Etüt, Nöbet, Revir, Yemekhane, Yatakhane, Özlem Ve Sevgi Eşittir “Yatılı Okul”

09 Şub 2021 Sal 8:14
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mahmut İhsan KANMAZ

 

Selam, sevgi ve saygılarımla bir yazımla daha birlikteyiz değerli arkadaşlarım. Bugün yine nostalji labirentlerine dalacak ve onun girdaplı yollarında ilerlemeye çalışacağız kısmet olursa.

Bir dönem yaşanmışlıklara ve anılara yol vereceğiz büyük bir özlemle.

Bu anlamda, yatılı okulların güncesini mercek altına alacağız benim gözümle

Okulun adının ne olduğu, hangi şehirde yer aldığı ve isimlerin, şu ya da bu olmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yok.

O ki, yaşananlar ve dramlar benzer ya, önemli olan da budur aslında.

O zaman yol verelim nostalji trenine ve serhat şehrimiz Kars istasyonuna doğru uzansın dumanını savura savura.

Ancak tren hazır yola çıkmamışken bir konuya açıklık getirmek isterim izninizle.

Malumlarınız bir süredir sizlerden uzak kaldım ve yazamadım hiçbir şey.

Ufak tefek sağlık sorunlarıyla birlikte, mevzuya odaklanamama hali de buna neden oldu diyebilirim. Hepimiz insanız neticede.

Hele bir de, hassas ve duygusal bir yapınız da varsa, durum daha iyi ve net anlaşılır diye tahmin etmekteyim.

Ama iyiyim şimdi çok şükür…

Bununla alakalı bir konuyu da ilave etmek isterim.

Bu zaman zarfında, devamlı arayıp durdunuz. Merak ettiniz beni. Sevginizi gösterdiniz cömertçe. Bunun için çok müteşekkirim sizlere. Sağ olun eksik olmayın.

Allah hem razı olsun sizden ve hem de bütün dualarınızı kabul buyursun…

Evet, geçelim şimdi asıl konuya.

Tarih, yetmişli yılların başlarıyla, ortalarına yakın bir zaman dilimi…

Yer, Kars Susuz Kazım Karabekir İlköğretmen Okulu… Yani, eskilerin bilinen adıyla; “Cilavuz Köy Enstitüsü.”

Mevzu, sınıf arkadaşlarımla yatılı öğrencilik hallerim.

Onlara ve bütün arkadaşlarıma selam ve sevgilerim her zaman bakidir.

Çünkü yeri geldi yemekhanede ekmeğimizi bölüştük, yeri geldi yatakhanede sohbete daldık ve yine yeri geldi, havası inmiş bir top peşinde alabildiğine koşturduk toprak sahada.

Bazen okulun tarlasında (tavla) toprağı belledik, bazen hafta sonlarında heyecanla, okulun sinema salonuna doğru yola koyulduk.

Filme daldık bazen. Esas oğlan olduk sevdiğimiz kıza, aşkımızı ilan ettik.

Cüneyt Arkın olduk, elli metrelik kaleden aşağı atladık, sanki merdivenden iner gibi. Ama hiçbir yerimize bir şey olmadı.

Havada üç perende attık ve dört değil, iki ayağımızın üzerine düştük.

Düşmanın hakkından geldik bir başımıza. Tek kılıçla belki yüz kişiyi, pırasa gibi doğrayarak zekâ sınırlarımızı zorladık. Hatta olmadık duaya âmin bile dedik şaşırmamıza rağmen.

Kuş uçar da “Malkoçoğlu” uçmaz mı dedik içimizden ve bastık alkışı. Bunu da, gençlik masumiyetiyle yaptık ve hem de kimsenin öylesine uçabileceğine ihtimal vermeden üstelik…

Sözgelimi, nöbet tuttuk bir hafta boyunca ve derslerden izinli sayıldık bu sorumlu görevi yerine getirirken.

En sevdiğimiz nöbet türüydü yemekhane nöbeti.

Hem mekân sıcak oluyordu ve hem de istediğiniz kadar yemek yiyordunuz.

Bize ayrılan masaları hazırlardık ve servisini yapardık yemek saatinde.

