Dolar 32,2020
Euro 35,0069
Altın 2.504,53
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 30°C
Az Bulutlu
Kilis
30°C
Az Bulutlu
Paz 30°C
Pts 31°C
Sal 31°C
Çar 30°C

Bumerang Serisi-13

Bumerang Serisi-13
A+
A-
25.09.2020
500
ABONE OL

Hasret & Vuslat ya da Özlem-Kavuşma

 

Mahmut İhsan KANMAZ

 

“Ertesi gün sana kavuşamayacağımı bildiğim için, hiç uyuyamadığım gecelerim var benim” demiş, büyük şairlerimizden rahmetli Cemal Süreya ve devam etmiş:

“Öyle bir gel ki bana, öfkem tövbeme, aklım fikrime karışsın.”

Selam, sevgi ve saygılarımı arz ederek, bir yazıma daha başlamanın hazzı ve mutluluğu içindeyim sevgili arkadaşlarım.

Bugün, yine çok önemli ve bir o kadar da, duygusal yönü fazla olan bir mevzuyu sizlere sunmanın derdinde olacağız.

Başlıktan da belli zaten niyetimiz.

Hasret ve vuslat halleri bunlar.

Yani özlem acısıyla, kavuşma sevinci kısaca. Yine birbirine zıt iki kavram…

Bumerangın, elden çıkmadan önceki hali ve geri dönüp tekrardan bize dönüp gelmesi durumu… Biri hasretse, diğeri de vuslat, yani kavuşma, buluşma.

Yakındır birbirlerine, hasretle vuslat.

Zıt gibi olsalar da, iç eçeler bir bakıma.

“Her hasretin sonu vuslata çıkar mutlaka. Ya da umulur diyelim. Çok da iddialı konuşmak istemem… Eğer ki, gidişlerde ayrılık yeminleri edilmemişse…”

Benim naçizane fikrim bu…

Gidenler bir gün dönerler geri. Yoksa hasretin ağır ve meşakkatli yükünü uzun süre taşımak zor gelir bünyeye. Yani…

Dönüş yoksa da, umutlar tükenmiştir.

Sevgi, aşk neyim bitmiştir illaki.

Ama yürekler hâlâ aşk ile atıyorsa ve özleniyorsa birileri, o vakitte, yolların vuslata evrilmesi mukadderdir. Ama dediğim gibi, gidişlerde bir sıradışılık ve anormallik yoksa eğer.

Her gidiş, son ve bitime işaret değildir. Çünkü akıllarda ve yüreklerde hep birileri vardır. Biri dediğimiz o, yani sevgili, canan… Sevgi, henüz sürmektedir yüreklerde. Aşk ateşi yanmaktadır bütün narıyla…

Onun için edilmiştir şöylesi bir kelam…

“Gitmek unutmak değildir asla. O ki akılda hep onun gözleri varsa hâlâ…”

Hatta özlem sevicilik bile yapar bazıları ve derler ki: “Özlemek güzeldir… Sonunda vuslat varsa eğer.”

Ancak bazıları da özleme halini o kadar benimser ki, kavuşmayı bile istemez sanki.

“Özlemek için sevmişiz birçoğumuz, vuslat ne haddimize” deyiverir ona sebep.

Peki, özlemekten daha zor olanı nedir diye bir soru sorayım size? Şaşırtmacalı.

Sizin yanıtınızın ne olduğunu bilemem ama birileri demiş ki: “Özlemekten daha zor olanı, çok çok özlediğini söyleyememektir özlediğin kişiye.” Hatta bir adım daha atıp, “Öyle çok özlersin ki birini, ona gel bile diyemezsin… Sadece ve sadece öylece beklersin işte.” halleridir, özlemin tarifi.

Hasret ve özlemin dayanılmaz acısı, türkülere de malzeme olmuştur sıklıkla.

İşte böylesi bir türküde, hasretin ağıta dönüşen sancısı ve yürek yangını anlatılır.

 

Hasretinle yandı gönlüm

Yandı yandı, söndü gönlüm

Evvel yükseklerden uçtu

Düze indi şimdi gönlüm.

 

Gelecektin gelmez oldun

Halimi hiç sormaz oldun

Yaralarımı sarmaz oldun

Yokluğundan soldu gönlüm.

