Bumerang Serisi-8

08 Eyl 2020 Sal 10:16
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Büyümüşlük & Çocukluk

Mahmut İhsan KANMAZ

 

“Çocukluğumu özlüyorum. Yara bere içindeki dizlerimi, pamuk helva yapışmış suratımı… Hatta, elma şekerine bulanmış ağzımı yüzümü… Ve yaramazlık yaptığımda da, annem kızmasın diye saklandığım kapı arkasını…”

Selam ve sevgilerimi arz ederek, bir bumerang serisinde daha birlikteyiz sevgili arkadaşlarım.
Onun için mutluyum ve huzurluyum… Tıpkı bir çocuk yüreğindeki sevinç gibi…

Bugünkü mevzumuz başlıktan da belli olduğu üzere, çocukluğumuz ve şimdi ki halimiz, yani büyüklüğümüz…
Güzel bir kapak kelamıyla da süsledik yazımızı… Söyleyenin gönlüne sağlık…

Mevzu oldukça geniş ve bir yazıya sığmayacak kadar kapsamlı.
İzninizle bunu iki yazıya bölelim mi, ne dersiniz? Bugün yalnızca çocukluğu ve kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak onu ve bir sonrakinde de, büyüklüğü ele alalım…
Vira bismillah o zaman…

Çocukluk dedik, yaşadıklarımız dedik, hasretini duyduklarımız ve nostaljik anılar dedik ve de bu duygularla örmeye çalıştık yazımızın çatısını. Okumaya ve tarih trenine binmeye hazır mısınız? Ben hazırım ve başlıyorum. Şimdi lütfen alın elinize bir bardak sıcak ve demli çay ve de yaslanın arkanıza. Sonra geçmişin sisli ve bulutlu labirentlerine dalmaya başlayın.

Çocukluk, geçmişte ve hayaller ötesinde kalan bir siluet gibidir değerli dostlarım. O anlamda kim özlemez ki çocukluğunu ve eskinin yaşanmışlığını.
Hep bir özlemdir o, yüreklerde var olan, hiç unutulmayan ve zaman zaman anılara dalıp, bir film şeridi gibi izlenen ve tadına doyulamayan.
İşte ona sebep, diyorum ki naçizane, “Sakın büyümeye çalışma çocuk! Hep öyle kal mümkünse. Çocukça gör düşlerini. Çocukça yaşa hayallerini ve çocuk dünyana sığdır, tüm güzellikleri, renkleri…”

Evet, böyle düşünüyorum ben de, çocukluk hallerimizi ve unutulmayan nostaljik günlerimizi. Ve bu anlamda da, keşke akşama kadar oynadığımız oyunlarımız sürseydi bir ömür boyu diyorum.

Acılarla ve hastalıklarla yüzleşmemiş olsaydık hiçbir zaman. Ah ne olurdu!
Harçlıktan başta, bildiğimiz bir hesap olmasaydı keşke…
Pantolonumuz varaydı toz ve çamura bulansaydı. Hatta avuç avuç yamalar olsaydı dizinde ve arkalarında… Ne çıkar…
Yüzümüz gözümüz, kir pas içinde olaydı, ne kaybedilirdi ki!…

Hiç sevmemiş olaydık zalim birilerini keşke… Ayrılık neyim bilmeseydik…
Özlemeseydik birilerini yıllar yılı…
Borç harç, elektrik, su parası, ev kirası senet sepet ilgilenmeseydik hiçbir zaman.
Yaşlanıp ta, belimiz bükülmeseydi keşke. Elimizde sapan lastiğinden başka bir şey olmayaydı ya! Bastonu elimize almasaydık ve tanımasaydık onu keşke.

Saçlarımız ağarmasaydı, varsın sakalımız da çıkmayaydı keşke. Ama hep çocuk kalaydık sonsuza kadar.
Acıkınca hamburger yerine bol salçalı ekmek yiyeydik ne olurdu ki!… Hem de, yemyeşil Kilis nanesi üzerine serpileydi.
Kokulu ve bol sulu, lezzetli Kilis domatesini ikiye bölüp, bir diş pendire katık etseydik de, hep öyle kalaydık ne iyi olurdu.
Annemiz bazen ekmeğimize Vita yağı süreydi de, bir de üzerine toz şeker ekeydi.

