Çorlu’da Bir Öğrenci Benim Şehirlerim, Benim Evlerim

21 Şub 2018 Çar 9:53
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

 

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi eğitime de darbe vurmuştu. Bu konuda hiç kimse her hangi bir soru soramazdı. Herkes darbenin faziletlerinden (!) bahsetmek durumundaydı. Adil olmayan yargılamalarla idam edilen mazlum üç şehit devlet adamı ve Demokrat Partililer mağdur olmuşlardı. Benim Kilis Lisesinde askerlik hocamıza “Halktan toplanan alyanslar ile Ankara’da lojman yaptırıldığı doğru mu?” sorum bir yana, bir grup mektep arkadaşımızla birlikte okuduğumuz ders dışı kitaplar da sürgün için bir gerekçe olmuştu.

Sabit gelirli aile çocukları olan sınıf arkadaşlarımdan bir kısmı; Gaziantep, bir kısmı Malatya, ben ise Çorlu’ya dayımların yanına gitmiştim.

GÖÇMEN AĞIRLIKLI TARİHİ BİR KASABA

Tipik bir güneydoğu kasabası olan ve taş evleriyle tanınan Kilis tarım kentiydi ve halkı Türkmen idi. Çorlu ise söz konusu zaman dilimi (1963)  içinde modern bir askeri nüfus ağırlıklı kasabaydı. Şehir merkezinde törenler yapılırdı. Sokaklarda genelde akasya ağaçları vardı. Şehir yeşil bir görünüme sahipti. Kışı da zorlu geçerdi. Öyle ki Hürriyet’in gazete dağıtım aracı Çorlu girişinde yolda kalmış, üç çalışanı Muhabir Yüksel Kasapbaşı, Fotoğrafcı Abidin Benhur Tapaner ve Sürücü Yılmaz Öztürk donarak ölmüşlerdi (1963). Çorlu bu gelişme sonrasında dikkat çeker hale de gelmişti. Çorlu’da daha çok Balkan ve Kırım ile az da olsa Kafkas göçmenleri yaşıyordu. Çorlu Lisesi’nden sınıf arkadaşım Abdulhakim Kırımman bunlardan biriydi. Fiziği ve lehçesiyle kendini hemen belli ederdi. Ailesi dericilik sektöründe iddialıydı. Çorlu’da deri işleme tesislerinden geçerken keskin bir koku burnunuzun direğini sızlatırdı adeta. Bu ara Çorlu’da sanayi kendini belli etmeye başlamıştı; kavun, üzüm bağı ve Ayçiçek tarlalarının yanında. Çorlu Edirne’den Avrupa’ya uzanın yol üzerinde olduğundan ekonomik gelişme içindeydi.

Fevzi Çakmak Hastanesi örnek bir kurumdu. Çünkü 1912-1913 Balkan Harbi sırasında Osmanlı Doğu Ordusu Komutanlığı biraya taşınmıştı. Arka planda önemli tarihi bilgi ve belgeleri vardı. Çorlu’nun yol güzergâhında olması daha önce bölgede yaşayan Makedonya, Roma, Bizans, Hun, Avar ve Peçeneklerin etkisini de gösteriyor. Rusya ve Yunan ile Bulgar işgalleri de öyle. Merkezde kırtasiyecilik yapan ve sınıf arkadaşımın da eniştesi olan, ismini bir türlü hatırlayamadığım bir aksakal amcamız o günlere ait hatıralarını anlatırdı.

