Cilavuz Dizisine Devam… Hocalardan Anılara

11 Şub 2020 Sal 8:38
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mahmut İhsan KANMAZ

 

İşte yeniden birlikte ve yeniden gönül gönüleyiz sevgili arkadaşlarım.
Farkındaysanız birkaç yazıdır hep aynı yer ve aynı ortamdan söz etmekteyim.
Cilavuz, yani Kars Susuz Kazım Karabekir İlköğretmen Okulu olmakta bu mekân ve yer… Üç yıl yaşadığım ve sayısız anı biriktirdiğim bir ortam, anlayacağınız.

Şimdi bilindiği üzere, öğrencilik anıları, hepimizin belleğinde silinmeyen izler bırakmıştır her daim.
Hele bu, bir de yatılı okul olunca, inanın daha da katlamalı bir hale gelmekte durum ve vaziyet…

Zaten bilinir ya hep, okul ve askerlik anıları, biz erkeklerin hiç bitmeyen sohbet ve yarenlik mevzuları arasında yer alırlar.
Ha bir de, yarısı gerçek, yarısı maalesef tevatürden ibaret olan, “avcılık ve balığa çıkma” hadiseleri, bizim şu an alanımıza girmediği için, onları teğet geçiyorum. Ama izninizle birazcık dokunabiliriz de…

İki üç tane hamsi kıvamında balığı zor tutup, “Abi bir balık avladım, nah şu kadar bir sazan” diye, etrafa caka satan birileri vardır daima, ötemizde berimizde. Nah şu kadar dediği, yarım metre boyunda ve üç beş kilo hacminde bir balık olmakta. Ama aslı yok tabi. Biline ki, bu işin abartı kısmı. Gerçeği ise, dedim ya bir kaç hamsi görünümlü, deniz canlısı işte…
Sözlerine inandırıcılık katmak için de, yol üstündeki bir balıkçıya uğrar çoğu zaman… Ne yapsın, minareyi çalmışsa ona bir kılıfta uydurmak ta, zorundadır yani.

Ya da avcıların ucu bucağı olmayan abartılı yalanları da buna benzer.
“Bir ava gittik geçenlerde, Allah sizi inandırsın, beş tavşan, onbir keklik ve üç beş te ördek avladık.” Hâlbuki heybenin içinde de, sadece iki tane serçe vardır.
“Peki, nerede onlar?” diye sual edenlere de verilen cevap, “Bir arkadaşıma sözüm vardı, ona verdim gelmeden önce” olur.
Artık inanıp inanmamak size kalmış.

Askerlik anıları da öyle… Şimdi o topa girmeyelim dilerseniz, çünkü tahmin ederim ki, bir girersek zor çıkarız işin içinden. Ama merak etmeyin benim de böylesi anılarım vardır illaki. Onları da ilerleyen yazılarımda ele almak isterim.
Her ne kadar dört ay gibi kısa bir dönem askerlik yapmış olsak da…
Zaten önemli olanda sürenin uzunluğu değil, yaşanan şeylerin yoğunluğudur.
Biz erkekler, inanın bir hafta bile askerlik yapsak, onu yıllarca, anlat anlat bitiremeyiz bir türlü…
Askerlik demişken, bu vatan için canını feda etmiş olan, gelmiş geçmiş bilcümle şehitlerimize Allahtan gani gani rahmet diliyorum sözümün burasında… Nurlar içinde uyusunlar inşallah sonsuza kadar.
Onlara minnettarız çünkü…

Evet, bu kadar girizgâhtan sonra, bugünkü yazımızın asıl öznesi olan, okul anılarıma geçebilirim şimdi rahatlıkla…
Yatılı okul anıları hem çok olur, hem de unutulması zor olur sevgili arkadaşlarım..
Yatakhaneden, yemekhaneden, banyo işinden, nöbet sisteminden, etütlerden ve kıtlama içilen çaylardan bahsettik te, hocalarımızdan hiç söz etmedik.
Sıkı durun, şimdi de sıra, bizleri yetiştiren ve fedakârca bildiklerini anlatan, o elleri öpülesice öğretmenlerimizin, benim gözümden hal-i pür melalini ortaya dökmeye geldi… Tabi ki, olaya biraz da mizah gözlüğüyle bakaraktan… Buyurunuz.
Bir tarihçimiz vardı sözgelimi. Uzun boylu, bayağı bir cüsseli görünümüyle…
Adı, Kemal Yazıcı’dı bu hocamızın. Sanırım yıllarca aynı şeyleri anlatmaktan bıkmış olacak ki, çok heyecansız ve keyifsiz bir ders anlatışı vardı. Oldukça ağır ağır konuşurdu. Hatta öylesine ki, normal bir cümlenin bile sarf edilmesi, bayağı bir zaman israfına yol açardı. Biraz daha açayım mevzuyu. Şimdi bilinir ki, bir cümle, özne+tümleç+yüklemden meydana gelir. Ancak Kemal Hoca için, özne ve tümleçte bir sıkıntı olmazdı da, yüklem kısmında bir problem yaşanırdı.
Zira, tümleçle yüklem arası, bayağı bir uzar ve cümleye nokta zor konurdu.. İyice sıkılınca da, zaten bu anlattıklarım kitapta da var, daha sonra oradan okursunuz diyerek, ikinci dereceden uyku moduna geçmiş olan bizleri, uyandırmış olurdu sağ olsun. Kendisi de rahatlamış olurdu böylece. Yaşıyorsa sağlık dilerim.
Ha bu arada bunları bize yaşatırken de, yüzünden müstehzi bir ifadeyi de eksik etmezdi hiç.

