Bir Öğretmen Atanıyor

29 Kas 2019 Cum 8:37
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

 

Sevgili Anam,

Artık bir öğretmen olarak ilk tayin edildiğim Kilis’te göreve başladım. Afyon’dan Kilis’e ancak üç günde gelebildim. Köyden beni Afyon’a yolcu ettiğinizde treni bekledim istasyonda. Tren gece yarısı geldi. Antep’e gelmemiz iki gün sürdü. Trende yer bulmak da zor oldu. Narlıca İstasyonu son durakmış. İndim. Antep’e kaptıkaçtı dolmuşlar varmış. Onları bekledim. Mağaralar’da indirdiler beni. Elimde bavulumla hemen yanındaki garaja giderek Kilis otobüsünü bekledim. Son otobüs saati 11.00’de imiş. Zaten Uğur diye iki otobüsü var Kilis’in. Bir saat sonra yolu yarıladık. Kertil diye bir yerde mola verildi. Jandarma da kontrol etti. Sonra yeniden yola koyulduk. Kilis’e girene kadar bütün dağ taş zeytin ağacı ve üzüm bağı ve bahçeydi. Kilis’e girerken yabancı olduğumu bilen şoför sol taraftaki tarlaların Suriye olduğunu anlattı. O kadar yakınmış. Otobüs beni Cumhuriyet Meydanı’nda bıraktı. Zaten ilk ve son durakları da burasıymış. Kalacak bir otel sordum. İndiğim yerde Kanaat Oteli diye bir yer olduğunu söylediler. Bu mektubu oradan yazıyorum.

Anasını canından çok seven öğretmen oğlun Fikret.

***

Fikret mektubu tamamlayınca beyaz zarfın içine yerleştirdi. Sonra diliyle zamklı yerini ıslatarak zarfı yapıştırdı. Üzerine adresini yazdı. Mektubu postaneye atmak üzere giyindi ve dışarı çıktı. Otelden inince solunda “Cumhuriyet Oteli” diye bir başka yeri fark etti. Her ikisi de aşırı mütevazı yerlerdi. Kanaat Oteli’nin helaları ortaktı üstelik. Üç kişilik odada tek başına kalıyordu. Başka müşteri de yoktu zaten. Bir masa bir sandalye vardı odada. Bir de sürahi ile bardak. Kapıda çakılı birkaç çivi de sırtındakileri asmak içindi. Odaları, Necip Fazıl Kısakürek ne güzel yansıtmış şiirinde. İyi ki edebiyat dersinde Nihat Sami Banarlı bahsetmişti Otel Odaları’ndan. Dizeler geldi aklına, böyle yaşayacağını hiç düşünmemişti bile…

Bir merhamettir yanan, daracık odaların,
İsli lambalarında, isli lambalarında.
Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aynalarında, küflü aynalarında.
Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında.
Bir sırrı sürüklüyor, terlikler tıpır tıpır,
İzbe sofalarında, izbe sofalarında.
Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.
Kulak verin ki zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.
Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında!…

İlk olarak postaneyi sordu dışarı çıktığında. Cumhuriyet Caddesi’nde imiş… Etrafına bakarak yürümeye başladı. İlk dikkatini çeken şehirde çok sayıda fırın ve kasap olduğuydu. Başfırın’ı geçti. Tutoğlu Bakkaliyesi’nin önündeki süt kapları, yoğurt külekleri, beyaz peynir çuvalları, yağ tulumları, zeytin tenekeleri ve zeytinyağı şişeleri dikkatini çekti. Sanki bu ürünlerin fabrika satış yeri gibiydi. Orta Fırın’ın sahibi Sülo lakaplı Süleyman Dokuzoğlu ilkokula giden çocuğu Zekeriya ile konuşuyordu.