Banyo nöbetçisi olduk yeri geldiğinde ve açtık sıcak su vanasını. Günü ve saati gelen sınıfları buyur ettik, bir türlü suyu ısınmayan hamama. En çok on dakika akan sıcak suya çok sevindik ve yalap şalap yıkanıp çıktık buz gibi Kars’ın soğuk havasına. Dışarda diz boyu karlar içinde tuttuk gazino, yani kantinin yolunu.

Maksat bir bardak kıtlama içilen sıcak çayla içimizi ısıtmaktı. Ama ister inanın ister inanmayın, kimseler hasta olmazdı yine de. Bir nevi bağışıklık kazanmıştı bedenlerimiz.

Kitaplarımızı paylaştık sıra arkadaşımızla. Ödevlerimizi yaptık etüt saatlerinde, harala gürele içinde.

Her ders başlangıcında heyecanla öğretmenimize hep bir ağızdan sorduğumuz ilk soruydu, “Hocam yazılılarımızı okudunuz mu?”

Genelde, “Okudum ama dersin sonunda söyleyeceğim” olurdu karşılığı.

Benim numaram sınıfın en sonundaydı.

Haliyle en son öğrenen ben olurdum hal ve ahvalimi.

İyi olurdu sınıf isim listesinin en sonunda olmak. Çok işe yarardı.

Mesela sözlüler en baştan başlardı.

Bana gelinceye kadar, zil çoktan çalmış olurdu. O günlük paçayı kurtardığıma sevinirdim için için. Bir hafta sonraya kalırdı benim sözlü sınavım.

Ama bazı öğretmenlerimiz taktik değiştirip sondan başlardı hesaplaşmaya.

“1029 Mahmut İhsan KANMAZ, gel bakalım tahtaya!”

Dizlerim titrerdi her sözlüde. Hiç sevmezdim. Zira Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelmiştik okula. Haliyle ilk başlarda mahcuptuk, çekingendik, cevval değildik.

Konuşmak değil de yazmak daha çok işimize gelirdi.

Kendimizi ifade etmeyi zamanla öğrenecektik. Zorundaydık da…

Öğretmen olacaktık çünkü. Öğretmen demek konuşmak demekti, kelam etmek demekti çocuklara.

Son sınıfa geldiğimizde, staj yapacaktık çevre ilkokullarında.

Ne çok sevinçli ve gururluyduk ama.

Bildiğin ve öğrendiğin şeyleri birilerine anlatacaktık zira… Heyecanlı ve coşkuluyduk bu nedenle.

Günlük plan, haftalık, aylık ve de yıllık ders planı yapmayı öğrenecektik meslek dersleri öğretmenimiz Dürge Pilavcı’dan.

Kompozisyon yazacaktık edebiyat dersinde. Süleyman Aydın öğretmenimizin konu başlığı vermesiyle.

“Failatün, failün ve mefailün” diyecektik ne anlama geldiklerini doğru dürüst dahi bilemeden.

Beden Eğitimi dersine çıkacaktık bahçeye. Uzun boylu öğretmenimiz Mehmet Köz’ün jimnastik hareketlerini takip edecektik.

Kollarımızı açacaktık yere paralel ve sayacaktık, bir, iki, üç, dört diye.

Felsefe dersinde ufkumuz açılacaktı ve Kilisli hemşehrim olan rahmetli öğretmenimiz Abdülkadir Toma’yı dinleyecektik pür dikkat… Ta oralarda iki Kilisli şehirdaş olacaktık öğretmen ve öğrenci olaraktan.

Üstüne üstlük, ailelerimizin Şehit Sakıp Mahallesinden komşu olduklarını öğrenecektik.

Sevecektik birbirimizi.

Kilis nire, Cilavuz nire diyecektik…

Müzik dersinde önceleri kömür karası, sonraları civciv sarısı saçlarıyla, güzeller güzeli Gülcan Acar öğretmenimize dikkat kesilecektik. Yine onun yardımıyla tahtaya tebeşirlenmiş iple porte çizgileri çizecektik alt alta beş tane ve en başa sol anahtarını konduruverecektik.

Flütler çalacaktık her biri bir avaz ve her biri bir değişik tonda. Kızacaktı Acar öğretmen bize, şunu doğru çalın diye.

Tayini çıkıp giderken diyecekti ki bana, “İhsan, senin müzik kulağın çok iyi.

Ben şimdi Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümüne “Asistan” olarak gidiyorum. Sen de burayı bitirince üniversite sınavlarına gir ve ilk sınavdaki ÖSS puanın yeterli olursa, benim okula gel ön kayıt yaptır ve özel yetenek sınavlarına gir ve beni orada bul.”