Bir sonraki ders, Cumhur Şencan adlı bir Matematik hocamıza aitti.
Cumhur hoca tahtaya, bizlerin bir türlü anlayamadığı, ya da anlamak istemediği, bazı grafikler çizer ve ağzından tükürükler saçarak, (x+y kare=m) falan gibi, ne anlama geldiği belli olmayan soyut ifadeler kullanır, arada bir şey sorup ta cevap veremeyenlere, hışımla elindeki tebeşiri fırlatırdı. Canım onun da bir sabrı vardı değil mi? Suç bizimdi. Fonksiyon derdi, eksen derdi, grafikte, “U” görünümlü garip şekle anlam kazandırmak isterdi.
Hem de üst üste iki ders boyunca. Emeği çoktur bizde. İşleri rast gelsin.

Bedencimiz Mehmet Köz idi. O da uzun boylu, pala bıyıklı ve dalgalı saçlı bir hocamızdı işte.
Malum, beden eğitimi dediğin ders, sınıfta olmazdı. Eşofmanlarımızı giyip, okul binasının önündeki top sahasında sıraya dizilirdik. Tabi boy hizası denilen bir şey vardır ya, ona uymak koşuluyla… Zaten yıllardır aynı şeyi yaptığımız için, herkes boyunun ölçüsünü ve yerini bilir, ona göre mevzisini hemencecik alırdı. Yani Köz hocanın, “Oğlum sen arkandaki arkadaşınla yer değiştir, sen şuraya, sen de buraya” gibi ikazları, pek te olmazdı.
Bazen koşu yapılır, bazen de “sağa dön”, “sola dön”, “uygun adım ileri marş” gibi, askerlik benzeri talimler ve beden hareketlerine maruz kalırdık…

Bir de resimcimiz vardı ki, onu unutmak mümkün değildir. Adını bilirdik ama kimse doğru dürüst kullanmazdı.
Çok çıtı pıtı, eğitim enstitüsünün resim bölümünden, daha yeni mezun olmuş, bu dünyalar güzeli, sapsarı uzun saçlı öğretmenimize, “Di mi” lakabını uygun bulmuştuk. Sebep de konuşurken kullandığı her cümlenin sonuna, illaki bizi inandırmak adına, “Di mi çocuklar?!” diye kelam etmesinden ötürüdür. Adı da öyle kaldı yani. “Di mi geldi, di mi gitti.”
Şimdi nerelerdedir, ne âlemdedir bilinmez. Allah gönlüne göre versin onun da…
Edebiyat hocamız sevgili Süleyman Aydın hiç unutulur mu? Sürekli gülen yüzüyle, giydiği hep kalın balıkçı yaka kazağı ve üzerindeki ekose ceketiyle anımsarım onu da… Failatün, failün gibi edebi kuralları bize öğretendir kendisi. Bir konu verip, hadi buna bir kompozisyon yazın diyen de odur. Ama unutmayın giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini ha, diyen de yine Süleyman hocadan başkası değildir. Dalgalı saçları ve gür bıyıkları onun alameti farikası gibiydi.

Bir kaç gün önce n’oldu biliyor musunuz sevgili arkadaşlarım? Okulla alakalı yazdığım bir yazımı okumuş ve bana yorum yapmış sevgili hocam. Diyor ki: “Mahmut tebrik ederim seni. Eline sağlık, mükemmel olmuş.” Şimdi bunları söyleyen kişi, sizin tam 46 yıl önceki edebiyat hocanız olursa, varın gerisini düşünün artık. Çok duygulanmış ve bir tuhaf olmuştum. Hemen yanıt verdim zaten, “Hocam, sayenizde dedim. Belki de dün sizin öğrettiklerinizin, bugüne yansıması gibidir bunlar. Varsa bir başarı, benden çok size aittir” dedim ben de. Ya da bu mealde bir şeyler işte…
Sağlık, afiyet ve huzur diliyorum sevgili Hocama… Hazreti Ali demiştir ya, “Bana bir harf öğretenin, kırk yıl kölesi olurum” diye. İşte ona sebep, ben de diyorum ki, öğretmenlerimiz bizim hakkını ödeyemeyeceğimiz kişilerdir. Sağ olsun, var olsunlar her daim. Ellerinden öperiz.