 

Kasap Bedesteninin önüne varmıştı ki “deve eti salı günleri satılır” diye bir tabela gördü. Biraz yürüdü sol yolda hırdavatçı, kırtasiyeci, kuyumcu esnafı vardı. Sol cadde ise tümüyle sebze meyve satıcılarıyla doluydu. İsmi  okumaya çalıştı duvardan: Hurdacılar Çarşısı. Kadı Camii önünde ayakkabı boyacıları sıralanmıştı çok sayıda. Ayakkabısına baktı gayri ihtiyari. “Boyatmalıyım” diye düşündü. Birine yaklaştı. “Buyur beyim” deyince onun sandığına ayağını koydu. Siyah ayakkabısını boyacı her elinde birer fırça ile önce hızla fırçaladı. Sonra boya sürdü. Ayakkabıya yaydı. Bir daha fırçaladı.
- Beyim Kilis’te yenisin ellehem?
- Evet yeni geldim.
- Hayırdır?
- Öğretmenim ben. Kilis’e tayin oldum.
- Vallahi çok şanslısın öğretmen efendi. Bir kere çok zayıfsın burada kilo alırsın. Kilis’te hayat çok ucuz. Para da biriktirirsin. Seni evlendirirler bilem Kilis’te!
- Amca adınız nedir?

- Haydar, Boyacı Haydar. Ben Kilisliyim. Her zaman beklerim.

- Postane yakın mı?
- Diğer ayakkabı boyacıları da onlara bakıyordu sigaralarını tüttürerek. Boyacı Haydar tarif etti. Ayakkabılara cila çekti, kadife ile parlattı. Sonra bir parmağıyla ayakkabının altına vurarak “değiştir” konutu verdi.

Fikret Öğretmen, Haydar Usta’dan hoşlanmıştı. Vedalaştı. Caddeden yürüyerek postaneye doğru gitmeye başladı. Kadı Camii’nin minaresinin eteğinde bir seyyar kitapçı bez torbadan çıkardığı eserleri sergiliyordu. Bir müddet durup seyretti kimse fark etmeden. Birini bekliyormuş gibi yaptı. Yerdeki sergide Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Zeliha, Karacaoğlan, Yunus Emre, Erzurumlu Emrah kitapları fazlaydı. Sonra Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt, Reşat Nuri Güntekin, Muazzez Tahsin Berkant’ın kitapları sergileniyordu. İnkılap Yayınevinin kitapları çoğunluktaydı sergide. Biraz da dua kitapları vardı. Fikret dayanamadı sordu:

- Amca sen ne zamanları gelip bu kitap sergisini açıyorsun?

 

Seyyar kitapçı, orta yaşın üzerinde, beli hafif eğilmeye başlamış, kirli sakalları aklaşmış biriydi. Önce niçin böyle soruyor diye düşünse de sonra “garibin biridir herhalde, yenidir” diye geçirdi aklından. Ancak adamın kılık kıyafeti hiç de öyle değildi. Kendini toparladı hemen:
- Her gün buradayım, bu vakitte açar, ikindiden sonra kitapları toplarım.
Kitapçı Ahmet rahatlamıştı. Fikret birkaç kitabı eline aldı. Sahifelerini bıçakla açmak gerekti. Sadece forma başları okunabiliyordu. Baktığı kitabı yerine bırakırken; “Madem her gün buradasın, daha müsait bir zamanda gelirim” dedi Fikret. Ayrıldı.

Birkaç adım atmıştı ki çocukların, ağzından hafif salyaları akan, pejmürde ve sakalları uzamış bir adamı kızdırmaya çalıştıklarını fark etti. Bir başkası ise çocuklara kızdı. Kızdırılmak istenen adama dönerek, “Selli Bebek sen onlara bakma işine git” dediğini duydu. Kuyumcu dükkânından çıkan biri ise “Seyit Amca sen olmasan çocuklar Selli Bebeği yine kızdıracaklardı. Selli de eline bir taş alıp atacaktı. Yine bizim vitrinler tuzla buz olacaktı. O gün hatırlasana yerden altın toplamıştık vitrindekiler sokağa döküldüğü için.”

