Bilinmeyen Tarih Bilinemeyen Osmanlı

26 Kas 2017 Paz 22:42
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

 

Türk Tarihi görkemli, ama yeni nesiller üç beş kuşak öncesini bilmekte zorluk çekiyor. Belki dedesini hatırlıyor insanlarımız ama dedesinin babasını veya dedesinin dedesini kimse bilemiyor?

Benim neslim hep ikilem içinde kalmıştır.

Okullarda öğrendiklerinin tam tersi, hayatlarında karşılarına çıkmıştır.

Sizi illa tek kahramana mecbur etmeye çalışıyorlar.

Bugün de öyle değil mi?

Oysa bir milletin ne kadar çok kahramanı varsa o milletler daima hep önde olmuştur, ses getirmiştir, tarihe mal olmuştur.

Ta ilk mektepteki günlerimi hatırlıyorum, sonra orta mektep ve nihayet lise günleri…Öğretilen tarihten, ezberletilen marşlardan, yüreklere vurulmak istenen zincirden, eleştirel düşünme tarzındaki kilitten bir türlü kurtulamadık. Ancak birkaç tane de olsa o günün muallimi, birkaç kitap ve dergi;bugünün öğretmenleri yeni nesle ufuk gösterdi, bilgilendirmeleriyle sorumluluk yükledi.

KIZIL MI, GÖK MÜ?

Hem ders kitaplarımızda ve hem de okullarımızda Osmanlı öyle anlatılıyordu ki ikileme düşmemek için çok okumak, çok sorgulamak ve çok iyi analiz etmek gerekiyordu. Öyle ki bir gün sınıfta sordum “Öğretmenim, bütün padişahlarımız bu kadar kötü mü?” diye. Ne başıyla tasdik edebildi, ne de onay verdi. Sadece Niyazi Akşit ve Emin Oktay’ın yazdığı tarih dersi kitabımızda böyle yazdığını söyledi. Çünkü resmi tarihe kendisi de inanmıyordu. Nitekim ders kitaplarımızda Sultan 2. Abdülhamit hakkında  “kızıl sultan” yazmasına karşılık, Tarih Öğretmenimiz Mahmut Topalfakı’nın tavsiyesiyle okuduğumuz Nihal Atsız, Türk Ülküsü adlı kitabında “gök sultan” diyordu. Bu tartışmalar hala sürüyor. Ama karşı tezi de destekleyen görüşler artarak yayınlanıyor. Doğrusu da bu…

Bazı öğretmenlerimizin inanmayarak da olsa anlattığına göre; ülkemiz çok çektikleri padişah ve sultandan kurtulmuştu, çünkü onlar çok kötü bir yönetim göstermişlerdi! Oysa dönemler eleştirilebilirdi ama Cumhuriyeti ve demokrasiyi mektep talebelerine böyle anlatmak çok yanlıştı. Oysa Cumhuriyetin temelleri Osmanlının son günlerinde batıdaki gelişmelerle birlikte birinci ve ikinci meşrutiyetle, yürürlüğe konulan yeni anayasa, kurulan siyasi partiler ve Osmanlı Meclis-i Mebusan-ı ile zaten atılmıştı. İstiklal Savaşını kazanan kumandanlar da Osmanlı askeri mekteplerinde yetişen zabitler idi. Gökten zembille inmemişlerdi. Başta Mustafa Kemal(1881-1938), İsmet İnönü(1884-1973), Fevzi Çakmak (1876-1950), Kazım Karabekir(1882-1948), Ali Fuat Türkgeldi(1867-1935) hemen akla gelen isimler. Başta Nutuk’u, sonra paşaların bu konuda yazdıkları hatıraları akıl gözüyle okumak bize çok sayıda ipucu verecektir. Ancak düşünen kafalar için bu söz konusu, yoksa akıllarını başkalarına teslim ederek, düşünme ve fikir ürütme özellikleri kaybedenler için değil.

 

CUMHURİYET KURULUYOR

Günümüz Türkiye’sinde artık her görüş taban buluyor ve kendini anlatan bir yayına sahip. Bunun sebebi de ülkemizde yeterli olmasa da cumhuriyetimizin gereği demokrasi kuralları içinde hukuk devleti, insan hakları, fikir ve inanç hürriyetinin hayat bulmasıdır.

Konuya böyle girmemin sebebi İstanbul’da TBMM’ce İstanbul Dolmabahçe’de gerçekleştirilen ve 4 gün devam eden “SultanV. Mehmed Reşat ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu” oldu.TBMM Milli Saraylar Müzecilik ve Tanıtım Başkanı Fahrettin Gün Bey’i arayarak programı rica ettim. Hemen whatsapp ile gönderdi. TBMM bir sene önce de İkinci Sultan Abdülhamit Han(1842-1918) hakkında uluslararası bir etkinlik gerçekleştirmişti. Önümüzde yıl da bu dizinin bir başka etkinliği olan son padişah Sultan Mehmet Vahidüddin(1861-1926) uluslararası sempozyumu yapılacak.

TBMM 23 Nisan 1920 yılında kurulmuştu. 1 Kasım 1922’de de saltanat kaldırıldı. 17 gün sonra, TBMM tarafından Şehzade Abdülmecit Efendi(1868-1944) halife seçildi. Cumhuriyetimizin ilanı ise 29 Ekim 1923. Osmanlı Hanedanı ve Halife İstanbul’da yaşıyordu. Yaklaşık 4 ay kadar sonra da bir akşamüzeri TBMM; Hilafetin lağvına ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Haricine çıkarılmasına karar verdi(3 Mart 1921 tarihli 431 sayılı kanun).

Hemen o gece Halife Abdülmecit Efendi ve ailesi yurtdışına sürüldü. Hanedana mensup 36’sı erkek, 48’i kadın ve 60 çocuk olmak üzere 144 kişi de 10 gün içinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dışına çıkarıldı. Birçoğu Mısır, Suriye ve Lübnan gibi İslam ülkelerine giderken, bazıları Fransa, İtalya, Macaristan ve İngiltere’yi tercih ettiler.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin yerleşmesi ve kökleşmesi için bu alınan bir tedbirdi. Rejim yerine oturduğunda nereden bakarsanız bakınız bu tedbir kaldırılmalıydı. Ancak öyle olmadı. Ceza haline dönüştü. Hanedan üyelerinin çileleri sürgün yılları uzadıkça arttı. Vatansız olarak hayat mücadelesi başlamıştı. Yaşamak için her türlü işte çalışanlar oldu. Hastalanıp hayatlarını kaybedenler de vardı. Bu konuda TRT, Osmanoğlu’nun Sürgünü adlı bu konuda bir belgesel yaparak yayınladı(2006).

İLK ADIM MENDERES’TEN

Hanedan mensuplarının yurda dönmelerine ilk defa Başbakan Adnan Menderes (1899-1961)teşebbüs etti(1952). Ancak tutucu, inkârcı ve bağnaz kafalı politikacılar, buna mani oldu. Yalnızca Osmanlı Hanedanına mensup hanımların ve şehzade olmayan eşlerinin (16 Şubat 1952 tarih ve 5958 sayılı kanun ile) Türkiye’ye gelmelerine müsaade edildi. Şehzadelerin yasağı devam etti.

Başbakan Bülent Ecevit  (1925-2006) bir af tasarısını parlamentoya getirdiğinde(27 Mart 1974) Demokratik Partili milletvekilleri af kanunu içerisine Osmanlı Hanedanı erkekleri için de iade-i itibarı gözeten bir madde ekledi. Kanunun sözcülüğünü de Erzurum milletvekili Rasim Cinisli yaptı. Oylamada CHP olumsuz, DP, AP, MSP, MHP ve CGP olumlu oy kullandı. Tasarı kabul edilerek görüşmek üzere Cumhuriyet Senatosuna gönderildi. Senatoda Adalet Partili İhsan Sabri Çağlayangil (1908-1993)söz konusu 8. Maddeye engel olunca tasarı yeniden TBMM genel kuruluna gönderildi. Sert tartışmalar oldu. Demokratik Parti büyük gayret gösterdi. CHP olumsuz oy kullanmayarak bu defa tarafsız kalınca tasarı kabul edildi. Bunda Başbakan Bülent Ecevit’in herkesi şok eden “Sultan Vahdeddin hain değildi” diye bir açıklaması vebu kanunun mimarı Rasim Cinisli’nin yürekten alakadar olması etkili oldu.

Türkiye’ye ilk gelen(1974) Osmanlı Hanedanı İspanya’dan Sultan Reşat’ın torunu Mehmet Nazım Efendi(1910-1984) ve eşi Halime Sultan, Suriye’den Sultan 2. Abdülhamid’in torunu Şehzade Harun Efendi(1932) ve ailesi, Sultan 5. Murat’ın torunu Şehzade Ali Vasıb Efendi(1903) ve oğlu Şehzade Osman Selahattin Efendi olmuştur.

 

BİR ŞEHZADE AİLESİYLE BERABERLİĞİMİZ

Yıllar sonra Mehmet Nazım Efendi ve eşi Prenses Halime Hanımı tanıdım. İstanbul Göztepe Gözcübaba semtinde karşılıklı apartmanlarda oturmuştuk. Maile gidip gelmelerimiz oldu. Mehmet Nazım Efendi aşırı mütevazı yaşıyordu. Çok sabırlı, nazik, zarif ve vakur biriydi. Mükemmel bir aile idiler. Mükrim insanlardı. Birlikte pikniklere gittik, gezmeler yaptık, sofralarımızı paylaştık. Mutluluktan uçuyor “cennetteyiz adeta” diyorlardı. Kızım Furkan’ın “Nazım Dedesi” olmuştu. Furkan’a hediyeler alırdı. Görgüsü karşısında insanlar utandıracak kadar kibarlardı.