OSMANLI MİMARİ YAPILARI ve MODA

Onun bilgilendirmesi sayesinde de Çorlu Kalesi kaybolmuştu ama Fatih Sultan Mehmet Han’ın sütannesi Daye Hatun tarafından inşa ettirildiği belirtilen Fatih ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan Süleymaniye Camilerini böylece tanımıştım. Oysa birkaç defa gitmeme rağmen arka planda hiç bir bilgiye sahip değildim. Sonra Çukur, Paşa, Çoban Dede ve Fatih Çeşmeleri de öyle. Hepsinde kitabeler mevcuttu. Ancak kaç kişi okuyabiliyor derseniz, bu soru cevapsız kalmaya mahkûm. 1960’lı yılların başında Çorlu’da tarihi Osmanlı eserlerini görmek mümkündü. Üstelik bu tarihi dokuya bakılıyordu. Şehir merkezinde eski mimari yapı örnekleri korunurken, Çorlu’da nüfus artışı kenti fiziki mekân olarak yaymaya başlamıştı. Şehir dışına doğru Bahçelievler her geçen gün yaygınlaşıyordu. Sanata alaka gösteren Çorlulular dolayısıyla İstanbul’da oynanan filmler, sahnelenen tiyatrolar hemen Çorlu’ya gelirdi. Moda da öyle… İstanbul’a yakın olması kent hayatını hızla değiştiriyordu. Kilis’te terzi, ayakkabıcı, aktar gibi meslekler fazla iken Çorlu’da bunların sayısı azalıyor, marka mağazalar açılıyordu.

1960’lı yıllar ayrıca romantizmin sürekli yükseldiği bir dönemdi. Bu da en fazla lise talebelerini etkilerdi. Üstelik liseler karma olmasına rağmen kız-erkek ilişkileri mesafeliydi. Nebi Birinci adında bir arkadaşımız Yasemin adında yem yeşil gözleri olan bir kıza aşık olmuş, ancak açılamıyordu. Nebi de o günlerde moda olan “Kapat gözlerini kimse görmesin/Yalnız benim için bak yeşil yeşil” şarkısı ile sevdiğini ifade etmeye çalışıyordu. Ancak nafileydi, netice alamadı. Başar, Tahsin Gümüş ve ben sadece tebessüm edebildik. Kız farkında bile değildi. Meğer böylesi duygusallıklar ne kadar insani gelişmelermiş. Bugün daha iyi fark ediliyor.

FUZULİ NE DEMEK?

Edebiyat öğrenimiz Kıbrıslı bir hanımdı. Fuzuli’yi okuyorduk. “Fuzuli ne demek?” diye sordu. Çoğu sınıf arkadaşım cevap vermez iken bir kısmı gereksiz, fazladan, boşuna, yersiz, lüzumsuz biçiminde cevap verdi. Ben o yıllarda lügat okumaya başlamıştım roman, hikâye, şiirin yanında. Parmağımı kaldırdım ve müsaade edilince konuştum;  “Öğretmenim fuzuli fazıl anlamındadır. Faziletli ve erdemli demektir” diye açıkladım. Artık ben öğretmenimin yanında ayrıcalıklı idim. Zil çaldıktan sonra arkadaşlarım geneleve gideceklerini anlatıyorlardı birbirlerine. Ufacık bu kasabada meğer kerhane de varmış. Sonra öğrendim ki meyhane, bar, saz evi gibi müzik eğlence de yok değilmiş. Kentler ve insanlar batıya doğru yaklaştıkça böylesi değişimler de gözleniyordu. Zengin köylü hasadı kaldırır kaldırmaz parasının bir kısmını buralarda harcıyormuş!…

BAHÇELİEVLERDE BİR İKAMETGÂH

Çorlu’da asker dayımın kiralık evi bahçeli ve müstakildi. Çorlu’nun kış şartlarına göre yapılmıştı. Girişe üç-beş merdivenle çıkılırken, dışardan bir başka kapısından ise depo gibi kullanılan bir mahzeni vardı. Buraya eski kullanılmayan eşyalar ile odun ve kömür depo ediliyordu. Kışın zor şartlarında sobaya odun, kömür taşımak çocukların işiydi ve en zor olanı buydu.

Müstakil evin girişindeki fuayesinde çıkarırdık ayakkabıları. Duvardaki askılara da üzerimizdeki kışlıklarımızı asarak salona geçerdik. Bütün odalar salona bakardı ve salondaki büyük soba ile bütün ev ısınırdı. Evin çocukları eğer odun taşımayı unutmuş veya sobanın ateşinin sönüp sönmediğine dikkat etmemişse ceza olarak iki kat odun-kömür taşınırdı. Dikdörtgen sobanın üzerinde bütün kış ıhlamur kaynardı. Yan tarafında kapağı olan mini fırın gibi bir girişi de olan sobada zaman zaman yağ sürülmüş ekmeğin üzerine peynirler koyarak fırına yerleştirilir ve sıcak sıcak çaya ortak edilirdi.