Bayramlarda bol harçlık verileydi keşke bizlere. Harca harca bitmeyen.
On kuruş verip, “Ya nasip” kartonunda, tırnağımızla kazısaydık da, altında bir oyuncak çıkaydı da çok sevineydik.
Ama yine de hep çocuk kalaydık…

Memleket oyununda hiç çizgilere basmayaydık. Devememiz ya da topacımız fırıştağımız, daha bir hızlı döneydi ne var!…

Saat birde Özyurt sinemasına gidip, üç tane siyah beyaz film izleseydik art arda.. Hiç bitmesin diye dua ederek…
On dakikalık arada koştur koştur, keskin bir şekilde idrar kokan tuvalette sıra bekleseydik, hiç aldırmadan…
Çeşmeden kana kana su içseydik de, karpuz çekirdeğiyle yanan yüreğimize biraz ferahlık olaydı.

İçi buz tutmuş Portalin gazozunu yudumlasaydık ta, ohh deseydik ve tükenmesini hiç istemeseydik keşke.
Ama bunu hep yapaydık ta, keşke çocuk yüreğimizin saflığıyla kalaydık…

Erol Taş’a, Bilal İnci’ye daha çok kızsaydık keşke… Kötüler olmasaydı diye…
Tamer Yiğit’e, Fatma Girik’e, Belgin Doruk’a, Ekrem Bora’ya ve İzzet Günay’a daha bir sevecen bakaydık da, keşke hiç büyümeseydik yine de…
Hep çocuk olaydık bir ömür boyu.

Nemika Kasteli Caddesindeki kiralık bisikletçiden bindiğimiz üç tekerli bir bisikletle dolaşırken, keşke fazla paramız olsaydı da, iki, üç tur daha atmış olaydık…
Kare kare kesme taş yoldan giderken, kendimizi “Ferrari” sürüyormuş gibi
hissetmeyi sürdürseydik keşke.
Ama çok mutluyduk halimizden.

Varsın kendimize ait bisikletimiz olmasındı, ne yani, dünyanın sonu değildi ki bu!… Ayrıca kimin vardı ki bisikleti…

Telden arabalarımız ne güne dururlardı ki. Cafcaflı tarafından hem de. Yassı taşlar bile arabamızdı bizim…
Ama çocuktuk işte. Çok mutluyduk.
Kalamadık o halimizle hiç. Keşke hep öyle olaydık da, büyümeseydik yani.

Üç tekerli seyyar dondurmacıdan, dondurma yemelere doymasaydık keşke.
On kuruşa, hatta bildiğiniz beş kuruşa dondurma yemenin tadına varsaydık iyice.
Limonlu ve çikolatalı eskimolar alsaydık çubuğa takılı, etrafına kâğıt sarılı.

Meyan şerbetiyle serinletseydik yüreğimizi. Haytalya yiyeydik buz gibi…
Çok yedik, ama daha da çok yiyeydik ne olurdu? O günler hiç bitmeseydi keşke.
Elim sende oynasaydık kızlı erkekli.
Mendil kapmacayı oldukça ciddiye alıp, kaşla göz arasında kapıp kaçsaydık bir arkadaşımızın elinde salladığı mendili, rakibimizden önce… O da bizi kovalayıp yakalayamasaydı keşke…
Çocuk yaşamımız hep oyundan ibaret geçeydi de, gıdım büyümeseydik…

Yakan top oynasaydık da, her atışta sırayla birini saf dışı edebilseydik…
Yamalı pantolonumuzun bir cebi tıka basa misket veya gülle dolaydı…
Sağdan soldan gazoz kapakları toplayaydık yine ve diğer cebimize tıkıştıraydık onları, ne işe yarayacaklarsa artık!… Bizim sanal paralarımızdı onlar…
Harca harca bitmeyen… Daha çok kapak toplayıp, daha fazla paramız olaydı keşke çocuk halimizle, ne olacaktı ki?…

Çember çevireydik, koşturmaktan nefes nefese kalaydık ama yine de hiç yorulma nedir bilmeseydik keşkem…
Sakız veya çikolatalardan çıkan artist ve futbolcu kartlarını biriktirseydik. Sonra arkasındaki numaralara göre, alt mı, üst mü oynasaydık da birçok kart ütseydik.