Şehzade Mehmet Nazım Efendi Ürdün tabiiyetindeydi daha önce. Türkiye’ye geldikten sonra diplomatik bazı sorunlar için Ankara’da birkaç defa Ürdün Büyükelçiliğinde birlikte gittik. Yenimahalle Konkur Sitesi’ndeki evimizde kalırdı. Çok iyi balık pişirirdi. O gün bize sardalya yaptı. “Kılçıklıdır ama lezzetlidir” demişti. Eşi Prenses Halime Hanım ise sık sık Ürdün’e giderdi. Akrabaları vardı Amman’da ve kraliyet ailesinde. Zaman zaman da uzun bir süre kalırdı. Prenses Halime Ankara’ya geldiğinde ailemizle birlikte olurdu. Son gelişinde Başkentte eşim, kızım ve oğlum ile birlikte devlet mezarlığına gitmiştik. Prenses Halime Hanım Üç çocuklarından biri Ürdün’de, biri Amerika’da pilottu, diğeri de İngiltere’de yaşıyordu. En büyük oğlu Şehzade Pilot Cengiz Efendi(1939-2015)İstanbul’a geldi. Mehmet Nazım Efendi çocuklarının da İstanbul’a gelmesini, hatta yerleşmesini çok istiyordu. 1984 yılında hakka yürüdü. Dedesi Sultan Mehmet Reşat’ın yanına defnedildi. Prenses Halime Hanım da Ürdün’de vefat etmiş. Şehzade Cengiz Efendi de(2015) yıllar sonra ahirete göç etti. Hepsine rabbimden rahmet dilerim.

İstanbul’da hala zaman zaman Şehzade Osman Selahattin Efendi ile görüşüyoruz. Beylerbeyi’nde oturuyor. Bir defasında evinde konuk olduk. Aynı yerde bir zamanlar İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy da oturmuş. Dairenin girişinde Akif’in bir müddet burada ikamet ettiği şeklinde bir yazı asılı…

DOLMABAHÇE’NİN DİLİ OLSA DA KONUŞSA

Sultan V. Mehmet Reşat ve Dönemi Uluslararası Sempozyumunun programını inceleyince hangi tebliği izlemem gerektiği konusunda kafamda bir fikir oluştu. Öyle de yaptım. Sadece fotoğraf sergisi açılışında hazır bulanamadım ama gezdim. Dolmabahçe Sarayı Sanat Galerisi’ndeki sergi birkaç değişik arşivden de istifade edilerek hazırlanmış. Dönemi gayet iyi anlatan fotoğraflardı.

 

Sempozyumun açılışı Medhal salonunda yapıldı. Girişin iki yanından birinde sempozyum kitapları pazarlanıyordu. Bu kapsamda 2. Meşrutiyet ve Sultan V. Mehmet Reşat Kronolojisi,Meşrutiyet Sarayı’nın Çelebi Padişahı Sultan V. Mehmet Reşat’ın Hayatı, Sultan Mehmet Reşat’ın Rumeli Seyahati Albümü, Milli Saraylar Dergisi Sultan Mehmet Reşat Özel sayısı, Sultan V. Mehmet Reşat ve Dönemi Sergi Kataloğu, Sultan ve Cemiyet(2. Abdülhamit Han ve İttihat Terakki Mücadelesi), Osmanlı Arşiv Belgelerinde Sultan Mehmet Reşat ve Dönemi, Sultan V. Mehmet Reşat ve Dönemi Fotoğraf Albümü ile 3 ciltlik Sultan Mehmet Reşat Han’ın ve Halefi’nin Sarayında Gördüklerim adlı eserleri okuyucularını bekliyordu. Bir yanda ise Milli Sarayların ürettiği rozet, biblo, resim, kartpostal ve saat kulesi gibi hatıra eşyaları beğeniye sunulmuştu.

DEVLETİN HAŞMETİNİ GÖSTERMEK

TBMM Başkanı İsmail Kahramansempozyumda yaptığı konuşmada Osmanlı Cihan Devleti’nin Türk ve dünya tarihindeki önemli yerine işaret etti, batılıların eleştirilerine karşı da “Kim oluyor dünya?!…” diye de tepki gösterdi. İsmail Kahraman’a göre Osmanlılar başarılı fetihleriyle insanlığa büyük medeniyetler götürdü, ancak batı dünyası bunu görmek istemedi. Tarihin en büyük devlet adamlarından, ülkesini ve toplumumu 33 yıl istisnasız tek bir toprak parçası vermeden bütünlüğünü koruyan Sultan 2. Abdülhamid’i de bu yüzden entrikalarla devirmek istediler. İttihat ve Terakki aracılığıyla Osmanlı Cihan Devletini parçaladılar, ihanet ettiler. İttihatçılar 8 ayda devleti yıktılar. Enver de bu ihanetin öncüsü oldu. Sultan 2. Abdülhamit için “rom içerdi” diye iftira ettiler, yalanlar sıraladılar. Vallahi de yalan, billahi de iftira.

İsmail Kahraman şunları söyledi;

-TBMM olarak geçen sene 2. Sultan Abdülhamit konulu bir uluslararası sempozyum düzenledik. Tebliğler basıldı. İnşallah bu sene de Sultan Mehmet Reşat için yapıyoruz. Bu dizinin üçüncüsü olarak önümüzdeki yılda da Sultan Mehmet Vahdeddin için milletlerarası ilmi bir toplantı tertip edeceğiz. Bütün dünyada hanedanlara büyük bir alaka ve hürmet vardır.  Adına yapılan saraylar hala milyonlarca turistin ilgi odağıdır.  Fransa için Versay Sarayı, İngiltere için Buckhingham Sarayı;bizim Deli Petro dediğimiz Rusların Büyük Petro dedikleri Çar’ın yazlık Peterhof ve kışlık Ermitaj Sarayı St. Petersburg’da böyle örneklerdir. Avusturya ve Almanya’da da bunun örneklerini görmek mümkündür. Bizde de Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları devletimizin haşmetini göstermesi bakımından yerinde yapılmıştır.

TBMM Başkanı İsmail Kahraman Sultan Mehmet Reşat’ın bir gönül adamı olduğunu, halkı tarafından çok sevildiğini, öyle ki bugün bile en değerli altınların Reşat, Mecidiye, Cumhuriyet ve Ata olduğunu hatırlattı. Bütün programları sultanların doğum gününe göre planlandığını belirten İsmail Kahraman, Sultan Mehmet Reşat’ın da 173. Doğum yıldönümüne bu etkinliği denk getirdiklerini belirtti.

BEN OLMAK VEYA KİMLİĞİNE SAHİP ÇIKMAK

İsmail Kahraman bir buçuk saat kadar süren konuşmasında TBMM Başkanı olarak temaslarından örnek de verdi:

-23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Nevşehir’den öğrencilerimiz gelmişti. Teker teker sordum okuyup ne olacaklarını?. Kimisi doktor, kimisi avukat, kimisi mühendis olacağını belirtti. Daha çok da öğretmen olacaklarmış. Bir tanesi futbolcu olacağını belirtti. Dedim ki “Arda Turan mı, Messi mi yoksa Ronaldo mu olacaksın? Cevabı beni şaşırttı. “Hiç biri değil ben olacağım” dedi. Kutladım. Herkesin bu futbolcu olacak öğrencimiz gibi kendisi olması gerek, kimlik sahibi olması gerek.

İsmail Kahraman bir başka anekdotunu anlatırken de kendisinin biraz Fenerbahçeli olduğunu hatırlattı:

-Afrika’dan bakanlarıyla birlikte Zaire devlet başkanı gelmişti. Laf lafı açtı sordum, “SizZaire’de hangi takımı tutarsınız?” diye. Yanında oturan 10 kadar bakanını göstererek onların yanında tuttuğu takımı söylemenin doğru olmayacağını belirtince “Sizi o zaman bize transfer edelim” dedim. O da “olur” diye cevap verdi. 10 Milyon Euro transfer ücreti istedi!… Türkiye’nin Afrika ülkelerine yaptığı yardımı bilen Afrikalı lider; ülkesine kredi vermek üzere pazarlık başlattı. Biliyorsunuz daha sonra Cumhurbaşkanımız Zaire’ye verilmek üzere bir milyon liralık krediyi imzaladı. Ülkemizdeki atılımları bütün dünya görüyor. Türkiye tarihinden aldığı tecrübelerle bir cazibe merkezi oldu. Türkiye sadece Osmanlı demek değil aynı zamanda Selçuklu demek.

 

Böylesi etkinliklerin bir faydası da büyükşehirlerde yılda bir kere bile görmediğin onca arkadaşı, dostu bir arada yakalamak da oluyor. Yarım asırlık bir dostluğumuzu Prof. Dr. Abdullah Uçman ile böyle giderdim. Sonra daha başkaları… Osmanlı Hanedan üyeleri İstanbul’da sanırım 40 kadarlar. Gerçi Osmanlı Hanedanı ile alakasını esirgemeyen Mehmet Tosun’a göre ise ancak 25 kadar varlar. Sayıları ne olursa olsun toplantıda protokol dışında arka sıralarda oturan şehzade Orhan ve Şehzade Osman Selahattin Osmanoğlu’nu gördüm. İsmail Kahraman’ın konuşmasının ardından ikisi de ayrıldı.

Toplantının ilk günü sempozyum bilim, icra ve istişare kurulu üyelerinden de gelmeyenler olmuştu.

PARLAMENTERİZME GEÇİLİYOR

İsmail Kahraman’ın konuşmasının hemen ardından Princeton University’den Prof. Dr. M. Şükrü Hanioğlu açılış oturumunda konuştu.

Şükrü Hanioğlu’na göre; o dönemi incelemek için üç husus üzerinde durmak gerek; 1.Söz konusu dönem nasıl bir devirdi, 2.Bu dönem Osmanlı coğrafyasına nasıl yansıdı, 3. Sultan Reşat ne denli etkiledi?

Sultan Reşat döneminde ülkede fikri yapılanmalar oluyor. Dergiler birbiri ardından yayınlanıyor, medya hayatı güçleniyor. İslamcılık fikri hızla gelişiyor. Bu çerçevede Şevkat-ı Nisvan(kadın haklarını himaye) derneğinin şubeleri artıyor. Feminizm de güçleniyor, kadın hakları gündeme geliyor. Sultan Reşat dönemi siyasal bir laboratuvar oldu. Böylece Cumhuriyetin doğuşunun ayak izleri göründü. Siyasal örgütlenmeler başladı. İdeolojik çatışmalar yaşandı. Çoğulculuk dikkat çekti. Erken başlayan İttihat ve Terakkicilik Türkçülük ile daha fazla örtüştü. Çok uluslu ve ulusal devlet anlayışları tartışmaya başlandı. Arap ülkelerinde Suudi Arabistan’da Şerif Hüseyin ile başlayan isyanlara içtihat kararları geldi. Ancak çöküşü görmeden Şerif Hüseyin (1854-1931)öldü. Merkezle çatışan örgütlerin sayısı arttı. Böylece çatışmacı bir dönem yaşandı. Maalesef Sultan Reşat hakkında dikkat çeken bir çalışma yapılmadı. Öyle ki İbnül Emin Mahmut Kemal İnal’ın(1871-1957) çalışmalarında ve eserlerinde de göremiyoruz.

