Dolar 33,0848
Euro 36,0668
Altın 2.554,71
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 36°C
Açık
Kilis
36°C
Açık
Sal 36°C
Çar 38°C
Per 38°C
Cum 36°C

Edebiyatın Gerçekle Kesiştiği Noktalar: Hasan Şahmaranoğlu ve Nihat Ferah

Edebiyatın Gerçekle Kesiştiği Noktalar: Hasan Şahmaranoğlu ve Nihat Ferah
A+
A-
09.03.2015
402
ABONE OL

Muhammed HÜKÜM

 

Edebiyat araştırmacılarının edebiyata karşı tavırları günümüz dünyasında objektiflik ve bilimsellik gibi çizgilerle sınırlandırılmıştır. Bu sebeple araştırmacılar, metnin karşısında duydukları beğeni, nefret ve heyecanlarını törpülemek zorundadırlar. Bu durum,  yargıların kuru ve ispatlanabilir bir birikime dönüşmesine neden olur. Bu yorumu abartılı olarak kabul etsek bile en fazla okuyucu için heyecan ve zevk duyma meseleleri metne indirgenmiş bir biçimde var olur. Okuyucu metne odaklanırken onu var eden sanatçı karşısında ne hissedeceğini bilemez. Bu tespiti en azından kendim için yapabilirim. İsmet Özel’le, Sezai Karakoç’la ve birkaç başkaca şairle karşılaştığımda ne hissedeceğimi bilememiştim. Onlar, etten kemikten birer varlık olarak zihnimde nasıl bir yere konumlandırılmalıydı. Çünkü metinleri onları benim zihnimde ulaşılamaz ve hatta kutsala yaklaşan bir konuma oturmuştu. Bu mesele yaratıcının ölümlü yarattığı fani bir bedenle ölümsüz olmaya çalışan bir atılımın çarpışmasıydı zihnimde. Bu çarpışmanın daha net bir biçimde vücut bulması için Hasan Şahmaranoğlu ile karşılaşmam gerekliymiş. Fakültedeki odamda otururken, içeriye yaşlı, yürümekte biraz zorlanan, özenle taranmış gümüş renkli saçlarını eski bir külahın ardına gizlemiş bir amca girdi. Yoğundum ve kendimce boşa geçirilecek vaktim yoktu. Yaşlı amca kendini tanıttı: Hasan Şahmaranoğlu… Beni Şevket Bulut üzerine kaleme aldığım bir yazı vasıtası ile bulduğunu söyledi. Bu açıklama Hasan Şahmaranoğlu’na bakışımı biraz değiştirdi sanırım. Çünkü Şevket Bulut gibi başarılı bir öykücünün memleketi olan Kilis’te dahi tanınmıyor olması beni incitmiş ve umutsuzluğa sürüklemiş bir durumdu. Bilincin bunca dağınık olduğu, insanların neye inanacağını bilmediği bir dönemde birleştirici ve yerli bir kalemin varlığından öğrencilerin haberdar olmaması beni açıkça incitiyordu. Bu incinmişlik yaşadığım coğrafyayı beğenmememe ve hatta küçük görmeme dahi yol açıyordu. Bu bakış açısı ile Hasan Şahmaranoğlu’nu dinlerken Hasan Amca’dan ikinci darbeyi yedim desem yeridir. Hayatını anlatırken Nihal Atsız, Peyami Safa ve Necip Fazıl ile birlikte uzun vakitler geçirdiğini öğrenmem onu daha ilgiyle dinlemeye çalışmama vesile oldu.  Bir tekniker olduğunu ve sanayide uzun süre otomobil tamiri ile uğraştığında bugünün mesleki eğitim alan talebelerinin mekaniğin katı gerçekliğinden sıyrılıp edebiyatın dünyasına adım atmalarının bize ne kadar uzak olduğunu düşündüm. Hasan Amca düzenli bir eğitim almamış ama Kilis Kütüphanesinin kitaplarından tattığı tozlar hala dilinde. Öyle ya Peyami Safa da düzenli bir eğitim almamıştı Hasan Amca gibi. Bizim Peyami Safa’yı Türkçe ve edebiyat tahsili yapan bireylerimize anlatmaya çalışmamız da çok uzak. Oysa Hasan Amca, Besim, Samim ve Neriman olmadan Peyami Safa’nın yalnızlığını paylaşmıştı. Bana şiir kitabını hediye etti. Kitabın adı “Almıla” … “Gerçi siz biz Türkçüleri çok sevmezsiniz, yeni şairler yurtlarını kaybetmişler, acılarını ancak Filistin’de bulabiliyorlar.” Mealinde bir serzenişte de bulundu. Bu naz belki fark edilmemekten duyulan bir sızlanma olarak algılanabilirdi; fakat bugün Türk şiirinin kendi sesini tarihini ve coğrafyasını bulamaması yabana atılır bir eleştiri de değildi. Almıla’da aruzla ve heceyle yazılmış şiirler, tahmisler ve gazeller var. Bugün aruzla şiir yazmanın dahi bir marifet sayılmaması marifet ölçülerinin ve estetik ölçülerinin hep birlikte göçüp nereye gittiğini aramak iştiyakı da doğurmuyor ki yazık… Bir de Hasan Şahmaranoğlu’nda şu yalnızlığı yalnızlaştırılmayı gördüm. Oğuz Atay,  “Tutunamayanları” yazdıktan sonra Tanpınar’ın deyimi Hilmi Yavuz’un yakıştırmasıyla bir sükût suikastına maruz kalmış. Benzer bir biçimde Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu ve Şevket Bulut gibi yazar ve şairler sistematik bir biçimde sükût suikastına maruz kalmıştır. Bu sükût suikastı sadece görmezden gelinmek değil; düşünün ki adı sanı belli olmayan dünyaya karşı bir duruş geliştirememiş zengin çevrelerin pervaneleri hayatlarına renk katmak için yazdırdıkları koca koca yayınevlerine kitapları bir parmak şıklatmaları ile bastırabiliyor.