 

Gözlerimde kanlı yaşlar

Hasretin bağrımda kışlar

Başa geldi olmaz işler

Binbir dertle doldu gönlüm.

 

Aramızda karlı dağlar

Hasretin bağrımı dağlar

Çaresizlik yolu bağlar

Yokluğundan öldü gönlüm

 

ayrılık

 

Bazen yüreğine buz yerine köz bağlar da, yine de gider insan.

Çünkü çaresizlik sarmıştır dört bir yanı… Tünelde bir ışık göremez olur sanki.

Umut treni çoktan terk etmiştir peronu.

Yollar ayrılmış, gözlerin feri sönmüş, gelecek adına hiçbir beklenti hali kalmamıştır. Çok sever sevmesine, hatta canını bile verecek gibi olur ama ne yaparsın, hani “kader ağlarını örmüştür çoktan” diye bir söylem vardır ya, işte aynen öyle bir hal içinde olur ve yine de gider insan…

Aklının yarısını değil, belki tamamını geride bırakaraktan gider hem de.

Mecbur hisseder kendini. Daha fazla üzmek istemez kimseyi. Kaderden ve kötü talihinden kaçarcasına gider.

Kalmanın imkânsızlığını hisseder.

Severken ayrılmanın yoluna sapar istemsizce. Ama yine de gider işte.

Kimseye hesap vermeden ve hesap sormadan gider. Yalnızca gider ama.

Kendisini geçtiğimiz yıllarda yitirdiğimiz, Karadenizli sanatçı Kazım Koyuncu’nun gittiği gibi gider üstelik.

 

“İşte gidiyorum, bir şey demeden

Arkamı dönmeden, şikâyet etmeden

Hiçbir şey almadan, bir şey vermeden

Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum.

 

Ne küslük var, ne pişmanlık kalbimde

Yürüyorum sanki senin yanında

Sesin uzaklaşır, her bir adımda

Ayak izin kalmadan, gidiyorum.

 

Gerdiğin tel, kalbimde kırılmadı

Gönül kuşu şarkıdan yorulmadı

Bana kimse sen gibi sarılmadı

Işığımız sönmeden gidiyorum.”

 

Bir gönül ehli buyurur ki: “Ey yar, kaderde sevmek var, ama kavuşmak yok ise şayet, olsun ne çıkar… Eğer ki, hükmün sahibi bundan razı ise, vuslata aşık gönül, susmaya da razıdır.”

Hasretin acısını ta içinde duyan aşık bir kardeşimiz, kavuşmayı, aşkın teranesini ve kısaca hal ve ahvalini şöyle tarif eder kendince.

“Bitmeyen bir kavuşmadır aşk. Araya her zaman bir şeyler girer. Bazen kendi sevincinin gölgesi, bazen kalbinin atış hızı ve bazen de, yüreğinin titreyişi.”

Rahmetli Aşık Veysel babaya sormuşlar bir gün; “Baba sence aşk nedir?” diye.

O da cevaplamış hiç düşünmeden: “Bence, seversin de kavuşamazsın ya, işte budur aşk…” Ne güzel bir karşılık…

Mutluluk, aşk ve efsane…

Üç farklı kelime ve üç farklı durum…

Ne düşünürsünüz bunlar hakkında?

Durun zorlamayın kendinizi ve yalnızca okuyun birilerinin açıklamasını.

“İki kişi birbirlerini sevmiş ve sonunda kavuşmuşlarsa, bunun adı mutluluktur.

Eğer ki biri seviyor ve diğeri kaçıyorsa, bu da aşktır ve sevdadır kesinlikle.

Ancak ikisi de sevmiş ama ne yazık ki kavuşamamışlarsa, bu bir efsanedir, mittir ve masaldır yalnızca…”

Özlemek o kadar zordur ki, bunun tam olarak bir izahı yoktur sevgili dostlarım.

Askere yollar evladını özlem duyar ana baba. Gurbete çıkar ekmek parası için, ardından çocuk çocuk özler onu ölesiye.

Ama en çok ta, uzaklarda ve dağların ardında olan gönlün cananına özlem duyar insan. Ve der ki ona sitem ederek, “Sen benim içten içe kanayan yaramsın. Ne kadar özlendiğini bir bilsen, inan kendi yokluğundan, sen bile utanırsın.” Doğru mu? Tabi ki de.