Sultan Reşat döneminde parlamenterizme geçildi. Böylece Babıali, sarayı gölgeledi. Bürokrasi galip geldi. Daha sonra tersi olsa da, mücadeleyi bürokrasi kazandı. İttihat ve Terakki’nin askeri kanadı vardı ama Osmanlı Ordusunu tümüyle temsil etmiyordu. En sonunda saray, Babıali ve hükümet dışlandı. İdeoloji galip geldi. Sehzade Yusuf İzzettin Efendi(1857-1916) İttihatçılara destek verdi ve 500 altın ile katkıda bulundu. Siyasete Sultan Reşat’ın müdahale sınırlı kaldı. Sultan Reşat güç sergileyenlere karşı pasifti. 9 yıllık iktidarında güçler tarafından kullanılmıştır. Tahsili zayıftı, az konuşurdu, dindar bir padişahtı. Kendisine Hırka-i Saadet ve Ayasofya ziyareti sırasında dedelerinin mezarlarını gitme teklifi gediğinde “17 kardeşini öldüren birinin atalarım da olsa mezarına gidip dua etmem” dedi. Ayrıca Sultan 2. Mahmut’un(1785-1839) yeniçeri ocağını katliam gibi bir tasarrufla ortadan kaldırmasına da tavır göstererek Divanyolu’ndaki kabrine gitmedi.

ŞABLONCU, KUTUPLAŞTIRICI ve DUYGUSAL BAKIŞ

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’nun konuşması daha önceki hatırlatmaları sildi süpürdü. Hiç kimse itiraz de etmedi. Belli ki Prof. Hanioğlu bu konuda dopdolu ve analiz gücü yüksek bir akademisyendi. Sonra Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’na TBMM Başkanı İsmail kahraman tarafından plaket ve hediyeler takdim edildi.

Söz konusu etkinlik bazı yazarlar ve politikacılar tarafından eleştirildi. Buna göre 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ile ilgilenmek yerine Sultan Reşat ile ilgili program yaparak Cumhuriyeti unutturmaya çalışılıyor, yasakçı ve baskıcı padişahların izinden gidiliyor!… Oysa böylesi iddialar yersizdir.. ilmi bir sempozyumda elbette tarihçiler tarafından tartışılarak bir kanaate varılır. Baskıcı padişahlar yaklaşımı da doğrusu çok çiğ kaçtı. Sultan 2. Abdülhamit’e ve ittihatçılara objektif bakan elbette önemli tarihçilerimiz de var. Maalesef ülkemizde duygusal, şabloncu, kutuplaşmacı bakış hala 21.yüzyılda da olsak çok taraf buluyor. İki taraf da aynı damardan besleniyor. Aralarındaki farkı biri lehte, diğeri aleyhte olması… İster muhafazakârlar ve isterse inkılapçılar yapsın, tarihimizi ak ve kara diye istedikleri yana çekmek büyük bir talihsizliktir. Ölçü ilmi olmalıdır. Dönemin şartları itibariyle bazı kısıtlamalar elbette ki gelmiştir. Siz baskıcı padişah derseniz, karşı taraf da Takrir-i Sükûn Kanunuyla baskıları, susturulan gazetecileri hemen misal verebiliyor. Tarihi senden veya benden, nefret veya sevgi biçiminde bir yöne dönüştürmek 21. Yüzyıl Türk aydınlarına yakışmıyor.

Sempozyumda tebliği olmamasına rağmen Prof. Dr. Mehmet Maksutoğlu’na göre; Osmanlı Kabinesi, Rusya’nın; Hariciye Nazırı Noradungiyan Efendiye verdiği sahte teminata aldanarak Rumeli’deki yüzyirmi tabur eğitilmiş askeri terhis etme gafletinde bulundu. İttihat ve Terakki de Osmanlı Devletinin Balkanlardaki savaşta yenilmesini istiyor, hükümeti bu başarısızlığı üzerine yeniden iktidara gelmeyi umuyordu.(shf. 479)

Osmanlıda seferberliğin ve cihad-ı ekberin ilan edildiği ilk dünya harbini de Prof. Maksutoğlu şöyle değerlendiriyor “Ayrıca Endüstri Devrimi sonrası Birinci Cihan Harbi’ni Avrupa’nın gündemine getirilmesi Osmanlı topraklarının paylaşılması ekseninde düşünüldü. Osmanlı için en iyi yol, böyle bir savaşta tarafsız kalarak topraklarını korumak olmalıydı. Savaş, sanayileşmesini tamamlamış devletler arasında dünya kaynaklarını ve servetlerini paylaşma ve yağmalama kavgasıydı. Osmanlının ne böyle bir iddiası olabilirdi, ne de kendine pay koparabilecek mali, askeri ve siyasi gücü vardı.(shf. 481)

Prof. Dr. Mehmet Maksutoğlu Ensar Vakfı’nın yayınladığı Osmanlı Tarihi adlı eserinde Sultan Mehmet Reşat Bölümünün sonlarında,  İttihatçılar aleyhindeki görüşü haklı çıkarabilecek şekilde şöyle diyor;

- Deneyimsiz, iyi niyetli fakat hırslı, haddini bilmez ve isteklerinin, kendi yetenek ve güçlerini çok aştığını fark etmeyen, kendi güçleri, yetenekleri ile istekleri arasında denge kuramamış olan İttihat ve Terakki liderleri eliyle, devlet felaket ve yokluk çukuruna yuvarlanmış oldu. (shf. 483)

İSTEKLERE BOĞUN EĞMEK ve ŞEHİTLİK

Yine söz konusu bu sempozyumda hazır bulunmayan Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Bilinmeyen Osmanlı adlı eserinde Sultan Mehmet Reşat ile alakalı bölümde özetle (shf. 289)şunları anlatıyor:

“V. Sultan Mehmet Reşat Han 27 Nisan 1909 tarihinde 65 yaşında Osmanlı tahtına oturdu. Dehası itibariyle ağabeyi 2. Abdülhamit ile kıyaslamak mümkün değilse de İslam kültürüne vakıf,Arapça ve Farsçayı iyi bilen, Mevlevi ve şair bir padişahtır. Maalesef İttihat ve Terakki’nin meşru ve gayr-ı meşru isteklerine boyun eğerek padişahlığını doldurmuştur. İttihatçılar herkesi 31 Mart mürettipliği ve irtica ile suçlamışlardır. İktidar tamamen Tal’at, Enver ve Cemal Paşa üçlüsünün elindedir. Osmanlının bu kadar kötü eller tarafından idare edildiği başka bir dönem yoktur. İttihatçıların şeyhülislamlarından Musa Kazım Efendi’nin farmason olduğu açıkça ifade edilmektedir. Ordu o günlerde İttihatçı ve Halaskar diye ikiye ayrılmıştı. Kıbrıslı Kamil Paşa((1833-1913) ve Şeyhülislam Cemaleddin Efendi(1848-1917) İttihatçılara muhalif idiler. Babıali Baskını(23 Ocak 1913) diye geçen olay, askerin siyasete karıştığı en çirkin olaylardan biridir. Sultan Reşat kukla gibiydi. Yapılan araştırmalar Enver Bey’in mason olmadığı yolundadır. Tal’at Bey masondur. Cemal Paşa’nın mason olduğu kesindir. Osmanlı’da hâkim olan siyaset İslam kardeşliği değil, milliyetçileri bile rahatsız edecek derecede aşırı Turancılıktır.

Ötüken Yayınları arasında çıkan Şehit Enver Paşa adlı hacimli çalışmada Nevzat Kösoğlu’na göre Enver Paşa bir neslin bayraktarıdır ve şehittir. Üstelik diğerleri gibi Ermeni Komitacılar tarafından öldürülmemiş, fiili savaşta şehit düşmüştür. Enver Paşa ile iddialar tamamen yersizdir.

Timaş Yayınlarında neşredilen Fatih Bayhan’ın röportajından oluşan Osman Mayatepek’in(1950-2016) Dedem Enver Paşa adlı kitabında da iddiaların yanlış, kasıtlı ve haksızlık olduğunu anlatılıyor.

Enver Paşa ile alakalı olarak Türkiye İş Bankası Yayınları da Murat Bardakçı’nın Enver adlı belgesel bir eserini yayınlamıştır.

BÜYÜK BUHRANLAR DÖNEMİ

Prof. Dr. Ziya Kazıcı’ya göre de Sultan Mehmet Reşat Arapça, Farsça ve biraz da şer’i ilimler biliyordu. İslam ve doğu kültürüne vakıftı. Osmanlı Tarihini okumayı seviyordu. Öyle ki bir kaç da şiiri bulunmaktadır. Mehmet Reşat, Sultan Abdülmecit’in tahta geçen üçüncü oğludur. Yumuşat tabiatlı, halim, selim, merhametli bir kimseydi. Hiçbir şeye karşı ihtirası yoktu. Yakınlarına haysiyeti ile ölmekten başka bir istediği olmadığını söylerdi.

İttihat ve Terakki’nin hiç bir işine karışmamayı meşrutiyet hükümdarlığının bir gereği gibi zannetti. Böyle olunca yönetim tamamen komitacılık ruhuyla hareket eden İttihatçıların eline geçti. Osmanlıda Sultan Reşat döneminde 10 defa hükümet değişti. Bu dönem büyük buhranlar içinde yaşandı. Sultanın sorunu çözecek siyasi bilgi ve tecrübesi yoktu. Padişahın sadrazam tayini yetkisi olduğu halde icradan sorumlu değildi. Bu sebeple padişahın siyasi rolü zayıfladığı gibi saray da siyasetin odağı olmaktan çıkmıştı.

Halkla konuşmak ve ülke insanlarını yakından tanımak için Padişah sık sık İstanbul içinde gezilere çıkıyordu. Bursa ve İzmit’e gitti. Okul ve hayır kurumlarına bağışta bulundu, hediyeler dağıttı.

