüksek seviyedeki Hive’nin komşusu Türkmenistan sınırından da uzaklaşmış olduk. Hava sabah olmasına rağmen aşırı sıcak… Trafik akışı normal, yoğunluk görünmüyor.HiveTroleybüs harıl harıl çalışıyor. Otobüsümüz klimalı, bunun kadar önemli şişe sularımız mevcut. En öne sırayla oturuluyor. Çiftlere veriliyor öncelik.  “Buhara 650 km ve 8.5 saat sürecek” dendi. Kadim Buhara yolunu Çinliler yeniden yapıyor. Çünkü Pekin Aşkabat ile flört ediyor. Türkmenistan’dan doğalgaz ve petrol alıyor. Dolayısıyla bölgeye rahat girebilmesi ve hareket edebilmesi için yolu bedava yapıyor üstelik. Çin menfaati olan her ülkede böyle yatırlar yapıyor. Henüz 40-50 km yol iyi. Diğerleri stabilize bile değil. Tümüne yakını çöl… Ama yeşil çalı çırpısı, makisi bol olan bir çöl…Öyle filmlerde gördüğümüz uçsuz bucaksız çöller gibi değil. Yoldan geçen araçlar da toz duman kaldırmıyor. Oturmuş bir yol olsa gerek. Öyle görünüyor ki kalabalık ve sık kullanılan bir yol da değil. Sanırım TIR, Kamyon ve diğer yük taşıyan traktörler dışında yolcu otobüsleri ve özel araçlara şimdilik sık rastlanmıyor. Zaman zaman suyumuz bitince veya zaruri ihtiyaçlarımız için bir benzincide veya bir mini markette duruyoruz. Çok modern değil ama bu mekânlar rahatlamamızı sağlıyor. Daha otobüsten iner inmez güneş yüzünüzü öyle bir yalıyor, gözünüzü öyle bir yakıyor ki ya otobüse yenidengiriyorsunuz ya da şapka ve gözlüğünüzü takıyorsunuz. Hem yolda ve hem bazı noktalarda inşaatlar gözümü çarpıyor. Çok yorucu bir yolculuk oldu. Prof. D. Prof. Şehnaz Babahan İbrahimova ve Uğur Derman’ın uçakla gitmesine sevindim. Bu yorucu ve uzun yolculuk her yaş grubuna ve cinsine göre değil.

TARİHİ KENT BUHARA’DA GÖKDELENLER

Türk ve İslam medeniyetinin merkezlerinden, orta Asya’nın en kadim şehri ve 2500 yıllık Buhara uzaktan göründü. Buhara Zerefşan Irmağı’nın ayağı havzasındaki büyük vahada yer alıyor. Buhara’da yol genişledi ve asfalta döndü. Benim yıllar önce gördüğüm Buhara bu değildi. Çok modern olmuş, her şey yeni. Apartman, gökdelenler, oteller, AVM’ler, çarşılar, medreseler, camiler, mescit ve türbeler hep yenilenmiş. Eskimez Buhara’yı galiba artık sadece kartpostallar ve kitaplarda görebileceğiz. Araç sayısı çok artmış. Bulvarlar, caddeler, sokaklar trafik şartları göz önüne alınarak birbirine bağlanmış, çevre tertemiz.

Önce Buhara SahidZarafshon adındaki otelimize yerleştik. Otelimiz 4 yıldızlı imkânasahip. Havuz, SPA, müzikhol, restoran vs. her şey mevcut.

Buhara’da iki gün kalacağız. Onca tarihi mekânları sıralamak bile zaman alıyor. Dolayısıyla her birini eski tabirle ancak teşehhüt miktarı görebileceğiz. Mihmandarımız Mesut Beyin anlattıklarıyla iktifa edeceğiz. Doğrusu her tarihi eser için en az bir gün gerekiyor. Uzun bir yolculuk olduğundan ilk gün fazla bir yer dolaşılmadı ama bazı ziyaretler yapıldı, ikinci gün kaldığımız yerden devam edildi. Her mekânda bölgeyi anlatan kitaplar satılıyor, ancak Türkiye Türkçesi ile hiç yok. Bir grup arkadaşımız kampüsü modern binalardan oluşan Buhara Üniversitesi’nden randevu olarak ortak programlar yapmak üzere görüşmeye gitti. Faydalı bir temas olduğunu öğrendik daha sonra. Arkeolojik kazılar Buhara’da hala devam ediyormuş ve her geçen gün yeni tarihi materyallere ve mekânlara rastlanıyormuş.

SAYMAKLA BİTMİYOR, DEĞİL DOLAŞMAKLA

Buhara’daki medreseler, camiler bir zamanlar bölgenin en önemli ilim ve kültür merkezi imiş. Âlimlerin ders verdiği, öğrencilerin iddialı yetiştiği, halkın istifade ettiği, çalışmaların sadece yakın kentlere değil, başta Türkiye, Hindistan ve Ortadoğu’ya kadar ulaştığı kitaplar, icatlar ve içtihatlardan bilim dünyası da barışı da istifade etmiş. Dolaştığımız birer tarihi bilgi ve belge niteliğindeki mekânlar şöyle; Namazgâh Camii, İsmail B. Ahmet Es Samani Türbesi, MugakAttari Camii, Kalan-Kalyon Cami ve bir sanat harikası olan minaresi, minaresi 45.30 cm uzunluğunda olan Uluğ Bey Medresesi, Çeşme-i Eyüp Türbesi, Mir Arap Medresesi, HaceZeynuddin Mescidi.

 Mihmandarımız Mesut Bey anlattığı kadarıyla çömlekçilikle geçinen Seyyit Emir Külat Medresesi Buhara’nın 8 km dışında. Girişte bir ayet, bir de Seyyit Emir Külat’ın sözü var. Burası bir külliye gibi hizmet vermiş. Türbe mezarın altında, makam ise sanduka olarak üstte bulunuyor. Türbenin girişinde bir kadın elinde kovası şeker satıyordu.

Necmettin Kübra, Ahmet Yesevi Muhammet Abdülhadi Güçdivani, Hacı Muhammet Nakşibendi, Mahmut Angirfağ, Muhammet BabayiSomosiy, Ali RometaniyHazretleribölgede çok fazla bilinen ve yabancılar tarafından da ziyaret edilen mekân, türbe, medrese ve makamlar.