“Bu İşte Bir Yanlışlık Var” “Başucumuzda” evren dururken “müzik” dinlemek neden… Üstelik hiçbir yaşanmışlık hissi uyandırmadan, hiçbir estetik varlığı yokken basılan bu kitaplar kapış kapış alınıyor kitap okumayan memleketimizde. Sonra sorular sorarlar… Şiir öldü mü, diye. Hayır, Hasan Amca yaşıyor. Hasan Amca ile konuşurken her an yeni şeyler öğreniyorum. Meşhur, merhum Abdurrrahim Karakoç ile çok sıkı dostlarmış. Sıkı durun daha ilgincini söyleyeceğim. Bilenler bilir, Abdurrahim Karakoç’un Hasan’a Mektup diye bir şiiri vardır. Bu şiir, Hasan Şahmaranoğlu’na yazılmıştır. Şiirin ona yazılması Hasan Amca’nın değerini gözümde büsbütün arttırmasının yanında yazının girişinde bahsettiğimi eser ve okur arasındaki ilişki ile de ilgili bir durum. Hatta sükût suikastlarının eninde sonunda estetiğin zaferine teslim olması ile ilgili. Karakoç’un Mihriban şiiri ile ilgili yazılmış bilimsel yayın sayısı ile onu ezbere bilen insan sayısını karşılaştırırsak ne demek istediğim anlaşılır. Bir bilginin, özellikle ruh ile ilgili bir bilginin daha çok insanın ruhuna işlemesi isteniyorsa, tüm çalışmalarda nihayi amaç bu bilginin üretimi ve aktarılmasıysa edebiyat araştırmacısı beğenmediği sanayi işçisi karşısında bu şiir karşısında eşitse ve hatta hissetme noktasında daha gerideyse Mihriban’un türkü olması yazılmış onlarca bilimsel makale ve tezden değerlidir. Ki Karakoç’u hangi çalışma “Mihriban’dan daha çok hatırlatabilir ki… Gelgelelim Hasan’a Mektup’a. Mektup aslında Hasan Amca’ya değil sana. Sana da bana değil mi? Elbette ki bana da… Ve hatta bana da. Çünkü Hasan’la simgelenen belki de en son edebiyat araştırmacısı. En ilk su katılmamış halk. Çünkü şiir onun diliyle onun muhayyilesine yazılmış. Üstelik yüzlerce yıllık Batılılaşma problemini, demokrasiyi ve cumhuriyet algısını, yozlaşmayı ve mukaddesatı anlatan sorgulayan sorgulatan bir şiir. Hani Oğuz Atay diyor ya ben buradayım ey okur sen nerdesin ve günümüz okuru sükûtla karşılık veriyor. İşte Karakoç da aynı şeyi yapıyor hem de daha yüksek sesle ve daha etkili. Daha etkili olması şundan: çünkü Hasan yani sen onun can dostu yakın arkadaşısın ey okur. Ondan diyor: “Mektup yazdım Hasan’a. Ha Hasan’a ha sana.” Ondan diyor çok oku, çok, düşün, çok şey anla… Hasan Şahmaranoğlu bu derinden gelen dost sesi takip etmiş anlaşılan. Şiiri hatırlatmak da boynumuzun borcu olsun. Sonra Hasan Amca ile sözleştik bir başka vakit buluşmaya. Gittikten sonra Hasan amca hiç gelmemiş gibi, hiç konuşmamışız gibi unuttum gitti her şeyi. Malum bilimsel çalışmalar yapıyoruz ve insanları daha iyi insanlar yapacak güya yazıp tozlu raflarda basılmayı bekleyen bilimsel çalışmalar. Birkaç hafta sonra odamın kapısında tekrar Hasan Amca’yı görünce enikonu utandım. Ama gülümseyişi ve bilgeliği utancımı aldı hürmete çevirdi. Sohbet ederken çıkınında yine güneşler getirmişti Hasan Amca… Nihat Ferah… Keyifli bir sohbetin sonunda sohbetimize Nihat Ferah’la birlikte devam ettirme kararı alarak ayrıldık.

Bir hafta sonu, bir parkta üç kişi oturuyor. Suriye sınırında bir kent… Biri pijamalarının altında çıplak ayakları, yaşlı ve yıpranmış yüzünde kabına sığmayan bir zekâ parıltısıyla ışıldayan gözlerini taşıyor. Fanilasının kolları yer yer sökük. Alnında belki asırlık siyasi, ekonomik buhranların en somut halini taşıyor. Kutsal bir esini ruhunda taşımaktan yorgun düşmüş biri… Evet, Nihat Ferah böyle biri, ben şahidim. Oturduğumuz birkaç saate, ezberinden onlarca Akif şiiri, gözyaşları eşliğinde şükür nidaları ve arif Nihat Asya dizeleri sığdıran şair. Şiir ezberlemek marifet mi derseniz değil; Nihat Ferah’la oturup konuşmak lazım. Şiirleri onlarca kez basılmış hakkında onlarca tez yazılmış ağlamayı bilmeyen şairlerin önünde zararsız belediye şairleri konumuna düşecekleri gerçek bir muhalif. Ece Ayhan, Nihat Ferah’la konuşsun isterdim… Görürdü belki tarihi tersinden okumak da neymiş diye vesselam…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.