İslam hareketlerinin başladığı Makedonları ve Arnavutları sakinleştirmek ve yeniden devlete kazandırmak için Rumeli Gezisine çıktı. Yanında şehzadelerMehmet Ziyaeddin(1873-1938) ve Ömer Hilmi Efendiler(1886-1935) olduğu halde Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa(1863-1918) ve bazı valilerle birlikte Çanakkale, Selanik, Üsküp, Priştine, Kosova ve Manastır’a gitti.

Trablusgarp ve Balkan felaketleri bu dönemde yaşandı. Osmanlı Ordusu silah ve mühimmat konusunda zayıftı. Buna rağmen Doğu Cephesi ve Kanal Harekâtıyla Çanakkale ve Arabistan Cephesinde mücadele etti.

Sultan Reşat Avusturya-Macaristan İmparatorluğu için düzenlenen yoğun programda yoruldu. Şeker hastasıydı. Bir prostat ameliyatı geçirmişti. Ramazanda Hırka-ı Saadeti ziyaretini zorlukla yapabildi. Bundan sonra tamamen sarayına çekildi. Vefatına kadar dışarı çıkmadı. Evrakları hasta yatağında imzalıyordu. Mondros Mütarekesinin(30 Ekim 1918) imzalandığını ve ülkenin işgal edildiğini görmeden 74 yaşında, 9 sene 2 ay 6 gün bir saltanattan sonra vefat etti. Cenazesi sağlığında yaptırdığı Eyüp Sultan’daki türbeye defnedildi.

ALMAN ve İNGİLİZ STRATEJİLERİve YANINDA CİHAD-I EKBER

Sempozyum iki ayrı salonda yapıldığından hepsini birden takip etme imkânı yoktu. Programa göre tercih hakkımızı vardı. Görsel malzemeleri kullanarak tebliğlerini sunanlar başarılıydı. Bazı sunumu yapanlar ders anlatır gibiydi. Siz hiç derse uyudunuz mu bilmiyorum ama tebliğ sunanlar salonu şöyle bir gözleriyle kontrol edip uyarmalılar. Latife de yapabilirler. Zaman zaman en ciddi konuda bile şakalar faydalı olabiliyor. Prof. Dr. Mustafa Özel’in “huzur dersleri” tebliğinde yönetici Mehmet Akif Işık daha başarılıydı.

Amasya GaziosmanpaşaÜniversitesi’nden Prof. Dr. Mustafa Çolak Cihad-ı Ekber ve Halife Sultan Mehmet Reşat konulu tebliğinde; bilgisayarlı sunum yaptı. Bunda başarılı oldu. Prof. Dr. Çolak’a göre Alman kaynaklarında “halife sultan” adı kullanılıyor Mehmet Reşat için. Osmanlının Birinci Cihan Savaşına girmesi için Almanlar yoğun bir propaganda yaptılar. Son Alman İmparatoru ve Prusya Kralı 2. Wilhelm(1859-1941) çok zengin bir Osmanlı arşivine sahipti. Bu arşivde hala yığınla bilgi ve belge var. O dönem tek bağımsız Müslüman ülke Osmanlılardı. Çoğu İslam ülkesi işgal altında bulunuyordu. Osmanlının nüfusu 22 milyon, sadece Hindistan Müslümanlarının nüfusu ise 66 milyondu. Max Fresherr Von Oppenheim (1860-1946) arkeologdu ama aynı zamanda bir diplomat ve ajandı da. Doğu ülkelerine çok meraklı ve dost biri… Almanlardan çıkan fikirle Padişah cihad-ı ekber fetvası alınca Müslüman halkların ayaklanması isteniyor. En büyük strateji de budur. Üstelik fetvada milletlerin adı da tek tek zikrediliyor. Padişah onlara “evlatlarım” diyor. Alman Kayzer’i 2. Wilhelm de aynı kelime ve üslubu kullanıyor. İngilizler ise İslam ülkelerinde radikalizmi öne çıkararak bir mücadele metodu kullanıyor.

KUT’ÜL AMARE ÇANAKKALE İÇİN MORAL OLDU

Kilis Üniversitesi’nden Prof. Dr. Metin Akis de İngiliz Basınına Göre Kut’ül Amare Savaşı ve Etkileri konulu bir tebliğ sundu. Metin Akis’e göre savaştan önce İngilizler bölge ülkelerini işgal etmişlerdi. Bildiriler dağıtarak Arap Aşiretleri Osmanlı aleyhinde isyan etmeye çalıştılar. Onlara can ve mal güvenliği garantisi verdiler. Bölgede sık sık görülen sel baskınları da İngilizlerin lehine gelişti. Yiyecek ve su sıkıntı başladı. İngilizler savunma hattında problem yaşadılar. Nitekim Kut’ül Amare’de yenildiler. Osmanlı’nın bu zaferi Çanakkale için büyük bir moral oldu.

Siirt Üniversitesi’nden değerli dostum Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma Birinci Dünya Savaşına Girmemizi Meşrulaştıran Fetvanın değerlendirmesini yaptı. Sırma Hocaya göre İttihat ve Terakki Osmanlıyı savaşa soktu. Fetva da alınarak din istismar edildi.  Bundan esas amaç Sultan Abdülhamit’i devirmekti. Bunda da başarılı oldular. O yıllarda devlet üç paşanın elinde idi; Enver, Cemal ve Talat Paşalar. Nereden bakılırsa bakılsın fetva cinai bir hükümdür. Karşı çıkmak cezayı gerektirir.

Öğle yemeği TBMM Milli Sarayların yemekhanesinde yendi. Sordum konuk sayınız arttı mı? Her gün 100-120 kişilik yemek çıkarken sempozyum dolayısıyla bu sayı ikiye katlanmış. Yemekler self servis. Herkes yiyeceğini kendisi alarak masasına götürüyor. Çorba, salata ve tatlı her öğün verildi. Sadece ana yemekler değişti. Yemek sohbetleri de insanların birbirini tanıması açısından çok pratik bir uygulama oluyor. Öğleden sonraki çalışmalar iki oturum halinde 14.30’da başlıyor 18.00’de tamamlanıyor.

SIRPLAR KÖYLERİ YAKIYOR, İSİMLERİ DEĞİŞTİRİYOR

Birinci Balkan Savaşının Arnavutlar Açısından Neticelerini anlatacak olan Prof. Dr. Fehari Ramadani Makedonya’dan gelmiş. Tetova-Kalkandelen Üniversitesi öğretim üyesi. Kalkandelen deyince akıma iki şey geldi. Birinci peyzajlarla süslü Alaca Camii ve Bektaşi Tekkesi. Görmezseniz olmazsa olmazlardan iki ayrı yer. Her ne ise!

Prof. Dr. Fehari Ramadani ilginç bir anekdot ile başladı. Yazılı ve yaşanmış belgeleri aktardı. Buna göre sürekli Osmanlı Devleti aleyhinde bulunan yabancı işgalciler özellikle Sırplar Osmanlıdan çok daha kötü imiş. Osmanlıyı arar hale gelmişler. Özellikle Ohrid’de halka işkence yapılmış. Ohrid ve bölgede Osmanlıdan sonraki yabancı işgalcilerköyleri yakmış, tecavüzler yapılmış, öldürme ve yaralama olayları meydana gelmiş, her türlü insan hakları çiğnenerek Arnavut halkı asimilasyona uğratılmaya çalışılmış. Yerleşim birimlerine Sırp isimleri konmuş.

Belgrat’taki Sırp yönetimi bölgeye acımasızca uygulamalar yapmış. Trakya’da da Yunanlı yöneticiler Sırplarla adeta yarışmışlar. Atina’da Müslüman bölge halkına işkenceler yapılmış. İsimler burada da değiştirilmek istenmiş. Sırplar isimlerin sonuna iç, Yunanlılar ise os veya is koyarak adları değiştirmeyi sürdürmüşler. Bölge çok acılar yaşamış. Arnavut köylerinin çoğu yakılmış. Köy halkı göçe mecbur bırakılmış. Manastır’ın nüfusu 150 binden 60 bine düşmüş. Şehir yağmalanmış. Arnavut halkı yok edilmek istenmiş. Etnik oluşumu değiştirmek için uygulamalar yapılmış. Öyle ki baskı altındaki Hristiyan Arnavutlar bile Osmanlıdan yana taraf olmuşlar. Yunanlılar Katolik Arnavutları zorla Ortodoks yapmak için mücadeleye girmişler. İngiltere ve Avusturya Devletlerinin bu konuda zengin bir arşivi varmış.

Ben bir soru sordum: “Bu anlattığınız vahşetler, tecavüzler, katliamlar okullarınızdaki ders kitaplarına giriyor mu, öğrencilere bunlar anlatılıyor mu?” Maalesef hayır cevabı geldi. Her ülke kendi işine geldiği gibi gerçekleri yeni nesle aktarıyormuş.

 

ARŞİVLER KONUŞUYOR

Makedonya’dan bir başka akademisyen Prof. Dr. Muzaffer Bislimi Manastırlı Manaki Kardeşlerin Objektifinden Sultan Mehmet Reşat’ın 1911 Rumeli Seyahatini görsel malzemeler kullanarak anlattı. Çekilen resimlerin körüklü fotoğraf makinasını gösterdi. Manaki Kardeşler(1872-1878)  Manastırlı. Sultan Reşat’ın Selanik’ten başlayan seyahatinin Kosova’ya kadarki resimlerin çoğu Makedonya Devlet Arşivinde bulunuyormuş. Kendisi de oradan istifade etmiş. 41 resimden oluşan bir koleksiyon varmış. Cam üzerine yapılan negatif resimler de bu arşive dâhil imiş. Sözkonusu resimler 1913 yılında Viyana’da yayınlanmış.

Başbakanlık Osmanlı Arşivinden Ayten Ardel Belge ve Fotoğraflar Işığında Sultan Mehmet Reşat’ın Rumeli Seyahatini anlattı. Genellikle de Manastır üzerinde durdu.