BİR ZAMANALARIN ALTIN ve PAMUK TARLASI

Buhara Nakşiliğinde, müritlerin mutlaka bir mesleği olması gerekiyor. Yoka mürit olamıyor. Üstelik mesleğinde zirve veya iddialı olması, geçimini böyle temin etmesi lazım…

Bölgeye Sudiler sık gelip gidiyor. Vahhabi görüşünü yaymaya çalışıyorlar. Buraları sil baştan restore edilmiş, yenilenmiş ve ziyaretlere açılmış. Mekânlar aynı zamanda piknik alanı gibi rahat ve her türlü konfora sahip. Yerli turistler de bir hayli fazla. Üstelik maile olarak buralara geliyorlar. Yabancılar için atlı rehberlerle de dolaşmak mümkün. Gezinizi atlarla yapabiliyorsunuz. Çoğunda da oteller hizmet veriyor.Turizmde dev adımlarla ilerliyor bölge. Buhara’ya da Türk Devlet Adamlarından gelenler olmuş. Hemen akla ilk gelen de Turgut Özal ile Recep Tayyip Erdoğan.

Bölge ayrıca elma, şeftali, kiraz, vişne ve kayısı bahçeleriyle dolu… Yeşil alanlar sıcaklığa inat bir hayli fazla. Özbekistan’da mekânlar devlete ait. Valilerin yetkisinde ve arzu edilirse özel sektöre kiraya veriliyor. Tek şart; toprağın işlenmesi, ürün alınması, girdilerin çoğaltılması… Buna uymayan işletmeler veya amacı dışında kullanılanlar cezalandırılıyor. Sovyetler zamanında bu bölge dünyada iddialı pamuk tarlalarıymış. Buralarda at ve eşek arabalarını da görebiliyorsunuz.

Ziyaretlerimiz sırasında tanıştığınız bir Özbek çocuk bile sizinle tek kelime bile konuşsa mutluluğu gözlerinden okunuyor, gidip hemen ailesine haber veriyor. Resmi temaslarda da bu sıcak ve samimi yakınlığı hissedebiliyorsunuz. Almanlarla Özbek yetkiler anlaşma sağlamış petrol ve pamuk da işbirliği kararlaştırılmış. Bunlar daha çok da Taşkent ve Fergana vadisinde oluyormuş.

LEBİ HAVUZ’DA DEFİLELİ AKŞAM TAAMI

Bölgede gezimiz devam ediyor. ŞeholMinar Külliyesi; cami, medrese alış-veriş merkezi, Dört Çocuğuna Dört Minareli Camii. Bu minarelere çıkış 5000 Sum. Yani 50 cent veya Euro. Bizim paramızla 9 TL. Çarlık dönemi biterken yapılan son camii veya Kadim Buhara’ya Türklerin inşa ettiği son mescit.

Lebi Havuz-Havuz kıyısı Külliyesi medrese olarak kullanılıyor. Anka kuşu ve güler yüzlü insan profili yansıtılmış girişine. Sokak ressamları hem eserlerini satıyor, hem sizin portrenizi yapıyor. Bu defa altın dişli hanımların sayısı azalmış gördüm. Sovyetler zamanında kadınlar para biriktirince tek ziynetlerini altın dişleri idi. Artık bu gelenek değişmiş.

Hoca Nasrettin işte burada eşeğine doğru biniyor. Bir anıt heykeli var hocanın parkın içinde. Yıllar önce burasını gördüğümde bir köy kahvesi havasındaydı, şimdi turistik bir yer olmuş. Akyam yemeğimizi Lebi Havuz’da yedik. Salatalarda limon yok. Limon ağaçları hemen portakala aşılanıyormuş. Musiki de vardı. Folklor gösterisi de. Manken dört Özbek kızı önce bir defile sundu. Sonra 12 sazende 3 solist eşliğinde geleneksel gösteri yapıldı. Program ile birlikte yemek de sonlanıyor. Etrafı da otel ve pansiyonlarla dolu… Programlı gelinmediyse otellerde 80-30 dolar arasında pazarlık yapılabiliyor. Oteller arası rekabet hızlı.

DEVETÜYÜ HALILAR

Bu gezimiz cumaya denk geldi. Dolayısıyla Cuma Mescidinde eda ettik namazımızı. Hoca Efendi uzun bir hutbe okudu, sonra namazı kıldırdı. Bizim Cuma namazlarımıza çok benziyor. Cemaatte her yaş ve kültür grubundan insanlar vardı. Şadırvanlarına peçete ve kâğıt koymuşlardı. Tuvaletler de temiz. Sokaklarda hiç köpek görmedim gibi, genelde evlerin bahçesinde oluyormuş.

Buhara’da kızların çeyiz sandığı çok önemli ve şart bir husus. Bu gezdiğimiz Kadim Buhara’da Sovyetler zamanında Yahudiler ve Ruslar oturuyormuş, artık onlardan kimse yokmuş.

Doğal gaz boruları hâlâ sokaklardan evlere dağıtılıyor, yer altına inmemiş. Buhara’nın üç kapalı çarşısı mevcut, Kadim Buhara gezisi çok nefis oluyor ve ister istemez etkileniyorsunuz. İnsanlarıyla karşılaşabiliyor, sohbet edebiliyorsunuz. Çok dükkânda devetüyü halı satılıyor. Yumuşacık. Tabii ki kalpaklar da öyle. Uluğ Bey Medresesini gezerken galiba sıcaktan etkilendik mi nedir, sokaklarda bulduğumuz yerlere oturarak bir süre dinlendik. Tarihi hamamları erkek ve kadınlar için ayrı ayrı inşa edilmiş, birkaçı hala faaliyette. Buhara baharatçıları 12. Yüzyılda inşa edildiği bildirilen MugakAttari Camii etrafındaki dükkânlarda satış yapıyorlar. O gün Sarraf Çarşısı kapalıydı. Burası aynı zamanda dövizlerin de değiştirebildiği bir yermiş. Bir de Halı Müzesi var. Özellikle sektör temsilcilerinin mutlaka görmesi gereken bir yer. Cengiz Han bile buralara dokunmamış. Yerin altında bulunan Buhara Zindanları günümüzde müze olarak kullanılıyormuş.

EMİR’İN SARAYI BUGÜN MÜZE

O da ne? Bir de baktım İstanbul Simit Ekmek mağazası tabelası. Sevindim tabi. Sokaklara kesinlikle çöp atılmıyor ve tek bir çöp görmedim. Taksiler her renk ve genelde beyaz ve üzerinde taksi yazıyorsa durdurup binebiliyorsunuz.