Coğrafyacımız Mustafa Sarıoğlu, tipik bir Karadenizli hocamızdı. Hep boğazlı kazak giyer, jilet gibi ütülü pantolonları ve altı kauçuk ayakkabısıyla, “gırç gırç” diye, aralarda yürüdükçe sesler çıkarırdı.
Bizim üzerimizde ise, ömrü hayatında ütü yüzü görmemiş ve okulun verdiği üniformamsı kahverengi pantolon ceketler olurdu. Herkeste aynı kıyafet…
Zaten senede bir elbise verilirdi bizlere. O da, ölçülerimiz alınır ve bir iki ay içinde de teslim edilirdi. Bütün elbiseler, bu iş için okula gelen ve iş bitinceye kadar okulda yatıp kalkan, bir terzi grubuyla icra edilirdi. Birkaç defa da provaya giderdik.
İşte Mustafa hocamız sıra aralarında dolaşırken, anlattığı da hep aynı şeyler olurdu.. Ne bileyim, kuzeyde dağlar denize paralel, batıda dik olur..( Yoksa öyle değil miydi?..) Ya da, akdeniz bitki örtüsü, kısa ve bodur makilerden oluşur, kışlar yağışlı ve ılık, yazları sıcak ve kurak geçer gibi….. Selam, sevgi ve saygılar olsun..

Bir de Felsefe – Mantık hocamız vardı ki, çok komik biriydi aslında ve de benim için en önemlisi de, kendisinin hemşehrim olmasıydı. Yani o da Kilisliydi. Şimdi düşünün bir, Susuz gibi yurdun neredeyse en kuzeyinde bulunan bir yerinde, ta en güneyden, memleketiniz Kilis’ten birilerinin gelip, sizin dersinize girmesini.
Çok severdim kendisini, o da beni çok severdi. Ehh ne de olsa hemşehri idik.
Abdülkadir Toma’ydı adı… Kilis, Şehit Sakıp Mahallesinde otururlarmış. Yani benim rahmetli babamla annemin evlerinin olduğu ve annemin orada gelin olduğu, dahası, benim de aynı sokakta doğmuş olduğum mahalle. Ve İpşir Paşa Sokağı…
Onun da bir lakabı vardı. Herkese hemşehrim diye hitap ettiği için ve her cümlenin sonunda da “kine” takısını kullandığından dolayı, “Hemşerim kine” idi lakabı ve daha ziyade öyle bilinirdi.
Çok genç yaşta rahmetli oldu kendisi. Allah’tan rahmet ve mağfiret dilerim ona.
Yakınlarına da başsağlığı ve sabırlar…
Nurlar içinde uyusun…

Cimşit lakaplı tarım hocamız da çok komik ve enteresan bir kimlikti. Ona bu isim, kim tarafından ve niye takılmıştı bilinmezdi ama bilinen bir şey varsa da, o da gözündeki parmağım kalınlığındaki camlı gözlüğüyle, oldukça tez sinirlenen bir yapıya sahip olduğuydu.

Müzik hocamız, ilk zamanlar siyah, sonradan sapsarı uzun saçlara sahip olan, Gülcan Acar’dı. Çok hareketli ve azimliydi. Okul gecelerini düzenler, koroları başarıyla çalıştırırdı. O koroda, ben de olurdum hep. Bildiğiniz üzere kaval ve flüt çalardım.
Gülcan hocamdan, sonraki yazılarımda çokça bahsedeceğim. Zira Ankara Gazi Eğitim Ens. Müzik Bölümünde yollarımız kesişecekti. Hem de o küçücük flüt sayesinde olacaktı bütün bunlar. Şimdi filmin sonunu anlatmayım ki heyecan olsun, değil mi? Biraz sabır lütfen…

Sonradan rahmetli olduğunu öğrendiğim ve çok beğendiğim bir başka hocamız da Ayhan Sıtkı Demir’di.
Ayhan hoca, uzun boylu çok yakışıklı ve o da sürekli boğazlı kazak giyenlerden olduğu için, hafızamda güzel anılarla yer etmişti. Mekânı cennet olsun inşallah.