Seyit Amca denilen yaşlı konuştu bu defa cevaben:

- Çocuk bunlar işte, kusurlarına bakmayacaksın. Selli’nin de aklı yok ki o çocuklardan daha çocuk. Ayten Cici Remzi Eeeğh de öyle değil mi? Sen bakma onların 25-30 yaşında olmalarına çocuk bunlar.
Fikret öğretmen, Kilis’in delileriyle böyle tanışmış oldu. “eeeğh”ye takıldı. Bunun daha sonra kaka olduğunu öğrendi. Meğer iki kardeşten Ayten’e cici, Remzi’ye kötü diyerek kızdırıyorlarmış.
Bu sırada insanların cadde kenarına doğru sıvışmaya başladıklarını gördü. Ne olduğunu anlamaya çalışırken Belediye’nin arozözü şehri serinletmek üzere yolları suluyordu. Islanmadı, üstelik bir serinlik hissetti.
Başta Bekan Kardeşler olmak üzere caddedeki dondurmacı ve tatlıcıların çokluğu da dikkatini çekti Fikret’in. Karadenizlilerin dükkânına geldiğinde gözüne modern bir mağaza gibi göründü burası. Arkasında da yıkık bir minare vardı. Biraz ilerledi, yol ikiye ayrıldı. Tam yol çatında ise bir gazeteci dükkânı gördü. Tabelasını okudu “Gazete Bayii Vakıf Akbaba”. Bir gazete alacaktı ki, Vakıf Akbaba, “Yok oğlum öyle gazete istemek. Abone olacaksın. Bugünün gazetesi üç gün sonra gelir. Burada sana bir numara vereceğim. Ya gelip alacaksın numaranı söyleyerek, ya da birini göndereceksin. Sen hangi gazeteye abone olacaksın?”
Fikret söylemekte tereddüt etti.
- Sen öğretmen misin? Ona benziyorsun?
- Evet evet!
- O zaman Cumhuriyet’e abone olacaksın. Memur olsaydın Dünya veya Vatan’a abone olurdun. Bizde esnaf gazete mazete okumaz.
- En çok bunlar mı okunuyor amca Kilis’te?
- Particilik var bizde. Particilerin demokrat olanları Zafer, Tasvir ve Kudret, Halk Partililer Ulus okur. En fazla bunlar okunur. Aileler Hürriyet, gençler de Milliyet alır. Ama abone olmak şart…
Fikret dergileri gördü gazetelerin arasında. Gazeteci asık suratla bu dikkati fark etti. “Akbaba dergisini Berber Yaşar alır, Yelpaze’yi Kız Enstitüsü hocaları. Bunlara da abone olman gerek istersen.”

 

Fikret postaneye gitmek üzere izin istedi. Hemen karşısındaydı PTT gazeteci Vakıf Akbaba’nın. İki katlı binanın üst katına çıktı. Genişçe bir yerdi postane. Üstelik kalabalık da değildi. Pul aldı gişeden. Mektubun üzerine yapıştırdı. Sonra memura verdi. Memur mektubun üzerine elindeki mühürle öyle bir bastı ki, Fikret yırtılır diye endişe etti. Ancak öyle olmadı. Dışarı çıktığında hemen sağında bir kitapçı olduğunu gördü. “Kitapçı
Nuri Günal” diye yazıyordu siyah-beyaz cam tabelada. Vitrinde Maarif Bakanlığı’nın yayınladığı Şark-Garp dünya klasikleri yer alıyordu. Ayrıca Feridun Fazıl Tülbentçi’nin, Ziya Şakir’in, Turhan Tan’ın, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun, Burhan Felek’in, Ref’i Cevat Ulunay’ın kitapları da sergilenmişti. En önde ise Çakırcalı Mehmet Efe duruyordu.
Kitapçıya girmedi, ancak olmasına sevindi. Şöyle göz ucuyla içeri baktı. Genç Kilis diye bir gazete okuyordu içerdeki görevli.
Öğretmen Fikret mektubu postaneye atarak ailesine karşı bir görevi yerine getirmenin huzuru içindeydi. Şimdi Maarif Müdürü’ne giderek Kilis’e geldiğini ve göreve başlamak üzere hazır olduğunu bildirmeye sıra gelmişti. Bunu da sorması gerekti. Maarif Müdürlüğü neredeydi?