Maçlar yapaydık yine, saatler süren.
Hiçbir maç, doksan dakika sürmeseydi. İkiyüz, belki üçyüz dakika süreydi. Maç sonucu, çift rakamlarla olaydı. Mızıkçılık yapılsaydı ve bazen söz dalaşına girseydik arkadaşlarımızla.
Hem de incir çekirdeğini bile doldurmayacak nedenlerle… Ama sonra sarılıp barışsaydık çocuk yüreğinin saflığı ve temizliğiyle…

Herkesi sevmeye devam etseydik. Küslük, düşmanlık, kötülük, hasetlik ve nefret neyim bilmeseydik hiçbir zaman.
O çocuk yüreği hala çarpsaydı sol göğsümüzde ve yine de büyümeseydik.

Topumuzun havası inseydi. Sık sık onu ağzımızla şişirip, ucunu sıkıca bağlasaydık, ama on dakika sonra yine inseydi. O nedenle maç sık sık dursaydı.
Ancak akşam ezan vakti eve geleydik ne çıkardı ki!… Dünyanın sonu mu gelirdi?
Çok çok annemizden bir iki laf duyardık, daha da kızmışsa, k.çımıza bir iki terlik. Hepsi o kadar yani… Unutulurdu her şey bir süre sonra.
Çünkü adımız çocuktu bizim…

Sonra yatsaydık yer yatağında yan yana, balık istifi gibi… Ama yine de çok mutlu olaydık… Düşlerimiz hep renkli ve umut dolu olaydı… Varsın yastıklarımız belimizden kalın, kuzu kıvamında olsundu.

Yorganın altında kursaydık tüm hayallerimizi… Pijamalarımız uzunlamasına
çizgili olaydı Dalton kardeşler gibi ve önden düğmeli, cepli ve de gömlek gibi yakalı. Artık cebimize ne konulacaksa…
Kalkıp gecenin bir yarısı, ceplerimizi neyle dolduracaktık ki!… Ama kocaman iki tane cep, illaki olurdu yanlarda… Hatta yetmez, bir tanede göğsün sağ kısmına eklemlenirdi. Cepsiz pijama mı olurmuş.
Benim bunca yıl çocukluğum oldu, o cepler her daim boş kaldı, hiç kullanılmadı.

Akşam serinliğinde havuşlarda  oturmayı sürdürseydik keşke… Büyüklerin tatlı sohbetlerinden dersler çıkarsaydık kendimizce. Yediklerimiz hormonsuz ve doğal olaydı ne vardı… Karpuzlar kan gibi, kavunlar bal gibi olaydı hep… Dondurma yeseydik top top, hem de Bekânlar’dan.

Kâselerde getirilseydi pastanenin şeyirtince. Üzerine tarçın serpseydik bolcana ve kaşık kaşık yeseydik de, yine de doyamasaydık tadına… Ne vardı yorum!…

Üç dört mahra domates geleydi eve…
Salçalık. Biz çocuklarda yardım etseydik…
Olayı oyuna çevirseydik ve yeseydik ikide bir zılgıtı anamızdan, teyzemizden…
“Lan kalkın gidin şordan, sizden gelen hayır Allah’tan gelsin” denileydi yine ve biz de fırsatı ganimet bilip, çıkaydık dışarı ve gideydik Emirgan’da çay içmeye…