Makedonya’nın turistik kentlerinden, bir zamanlar SSCB döneminde uluslararası şiir akşamlarının yapıldığı Ohrid’ten gelen Sibela Alımovska da Sultan Reşat’ın Manastır Seyahatini sundu. Keşke aynı konuda, aynı belgelerle,ayni konu anlatılmasaydı. Makedonlar Sultan Reşat’ın bu seyahatini çok önemsiyor, Sultan Reşat’ın ziyaret ettiği eski pazar korumayaalmış ve SİT alanı ilan edilmiş. Ayrıca bu seyahat anısına PTT İdaresi özel pul çıkarmış.

Akşam yemeği Yıldız Parkı içindeki Tarihi Şale Köşkünde yendi. Çok sayıda Osmanlı Padişahı burayı has bahçe olarak kullanmış. Fransızcadan dilimize geçen “dağ evi”biçiminde kullanılıyor şale ismi. Yemekte Osmanlı Hanedanından Şehzade Orhan damadı ve kızıyla gelmiş, Şehzade Selahattin Osman ise yalnız iştirak etmiş.

BİR DİPLOMAT AJAN OLABİLİR Mİ?

Benim oturduğum Şerifali’den Dolmabahçe Sarayı’na gelmem nereden bakılırsa bakılsın birkaç saat sürüyor. Yine de bu sempozyumu dikkatle takip etmeye kararlıyım. İkinci gün Mısır Zagazig Üniversitesinden Dr. Ahmad Abdelwahab Al Sharkawy’i takip ettim. İyi ki de bu oturuma iştirak etmişim. Konu Amerikan Propagandası ve Osmanlı Tarihinin Çarptırılması: Bir Örnek Olarak Morgenthau Hatıratı.

Simultune tercümeden notlarıma bakarak aktarayım. Şöyleki;

Prof. Dr. Ahmad Abdelwahab Al Sharkawy’e göre;esas görevi emlakçılık olan işadamı, Amerika’nın Osmanlı Cihan Devleti BüyükelçisiHenry Morgenthau’nun (1856-1946)hatıratı tamamen bir ABD propagandası, bir kurgu. Büyük oyunların bir parçası… Kendi ülke yönetiminden günlüklerini yazması için izin istiyor. ABD Başkanı savaşa girmek için bu hatırata sıcak bakıyor ve istiyor. Bunun için istihbarat ile ilişki kurulur. Ermeni soykırımı iddiası ortaya atılır. Batı lehine kamuoyu oluşturulur. Böylece nefret uyandırılır. Kitap basılır. Bu söz konusu hatırat 100 yıldır da satılıyor, okunuyor. Böylece varislerine de çok para kazandırıyor Morgenthau. Bu konuda çok evrak var. Bu hatıra tamamen yalan, düzmece ve kurgu. Adeta bir senaryo yazılmış. Bu hatıratı yazmak, yani bu senaryolu kurgulamak için 4 kişi görev alıyor. Bu hatıratta Ermeni tehciri yanlış anlatıldı. Hatta saptırıldı. ABD, bu hatırayı yazanlar Ermenilerle iş tutarak birlikte hareket ettiler.

Morgenthau’nun özel kalemi Anadonyan bizzat yazışmaları kaleme aldı. Emlak ticareti yapan Morgenthau’ya, ABD Başkanı Woodrow Wilson(1856-1924) büyük bir jest ile onu büyükelçi atadı. Bundan amaç böyle bir kurguyla hatıraları düzenlemekti. Amerikan Başkanı Wilson da tarihçi bir akademisyendi. Kurgulamaya bir de Amerikalı gazeteciyi kattılar. Hatıratı bu gazeteci yazdı. Daha sonra da itirafta bulundu “ben yazdım” diyerek.  Morgenthau’nun hatıratı hala 200 $ üzerinden satılıyor. Bunun %40’ı Morgenthau Ailesine gidiyor. Hatıratın tümü komplo teorisinin en güzel örneklerinden biri… İki ABD ve 2 Ermeni 4 kişi böyle bir kurgu hatıratın mimarı oldular. Almancaya da tercüme edilerek yayınlandı. Osmanlı Türkçesiyle yazılmıştır. Buna karşılık Türkiye’yi ve Türk tezini savunan tek bir eser yayınlanmıştır.  Arap Ahmet Hasatavi, iddiaların sahibi Morgenthaua’ya tek tek cevap vermiştir.

Çok ilgi çeken bir tebliğdi bu.

Böylesi kurgulara her zaman rastlamak mümkün…

İkibinli yılların başıydı. Bülent Akarcalı’nın AGİT Başkanı olduğu dönemdi. Yardımcısı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş(1933-2016) ile birlikte Fransa Parlamentosunda görüşülecek olan sözde Ermeni soykırımı tasarısı için Paris’e gitmişlerdi. Basın yayın Genel Müdürlüğü’nden Fransa’ya gitmeden önce Fransız parlamenterlere dağıtılmak üzere Türk tezini anlatan kitap istemişlerdi. Ancak 5 dile tercüme edilmiş kitap tedarik edilebildi. Paris’e gittiklerinde Ermeni Diasporasının bu konuda 113 ayrı dilde kitap yayınladıklarını gördüler. Bunların içinde İslam coğrafyasına ait diller de vardı. Maalesef böylesi milli konularda bürokrasi heyecansız ve endişesiz kadrolarla devam ediyor.

 

TÜRK’ÜN LİDERLİĞİ GERİ GELMELİ

Kuveyt Üniversitesi’nden Dr. Attia Alwishy Sultan V. Mehmet Reşat Döneminde Devlet ve Toplum: Ortak Paydadan Dağılmaya Doğru konulu bir tebliğ sundu. Dr. Attia Alwısky’e e göre; Osmanlı Cihan İmparatorluğu konusunda Arapça kitap pek fazla yazılmamıştır. Yeteri kadar bile yoktur. Müslümanlar tarih yazmayı pek beceremiyorlar. Sadece her şeyin dini ve askeri yanını anlaşılıyor. Sultan Mehmet Reşat istisnai bir dönemde görev aldı. Sultan 2. Abdülhamit iyi bir denge yapmayı başarmıştı. Sultan Reşat bundan faydalanmak istedi. Ancak Mehmet Reşat Efendi ibadetini önde tutan, Mevlevi bir devlet adamı idi. Siyaset ile mizacı pek uyuşmadı. Sultan Reşat hilafet ile İttihat ve Terakki arasında sıkıntı yaşadı, “Kardeşimin yerine neden beni seçip göreve getirdiniz?” diye de sordu. Politikayı bilmiyordu ve baskı içindeydi.

Maalesef Sultan 2. Abdülhamit’in halli için şeyhülislam değiştirilmiştir.  14 Defa şeyhülislamlık görevinde atama yapıldı. Dolayısıyla şeyhülislamlık müessesesi yıprandı. Zaten sonra da ortadan kaldırılmıştır. İttihat ve Terakki iktidarında Gayrimüsimlere başta da Ermenilere çok haklar verilmiştir. Onlar da bu hakları Osmanlı aleyhine kullanmışlardır. Sultan Reşat adeta demir parmaklıklar arasına sokulmuştur. Fakat devlet idaresinde Sultan 2. Abdülhamit’in kadrosundan istifade etmeye çalışmış, onları göreve getirmiştir. 2. Abdülhamit aklıyla, Sultan Reşat kalbiyle ülkesini yönetmiştir. Keşke kalbi ve aklı ortak olan bir padişah yönetiminde olabilseydi devlet. Sultan Reşat iktidarı boyunca ihanete uğradı. Sanırım çok yakında Türklerin liderliği geri gelir ve hep birlikte mutlu oluruz.

Oturumu yöneten Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma bu tebliğde adı geçen şeyhülislamlığa bir açıklama getirdi: “Cemalettin Efendi (1848-1917) 15 sene Sultan 2. Abdülhamit’in Şeyhülislamlığını yaptı. Önemli bir din adamı ve hukukçu idi. Sultan 2. Abdülhamit dönemi ile de örtüşmüştü.”

 

MISIR MEYDA ve AYDINLARININ SADAKATİ

Cuma günü sempozyumun yapıldığı Saray’dan Dolmabahçe Camii’ne konuklar yürüyerek geldi ve Cuma namazını kıldı. TBMM Başkanı İsmail Kahraman da Cumayı bu camide eda edince olağanüstü bir güvenlik tedbiri alınmıştı. İsmail Kahraman, cemaatin talebi üzerine birlikte bol bol resim çektirdi. Etrafta zırhlı araçlar da göründü. Dolmabahçe Camii gerçekten olağanüstü görsel güzelliğe sahip bir cami… Ayrıcalıklı çok yanı var mimari açıdan.

Öğleden sonra devam edilen sempozyumda İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Dr. Mustafa İnce de Sultan Mehmet Reşat Devrinde Mısır Meselesi’ni anlattı. Dr. Mustafa İnce’ye göre; Mısır 2. Abdülhamit döneminde hep Osmanlının başını ağrıtmıştır. Mısır’ı o yıllarda 18 yaşında biri idare ediyor. Sultan 2. Abdülhamit, Mısır’ın sadakatini artırmak ister. Bunu başarınca sonra Mısırlı aydınların sadakatini sağlar. Bu sırada Mısır’da İngiliz işgali vardır. Mısır medyasının sadakatini sağlayarak onlara katkı verir, imkân tanır. Mısır’ın her zaman büyük gazetesi olan El Ehram da bu katkı ve imkândan istifade eder.

Mısır Kadısı İstanbul’dan atanır. Modernistler buna iyi gözle bakmazlar. Ancak Mehmet Reşat bu politikasında başarılı olur. Kadroyu değiştirir. Bürokrasiye yeni isimler gelir. Hidiv böylece güçlenir. 18 yaşındaki lider 35 yaşına basmıştır. Sultan Reşat iktidara gelince ilk defa Hidiv Hanedanı Hacca gitti. Ünlü seyyah ve alim, Japonları İslamiyet ile tanıştıran Kazanlı Abdürreşit İbrahim(1857-1944) oradadır. İngilizler de Mısır gazetelerini desteklemeye başlar. Kahire’de mason locaları ortaya çıkar. Sonra Suriye’deki mason locaları kendini belli eder. O yıllarda İngiliz işgali altında bulunan Mısırdaki aktivist Cemalettin Efgani kovulur. Bu tasarrufla İngiliz ajanı olmadığı anlaşılır. Ancak Mason olma ihtimali de mümkün. Sultan 2. Abdülhamit, İttihatçılara karşı Mısır medyasındaki sadakatte başarılı olmuştur. Sultan Reşat ise Mısır’a kadı atanmasına hiç müdahale etmemiştir. İttihat ve Terakki Partisi de bu sembolik atamanın sırrını anlayamamışlardır.