Buhara Emirlerinin yazlık sarayları varmış, bir tanesine götürdüler. İçinde tavus kuşları olan geniş bahçeler, değişik meyve ağaçları, işlemeli sütunlar, eyvanlar,alçı işlemeleri, kabul odaları, tahtalar, girişler süslemeli, fıskiyeler, üç yıldızlı otel havasında yerler, adeta bir müze tadı veriyor gezerken. Halılar ve kullanılan, çanak çömlekler sergilenmiş. Hediyelik eşya satanlar da bir hayli, pazarlık mümkün.Balık ve leylek gagalı makaslar. Giysiler, şapkalar, çizmeler, cübbeler, başörtüler, çapanlar satılıyor. Isınmak için tandırlar var ve üzerine yorgan serilerek ayaklar içine sokuluyor. Bir zamanlar yani 1950’lı yıllarda Kilis’te; babaannem böyle ısınırdı ve torunları onun yanına gelerek ayaklarını organın altına sokup ısınırdık.

Emirin yazlık sarayı yabancı turistlerin olmazsa olmaz yerlerinde biri. Dışarda ise seyyar satıcılar daha ucuza hediyelikler tanıtıyorlar.

Buhara Emirinin yazlık sarayı gezdikten sonra Semerkant’a doğru yola çıktık.Yol üzerinde Mikrokredi Bank diye bir levha vardı. Bizde de uygulandığı gibi mi bilmiyorum. Dünya Bankası uzmanı, Bengladeşli Nobel Ekonomi Ödüllü akademisyen Prof. Dr. Muhammet Yunus’un kurduğu Greenbank ismiyle Türkiye’de yüzbinlerce becerikli, ancak geçinme zorluğu çeken kadın mikrokredi ile iş kurdu, işyeri açtı. Temsilcisi de Prof. Dr. Aziz Akgül dostumuz.

BUHARA SEMERKANT YOL ÜZERİNDE NELER VAR NELER?

Buhara yakınlarındaki Emir’in Sarayını gezdikten sonra Semerkant yolculuğumuz başladı. İki tarafı da ağaç ve bol yeşilin olduğu asfalt yol modern ve tertemiz. Trafik yoğun. Araçlar vızır vızır geçiyor.

Öğle yemeğini Milli Taamlar Lokantasında yedik. Tuvalet burada da paralı… Mecsidi var ayrıca. İkram turizm bu lokantayı daha önce ayarladığından masalarımıza salatalarımız gelmişti. Çorbayı bekledik. Yarım saat geçti. Ana yemek için de bir saat beklemek durumunda kaldık. Samsa dedikleri börek yedik. Prof. Uğur Derman Hoca yemek duası yaptı az ve öz olarak bayıldım ve tuttum bu duayı.

Dışarda yağmur çiseledi. Aman ne güzel… Yeniden otobüsümüze geçtik. Semerkant yolu üzerinde termik bir santral göründü. Burası serbest bölge imiş, yatırımcılara teşvik veriliyormuş. Elektrik telleri henüz bazı kasabalarda yer altına alınmamış, yolda sarkıyor. Asfalt yollar da yeterli değilmiş kasabalarda. Sağımız ve solumuz mısır tarlaları.

Yol üzerinde İmam El Buhari(810-870) Türbesine geldik. İmam Buhari Müslümanlar için en sağlıklı ve güvenilir Sahih-i Buhari ve Kütüb-ü Sitte’nin müellifi. Hadislerin doğrusu bulmak için ömrünü vakfetmiş. İmam Buhari Türbesi inşaat sürmesine rağmen,program gereği oraya geçtik. Bu inşaatı Türkler yapıyor ve 600 Konyalı emekçi de burada çalışıyormuş. Dolayısıyla sadece bölgeyi ve inşaatı gördük. Muazzam bir külliye inşa ediliyor. İnşaata rağmen müsait bir yerde bir Hoca Efendinin genç talebelere, daha sonra bölge halkına İmam-ı Buhari’yi anlattığına şahit olduk. Onlar da dikkatle dinliyorlardı. Ayrıca bizim gibi ziyaretçiler inşaata rağmen türbeye geldiklerinden kadın seyyar satıcılar naylon arabalarda kitap ve hediyelik eşya satıyorlardı. Türbenin büyük resimleri asılmış, ziyaretçiler bir sergi gibi burayı da görmeden geçmiyorlar. Dilenciler de buranın demirbaşı.

Etrafta da yerleşim var. Yoldan su arıkları-kanalları geçiyor. Tehlike arz ediyor bana göre ama insanlar pek umursamıyor, yollarına devam ediyorlar.

Sovyetler Birliği zamanında(1987) Endonezya Başbakanının Özbekistan ziyareti, İmam Buhari ve eserlerinin önemini ortaya çıkarıyor. İslamcılığı her zaman ülkenin bir güvenlik sorunu olarak gören Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov da Hacca gittiğinde kendisine İmam Buhari Türbesini soruyorlar. Bunun üzerine İmam Buhari gündemden hiç düşmüyor ve günümüze kadar gelerek hem türbenin yenilenmesi ve hem de eserlerinin yeni baskıları kararlaştırılıyor.

MALATYALI ALİM GÜCDİVANİ

Mihmandarımız Mesut yol üzerinde Rıbat-ı Melik Kervansarayı’nı gösterdi. Karahanlı Hakanı Nasır Bin İbrahim yaptırmış(1068-1080) ve hala dimdik ayakta, turistlerin uğrak yerlerinden biri. Ancak biz yola devam ettik.

Mesut yine bizlere faydalı olmasını sürdürerek iyi bir mihmandar olduğunu gösterdi; 11 Yüzyılda Malatyalı AbdulhalikGücdivani’yi anlatıyor. Çünkü yol üzerinde, 30 kilometre gidince adının yaşadığı köyde kabri bulunuyor. Görkemli bir anıt mezar yapılmış. Malatya’dan çıkarak yetişme çağında ilim tahsil etmek üzere Buhara’ya bugün soyadını aldığı kasabaya geliyor ve burada kalıyor. Önemli eserleri var bu mutasavvıfın. Hepsi de şerh edilmiş.

Horasanlı sufi müellif Alim Yusuf Al Hemedani hem Hoca Ahmet Yesevi’nin ve hem de Abdülhalik Gücdivani’ye öğretmenlik yapıyor, üstatları oluyor.

Artık Semerkant’ta yaklaşıyoruz. Yol 3 saat kadardı ama biz ziyaretlerle bu süreyi aştık.