Eee çay da içtiğimize göre, artık biraz büyümüş olurduk herhalde… Ama yine de adımız çocuktu, mahsimdi… Çok da ciddiye alınmazdık bu yüzden…
Hoş bizimde bundan pek bir şikâyetimiz olmazdı ki… Rahat bırakılmak hoşumuza giderdi belki de.. Bazen de kızarlardı bize, parmaklar sallanırdı…

“Lan ne oturorsunuz evde avrat apa gibi… Ayak altında dolaşıp durmayın… De hadi, kalkın gidin, yallah!…”
“Körün istediği bir göz… Allah verdi sana iki göz” hesabı, kirişi kırardık hemen.
Ama kalamadık böyle çocuk gibi…

Cep telefonu neyim yoktu ki o zamanlar, hatta televizyon bile… Akşamları elektrik kesintileri olurdu mutlaka. Hep aynı saatte gider ve ne zaman gelirdi bilmezdik. Çünkü erkenden yatardık…
Fitilli gaz lambaları vardı. Titrek titrek yanardı. Fazla gaz gitmesin diye erkenden yatılır ve lamba söndürülürdü.

Yıldız dolu semaya bakıp dalakalırdık çocukça. O yıldızların havada nasıl asılı kaldıklarını, niye aşağıya düşmediklerini çok merak ederdik. Bazen yıldız kayardı da, bir dilek tutun ve dua edin denirdi…
Bazılarının hareket ettiğini görürdük.
Bilemezdik ki, onlar uyduymuş. Sorardık saf saf, “Nene, niye öbürleri de getmorlar şunun gibi?” Nenem, kısıtlı astronomi bilgisiyle cevaplardı…

“Lan nediciniz yıldızları? Size ne? İster gederler ister dururlar… Siz yatın uyuyun hadi…” Nenemin bu doyurucu yanıtından pek te tatmin olmazdık ama ne yaparsın ki, şimdilerin Google’u yoktu ki o zamanlar. Olsaydı ona sorardık ve anında cevabı alırdık…

Sabah güneşle uyanırdık. Daha fazla yatamazdınız ki… Kalkıp yatağı toplar ve çay içerdik. (Kilis’te kahvaltı karşılığı…)
Hep kalamadık ki çocuk halimizle…

İşte, keşke bunlar hep olaydı da, biz çocuk olmayı sürdüreydik. Büyüyüp te ne olacaktı ki!.. Aha büyüdük, başımız göğe mi erdi sanki!… Sorunlarla, binbir türlü dertlerle uğraş dur. Sev, kavuşama… Ayrıl, çok özle.. Ayın sonunu getireme…

Küçücük çocuklara musallat olsun bazı sapık ruhlar… Başımızın tacı kadın ve kızlarımıza kıysınlar acımadan. Kedi ve köpekler bile olmadık zulme uğrasınlar ha bire… Büyüyünce bunları görüyorsunuz.
O zamanlar duymazdık böyle şeyler.

Çok büyüyünce, yeni yeni şeyler işitirsin kim bilir. Pandemi, Covid-19 vs. Musallat olur bütün insanlık âlemine. Bir düşünsene.
Maskesiz dolaşama, anana babana, dostuna ahbabına, şöyle bir ağız tadıyla sarılama. Öpeme onları. Bir metreden fazla yaklaşmaya, aksırmaya, öksürmeye korkar ol…
Dışarı çıkmaya ödün kopsun. Zor günler yaşa ve Yaradan’a dua et durmadan.
“Allah’ım ne olur yardım et bize diye…”

Onun için diyorum ya, çocuğum keşke büyümeseydin ve bunlara da şahit olmasaydın. Ne iyi olurdu. Teknoloji gelişti, ama çok şeyleri de bizden aldı götürdü.
Nerde kaldı o eskinin güzelliği ve çocukluğu… Ben biliyorum nerede kaldığını. Anılarda ve geçmişte…

Şimdi Dünyaları versen bile, alabilir misin çocukluğunu? Geri getirebilir misin o günleri?… Tabi ki, kocaman bir hayır…
Bizimkisi sadece bir hayal ve özlem…
Geriye alınamayan tek şeyin zaman olduğunu bilmez değiliz oysa…

Ama yine de, “Umut fakirin ekmeğidir” diye biliriz. O yüzden değil midir hayallere dalmamız ve çocukluğumuzu özlemle geri istememiz. ”Sakın büyümeye çalışma çocuk ve hep öyle kal” dememiz.