Biyoloji hocamız Garip Işık’tı.. O yıllar, modern biyoloji diye bir sistem çıkmıştı ilk olarak. Adapte olmakta bayağı bir zorlanmıştık. Sadece biyoloji değil, kimya, fizik ve matematiğin bile moderniyle tanışmıştık o yıllarda.
İşte bu Garip hoca Da bize her ders, DNA (Deoksinükleikasit), RNA (Ribonükleikasit) ve Adenin, Guanin, Timin ve Sitozinleri anlatır ama, bunların ne anlama geldiğini, yani yenilir mi içilir mi olduğunu ve neden bahsettiğini ilk zamanlar pek anlayamazdık… Sonradan bize dağıtılan tuğla kıvamındaki kitabı çalışınca, birazcık söker gibi olmuştuk mevzuyu… Ancak ilk yazılıların, spor toto kuponu gibi, 0, 1 ve 2 olmalarına engel olmamıştı bu haller. Zamanla kuyruğu düzeltmiştik gerçi ama ortalama da biraz düşmüştü normal olarak…

Evet, zaman yine sular seller gibi akıp geçti ve bizim diyeceklerimiz yarım kaldı…
Aslında yer, mekân ve isimler farklı olsa da, her öğrencinin yaşadığı şeyleri dile getirmeye çalışıyorum… Her daim yaptığım gibi, sizleri nostaljinin sisli günlerine götürüp getiriyorum…
Tabi bilmiyorum, hoşnut musunuz bundan, sürdürmemi ister misiniz? Lütfen varsa görüşleriniz, yazın ve belirtin ki, ben de ona göre hareket edeyim. Yani yerimizde sayıp ta, patinaj yapmayalım.

Tekrar birlikte oluncaya kadar, her şey gönlünüzce olsun. Allah her daim yardımcınız olsun ve yüreğiniz sevgi ve merhamet dolu olsun. Bedeniniz de sağlıklı olsun, yüzünüz hep gülsün, aile yuvanız mutlu ve huzurlu olsun.
Hoşça kalın sevgili arkadaşlarım.

 

 

Benzer Haberler

OKUMA Okuyan bir toplum değilmişiz. Hariçten gazel okuyoruz ya!… *** ÇARP AB’ye yaklaşıyormuşuz....

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “VEREN EL, ALAN ELDEN DAHA ÜSTÜNDÜR.” (Hazreti Muhammed) Cimrilik,...

Yorum 
0

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, bir yazımda belirtmiştim “Yaşamak akıllı insanların...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

OKUMA Okuyan bir toplum değilmişiz. Hariçten gazel okuyoruz ya!… ***...

Cimrilik

Metin MERCİMEK “VEREN EL, ALAN ELDEN DAHA ÜSTÜNDÜR.” (Hazreti...

Akıllı İnsanlar İyi Yaşar

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, bir yazımda belirtmiştim “Yaşamak...

Estetik Dikiş

Adviye ERTEKİN YÜKSEL   Yıl 1986. Diyarbakır’da görev yapıyorduk....

İslam’a Ters Akımların Ortaya Çıkış...

Uğur KEPEKÇİ   Peygamberimizin ahirete göçünden hemen sonra başlayan...

KİLİS DİYE

Kilis’te zeytinim al al narım var Sıladan ayrıyım özde nârım var...

Kilis’te korona virüs denetimi

Kilis’te korona virüs tedbirleri denetlendi. Denetimlere Vali Yardımcıları...

Temas ettiği kişileri söylemeyene 3...

Kilis İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nda alınan karara göre, Koronavirüs...

Parkomat uygulamasını artık Belediy...

Kilis’te daha özel bir şirkete verilen Parkomat hizmetlerini, dünden itibaren...

Kilis Üzüm Üreticileri Birliği Gene...

Kilis Üzüm Üreticileri Birliğinin Genel Kurul Toplantısı Musabeyli Kaymakamı...

Kilis’in en yaşlı yemeni ustası vef...

Kilis’in en eski yemeni ustalarından H. Mehmet Özuslu vefat etti. Odun Pazarı’nda...

Salça ve pekmez yapımı sürüyor

Hava sıcaklıklarının yaz günlerini aratmayacak derecede yüksek olması kış...

Maske ve seccade dağıtıldı

Kilis Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü personeli tarafından bazı camilerde...

Sahte 100 dolar veren şahıslar aran...

Kilis’te piyasaya sahte 100 Dolar süren şahıs aranıyor. Mehmet Rıfat Kazancıoğlu...

Başkan Bulut, Eczacılık Günü’nü kut...

Kilis Belediye Başkanı M. Abdi Bulut, yayımladığı mesajla 25 Eylül Dünya...

Parklarda bakım çalışmaları sürüyor...

Kilis Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü bünyesinde sürdürülen çevre...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

FIRLA Elektrik fiyatları otomatik olarak artacakmış. Otomatik zamlara alışalım!…...