Çünkü o da bilirdi ki, okulun özel anma gün ve gecelerinde, THM korosuna flütle eşlik ederdim. O kadar sazın arasında tiz bir şekilde flütün sesi salonu doldurur ve çok alkış alırdım seyirci arkadaşlarımdan.

kanmaz

Neyse, devam edelim kaldığımız yerden…

Sözünü tutacaktım Gülcan Hocamın ve gidecektim Ankara’ya 1975 yılında ve dahi girecektim çok kalabalık olan özel yetenek sınavına.

Bulacaktım kendisini ve beni gördüğüne çok sevinecekti Gülcan Hoca.

Bana tüyolar verecekti sınavla ilgili.

Ve kader ağlarını örecekti sanki. Bir imkânsız şey gerçek olacaktı. Yani kazanacaktım Gazi Müzik’i.

Gülcan öğretmenime şükran ve minnet duyacaktım en kalbi hislerimle…

Kars Susuz’dan çıkan bir garip yatılı okul öğrencisinin, elindeki bir tek küçücük flütle, memleketin hatırı sayılır bir güzide yüksek müzik okulunda okuyacak olmasının, haklı gurur ve sevincini hissedecektim o azimkâr yüreğimde. Çok mutlu olacaktım iki yıl.

Ama hem iş yaşamı ve hem okul birlikte zor olacaktı. Yol ikiye, hatta üçe falan ayrılacaktı.

Ya okul, ya iş, ya da devam zorunluğu olmayan bir başka okul olacaktı bu tali yollar.

Ve ben üçüncüyü seçip Gazetecilik okuluna geçecektim, müziği bırakıp. İki yıl müziğin ardından ve dört yıl sonrada bitirecektim Ankara AİTİA-GHİYO Gazeteciliği. Yani altı yılım üniversitede geçecekti. Ama değecekti bütün bunlara.

İşte şimdi olduğu gibi birlikte olacaktık sizlerle her şeyin sonunda. Kader, yaşanması gereken bir süreç olacaktı herkes için.

Bunları böylece anlattıktan sonra, biz tekrar dönelim izninizle Susuz’a ve devam edelim yatılı okul serüvenine.

Ders zili çalacaktı acı acı. Koştur koştur sıralarımızdaki yerimizi alacaktık…

Hocalarımız gelince ayağa kalkacaktık büyük bir disiplinle. “Oturun” denince oturacaktık yerimize.

Tarih dersi olacaktı haftanın iki saati.

İri yarı öğretmenimiz Kemal Yazıcı, anlatacaktı Mercidabık Savaşını monoton ses tonuyla. Sınıfın yarıdan çoğu uykuya dalacaktı rehavetten ve sıkıcılıktan. Zil sesiyle uyacaktık pembe düşlerden.

Tipik Karadenizli ve tez canlı Mustafa Sarıoğlu Öğretmenimiz, Coğrafya dersi için tahtaya asılan Türkiye fiziki haritasının önünde duracaktı ve elindeki çubukla gösterecekti en yüksek dağları ve yemyeşil ovaları.

Sıralar arasında yürürken, kolundaki saat dikkatimi çekecekti ve öykünecektim ona. Devletin bize verdiği tek tip ayakkabılar ayağımızdayken, Sarıoğlu hocamızın, henüz boyanmış altı kauçuk pırıl pırıl kunduranın “Gırç gırç” ses çıkarmasına dalacaktım uzun uzun.

Söyledikleri ninni gibi gelecekti bana.

Biyoloji dersimiz modernleşmişti ve Garip Işık Öğretmen, tahtaya bir şeyler yazacaktı ne olduğunu anlamadığımız.

Ribonükleik asit diyecekti, yani RNA.

Ardından da, dioksiribonükleik asit diye ekleyecekti DNA’yı. Adenin, guanin, sitozin ve timin gibi, hiç kimsenin bir şey anlamadığı terimleri tahtaya yazacaktı.

Sarmal bir helezon olacaktı çizdiği şekil. İşte budur diyecekti en önemli ırsi özelliklerin temeli. X ve Y kromozomlarını dizecekti yan yana. Kız ve erkeklerin kromozom dizilimlerini anlatacaktı bir bir.