Cadde üzerinde biraz yol aldı. Soldaki birkaç dükkanın önünde külek denilen kocaman yoğurt kapları vardı. Yoğurt, isteyenlere getirdiği kabın içine aktarılarak konuyor, sonra tartıya vuruluyordu. Kat kat kaymaklar da müşteri bekliyordu. Köylüler getiriyordu bunları. Dükkânlar da satıyordu. Mis gibi yoğurt kokusu geldi burnuna. Sabah da kahvaltı yapmamıştı zaten. Karnının zil çaldığını fark etti. Ancak bir lokanta göremedi. Küçük bir dükkânda ise, üstelik cadde üzerinde ve çok yakınında “aşevi” yazdığını görünce içeri girdi. Yemekler tencerelerde bekliyordu. Üç masalık mütevazı dükkânda henüz kimse yoktu yahut herkes yiyip gitmişti. Çorba istedi. Aşevi sahibi bir tencereden bol kepçe sahana aktardı çorbayı. Adını öğrenmek istedi Fikret. Çok sevmişti bu yoğurtlu çorbayı.
- Lebeniye beyim.
İsmini daha sonra iyi öğrenecekti bu çorbanın, üzerinde pek fazla durmadı her nedense. Başka şeyleri öğrenmek istedi:
- Ben Kilis’e öğretmen olarak yeni geldim. Maarif Müdürlüğü nerede acaba?
- Hükümet Konağının içinde diye biliyorum. Bizim pek işimiz olmaz onlarla! Oraya gidince de sorarsın.
Fikret öğretmen sormaya devam etti:
- Burası saat kaça kadar açık?
- Sabahtan açılır. En geç ikindiye doğru yemekler bitince kapatırız.
- Peki akşam karnı acıkanlar, yemek ihtiyacı hissedenler?
- Evinde yerler. Bizim burada dışarda yemek yemek ayıptır beyim. Sizin gibi birkaç yabancı için de biz varız. Mallarını satmak üzere şehre gelen köylülere de biz hizmet veririz.
- O kadar mı?
- O kadar? Sadece Sabah Pazarında kebap ekmek, süt-salep ekmek bulabilir, yenebilir. Bir de biz varız. Ayrıca kelle içmek istersen o farklı.
- Bunların dışında yiyecek!…
Fikret şaşırıp kalmıştı. Ne diyeceğini bilmeden heyecanlanmaya başladı. Yani aç kalacaktı akşamları! Dayanamazdı ki?
- Beyim burada birinin misafiri olunca onu lokantada yedirmez, otelde yatırmazlar. Kınarlar bunu yapanı. Sen öğretmendin değil mi? Öğretmenler seni misafir ederler mutlaka!
Fikret öğretmen yeni bilgiler öğreniyordu. Aşevinin parasını öderken “acaba adam yanlış mı aldı, bu kadar paraya hiçbir yerde yemek yenmez” diye içinden geçiriyordu. Duvarda asılı listeye bakınca doğru para verdiğini fark etti. Fiyatlar çok ucuzdu. Üstelik çok da lezzetli… Kendisi dışarı çıkarken, tarlasından, bahçesinden getirdiği ürünlerinin satıldığı dükkân sahibinden parasını alan birkaç köylü içeri girdi. Gözleri pırıl pırıldı.
Öğretmen Fikret geldiği yoldan geri dönerek tarif edildiği gibi hükümet konağına doğru yürüyüşe geçti. Yolu değiştirmek istemiyordu kenti daha fazla öğrenmek istemesine rağmen. Cumhuriyet Meydanı’nda tarihi hükümet binasını görünce başarı elde etmiş birinin sevincine döndü iç dünyası. Taş duvarla çevrilmiş ve akasya ağaçlarıyla sıralanmıştı hükümet konağının etrafı. Bahçe ise rengârenk güllerle doluydu. Sanki bir gül deniziydi bahçe. Girişte yine seyyar fotoğrafçılar ve arzuhalciler hazır bekliyorlardı. Konağın ilk katının girişinde polis karakolu vardı. Zaten tümü de iki katlıydı konağın. Sol koridorda, asliye ve sulh hukuk mahkemeleriyle savcılık bulunuyordu. Sağ tarafta müdürlükler. Üst katta ise kaymakamlık vardı.
Fikret Öğretmen, teker teker kapıdaki yazıları okuyarak maarif müdürlüğünün odasını bulunca durdu. Kapının önünde sigarasını tellendiren, bıyıkları tütünden sararmış, kirli sakallı bir odacı oturuyordu. Önce hiç istifini bozmadı. Sonra “Ben öğretmenim. Kilis’e yeni geldim. Maarif Müdürü içerdeyse ziyaret etmek istiyorum” deyince adam hemen yerinden fırladı her ihtimale karşı “He kurban hemen içeri gir, müdürüm odada” dedi.