Kahire şehircilik açısından İstanbul’un önündeydi. Entelektüel hayat da öyleydi. Eğitimde, dini merkez olarak El Ezher’in olması da bir ayrıcalıktı.

Simultune tercümelerin yapıldığı yerde konuşmacının mutlaka tane tane konuşması gerekir. Ancak Arap konuşmacılar aşırı hızlı konuşunca tercümelerde sıkıntı yaşandı. İkaz edilince de 15 dakikalık sürenin az olduğunu mazeret olarak gösterdiler. Dolayısıyla bunun ortalamasını bulmak oturumları yöneten başkanların özelliğine bağlı kaldı.

ARAP COĞRAFYASINDA HÂLÂTÜRKİYE ALEYHTARI DERSLER Mİ VAR?

Fas’tan Osmanlı Tarihi uzmanı, yazar ve devlet adamı Dr. Saideddine Moujahed El Emiri dedesini anlattı Sultan Mehmet Reşat ve Biladü’ş-Şam; Mehmet Reşat ve Halep Mebusu Mehmet Bahaeddin El Emiri başlıklı tebliğinde. Dedi ki;

-Dedem şu an sempozyumumuzun yapıldığı bu Dolmabahçe Sarayı’nın kapısından girmiştir. Bana da nasip oldu. Ben de girdim. Sizlere ailemi anlatacağım. Dedem Meclis-i Mebusan’da Halep milletvekiliydi. Okullarda tarih dersi yalan yanlış anlatılıyor. Bize Osmanlılar hep işgalci olarak aktarıldı. Gerçeği biraz geç anladık. Mercidabık Zaferi sonrası Yavuz Sultan Selim savaşmadan Halep’e girdi. Halep her bakımdan, her dönem önemli bir şehir konumunu korudu. Halep dini bir merkez ve tarihi bir kenttir. Fransız ve İngilizlerin işgaline uğradı. Burada konsolosluk açtılar. Çünkü Halep İstanbul gibi öneme haizdir. Dedem Osmanlı yönetiminde iken Halep’ten mebus seçildi. Bizim aile nebi soyundandır. Halep’e de Basra’dan geldik. Dedem Osmanlı Türkçesini iyi bilirdi. Şiir yazardı. Heybetliydi. Daha sonra da ticaret yaparak hayatını kazandı. Osmanlı Parlamentosunda Halep’i temsil etti. Sultan Reşat ile birlikte toplantılara katıldı. Halep hükümet merkezi İstanbul’dan katkılar alarak önemli bir şehir haline geldi. İttihatçılar Arapçaya tepkiliydiler.

Sultan Reşat şık giyimini Halep’ten getirtirdi. Halep o yıllarda tekstilde çok önde ve İngiltere’ye ihracat yapıyordu. Padişah Sultan Reşat’a “Toplantılarda neden Arapça konuşmuyorsun” diye sorulduktan sonra bu dili öğrenerek konuşmaya başladı. Dedeme “Benden bir şey istemeyecek misin?” diye sorunca da kendisinden imzalı bir fotoğraf istemiş. Ayrıca bir de Peygamberimizin bir saç telini teslim etmiş. Dedem ahlaklı, adaletli biriydi ve Sultanı çok severdi. Zaten Sultan Reşat’tan sonra da Osmanlı dağılma sürecine girdi.

Oturum Başkanı Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma da bu tebliğe katkıda bulunarak Yemen’de basınlar eserlerin yarısı Arapça ve diğer yarısının da Türkçe olarak yayınlandıklarını hatırlattı.

 

İKİ DEV ORKETSRA BİRLEŞİNCE ORTAYA NE ÇIKAR?

Akşam İstanbul’un en önemli tiyatro ve konseri salonu olan Cemal Reşit Rey’de konser öncesi bir ikramda bulundu. Kokteyl biçiminde geçen ikrama iştirak fazlaydı. Yine bir kitap sergisi açılmıştı okuyucular için.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Orkestralar Müdürlüğünün programı saat 20.00’de başladı. Şef Tarkan Songür’ün başarıyla sunduğu Bando Konseri’nde Refik Bey’in Anafartalar,Halit Recep Arman’ın Turgut Reis, D.Donath’in Harb-ül İslam, E. Dechamps’ın Glorya Zafer, Fatime Zinnur’un Çatalca Zafer, A. Refik Bey’in Barbaros, Mehmet Ali Bey’in Plevne, İtalo Selvelli’nin Sultan Reşat ve Rossini’nin Abdulmecit Marşlarını dinledik. İcra edilen 10  marşın dört tanesini yabancılar bestelemişti!… En ilginci de Harb–ül İslam ve D. Donanth oldu!…

Mehter Başı Hasan Çinka’nın Mehter Konserinde ise Solakzade’nin Rast Peşrevi, Yıldırım Gürses’in Mehmet Akif Ersoy’un güftesinden bestelediği Ordunun Duası, İ. Hümayı Elçioğlu’nun Sancak, anonim eser Yeniçeri Marşları, Fethi Sazçalan’ın Yürekler Kabarık ve İsmail Hakkı Bey’in Ceddin Deden parçalarını hep birlikte izledik ve söyledik. Sonra iki orkestra birleşti ve sahnede İsmail Hakkı Bey’in Eski Ordu Marşı, Kayıkçı Kul Mustafa’nın Genç Osman, yine anonim bir eser Hücum Marşı’nı keyifle izledik. İzleyicilerin sahneden alkışlarla bırakmaması üzerine iki orkestra ortak olarak Esat Kabaklı’nın Güftesi Ekrem Şama’ya ait olan Bayrak bestesini icra ettiler. Konser salonu bu muhteşem konserde dolmamasına rağmen, programı TBMM Başkanı İsmail kahraman da takip etti. Konser sonrasında dinleyiciler bol bol İsmail Kahraman ile hatıra fotoğrafı çektirdiler. Resim için kuyruğa girenler oldu.

 

“SAVAŞ HATA DEĞİL MECBURİYETTİ”

Sultan V. Mehmet Reşat ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu’nun son gününde “Türk-Alman Askeri İttifakı:İttihatçı Oldu Bittisi mi, Yoksa Modern Osmanlı Diplomasisinin Bir sonucu mu?” konulu tebliği Karadeniz Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Necmettin Alkan sundu. Sunum sempozyumda ilk üçe girecek kadar izleyicilerin dikkatini üzerine topladı, dikkat çekti. Necmettin Alkan’a gör devlet adamları öyle hemen karar vermezler, veremezler. Ancak kararları emperyal devletler etkileyebiliyorlar. Osmanlı Devleti Almanlara yaklaşarak ordu, eğitim ve silah birikimini yeniledi. İttihat ve Terakki Partisi Mensupları daha fazla İngiltere’ye yanaşmak istemişlerse de Londra Hükümeti Osmanlı mirasını paylaşmak istediği için buna sıcak bakmadı, kabullenmedi. Osmanlı savaşa girmekle hata yapmadı, adeta mecbur kaldı. Politika çünkü bir devlet siyasetidir. Macera ve hevesle olmaz. Ülkenin beka sorunu vardı. Almanya ile yapılan İttifak anlaşması bir gereklilikti. Sürpriz değildi, emri vaki hiç değildi.

En fazla soru sunulan tebliğ Prof. Dr. Necmettin Alkan’ın oldu.

Milli Savunma Üniversitesi Atatürk Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Gültekin Yıldız‘ın tebliğini de izleyiciler dikkatle izlediler. Konu Başkomutan Olarak Sultan V. Mehmet Reşat’tı. Ses tonu, anlatım tarzı, alakayı toplama şekliyle başarılı olan, bir önceki tebliğ sahibi Prof. Dr. Necmettin Alkan ile de ikileme düşen Gültekin Yıldız’a göre; Sultan Reşat başkomutanlığı Enver Paşa’ya verdi. Böyle bir yetki sadece savaşta verilir. Savaşa girmemiz ise oldubittiye benziyor. Almanya ile ittifak içinde olmak ayrı bir konuydu. Üstelik Padişahın da bundan haberi yoktu. Halife Sultan Reşat sadece “cihat” ilan etti ve “fetva” yayınladı.  Savaş İttihatçılarla götürüldü. Şehzade Yusuf İzzettin Efendi Padişah olsaydı her şey değişebilirdi. Şehzade Yusuf İzzettin Veliaht Prens olduğundan hep geride kaldı. Babası Sultan Abdülmecit gibi nasıl öldüğü(öldürüldüğü) de hâlâ meçhul. Sultan Reşat siyasi irade olarak hep geride durdu. Üstelik son Padişah Sultan Vahdettin kadar bile güçlü olamadı. Rusya’ya, Osmanlı’yasaldırdı. Almanlar değil. Çünkü Almanlar Rusya’ya cephe açmak istiyorlardı.

Doç. Dr. Gültekin Yıldız da izleyicilerden soru cevap bölümünde büyük alaka gördü.

ARAP İSYANLARI VE ÇÖL KAPLANLARI

Doç. Dr. Mesut Uyar New South Wales University öğretim üyesi. Yurt dışından konuk… Arap İsyanı ve Medine Savunması: Ön Yargı ve Efsanelerin Ötesi konulu bir tebliğ sundu. Mesut Uyar’a göre; Arap isyanı ve Medine savunması bir Osmanlı ürünü. İsyan eden Şerif Hüseyin’in esas rakibi Osmanlı değil, düşmanı olduğu diğer aşiretler. Yoksa Osmanlı bürokrasisi de değil. Suudi Arabistan’da Osmanlı Bürokrasisi etkili ve dikkat çekici…

Son Hicaz Valisi ve Kumandanı Ali Galip Pasiner’in(1868-1939) sadece 300 kadar askeri vardı, bölgeyi öyle savundu. Medine’de Çöl kaplanı lakaplı Ömer Fahrettin Türkkan(1868-1948) önemli Osmanlı paşalarından. Bölgede Osmanlı esirlerinden oluşacak bir Arap Ordusu girişimi de var. Buna rağmen yerel kabilelerden Osmanlı yanlısı ve savunanlar da olduğu biliniyor. Bölgede kaçaklar var, aşiret rekabeti mevcut. Arap İsyanı savaşı hiç etkilemedi. Hicaz demiryolu ayrıca 1918 yılına kadar da çalıştı. Bölgeye Osmanlıların askeri stratejisi hâkim oldu. Aşiretlerden bazılarıbölgeye İngiliz bayrağı girmesine mani olmuştur.