ASYANIN MAVİ KUBBELİ İNCİSİ

Zamanın donduğu şehirlerden, gezip dolaştığımız, temaslar yapıp dostlar edindiğim Buhara’dan sonra Semerkant’a geçiyoruz. Kadim Zamanlar Şehri ve Tüm Kentlerin Kraliçesi olarak da biliniyor Semerkant. Güneşe Dönük En Güzel Yüz Semerkant diye de hatırlanıyor. İlmin ve medeniyetin Merkezi diyenler de bir hayli fazla Vaktin Noktalandığı Şehir; Semerkant olarak anlatan da yok değil. Hem batılalar ve hem de doğulular yakıştırıyor bu isimleri. Öğrendiğim son bir isim de orta Asya’nın Mavi Kubbeli İncisi; Semerkant. Hangisini yakışık bulursanız bulun, hepsiyle örtüşüyor Semerkant. Hele bir gezmeye kalkışın sonra hangisini seçeceğinize siz karar verin.

Lübnan Asıllı Fransız yazar AminMaalouf’un Semerkant ismiyle yazdığı romanı, TRT Dış Yayınlar Dairesi Başkanım Esin Çelikkan Talu tarafından tertemiz diliyle Türkçeye tercüme ettiğinde su gibi içmiştim; aynı hocanın üç talebesi devlet adamı vezir muhteşem Nizamülmülk, Şair Ömer Hayyam, Alamut Kalesi’nde kendine has bir tarikat kurarak haşhaşilere liderlik eden eli ve dili kanlı Hasan Bin Sabbah etrafında gelişen bir romandı Semerkant.

Yeniden Semerkant’a gidiyorum.

SOVYETLER ZAMANINDA ÖZBEK BAŞKENTİ SEMERKANT

Kadim Zamanların Şehri ve Medeniyet Merkezi ismini seçtim ben Semerkant için. İpek Yolu üzerinde ve Zerefşan nehir vadisinde yer alıyor. Özbekistan’ın 12 vilayetinden veya eyaletinden biri. Sovyetler zamanında Özbekistan’a başkentlik yapmıştı. Denizden 565 metre yükseklikte. Etrafı dağlarla çevrili… Tanrı Dağlarını görebiliyorsunuz. Nüfusu 2016 sayısında 520 bir olsa da bugün 3.5 milyonu geçmiş. Sadece merkezde 1 milyon 200 bir insan yaşıyor. Sanayisi güçlenmiş ve kamyon ve minibüs üretiliyor. Geniş caddeler ve heykeller hemen gözünüze çarpıyor. Orta Asya’nın gözbebeği konumunda… Yeni siteler kuruluyor, gökdelenler yükseliyor, hayat pahalı, enflasyon yüksek ve etkiliyormuş. Bilbortlarda ve işyerlerinde ışıklı veya ışıksız çok sayıda reklam, afiş ve tabela var. Şehrin nispet edildiği şahsın ismi Semer, Sağdca’da kent adı birleştirilerek yerleşim birimi şeklinde ifade ediliyor. İkisi birleşince dünyanın en eski üç şehrinden birisi olan Semerkant adı ortaya çıkmış. Müslümanların fethiyle birlikte(712) Semerkant ayrıca ilim ve medeniyet merkezi olmuş.Şehir Cengiz Han’a da başkentlik yapmış.

Otobüsümüz bizi doğru Dilimah Otelimize götürüyor ve odalarımıza yerleşiyoruz. Otelde bir de düğün var. Gelin-damat otelin dikkat çeken köşelerinde fotoğrafçılara poz veriyorlar. Şık giyinik davetliler düğünün yapılacağı havuz başına doğru gidiyorlar.

Semerkant günümüzde bir batılı şehir resmi veriyor. Eğer o tarihi mekânlar olmasa ayırt etmek mümkün değil. Allah’tan bütün o tarihi eserler ve mekânlardaki nakışlar, altın ve bakır işlemeciliği, ipek dokumacılığı, oymacılık ve ahşap üzeri boyamak sanatının en nefis örnekleri halayaşıyor ve korunuyor da bir ayrıcalığı oluyor Semerkant’ın.

HAZİRANDA KIRK DERECEYE RAĞMEN TARİHİ DOLAŞABİLMEK

Semerkant’ta görebildiğimiz ve gezebildiğimiz mekânlar şöyle:Özbekistan’da çok sevilen, sürekli herkese ve her kesime “Türkoğlu Türküm Ben” diyen, bölgenin talihini değiştiren Gur-ı Emir Timur’un Türbesi ve Külliyesi. Biz Timurlenk diyoruz, ya da Aksak Timur. Sonraİslam coğrafyasında kurulan ikinci büyük rasathanenin banisi Uluğ Bey Medresesi, Şırdar Medresesi, Şah-ı Zinde, Bibi Hatun Camii, Şeyh Baba Haydar,Kusem Bin Abbas Türbesi, Tillakari Medresesi, Ticaret Çarşısı, Kok Sarayı ve Registan Meydanı. Ünlü astronomi uzmanı Türk Ali Kuşçu da Semerkantlı olarak Osmanlı Cihan Devleti’nde büyük alaka görmüş ve istifade edilmiş bir âlimdi.

Şimdi aklınıza gelebilir “siz hep cami, türbe ve medrese mi gezdiniz?” Evet öyle ama hepsi de birer sanat harikası, sanatın ve sanatçının olmazsa olmazı o altın işlemeciliği, seramik ustalığı, ahşap oymacılık ve boyamasının sırrı hala bugün bile çözülebilmiş değil. Sapasağlam, dimdik ayakta duruyor bütün eserler.

Her gittiğimiz medrese, cami, külliye ziyaretleri kalabalıktı. Oturulacak yerler de yapmışlardı 40 derece sıcaklara rakip olsun diye. Uluğ Bey Medresesini gezerken yorulduk, yorulduk ama nefes nefese de olsa bu görkemli geziyi hangi yaş grubundan olursa olsun hiçbir arkadaşımız “pes” etmedi. Zaten turist gruplarının biri geliyor, diğeri çıkıyor.

Kapı önlerinde Ankara Hacı Bayram Camii’nde olduğu gibi bir hayli koku ve kitap satanlar var. Yardım kumbarası da ihmal edilmemiş. Ne kadar da birbirimize benziyoruz. Anlatıldığı kadarıyla toplanan yardımlar vakfa aitmiş. Bir hafız camide Kur’an okuyor. Onu dinleyenler oturarak dikkatle izliyorlar. Semerkant’ta mekteplerin ismi numaralarıyla anılıyor. Mesela 29 Numaralı Mektebi burada gördük. Cadde üzerinde bir delikanlının hız yapan arabasıyla yoldan geçenlere gösteri yaptığına şahit oldum da küçük dilimi yuttum. Oysa Özbekistan’da trafik cezaları hem ağır ve hem de herkes itinayla dikkat ediyor. Araçlar olsun, siviller olsun kaidelere uyuyorlar.