 

Fikret kapıyı vurdu, Maarif Müdürü Sami Bey’in “Buyurun” diyen sesi geldi. Tanıştılar. Sami Bey de Kilisliydi. Öğretmen Fikret’in karnının tok olduğunu öğrenince çay söyledi. Birlikte içmeye başladılar.

- Demek Afyonlusunuz? Afyon’a hiç gitmedim. Ancak trenle Antep’ten İstanbul’a giderken istasyonda bekledik. Bir saat kadar falan… Pişmiş kelle satıyorlardı trendeki yolculara seyyar satıcılar. “Kelle ekmek kelle ekmek” diye de bağırıyorlardı satarken. Bazı yolcular da alıyordu. Kompartımanlar o gece sabaha kadar pişmiş kelle kokmuştu. Afyon’un böyle bir hatırası var bende.

- Sizin yemekleriniz de güzel!

- Dün bir bugün iki, siz yeni gelmediniz mi? Hemen nerede tattınız yemeğimizi?
- Cumhuriyet Caddesi’ndeki aşevinde…
Sami Bey tebessüm etti. Ne yediğini sordu:
- Niyeli bir şeydi galiba ismini hatırlayamıyorum. Çorba istedim o geldi.

- Lebeniye olabilir mi? Yoğurdu, nohutlu, naneli sulu bir yemek!

- Evet evet o galiba.
Gülüştü iki maarifçi. Usta-çırak ilişkilerinden ziyade meslektaş dayanışması gösteriyorlardı.

- Buraya kadar zahmet etmişsiniz. Siz şimdi doğru Orta mektebe gidin. Gerçi buradan da telefon ederiz. Müdür Şerif Yener’le tanışın, o size gerekenleri söyleyecek.
- Orta mektebe nasıl gidebilirim?
Sami Bey şehre yeni gelmiş birine karşı daha kibar olunmasının gereğini çok iyi biliyordu. Kapıya çıktı, oturan odacısı Abdullah Efendi’ye, “Fikret Öğretmeni Orta mektebe kadar götür. Sonra hiç beklemeden geri dön” dedi.
Tam bu sırada içeri iriyarı biri girdi. Sami Bey, “Durmuş Bey
buyurun” diye içeri aldı. Tanıştırdı:
- Fikret Öğretmen yeni geldi. Türkçe öğretmeni. Durmuş Bey de maliyede memur. Bir özelliği de müzik ve edebiyatı çok iyi bilir. Böylece ortak bir yanınınız olduğu ortaya çıktı.
Fikret ile Durmuş Bey tokalaştılar. Davudi bir sesi vardı Durmuş Bey’in. Elleri de kocamandı. Memnuniyetini dile getirdi her ikisi de.