Beykent Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Bilge Karbi “Savaştaki İmparatorlar Mehmet Reşat ve Franz Joseph(1830-1916) konulu tebliğinde Almanya’nın söz konusu dönemde çok güçlü bir ülke olduğunu anlattı. Ayrıca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun da önemli bir güce sahip bulunduğuna dikkat çekti. O dönem milliyetçilik yükselmeye başlamış, Rus tehdidi baş göstermişti. Bir de çağın gerisinde kalmak sorunu yaşanıyordu. Franz Joseph 68 yıl iktidarda kalınca Osmanlı Padişahları Abdülmecit, Abdülaziz, 2. Abdülhamit ve Mehmet Reşat ile çağdaş oldu. Bir Sırp militanı tarafından Avusturya Veliaht Prensi Franz Ferdinant Saraybosna’da öldürülünce Birinci Dünya Savaşı kıvılcım aldı. İmparatora sadakat, seçilmiş olmak, tecrübe ve eğitim öne çıkarken İttihatçılarda böyle bir durum söz konusu değil. Cihat kararı, cephelere destek verdi. Birinci Cihan Savaşına katılmaktan dolayı çok eleştirildi.

Oturumu yönetin Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak Enver Paşa’nın görevde olduğu zaman 30’lü yaşlarda bulunduğunu, gençlik heyecanının galip gelebildiğini anlattı. Aynı dönemde Yarbay İsmet(İnönü) ise “Bekle gör” politikasından yana tavır koyuyordu. Türkiye’nin, savaşın seyrini takip etmesini istiyordu.

Soru cevap bölümünde Kamil Paşa’nın torunu olduğunu belirten bir hanım söz aldı. Hepimiz o yana doğru gözlerimizi kaydırdık. Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa (1832-1913) İttihatçı karşıtı bir devlet adamıydı.  4 kere sorumluluk alarak sadrazam oldu, maarif ve evkaf nazırlığı yaptı, valilikte bulundu ve aynı zamanda yazar.

“BÜYÜK KOMUTANLAR YOK, BÜYÜK POLİTİKACILAR VARDI”

Oturumlar dördüncü gün tam vaktinde bitti. 19 oturumda 67 tebliğ sunuldu. 76 akademisyen görüşünü açıkladı.  Genelde alaka gerektiği kadar vardı. Son oturumda artık değerlendirmeler yapıldı. Çok fazla soru sorulmadı. Sanırım bunda hem izleyicilerin hatırlamaları yeterli değildi. Bunun giderilmesi için ilk günkü oturumlarda hafızaları tazeleyebilecek “ Halife Sultan Reşat Döneminde Dünyanın hali ahvali” ile o günkü “Osmanlı Cihan Devleti coğrafyası” hakkında genel bilgileri havi iki tebliğ daha olsaydı sorular farklı sayıda ve boyutta olacaktı. Sempozyumda dikkatimi çeken iki şey daha vardı; birincisi katılım belgelerinin düz kart veya kâğıt olarak verilmesi. Keşke Sultan Reşat dönemine ait Türk Süsleme Sanatlarına havi bir cilt kapağı içinde sunulsaydı bu katılım veya sempozyum belgeleri. İkincisi de Hediyelerin bez torba içinde verilmesi şık olmadı. Üstelik de kitaplar çok ağırdı. Bu da bir çanta içinde takdim edilebilirdi. Çünkü ev sahibi imzası TBMM idi…

Sempozyum oturumları tamamlanınca konuklardan “Hocaların Hocası” olarak takdim edilen Prof. Dr. İlber Ortaylı önce kısa bir konuşma yaptı. Özetle dedi ki:

“Birinci Dünya Savaşı için suçlu ararız. Nereden bakılırsa bakılsın teknik üstünlükle teknolojik oyunlar oynandı. Çanakkale’yi mayınlar kurtarmadı, bir savaş verdik. Bu uluslararası tiyatroda Fransa’da oyuna getirildi. Dikkat edin o dönem büyük komutanlar yoktu. Büyük politikacılar vardı. ‘Biz oyuna geldik’ demek ahmakça bir şey olur. Fransa ve İngiltere Osmanlıyı istemiyordu. Önce siyasi bir savaş verdik. Bizler yorgun savaşçılarız. Komutanlar her şeyi gördü. Osmanlıda çok önemli generaller vardı. İttihat ve Terakki Türk diplomasisini kullanamadı. Bizde diplomasiyi küçümsemek bir modadır.”

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın konuşması çok alkış aldı. Toplumun her kesimi İlber Ortaylı’nın kanaatlerine ve tespitlerine sıcak bakıyor. Sempozyumun son günü oturum toplantıları sonuçlanınca değerlendirme aşamasına geçildi.  Dikkat ettim bu değerlendirme toplantısında da gerek sempozyum bilim, gerek icra, gerek istişare kurulunda isimleri yazılı kişilerden toplantıya hiç ama hiç gelmeyenler vardı. TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın bazı resmi veya gayri resmi kurmayları genelde toplantıyı izledi. TBMM Genel Sekreter Yardımcısı Erbay Kücet ve Basın Danışmanı Hasan Yılmaz ile bu vesileyle uzun uzun sohbet ettik. Erbay Kücet birkaç defa kalp rahatsızlığı geçirmiş. Henüz duydum. “Geçmiş olsun” dedim. Ankara’da kendisine uğrayamadığım için serzenişte bulundu. 2019 seçimlerine de sıcak bakıyor.

 

TARİHİ DERİNLİK İLE ELEŞTİREL DÜŞÜNCE

Artık sona yaklaşılmıştı. Değerlendirme toplantısını TBMM Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Yasin Yıldız;  TBMM başkanı ve genel sekreteri ve konuklara saygılarını sunarak açtı. Sempozyumun başarıyla neticelendiğini, sadece Sırbistan’dan bir katılımcının sağlık sorunlarıyla toplantıya katılamadığını hatırlatarak notlarıma göre şöyle dedi:

-Sempozyuma sunulan tebliğler ya birbirini tamamladı veya karşı tez gibi göründü. Her bakımdan başarılı bir sempozyum geçirdik. Tarihi miras kuruluyor. Daha önce de Sultan Abdülmecit ve Sultan 2. Abdülhamid’i böylesi etkinliklerde andık. En son figür İttihat ve Terakki idi. Buna tarihi bir derinlik kazandırdık. Sergimizde ve çalışmalarımızdaki çok obje Sultan Reşat döneminden kalmadır. Balkanlarda Sultan Reşat’a hediye edilen gümüş masa da bu çerçevede sergilenmiştir. Mehteri Sultan 2. Mahmut kaldırdı. Bu toplantıda öğrendik. Sempozyumumuza alaka büyük oldu.

Değerlendirme toplantısında ikinci konuşmayı askeri ve uluslararası alanda uzman Doç. Dr. Mesut Uyar yaptı. Dedi ki özetle:

“Toplantıda kıyas tebliği azdı. Gelecek fikri Sultan Reşat’ın gittiği bütün ülkelerin genel sorunu idi. Alman İmparatoru Wilhelm bile askerler karşısında güç kaybetti. Bütün bunlar bir bütünün parçası gibiydi. Sultan Reşat dönemini de, bu bütünün içine yerleştirmemiz gerek. Sempozyumdaki sunumları teknik veya vasat gördüm. Dinleyicilerin sunumları anlamaları gerek. Dolayısıyla öyle bir dil kullanılmalı. Bizde genelde eleştiri geleneği maalesef yok. Tam tersi güzelleme geleneği var!. Pratik faydaları olan ve günümüze ışık tutan eleştiriler yapılmalı. Maalesef nostalji patlaması yaşadık. Geçmiş döneme aşk iyi değil, mümkünse önümüze bakmalıyız. Keşke bir İttihat ve Terakki Toplantısı yapılabilseydi.

Mesut Uyar Hocanın tespitleri haklı. Birkaç yerde sunulan tebliğler veya doktora tezleri okundu. Hep olumlu yanlarına bakmak göreneğini yaşamadık diyemeyiz. Sanıyoruz ki eleştiri olursa Osmanlı, Sultan Reşat veya ülkemiz ve toplumumuz zarar görecek! Hiç de öyle değil. Artık eleştirel düşünceyi öne çıkarmalıyız.

“SARAY MEDENİYETİ ve İSTANBUL SERENCAMI”

İkinci değerlendirme konuşmasını Ankara’dan bir akademisyen Prof. Dr. Ömer Turan yaptı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Tarih bölümü öğretim üyesi Ömer Turan’a göre; bir yandan ekim devrimi yaşanırken, bir yandan da Sultan Reşat döneminde dünya tarihi kırılma geçirdi, Balkan ülkelerinde kaymalar oldu, haritalar değişti. Sultan Reşat dönemini cumhuriyete geçişte hazırlık olarak da anlayabiliriz. Sultan Reşat’ın günlükleri yok. En büyük talihsizlik ise Sultan Reşat’ın, Sultan 2. Abdülhamit’ten sonra gelmesidir. Halit Ziya Uşaklıgil(1866-1945) Saray ve Ötesi kitabında ve General Ali Fuat Türkgeldi(1867-1935) hatıralarında o dönemi anlatırlar. Sultan Reşat’ın hayatıyla ilgili yayınlanmış kitaplar da yeterli değil. Bilgiler sınırlı. Eğitim gördüğü, dolaştığı, çalıştığı yerler falan. Çelebi, dindar, mütevazı biriydi. Etkisi çok azdı. Özel kalemi bile hain ilan edildi. Daha kalıcı bilgeler edinmemiz gerekiyor. Bu sempozyum da Sultan Reşat dönemi basın ve göç üzerine tebliğler daha fazla olmalıydı. Bildiri özetleri kitapçığı basılmalıydı. Ancak organizasyon mükemmeldi.