Bölgede pamuk, buğday, değişik meyveler, üzüm, tütün ekiliyor ve iddialı. İpek böcekçiliği de öyle. Altın ve kömür çıkarılıyor. Sanayi güçleniyor. Bölgedeki Rusların çok önemli bölümü ülkelerine dönmüş. Özbekistan’da hayatına devam eden az sayıdaki Rusları Özbekler uzaktan bile fark edebiliyor. “İşte bu Rus” diyebiliyorlar. Tatar ve Tacikler de Semerkant’ta yaşıyor.

EKMEK DEYİNCE SEMERKANT YARIŞTA HEP ÖNDE

Mirza Uluğ Bey Caddesinde Beymen Mağazasını görenler hep birlikte sesleniyoruz “İşte bir Türk mağazası daha” öylesine bir sevinç çoğalıyor içimizde. Demek ki duygusallık böyle bir şey… Gezimiz Semerkant’ta da sürüyor. O görkemli Sovyet heykelleri artık yok. Merkezde dolaşırken Türk Hakanı Timur’dan sonra ünlü Türk Şairi Ali ŞirNevai’nin, Nizami Gencevi’nin anıtlarını gördük. Semerkant’ta yemyeşil. Yeşil Bursa’yı gökdelenlerle bitiriyoruz ama Semerkant hala fıstıki yeşil ve tonlarını koruyor. Dilerim devam eder. Çünkü Kadim Semerkant’ta da gökdelenler birbiri ardından yükseliyor. Üniversiteler Bölgesi SimonBolivar Caddesinde. SimonBolivar ise Fransız sömürgesinden kurtulan Venezuala’yı İngiltere ve İrlanda’nın desteğiyle saldıran İspanyollara karşı, zafer elde eden Venezüalalıdevlet adamı ve diplomat.

Özbekistan Cumhurbaşkanlığının, Tacikistan ile sınır olan Semerkant’ta da bir rezidansı mevcut. Tanrı Dağları buradan da görülüyor. Bereketli tarım alanları güçlü. En meşhur ürünü ise üzüm… Ekmeği ise hepsinin üstünde… Çünkü Semerkant’a gelen yabancılar ülkelerine hediye olarak ekmek götürüyor. Belki 40 çeşit ekmekleri var. Boy boy, renk renk… Sadece ekmek satarak geçimini temin eden insanlar var. Hatta seyyar satıcılar bile mevut.

ULU HAKAN TİMUR’UN KABRİ HOCASININ AYAK UCUNDA

Ulu Hakan Timur dönemi mimari tarzını devam ettiren Nadir Düvenbey medresesi yemyeşil bir koruluk içinde. Mezarlıklar da geniş bir alana yayılmış. Bazı mezarların üzerine örtü serilmiş.Mezar taşlarında vefat eden merhumun resmi var. Müze gibi. Asırlık çınarlar koruma altında. Sovyetler zamanında kapatılan, unutulan, bakımsızlıktan ilgiye muhtaç hale gelen bütün mekânlar sil baştan restore edilmiş, ediliyor. Ağaçlarına kadar süslenerek bakımlı hale getirilmiş.

Ulu Hakan Timur’un aile mezarlığına gittik; Emir Timur Makbarası. Muhteşem bir anıt mezar olan Timur’un kabri hocası Seyit Bereke’ninayak ucunda. Ankara Savaşında günün önemli isimlerinden İbrahim Meragiönce Timur, sonra Yıldırım Beyazıt’tan yana tavır koymuş. Türkiye’deki hiçbir hakanın türbesi Timur’un ki kadar görkemli değil, hiçbir hakat da hocasının ayak ucunda değil.

Asya’nın Roma’sı diye tabir ediliyor, öyle anlatılıyor Registan ve meydanı. Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından yaptırılmış, duvarlar, sütunlar, muhteşem karolarla bezenmiş kapılarıyla Registan, ŞirDor ve Tilla Karı Medreselerinden oluşuyor. Gerçekten de bir sanat şaheseri. Yabancı turist kaynıyor. Artık medrese değil, ilim üretilmiyor, turistik bir mekân olarak muhafaza ediliyor. Tarihi binaların içinde turistik ve hediyelik eşya satan dükkânlar var. Giriş ücretli ve uzun kuyruklar oluyor.Özbek aileler pikniğe gider gibi buraları kesinlikle ihmal etmiyor, ikinci ve üçüncü kuşak çocuk ve torunlarına da gösteriyor ve öğretiyorlar. Etrafından da tarih fışkırıyor. Sağın solun sobe değil, tarih.

Semerkant’ta sanki bütün tarih belli bir bölgede toplanmış gibi. Birinden öbürüne gitmek yürüyüş mesafesinde… Hazreti Hızır Mescidi de öyle. Özbekistan’ın birinci Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un anıt mezarı da burada. Askerler nöbet bekliyor. Her tarafın dolaşılmasına da müsaade etmiyorlar.

TALEBE İLMİ YAKALAMALI Kİ FAYDALI OLSUN

Manası kumlu olan Semerkant Pazar yeri de buraya yakın. Gittik. Daha çok meyve ve ekmek satılıyor. İlk dönem Timur’un torunu Uluğ Bey ilim adamlarını burada toplar, istişarelerde bulunurmuş. O dönemin zirve isimleri Ali Kuşçu, Cemşit ve Kadızade Rumi bu bölgeden. Medreseler aynı zamanda kervansaray ve tekke görevi de yapıyor. Valinin katkıları olan Şirdar Medresesini gezerken Aslanlı Kapısı’nda şöyle yazıyor, resmediliyor “Aslan kuzuyu, talebe ilmi yakalayınca faydalı olur”. Özbekistan’da bir dönem din ilme, bir başka dönemde ise ilim dine baskın çıkmış. Çok üzücü ve düşündürücü ama Rasathane’nin yıkılması da dini endişelerle gerçekleştirilmiş. Bizlere mihmandarımızın aktardığı kadarıyla bir dönem Türkistan Osmanlının çok önünde imiş…İlim, teknoloji ve edebiyatta iddialı hale gelmiş.