Evin hanımı için en fazla zaman ayırdığı yer mutfaktı. Ancak soğuktan dolayı işi biter bitmez hemen sobanın yandığı salona girerdi. Pişen yemekler de sofra kurulmasına yakın tenceresiyle sobanın üzerinde bekletilirdi. Çocuklar genelde üşümesin diye salonda yatardık. Evin havalandırması ise biz okula gittiğimizde gerçekleşirdi. Tatil günleri de çocuklar oyun için dışarı çıktıklarında ev havalandırılır, hatta cereyan yaptırılırdı. Çorlu’nun kışı uzun sürmesine rağmen hiç bir arkadaşımın evinde dede ve ninelerinin masal, hikâye, destan anlattığını duymamıştım. Oysa güney kasabalarında tam tersi her çocuk Kaf dağını, devleri, kahramanlıkları, iyilik meleklerini bilirdi.

50 YIL ÖNCEKİ YEMEKLER

Her aile kendi yemek kültürünü sofrasına taşırdı. Dayım gibi tayin ile gelenler değil ama yerleşik düzene sahip ailelerin cıllık, çeneçarpan çorbası, elbasan tava, kodrul manır, papaz mancası (köpoğlu salatası), şaraşura, yoğurtlu borani adında sofra ürünleri olduğu anlatılırdı. Bazılarının tadına bakmışımdır. Bu yemeklerden bazıları öyle her kahvaltıda olduğu gibi çay, peynir, ekmek ile yapılmazdı ama bu yemeklerden bazıları sabah kahvaltısının vazgeçilmezi olduğu söylenmişti. Bugün Trakya’da hemen akla ilk gelen bütün mutfak ürünlerini bastıran Tekirdağ Köftesidir. Bu Çorlu için de, bütün Trakya için de söz konusudur.

Çorlu’da bu eski yemekleri tanımak için hala öyle bir lokanta yok. Daha önce de içkili birkaç lokantası vardı. Çorlu Tekirdağ’ın ilçesi olmasına rağmen otobüs seferleri dâhil ilişkileri İstanbul ile daha fazlaydı. Tekirdağ tarafına piknik ve deniz için gidilir.

VAHAP AKBAŞ ve ESENDAL

Gençliğimin belli bir süresinin geçtiği Çorlu’ya rahmetli Şair, yazar, öğretmen A. Vahap Akbaş’ı (Batman 1954-Çorlu 2014) hastalığı sırasında başta Öykü yazarı Şerif Aydemir olmak üzere bağ evinde bir grup arkadaşla ziyarete gitmiştik. Dünyayı Kaplayan Ağaç, Zamandan Kurtarılan, İnşirah, Ayna ve Suret, Düşünceyi Uyandırmak kitapların yazarı A. Vahap Akbaş erken emekliliğini istemiş, tam bir sanayi şehri olan Çorlu merkezden meyve ağaçları ve üzüm bağları yetiştirdiği yazlık evinde istirahat ediyordu. Nurlar içinde yatsın.

 

Çorlu’nun en ünlü edebiyatçılarından bir başkası benim de çok sevdiğim Ayaşlı ve Kiracıları, Otlakcı, Mendil Altında, İhtiyar Çilingir hikâyeleri ve Miras ile Vassaf Bey romanlarıyla tanınan diplomat, politikacı ve yazar Mahmut Şevket Esendal’dır (1884-1952). Ev Ona Yakıştı öyküsü muhteşemdir.