TBMM Milli Saraylar Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı hoca anons edilince dışarda çay-kahve yudumlayanlar yarım bıraktı ve sigara içenler söndürüp salona girdi. İlber Ortaylı desteklerinden dolayı TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a teşekkür etti. Sonra özetle şöyle dedi:

-Sultan Reşat ve 2. Meşrutiyet önemli bir dönemdir. Sultan Reşat’ın tersi Sultan 2. Abdülhamit dirayetli bir padişahtı. Kimseye iltifat etmezdi ve güveni azdı. Halit Ziya Uşaklıgil’in(1866-1945)anlattıkları en az itimat edilecek hatırlatmalardır. Ancak General Ali Fuat Türkgeldi’nin(1867-1935)Görüp İşittiklerim gibi hatıralarında değerli bilgiler vardır. Ama Türkgeldi anılarında “Sultan Reşat Bamya ile su içti” diyor. Bununla dünyaya açılamazsınız. Sultan Reşat’ta saray medeniyeti ve İstanbul serencamı var merak edilen. Rusya, Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan İmparatorluklarında olduğu gibi Sultan Reşat’ta saray otoritesi yok.

“İNGİLİZLER SAVAŞA GİRMEMEZİ BEĞENMEDİ”

İlber Ortaylı şöyle devam etti:

-Şehzade Yusuf İzzettin(1857-1916) İttihat ve Terakkiye muhabbet etti. Ancak Enver Paşa’ya da hakarette bulundu. Yanlış yaptı. Şehzade İzzettin’in intihar olayı Almanlardan duyuldu. Almanya, Osmanlının harpten çekilmesine tahammül edemiyordu. Savaşa girişimizi İngilizler beğenmedi. Bize de pahalıya mal oldu. Osmanlının kara ordusu cengâver ve mükemmeldi. Tekâmülü ve inançlıydı. Maalesef bazı hatıralar eksik ve yanlış. Yeniden tarih analiz edilmeli ve yorumlanmalı. Evrak saklamayı bilmiyoruz. Enver, Yarbay iken İsmet İnönü’yü yanına yardımcı almıştır. Arap isyanlarında Türk Ordusu bölgede büyük başarılar elde etmiştir.

Prof. Dr. İlber Ortaylı dikkat izlenen konuşmasında şunları hatırlattı:

-Sultan Reşat savaşa hiç karışmadı. Şehzade Ömer Faruk Efendi(1898-1969) iyi yetişmiş bir subay olduğu için devreye girdi. Dolmabahçe Sarayı’nın sofrası, Samatya’daki fakir sofraları gibi mütevazıdır. Birçok Osmanlıyı bilmiyoruz. 16.5 yaşındaki padişahlar güçlü adamlar karşısında bile devlet adamıdırlar. Padişahların bildikleri yabancı dilleri Hindistan’dan öğreniyoruz. Hindistan’da Müslümanlar Racalardır. İdareciler ise Ranalardır. Buradaki konuşmalardan anlıyoruz ki Sultan Reşat Farsça da biliyordu. Ayrıca Macarca ve Fransızca da öğrenmişti.Resim seviyordu. Sağlık raporlarını okuyup anlayabiliyordu. Şiirleri vardı. Ama parlak değildi. Tahta geçişi ananevidir ve bir gelenek üzeredir. Dindardı, mütevazıydı, törenleri pek fazla sevmez ve istemezdi. Devletin bekasını önemsemiş ama saygısızlıklara ses çıkarmamıştır. Balkanlarda isyan etmek üzere hazırlanan ve Müslüman Arnavutlardan da destek alan Arnavutlara karşı yaptığı konuşma ile onlara silahlarını bıraktırmıştır. Dolmabahçe Sarayı da zevahiri kurtarmak için yapılmıştır.

BALKANLARDAKİ DOSTLARIM

Yapılması gereken bir sempozyumu geride bıraktık.

Keşke eleştirel düşünce, tebliğ ve tartışmalara daha fazla yer ayırabilsek.

Toplantı sonrası derin sohbetler yaptık dostlarımızla. Prof. Dr. Metin Akis’i Sultan Reşat ve Musiki konulu oturumu yöneten Prof. Uğur Derman ile tanıştırdım. Yemekte Yazar Selahattin Eş ile birlikte oturan ve sempozyumda Sultan Mehmet Reşat’ın Rumeli’ye Seyahati ve Arnavut Halkı Üzerine Etkileri konulu tebliğ sunan Makedonya’dan dostum Prof. Dr. Adnan İsmaili’yle birlikte oldum. Kendisiyle yıllar önce Sırbistan’da Uluslararası Novipazar Üniversitesi’ndeki bir sempozyumda birlikte olmuştuk. Ortak dostlarımız olan Tetova’dan(Kalkandelen)Prof. Metin İzzeti, Prof. Mevlid Dudiç, Üsküp’ten Dr. Fatma Hoçin, Novipazar’dan Almira Suljeviç’ten bahsettik. Rektör Prof. Dr. Mevlid Dudiç Novipazar’dan ayrılmış, Belgrat’a atanarak Sırbistan Müftüsü olmuş. Kanaat önderi ve sivil toplum ileri gelenlerinden Muammer Zurkoviç Sırbistan Parlamentosuna milletvekili olarak girmiş. Üsküp’te Anayasa Mahkemesi Başkanı Salih Murat ise görevine devam ediyormuş. Dostlarımın güzel haberleriydi bunlar.

Sonra TBMM Milli Saraylar Bilim ve Değerlendirme Kurulu Üyesi Mehmet Akif Işık, Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Ramazan Çakır, Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nden Prof. Dr. Osman Çolak, Malatyalı İşadamı Mehmet Tosun ile de bir yıl sonra yapılacak yeni bir uluslararası sempozyumda buluşmak üzere vedalaştık.

__________________

Resimler:

1) Dolmabahçe Sarayı önünde yazarımız Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, 50 yıllık arkadaşı Prof. Dr.Abdullah Uçman ile

2) Kilis Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Akis Dolmabahçe Sarayı Medhal Salonunda tebliğini sunarken

3) Yurtiçi ve yurtdışından gelen akademisyenlere Cemil Reşit Rey Konser Salonunda Türk Marşları konulu bir konser verildi

4) İstanbul CRR Konser Salonunda Mehter Takımı Yıldırım Gürses’in bestesi, Mehmet Akif’in güftesi Ordununu Duasını icra etti

5) Türkiye’de tarihi sevdiren hoca Prof. Dr. İlber Ortaylı konuşmasını yaparken

6) TBMM Başkanı İsmail Kahraman sempozyum katılımcıları ile birlikte kapanış töreninde

7) Halim selim, mütevazı bir padişah Sultan V. Mehmet Reşat

8) Hocaların Hocası Prof. Dr. İlber Ortaylı değerlendirmesinde yine ufuk açtı, yol gösterdi

9) Hâlâ tasarrufları tartışılan İttihat ve Terakki’nin üç lideri Tal’at, Enver ve Cemal Paşalar

10) İsyan eden Arnavutların silah bırakmaları ile sonuçlanan Balkan ziyaretinde Sultan Reşat ve kurmayları

11) 9 yıl iktidarda kalan Sultan Reşat emrine tahsis edilen fayton ile Manastır’ı dolaşırken.

Benzer Haberler

CEP Cep telefonu olmayan çobana iş verilmeyecekmiş. Dahası kız da verilmeyecek!… *** YOLCULUK...

Yorum 
0

Nejat TAŞKIN    Bu yazım sizin dikkatinizi çeker ve yoğun işleriniz arasında bana ulaşmak...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “GÜÇ ERKEĞE, GÜZELLİK KADINA VERİLİR; AMA HER ŞEYİN YENEN GÜÇ, YALNIZ...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

CEP Cep telefonu olmayan çobana iş verilmeyecekmiş. Dahası kız da verilmeyecek!…...

Sayın Reisicumhurumuza Arz Olunur

Nejat TAŞKIN    Bu yazım sizin dikkatinizi çeker ve yoğun işleriniz...

Şoför Nebahat “Güçlü Kadın”

Metin MERCİMEK “GÜÇ ERKEĞE, GÜZELLİK KADINA VERİLİR; AMA HER ŞEYİN...

Kilis’i Tanıtmanın Yolları

Enver KARAKILIÇ   Gerek basın ve gerekse köşe yazarları olarak Kilis’imizi...

Sosyal Bir Birey Olabilme

Şükran DEMİRLER YAVŞAN   Şu son zamanlarda yaşanan şiddet olayları...

YOLCULUĞUM

Bir X treninde Gözlerim kapalı gidiyorum. Vagonda herkes uyurken , Ben kendimi...

Futbol Takımından Karacoşkun’a ziya...

Üniversiteyi amatör futbol liginde temsil eden 7 Aralık Üniversitesi Spor,...

ÖSO askerleri, otobüslerle Suriye’y...

Türkiye’nin Afrin operasyonunda geri sayım sürerken, sınır hattında hareketlilik...

Okullarda karne heyecanı

Kilis’te ilk ve orta dereceli okullar yarıyıl  tatiline girerken, 32 bin...

Eğitim-Sen Kilis İl Temsilciliği Yü...

Yeni oluşturulan Eğitim-Sen Kilis İl Temsilciliği Yürütme Kurulu görevine...

Azez’de ‘canlı bomba’ saldırısı

Kilis‘e komşu Suriye‘nin Azez kentinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)...

Halkın sorunlarını dinlediler

Kilis Belediye Başkanı Hasan Kara, Milletvekilleri Reşit Polat ile Hilmi Dülger,...

Patent, Markalaşma ve Coğrafi İşare...

Kilis 7 Aralık Üniversitesi’nde İleri Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi...

Polisten imamlara bilgilendirme

Kilis İl Emniyet Müdürlüğü Toplum Destekli Polislik Şube Müdürlüğü...

Liderlik eğitimi sertifikaları dağı...

Kilis Belediyesi ve Alman İşbirliği Kurumu GİZ ile ortaklaşa düzenlenen...

Diyanet-Sen Bölge İl Başkanlarından...

Diyanet-Sen Adana Başkanı Faysal Akkoç, Diyanet-Sen Osmaniye Başkanı Adnan...

“Haydi Çocuklar Camiye” Programı ba...

Kilis’te Kâşif Gençlik Spor ve İzcilik Kulübü Derneği tarafından “Haydi...

Çocuklar yurttan kaçtı

Kilis’te yurttan kaçan iki çocuk her yerde aranıyor. İsmet Paşa Mahallesi’nde...