ÇİNGENE MAHALLESİNDE BİR İMAM

İmam Maturidi’nin mezarı görkemli. Bizim gibi Hanefi mezhebinden olanların itikad imamıdır Maturidi. Maturidilik diye bu itikat bilinir. Çingene-Yahudi mahallesi olarak bilinenbölgeye gittik bunun için. Mihmandarımız resim çekmememizi önerdi. Yoksa tartışmalar ve kavgalar olabileceğini anlattı. Çingeneler kendilerinin ve evlerinin görüntülenmesine kesinlikle karşı ve hatta kavga çıkarıp, akıllı telefonunuzu bile alabiliyor. Resim çekmedik ama kaçak resim çeken arkadaşlarımız da olmadı değil. O gün çingenelerin bir cenazesi vardı. Matem halindeydiler. Ama bunu fark etmek pek kolay olmadı. İmam Maturidi de yemyeşil bin alan içinde, mekânın koruması var, ondan tuvaletin yerini öğrendi bazı arkadaşlarımız, fakat burayı bizden başka görmeye gelen de yok. Tertemiz bir mahalle burası, okulu da var. Her evin önünde de bir araba. Sonbaharda Rusya-Çin ve Özbekistan arasında resmi bir toplantı olacakmış, dolayısıyla bu mahalleyi de yenilemeyi programına almış Özbek hükumeti.

RUS MANKENLER TÜRBEDE

38 merdivenle çıkılan bir tepede bulunan İbni Abbas Külliyesine gidiyoruz bu defa. Afrasya Tepeliği diyor buraya Alper Tunga.Tepeden manzara izlemek ayrıca bir keyif ve bir ayrıcalık… Çünkü 40 derece sıcakta herkes bu tepeye ulaşamıyor, yarıda bırakıyor. Merdivenlerin sağ ve solunda 10. Yüzyıla ait işlemeli sanat harikası türbeler var. Özbek aileler de bizimle beraber buraları ziyaret ve dua ediyorlar. Aaa o da ne!Rus mankenler türbede reklam filmi çekiyorlar. Herkes seyrediyor. Bittabi bizler de. Sosyal medyacılar da sürekli kameraya alıyor. Burada sigara içmek yasak… Ayrıca seyyar satıcılar yılın ortasında bile İslam Kerimov’un fotoğraf ve deyişlerinin bulunduğu takvim satıyorlar. Demek böyle bir pazarı var bunun. Böylesi gezilerde iki şey önemli; birincisi su, ikincisi tuvalet… Suyu otobüsümüzde stok etmiştik. Tuvalet ise var ve 3 TL.

MOSKOVA YÖNETİMİNİN KAÇIRDIĞI TARİHİ ESERLER

Bibi Hatun Camii’ne geçtik. Burayı Timur, Hindistan’ı fethinden sonra ilk eşi adına yaptırıyor. Bibi Hatun yüce hanım, saygın eş anlamında kullanılıyor. Kufi yazıların süslediği Bibi Hatun Camii bölgede ikinci büyük mescit… Hazreti Osman’ın yazdığı söylenilen Kur’an-ı Kerim’in dev reprodüksiyonu cam vitrinde ziyaretçilerin dikkatine sunuluyor.

Ruslar bunu daha önce St. Petersburg’a kaçırmış, sonra diplomatik temaslar sonucu iade etmişler. Rusların bölgeden kaçırdığı çok sayıda tarihi eser olduğu söylendi. Bölgede en fazla yabancılar Alman, Fransız, İtalya ve İspanya turistleri. Zaman zaman Türkiye’den gelen muhafazakâr gruplara da rastlıyor, sohbet ediyoruz. Burada da Huzur Turizm ile gelenlerle öyle oldu.

Bir güne onca programı gerçekleştirmeye kalkarsanız yorulursanız. Bizimki de öyle oldu. TRT’den arkadaşımız Mustafa Karakaya’yı sıcak çarptı, rahatsızlandı. Ben zaten programdaki diğer gezilecek yerleri görmüştüm. Prof Uğur Derman Hoca da öyle… Eşimi de yanıma alarak hepimiz bu tarihi mekânların merkezindeki Art Nergis Cafe’de soluklandı, çay içtik, 4 saat sohbet ettik. Birkaç defa çay demlettik, peynir tabakları istedik, Semerkant ekmeğine katık ettik. Özbekistan’a sağlık nedeniyle gelemeyen arkadaşımız Mehmet Rüyan Soydan için bir poşete Semerkant toprağı doldurduk, paketledik. Geziyi tamamlayan arkadaşlarımız mecburen bizim önümüzden geçiyorlar. Öylesine merkezi bir yer. Pazardan kuru üzüm bili almışlar. Yağmur çiselemeye başladı. Yaz yağmuru aman yağsın hepimiz duya durduk, yakarmaya başladık.

Yorulanlar için bölgele tırtıllı oto dedikleri 3,5,10 kişilik motosikletli araçlar var. Onlara binerek arkadaşlarımızla birlikte Registan Meydanına yeniden geldik. Bitişikteki çay bahçesinde ise arkadaşlarımız serinlemek için dondurma yiyor, soğuk içecekler içiyordu. Burası da yemyeşil bir alan… Arkadaşlarımızın yanına oturduk. Çay evlerinin dışında burada lokanta, cafe, pastaneler de var. Onlar da kalabalık. Haftanın her günü burası böyle yerli yabancı turistlerin akınına uğruyormuş.

TAHT İÇİN OĞLU TARAFINDAN KATLEDİLEN BİR HAKAN

Uluğ Bey’a ait gerek medrese ve gerek rasathane kalıntıları o döneme ait ne varsa hala arkeologlar araştırıyor. Uluğ Bey’in mezarı da bu çerçevede bulunmuş. Bakımlı. Özbekler gururlandıkları tarihlerine ilişkin olarak hamaset yapmıyor ve gerçeği görecek kadar ufuk sahibiler.Mesela Uluğ Beyi oğlunun öldürüp tahta geçmesi olayı gibi. Uluğ Bey Müzesi de muhteşem; minyatürler, resimler, kitaplar, müzik enstrümanları ve uzay aletleri çok şık ve dikkat çekici. Bölgede Özbek, Rus, Yahudi cemaatinden mezarlıkla ayrı… Tarihi özelliği bulunmayan eski yerleşim yeri de yeni mezarlık olarak devreye girmiş.

Hızlı hızlı dolaşıyoruz. Zamanın nasıl döndüğünün farkında bile değiliz. Alim Muhammet Katongu’nun mezarının da defnedildiği Telkari Camii’ne geçtik. Telkari’yi ziyarete gelen ve üniversiteye hazırlık yapan bir talebe grubuyla konuştuk. “Türkiye-Özbekistan kardeştir. Elbette İstanbul’da okumak ve görmek isteriz.” deyince hem sevindik ve hem bir özlem içinde olduklarını fark ettik. Türk Dünyasının birlikteliğinin kurumları bir an evvel daha aktif bir eyleme geçse gördük ki bu gibi sorunlar hemen çözülür.

Özbek halkı zamanını Registan Meydanı gibi tarihi mekânlara geçirmekten çok mutlu.  Işık gösterisi de muhteşemdi. Geç saatlere kadar etkinlikler Registan Meydanı’nda devam ediyor. Resim çektirenler birbiriyle yarışıyor, pozlar verip duruyorlar.