Durmuş Bey, Sami Bey’in gösterdiği koltuğa otururken, Fikret öğretmen vedalaşarak ayrıldı. Abdullah Efendi, Fikret Öğretmeni Kadınlar Hapishanesinin önünden geçirdi. Cambazların ve Karabaşların evinin önünden Kurtağa Caddesi’ne çıkardı. Hiç sapmadan Orta Mektep Caddesine girdiler. Dereboyu üzerindeki Tokatlıların evinin önünde “Öğretmenim aha Orta Mektep burası” dedi Abdullah Efendi. Sonra da Maarif Müdürlüğüne dönmek üzere müsaade isteyerek ayrıldı.

Fikret Öğretmen derenin üzerindeki tepeye kurulmuş bu tarihi binayı ilk gördüğünde sevdi. Hükümet konağı gibi taş yapıydı. Bahçesinde çok sayıda ağaç vardı. Hem de yıllanmış ağaçlar. Sol taraftaki küçük yapının kapısında “00” yazdığını görünce hela olduğunu anladı. Ancak tuvalet kokusu değil de burnuna kadar sigara kokusu geldi heladan. Teneffüs olmamasına rağmen demek öğrenciler içerde sigara içiyordu. Kendisinin de böyle kaçamaklar yaptığını hatırladı. Birkaç adım atmıştı ki Hademe İzzettin’i gördü. “Beyim buraya öğrenci ve öğretmenlerin dışında kimse giremez. Yasak!” diyerek kendisine doğru geldiğini fark etti.
- Yeni tayini çıkan öğretmenim. Sen burada görevli misin?
- He ben buranın hademesiyim. Babam da burada, uşaklarım da burada.
- İzzettin Efendi beni Müdür Beye çıkar bakalım.
Fikret Öğretmen ile İzzettin Efendi bahçeden geçip, içeri girdiler.
Giriş katında geniş bir salon vardı. Sınıflar bu salonun etrafında toplanmıştı. Soldaki odalardan biri öğretmenler odası, diğeri de laboratuvardı. Diğerlerin tümü sınıftı.
- Bu katta orta mektep birinci sınıflar var. Merdivenin altında da bizim kahke kazoz sattığımız bir yerimiz bulunuyor. Benim oğlan Fahri her teneffüs orada bir şey isterseniz.
- Sağ ol İzzettin Efendi.

Geniş merdivenlerden orta mektebin ikinci ve son katına çıktılar. Bu katta ise üç sınıf bulunuyordu. Bir odada müdür yardımcıları, diğerinde ise Kilis Orta Mektep Müdürü. Doğru müdür odasına yöneldiler. Halfetili Müdür Şerif Yener odada yoktu. İzzettin Efendi “Ben bakıp geleyim” diye çıkarken, Şerif Yener müdür yardımcılarının odasından çıkıyordu. Tanıştılar.

- Hoş geldiniz genç meslektaşım. Kilis’i ve mektebimizi beğeneceksin. Hatta seveceksin. Tek sorun sınıflarda yaş grupları aynı değil. Orta birde hem 12, hem 18 yaşında öğrencileri görebilirsin. Çünkü okumaya sonradan karar vermişler. Biraz da devlet korkusundan… Sizi öğretmenlerimizle yarın sabah törenden önce tanıştırırım. Akşam yemekte birlikte oluruz.
Fikret Öğretmen daha sonra idareye giderek gerekli evraklarını teslim etti. İdarede görevli İsmet Necioğlu evrakları dosyaya yerleştirirken, bir yandan da biten sigarasını yeniliyordu. Kül tablası artık iyice dolmuştu.
- Fikret Öğretmen kimseye söz vermemişsinizdir sanırım. Akşam yemeğini birlikte yiyelim. Şehir kulübüne gideriz.
Fikret ne evet diyebildi ne de hayır.
Odanın kocaman penceresinden dışarı baktı. Her taraf bağ ve zeytin bahçesiydi. Okul bahçesinde ise bir atlı dolaşıyordu. Bir kâhkeci, bir nohutçu, bir yassı kadayıfçı da öğrencilere bir şeyler satmaya çalışıyordu. “Sıcak sıcak kahkeler… Sarı bülbül geldi, tonu bir kuruş… Ağzını tatlandır, tadı ye tatlı konuş” diyen seyyar satıcıların sesleri odaya kadar geliyordu. Oysa sivillerin mektep bahçesine girmesi, öğrencilerin onlarla konuşması, seyyar sancılardan bir şeyler alıp yiyip içmesi yasaktı, müsaade edilmiyordu. İsmet Bey de fark etti. “Öğrencimiz Abdo Uzuntaban yine atıyla bahçeye girmiş. Arkadaşlarına gösteri yapıyor. Hâlbuki kaç defa ikaz etmiştik kendisini! Demek derse de girmemiş” dedi.
Kimdi bu abdo? Cevap yine İsmet Necioğlu’ndan geldi: Orta birin en iri ve en yaşlı öğrencisi. (Tut Elimi Killize Kitabından)