Bakın bir başkası da sanki bunu doğrular gibi şöyle dile getirmiş hissiyatını

“Şimdi daha iyi anlıyorum ki, nefes almak değilmiş yaşamak.

Yaşamak, ateşler içinde yanar gibi, severken bile sensiz olmakmış aslında.”

Özlem ve hasret, yaşamın ve dünyanın her noktasında, her anında vardır. Yani, “Parmak kaleme, kalem kağıda, özlem vuslata, umut gerçeğe, hayaller mutlu sona ve âşık sazına, hep bir hasret duymakta.” Bu bir vakıa… Hasretin, ucu bucağı, ötesi berisi yok anlayacağınız.

Bakınız biraz önce, âşık sazına, saz da aşığına hasrettir dedik. İşte Âşık Şahinoğlu bir türküsünde, tam da buna açıklık getiriyor ve vuslatın, kavuşmanın meşakkati yanında, mutluluğa da bir pencere açmakta olduğunu anlatıyor:

 

“Senelerdir karanlıkta gezerdim

Gönül aydınlandı, nura kavuştum

Yokluk pazarında kendim üzerdim

Bolluk ülkesinde vara kavuştum.

 

Önce aşkın mayasıyla yoğruldum

Mevsim geldi, harman olup savruldum

Aşkın ocağında yandım kavruldum

Hamları pişiren nara kavuştum.

 

Eşim dostum zaman geçiyor derken

Sonsuzluk ufkunda şafak sökerken

Yanan gönül bir damla su beklerken

Müjdeli bir ilkbahara kavuştum.

 

Kendim mahvolurken kendi zarıma

Üzüntüden taş basardım bağrıma

Rüyalarda aradığım yarıma

Pir yumağın sara sara kavuştum.

 

Birleştiğin gördüm yer ile göğün

Gün ay ve yıldızlar yaptılar düğün

Şahinoğlu’m yokluğa erdim bugün

Hayal gerçek oldu, yara kavuştum.”

 

Bir kardeşimiz demiş ki: … “Geceler uyumak için değil, sanki özlemek için var birilerini…” Artık ne kadar çok özlemişse varın hesap edin gayrı…

Gönüller sultanı Hazreti Mevlana’da buyurur ki: “Seni bekleyişimin adı yok.

Sadece yüreğimde lal olmuş duamsın.”

Olaya, azıcık da olsa mizahi bir gözlükle bakanlarda vardır sevgili dostlar.

Sözgelimi birileri şöyle demiş özleme dair: “Yokluğunun yan etkisi olsa gerek, yine gözlerim su kaçırıyor.”

Bir başkası özlem ve kavuşma halini bir potada eritmiş gibidir.

“Sen de fark ettin mi? Saat vuslatı hasret geçiyor.”

“Yakınlık uzaklıktan daha sıkıntılıdır. Çünkü her yakınlıkta kaybetme korkusu, uzaklıkta ise kavuşma ümidi vardır.”

Ne kadar anlamlı ve güzel bir kelam değil mi?

Bazen de şiirsel anlatımlara malzeme olur özlem ve vuslat halleri

“Ne var ki ötesinde, hasret çektiğin kadar. Kavuşmak nasıl olmaz, mademki ayrılık var” deyiverilir hemencecik.

Ünlü yazar Milan Kundera şöyle der: “Vedalarda başarısız olanlar, kavuşmalardan pek te fazla bir şey beklememelidirler.” Çok doğru.

Güzel ve yine doğru bir söz daha diyeyim size mevzu hakkında: “İstediğin kadar kalabalıklar içinde yaşa. Eğer ki yüreğin çok uzaklarda ise, sen yapayalnızsın demektir.”

Evet, sözlerimizin sonuna yaklaşırken, çok anlamlı bir kelamla veda edelim istiyorum sizlere… Buyurunuz, “İnsan ayrılınca değil, kavuşma ümidi tükenince yıkılır asıl.” Nokta.

Hasret-vuslat ikileminden yola çıkıp, bumerangımızın iki farklı ucunu sizlere dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık bu yazımızda. Sürç-ü lisan olduysa affola diyor, hepinize gönül dolusu sevgi saygı ve selamlar gönderiyorum.

Hasretinizin vuslata dönmesini dilerim yüce Mevla’dan.

Sağlıcakla kalın sevgili arkadaşlarım ve değerli dostlarım. Allah’a emanetsiniz.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.