Sonuç olarak diyoruz ki, ne mutlu çocukluğunu dolu dolu yaşayabilenlere ve ne mutlu, hep çocuk kalabilenlere…

Bundan sonra da, büyüklüğümüzü ve büyümüş halimizi konu edineceğiz kısmet olursa.

Gönlünüzden güzellikler, yüreğinizden sevgi ve bedeninizden sağlık, hiç eksik olmasın inşallah…

Hoşça kalın ve Allah’a emanet olun sevgili arkadaşlarım ve değerli dostlarım.
Sürçü lisan olduysa da affola…

 

Benzer Haberler

TEHLİKE 28 kurşun yiyen 55 yaşındaki adam ölmemiş. Allah uzun ömürler versin ve trafik kazasından...

Yorum 
0

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ   Öyle kişiler vardır ki, herkesin hayatında önemli bir...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK   “GÖZLERİNİN İÇİNE BAŞKA HAYAL GİRMESİN BANA AİT ÇİZGİLER DİKKAT...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

TEHLİKE 28 kurşun yiyen 55 yaşındaki adam ölmemiş. Allah uzun ömürler...

İstanbul’da Uluslararası Anıt Bir V...

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ   Öyle kişiler vardır ki, herkesin hayatında...

Sanat Güneşimiz Zeki Müren ve Sanat...

Metin MERCİMEK   “GÖZLERİNİN İÇİNE BAŞKA HAYAL GİRMESİN BANA...

Hoşgörülü İnsan Olalım!

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, her sabah uyandığımda önce spor yapar,...

Vay Be Denizanası!

Adviye ERTEKİN YÜKSEL   Bu yıl yazlıklara gelişimiz çok erken oldu....

İslam’a Ters Akımların Ortaya...

Uğur KEPEKÇİ   Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed (sav) Efendimiz bir hadisi...

GÜL BENİZLİM

Çağlayandan akar gelir suyumuz Senin ile aynı bizim huyumuz Atadan dededen...

BİLEMEDİM BEN

Feleğin sillesi sert deydi bana. Tebdilim dolaştı bilemedim ben. Bu dünyada...

Kilis’in tarihi evleri turizme kaza...

Belediye Başkanı M. Abdi Bulut, Kilis’teki tarihi evlerin Sokak Sağlıklaştırma...

Zeytinyağı fark desteği ödemesi yap...

Kilis Tarım ve Orman İl Müdürü Mehmet Nuri Kökçüoğlu, Zeytinyağı Fark...

HES kodu alma uygulaması başladı

Kilis’te Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında getirilen düzenlemeyle...

Kilis’te koronavirüs hasta sayısı...

Kilis’te bugün itibariyle koronavirüs nedeniyle hayatını kaybeden kişi...

İŞ-KUR kuraları bugün çekilecek...

Çalışma ve İş Kurumu Kilis İl Müdürlüğü ile Milli Eğitim Müdürlüğü...

Bölgemizde yoksulluk oranı düşük...

TÜİK Gaziantep Bölge Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada bölgemizde...

Gençlik ve Spor İl Müdürü Yetim, Ka...

Gençlik ve Spor İl Müdürü Bahattin Yetim, Kilis 7 Aralık Üniversitesi Rektörü...

Kilis’te tehdit ve darp olayları ar...

Kilis’te son günlerde ortalama 4-5 tehdit, hakaret ve darp olayı yaşanıyor....

Sağlık çalışanlarına şiddete tepki...

Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kilis Şubesi Başkanı Mehmet Karaoğlan,...

DEVA Partisi Kilis İl Başkanı Yedil...

Deva Partisi Kilis İl Başkanlığına Mustafa Yavuz Yedilioğlu atandı. DEVA...