 

Benzer Haberler

KİTAP Enerjiyi boş yere yakıyormuşuz. Sadece enerjiyi değil, kültürü de!… *** YÖNETİM...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “BEYNİNİ UYUŞTURURSAN SANA NASIL YARDIM EDEBİLİR Kİ?” Yaptığımız...

Yorum 
0

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, insan doğuştan medenidir, cemiyet içinde yaşamak için yaratılmıştır....

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

KİTAP Enerjiyi boş yere yakıyormuşuz. Sadece enerjiyi değil, kültürü de!…...

Sigara ve Alkol Bağımlılığı

Metin MERCİMEK “BEYNİNİ UYUŞTURURSAN SANA NASIL YARDIM EDEBİLİR Kİ?”...

Yalnızlığı Sevdiğim Anlar

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, insan doğuştan medenidir, cemiyet içinde yaşamak...

Öğretmen Okulları Kimlerin Hayatını...

Mehmet KILIÇOĞLU Öğretmen okulları,özellikle Köy Enstitülerinin devamı...

ÖZÜMSÜN SEN KİLİS’İM

Türk Ordusu cephede düşmanla savaşıyor Yokluk içinde halkım ümitlerle...

YATIRLAR

Kilis’te yatırlar Ziyaretler çok sayıda Rabbim himmetlerini bizden, esirgemesin....

Kurtuluşumuzun 98. yıldönümü

Kilis’in düşman işgalinden kurtuluşunun 98. yıldönümü, kentte görkemli...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan 7 Aralık ...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gönderdiği tebrik telgrafı ile Kilis’in...

112’nin kuruluş yıldönümünde doğaya...

Kilis’te, 112 Acil Çağrı Merkezi’nin 25’inci kuruluş yıldönümünde...

Kilis Özel İdaresi 2019 yılı faaliy...

Kilis İl Genel Meclisi toplantısında 2019 yılında Özel İdaresinin çalışmaları...

Yeşillik fiyatları rekor kırdı

Kilis’te pazarlarda ve marketlerde zam şampiyonu olan sarımsağıvatandaşlar,...

Kurtuluş şehitleri için mevlit

7 Aralık Kilis’in kurtuluşu münasebetiyle Hacı Cümbüş Camii’nde...

Öğrencilerden “Meyveleri Tüket Hast...

“Beslenme Dostu Okul Projesi” kapsamında Kilis Afife Keçik İlkokulu 2/A...

Şehit ve Gazi Aileleri Derneğinden ...

Kilis Şehit ve Gazi Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı...

Hicret Vakfı ve İyi-Der’den ö...

Hicret Eğitim, Kültür ve Hizmet Vakfı’nın “Bir çocuk da sen...

Hac kayıtları bitiyor

Kilis İl Müftülüğündenyapılan açıklamada, 2020 yılında Hac farizasını...

İntihara teşebbüs etti

Kilis’te intihara teşebbüs eden bir şahıs hastaneye kaldırıldı. Atatürk...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

UMUT Gençlik gelecekten umutsuzmuş. Umut, Kaf Dağı’nın ardında!…...