ÇARŞIKAPI’DA BİR ÇORLULU

İstanbul’da ismi yaşayan bir başka isim ise Çorlulu Damat Ali Paşa’dır (1670-1711). İstanbul Beyazıt Çarşıkapı’da kendi ismiyle maruf Çorlulu Damat Ali Paşa Medresesini (1707) inşa ettirmiş, devletteki üstün başarıları dolayısıyla Sultan İkinci Mustafa’nın kızı Emine Sultan ile evlenmişti. Üçüncü Sultan Ahmet zamanında ise sadrazam olmuştur. Çorlulu Damat Ali Paşa İsveç-Rusya Savaşında Moskova’yı desteklemişti. Bundan amacı ilerde çıkabilecek bir Osmanlı-Rusya Harbinde İsveç Savaşından yorgun düşen Rusya’yı yenmekti. Ancak Sultan Üçüncü Ahmet bu politikayı beğenmedi ve Çorlulu Damat Mehmet Ali Paşa’yı azletti. Sonra da idamına karar verdi. Bugün girişinde Dürri imzalı bir şiir bulunan Çorlulu Damat Ali Paşa Medresesi özellikle muhafazakâr aydınların günün ve dünün meselelerinin tartışıldığı, nargilelerin nefeslendiği, turistler uğradığı önemli bir ticaret merkezi gibidir.

Geçenlerde yolu fark edemediğimiz için yanlışlıkla girdiğimiz Çorlu tamamen bir sanayi şehri olmuş. Dokusunu ve özelliğini sanayiye yenik düşürmüş. Kültür ve sanatı fark edilebilecek konumdan uzaklaşmış. Acaba yanılıyor muyum? Keşke yanılsam.

 

 

Benzer Haberler

HÜZÜN Sonbahar hüzün mevsimiymiş… Sanki diğer mevsimlerde mutluluktan ölüyorduk!…...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BARIŞI VE GÜVENLİĞİ SAĞLIYARAK İNSANLIĞA HİZMET...

Yorum 
0

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, hayatı paylaşan insanlar, aynı düzeyde değillerdir. Zayıfı,...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

Hemşire adayı öğrenciler engelleri ...

Yusuf Şerefoğlu Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü öğrencileri...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

HÜZÜN Sonbahar hüzün mevsimiymiş… Sanki diğer mevsimlerde mutluluktan...

Birleşmiş Milletler ve Kilis

Metin MERCİMEK “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BARIŞI VE GÜVENLİĞİ SAĞLIYARAK...

Yardımlaşmak İnsanlık Görevidir...

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, hayatı paylaşan insanlar, aynı düzeyde değillerdir....

Zeytin Zamanı-5

Aysel MASMANACI BEŞOĞLU   Ben daha orda durur muyum? Zoppun’un çemine...

Mavi Şemsiye

Mahmut KANMAZ “Karısı öldüğü sırada, Bill otuz, kızı Minna ise,...

YOKLUK YILLARI

Kilis Şirinlemeleri…   YOKLUK YILLARI   Kırklı, ellili yılları...

Kilis’te eğitimin kalitesi artacak...

Kilis Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Ahmet Barutçu,...

Memiler’den esnafa sevindirici habe...

Esnafın dört gözle beklediği işsizlik maaşı için prim ödemeleri 1 Ocak...

Tuğlu Hamamı Gençlik Merkezi halkın...

Kilis Belediyesi ile Pakistan Baitussalam Derneği arasında yapılan protokol...

10 günlük yağış, geçen yılın Aralık...

Kilis’te aralık ayının ilk 11 günlük yağış miktarı geçen yılın Aralık...

Vali Soytürk’e hayırlı olsun ziyare...

Kilis Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Başkanı Ahmet Çıkımoğlu...

Minik eller hayallerini yaşıyor

Kilis 7 Aralık Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Tıbbi Dokümantasyon...

Lavanta fideleri toprakla buluştu

Kilis’te Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Eğitim Yayım ve Yayınlar...

Türkiye Çalışma Grubu toplantısı ya...

Kilis Belediye Başkanı Hasan Kara, 21. Türkiye Çalışma Grubu toplantısına...

Satranç Turnuvasında il birincileri...

Türkiye Satranç Federasyonu Kilis Temsilciliği tarafından düzenlenen satranç...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

SİLAH Öldürmeyip, süründüren silah yapılmış. Adını “emekli maaşı”...

Artık “Prof. Dr. Alâeddin Yav...

Metin MERCİMEK “BESTEKÂRLIĞA SOYUNAN KİŞİ, ÖNCE MUSİKİYİ, DAHA...