Akşam yemeğini iki katalı, tipik bir Semerkant evi olan HabevviCpdam’da yedik. Özbekistan’da değişik milletlerin mutfak kültürünü tanıtan lokantalar var. HabbeviCpdam ise bir İran lokantası. Nostaljik dizayn edilmiş. Avizeler, halılar, duvar süsleri, hatta masa ve sandalyeler bile antika gibi duruyor. Naneli ayran ikram ettiler. Tunus’ta da naneli çay vardır. HabevviCpdam’ın yemekler Türk damak keyfine uygun lezzetteydi.

HIZLI TREN GARLARI

Çok kalabalık olan Semerkant batılı tarza bir trafik yönetimi var. Sivillerin geçiş üstünlüğü mevcut. Araçlar sivilleri görünce hemen duruyor ve yol veriyorlar. Treleybüs çalışıyor. Gökdelenlerin sayısının her geçen gün daha da artığını anlattılar. İpek halıcılığı hala devam ediyor ve ülkeye girdi sağlıyor. Özbekistan’da Afganlılar da halıcılık yapıyorlar.

Semerkant gezimizi zaman zaman birlikte, zaman da ayrı ayrı gruplar halinde tamamladık. Registan Meydanı önündeki otobüsümüzde buluştuk. Hızlı Tren ile Taşkent’e geçeceğiz. Sabaha karşı da uçakla İstanbul’a döneceğiz. Tren garına gittik. Tertemiz bir istasyon… Valizlerimizi taşıdık. Güvenlikten geçerek trenin gelmesini bekledik. Bu sırada en önemli ihtiyaçlarımı giderdik, yerlerini keşfettik. Gar büfesinden bisküvi falan aldı acıkan arkadaşlar. Garda dev ekranda ve duvarlarda sürekli ışıklı reklamlarla Semerkant anlatılıyor. Az bile anlatıyorlar.

Hızlı trene yerleştik. Trende hiç boş yer yoktu. Üç ve dördüncü vagonlarda toplam 32 arkadaşımız var. Valizler raflara ve büyük bavullar için gösterilen arkadaki boş yere yerleştirildi ve sonra ver elini Taşkent. İki saat 10 dakika sonra Taşkent’te idik. Taşkent Tren Garı da büyük ve modern… Valizlerimizi alarak gar dışına çıktık. Hemen taksiciler etrafınızı sararak yardımcı olmaya çalışıyorlar. Hatta bir tanesi de kadın şoför idi. Oysa bizi otobüsümüz bekliyor.

TÜRK DİPLOMAT KÜLTÜR ADAMLARINI UMURSAMADI

Yine her zaman olduğu gibi Doç. Dr. GülnozSettarova bize yol gösteriyor, yardımcı oluyor. Taşkent mihmandarımız Yurbin bizi karşıladı ve otobüsümüze yerleştik. Taşkent’te daha en az altı yedi saat zamanımız var. Sanıyoruz ki Türk Büyükelçimiz bizi konuk edecek ve Özbek misafirlerimiz de çağıracak, moral verecek. Hiç umurlarında bile olmadı bu kültür hizmetimiz. İnsanlar kendisine yakışanı yapıyor.

Yine kendi paramızla kendimizi ağırladık. Yeni açılan alış veriş merkezi Mogc City AVM’den geçtik, dört minareli ve üç şerefeli Karakamış Semti Camii’ni gördük, kalabalık caddelerden geçtik ve 45 dakika sonra, vardığımız Taşkent’in en aristokrat semtinde, en lüks lokantası Seyyit Sultan Restoran’ta son etkinliğimizi gerçekleştireceğiz. Lokanta Taşkent’in Karakamış semtinde. Yani bizim Nişantaşı veya Çankaya semti gibi.Yanından da şıp şıpı kasteli değil bir dere akıyor, koru gibi ağaçlı mekândan kuş sesleri geliyordu. Burası bir saray yavrusu, bir konak estetiğinde idi. Locaları, büyük salonları ve fuayesi vardı. Erkek erkeğe Özbek konuklar bir hayli idi. Bazı aileler de çoluk çocuk gelmişlerdi. Hanımlar ellerindeki yelpazeleriyle sıcak geceyi serinletmeye çalışıyorlardı. Çocukları ise geniş bahçede koştururken, aileler karşılıklı sohbetin belini kırıyorlardı. Seyyit Sultan Restoranın ışıklandırması hem romantik ve hem de nostaljikti.

KARAKAMIŞ ve ÇUKUR SU’DA UD ve NEY SESİ

Akşam yemeği için geldiğimiz Seyyit Sultan Restoran bana biraz zengin yeri gibi geldi. Aristokrat bir havası vardı. Çünkü Taşkent’in en pahalı semtlerinden olan Karakamış’taydı bu mekân. Bitişiğinde bir su sesi vardı. Çukur su, şırıl şırıl akarak bir romantik hava ortaya çıkarıyordu. Bize fuayede çok uzun bir masa ayırmışlardı.

Özbek mutfağının örnek yemekleri ve içecekleri geldi. Mezeleri de bir hayli fazlaydı. Bir ara yağmur çiseledi. İçeri geçip geçmemeyi tartışırken yağmur kesildi. Hava serinledi kısmen. Büyük salonda ise düğün vardı. Şık şık Özbek Hanım ve beylerinin sayısı her geçen dakika arttı. Düğün havasının yansıması başladı. Bizim sohbetimizi hiçbir şey kesmedi. Zaten de kesemezdi. Bizde de Müzisyen Hüseyin kıyak ve Süleyman Ergüder Hoca Türk Sanat Müziğinden örneklerle gecemizi renklendiriyordu. Ney ve ud sesini de ne kadar özlemişiz. İstanbul şarkıları söyledik hep birlikte. Düğündekiler ve locadakiler bile bizi izlemeye başladılar.

İKİ ÖZBEK AKADEMİSYENİN SÜPRİZİ

Bu sırada bir sürpriz oldu. Prof. Dr. Şahina Babahan İbrahimova, yanında Doç. Dr. GülnozSettarova ellerinde büyük paketlerle içeri girdiler. Masamıza oturdular. Büyük bir alkış koptu. Arkalarından da bir gölge gibi gelen bir başka adam… Bu gölge gibi, bize doğru yaklaşan mütevazı adamı tanıyorum. Kıymetli dostum Taşkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. HamidullaBaltabayev. Görür görmez birbirimize hasretle sarıldık. Aynı masaya oturarak kaldığımız yerden sohbete devam ettik. En son Bakü’de beraberdik. Bişkek ve Issık Göl’deki Cengiz Aytmatov Formunda da yine ayrılmamıştık. Hatta bana Issık Göl’deki otelimizde çapan giydirmişti. Yanında da Karakalpak Özerk Cumhuriyeti’nden Prof. Dr.Kuvens Bey Orazimbevof da vardı. Demek 9 yıldır görüşemiyorduk. Önce hasret giderdik. Bana henüz yayınlanan Özbek Edebiyatı adlı kitabını hediye etti. Tercümesini aziz dostum Mir Aziz Azam’ın yaptığı Mehmet Akif’in Safahat adlı kitabını da daha önce yayınlamıştı. Oğlu Türkiye’de üniversite okudu. Artık fakülteyi bitirmiş, Taşkent’te iş kurmuş. Buna da sevindim. Türkiye üniversiteleri ve aydınlarıyla programlar yapmak istediklerini anlattı. Akif ve Çolpan etkinliğinin devamı istedi.  Sonra ikinci bir sürpriz yapıldı. Prof.Dr. İbrahimova ve Doç.Dr. Settarova bütün konuklara Özbekistan el işlemesi tek tek çay fincanları hediye ettiler. Bana, Prof.Dr. Durmuş Acar ve İbrahim Öztürk’e çapan giydirdiler. Mehmet Rüyan Soydan’ın çapanını ise İbrahim Öztürk teslim aldı. İbrahim Öztürk’ün bekâr olduğu öğrenilince de, Prof.Dr. Baltabayev’in kızı hatırlatıldı. Ancak İbrahim Öztürk edebi çalışmalarının tamamlanması için şimdilik evlenmeyi düşünmüyor. Son gecemizin her dakikası mutluluk ile doluydu. Bunun en zoru ise ayrılmaktı. İşte o saat geldi çattı. Gece hiç bitmesin istedik.  Bu gece sabaha karşı İstanbul’a uçacaktık.

Ve sabah07.30’da İstanbul’daydık.

Merhaba Türkiye!

TÜRKİSTAN SAHİPSİZ DEĞİLDİR

Geldiğim günün sabahı idi. Telefonum çaldı. Baktım Doğu Türkistan’ın yiğit evladı, aziz dostum Hamit Göktürk arıyor. Hamit Göktürk Ailesi yıllar önce Türkistan’dan Çin zulmünden ve soykırımından kaçarak Türkiye’ye göç etmiş, önce Kayseri’ye, sonra İstanbul’a yerleşmiş, bütün hayatını Doğu Türkistan davası için vakfeden bir aile. Hamit Göktürk, Türkistan’da kurulan Eyalet Hükumeti (1946) Genel Sekreteri diplomat, milletvekili İsa Yusuf Alptekin’in de çalışma arkadaşı, hemşerisi. İsa Yusuf Bey’in kurduğu ancak faaliyete geç başlayan,Vakıf Hamit Göktürk ve arkadaşlarının devreye girmesiyle İstanbul Şehzadebaşı’nda bir merkeze sahip oldu. Kütüphane kurdu, programlar düzenledi.Hamit Göktürk İstanbul’da Doğu Türkistan Vakfı’nın da 18 yıl hizmetinde bulunmuş, başkanlığını yapmış bir kahraman. Türkistan ve Uygur Türkleri ile alakalı en sağlıklı haberi ve gelişmeleri Hamit Göktürk’ten alabiliriz.

-Mehmet Ağabey Güney Batı Türkistan’dan hoş geldiniz. Önceden haberimiz olsaydı size adres verirdim. Görüşürdünüz. Fergana Vadisinde çok sayıda Doğu Türkistanlı dostlarımız, hemşerilerimiz vardı.

-Hoş bulduk. Çok teşekkür ederim Hamit Bey. Fergana’ya çok uzaktık. Harizmi bölgesindeUrgenç Üniversitesi’nde idik, Türkmenistan’a yakındık. Yine de minnettarım.

TÜRKİSTAN’DAN KİLİS’E GÖÇ

-Sizin Türkmen olduğunuzu biliyorum. Kilisliler Türk Dünyasına özel bir alaka gösterir ve çok duyarlıdırlar. Rahmetli hemşeriniz, Kilis’te Şıh Efendiolarak anılan Nakşi ekolünün ileri gelenlerinden Alim Mehmet Vakıf Tazebay’ın (1876-1965) torunu Prof. Uygur Tazebay’ın ataları da Türkistanlı. Kendisiyle sık sık görüşürdük. Hep anlatır,şöyle hatırlatırdı atalarını; “Atalarım Türkistan’ın Hindistan sınırındaki Hoter’den(1750) Turfan’ageçtimişler, bir müddet yaşadıktan sonra Ahmet Yesevi Hazretlerinin mekânı Yesi’yevarmış, burada da yıllarca kaldıktan sonra Anadolu’ya, en sonunda da Kilis’e yerleşmişler”.

-EvetProf. Uygur Tazebay(1934-2021) hemşerimdi ve benim ağabeyimdi. Ankara’da sık sık muhabbetler ederdik. Sorunlarımıza yardımcı olurdu. Önemli bir vatanseverdi.Vefatından bir hafta önce yine telefonla konuşmuş, ülke meseleleri hakkında karşılıklı değerlendirmelerde bulunmuştuk. Kilis’te doğdu,Ankara’da vefat etti. Kilis’te NanşiŞıh Efendi Tekkesi haziresinde bulunan aile mezarlığında defnedildi. Bir bilgi daha vereyim, Bakanlarımızdan rahmetli Hasan Celal Güzel de Uygur Beyin yeğenlerinden. Tümü de nurlarda uyusun.

-Uygur Bey YÖK Başkan Vekili iken(1988), Çin zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelen onlarca Uygur Türkünün diplomalarının denkliği, üniversite eğitimi görmesi için çok mücadele verdi, başarılı oldu, imkân ve kaynak ayarladı. Allah rahmet etsin.

-Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde de öğretim üyeliği de yaptı Uygur Bey. Ahmet Yesevi Vakfı Genel Sekreterliği sırasında da Türkistanlı gençlere önemli hizmetler verdi ve yardımlarda bulundu. Çok yönlü hizmet adamı bir Türk aydınıydı. Mekânı cennet olsun.

Özbekistan’da “Müşterek Milli Şairlerimiz Mehmet Akif Ersoy ve Abdülhamit Süleyman Çolpan Uluslararası Urgenç Sempozyumu” vesilesiyle birçok olayı da böylece hatırladık. Hamit Göktürk ile karşılıklı dualar ederek, telefonlarımızı kapattık.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.