Tarım dersinde Cimşit lakaplı ve kalın gözlüklü öğretmenimizle tavlaya gidecektik uygun adım marş diyerekten.

Bir de eğitim şefimiz olurdu. Bizim her sorunumuzla yakından ilgilenen.

‘Di mi” lakaplı, çıtıpıtı sarışın yeni mezun bir öğretmenimizle resimler yapacaktık rengârenk. Her cümlesinin sonunda, “Değil mi” manasında kısaltarak, sık sık “Di mi çocuklar” dediği için kalmıştı di mi olarak adı. Hiç öğrenmedik gerçek adı nedir diye. “Di mi aşağı, di mi yukarı” öylece bilindi namı. Zaten bilmez miydik ki, yiğidin lakabıyla anıldığını.

Doktor Bernard lakaplı bir sağlık memurumuz vardı. Hastalanınca ilaç falan verirdi. Gerekli hallerde revire yatırırdı.

Revir, bizim küçük hasta servis odamızdı. Orada yatar dinlenirdik ve yemeklerimiz oraya getirilirdi. Daimi bir görevli olurdu başımızda. Ben de bir iki kez yatmışımdır revirde.

Okul Müdürü Burhan Ural hocamız, her cuma ders bitiminde bir konuşma yapardı, okul önünde sınıf sınıf dizilmiş olan bizlere ve resmen hafta sonu tatili de başlamış olurdu böylece. İSTİKLAL marşıyla birlikte şanlı bayrağımız göndere çekilirdi.

Her etütte yoklama alınırdı nöbetçi öğretmence. Akşam ilk etüt bitimiyle de yemekhaneye giderdik hep birlikte akşam yemeği için. Sonrasında, oralarda adına gazino denilen kantine inerdik çay içmeye.

İkinci etüt, işte bu yemek sonrası olurdu ve daha uzundu süre olarak.

Etütlerin bitmesiyle yatakhane yollarına dizilirdik sıra sıra. Sobalıydı yatakhanemiz. Eski taş binaydı, ama hava bir hayli soğuk olurdu dışarda. Sıfırın altında yirmileri, belki de otuzları yaşardık karlar içinde. Hava soğuk olsa da ne çıkardı ki, o ki delikanlı yüreklerimiz sıcacık olurdu her daim.

Yatakhaneye koğuş derdik. Altlı üstlü demir ranzalarda yatardık. Yataklar her sabah nizami olarak düzeltilip öylece çıkılırdı ana binaya.

En az 40-50 kişilik olurdu yatakhane.

Çubuklu pijamalar giyilir, dişler fırçalanır, tıraş olunur ve ortadaki devasa sobanın etrafına dizilirdik boncuk gibi. Sohbetin en koyusu, muhabbetin en güzeli işte o soba başlarında olurdu hep. Gülüşmeler ve şakalaşmalar, saz çalmasını bilen arkadaşlarımızın etrafına çöreklenmemizle devam ederdi.

Çoğu zaman benden de flüt çalmam istenirdi. Çalardım ben de. Bazen saza eşlik etmeye çalışırdım. Çalar söylerdik neşe içinde ve yatardık artık gecenin bir saatinde… Zira nöbetçi öğretmen dolaşırdı koğuşları, hadi yatın diyerekten.

Sabah tatlı uykudan yine aynı nöbetçi öğretmenin elindeki anahtarla demir ranzalara vurarak ses çıkarmasıyla uyanırdık.

Çok kızardık içimizden, niye o şekilde uyandırıldık diye. Ama el mahkûm kalkıp giyinir ve etüt için ana binaya doğru koyulurduk yollara. Kışın diz boyu karlara bata çıka hem de…

Sabah etütü sonrası kahvaltı faslı olur sonrasında da, başlardı dersler ve teneffüsler…

Öğle yemeğine kadar, en az dört ders yapılırdı. Yemek sonrası bir üç veya dört ders daha olurdu.

Kardeş gibiydik hepimiz. Aynı karavanadan yemek yiyen, aynı elbiseleri giyen, aynı yatakhanede yatan ve aynı tastan çorba içen… O yüzden yüreklere çok dokunur yatılı okul arkadaşlıkları.

Asla unutamazsınız o günleri…

Aradan o kadar zaman geçse de aynı anıları yaşar gibi olursunuz onların adını duyunca. Halen görüşürsünüz zaten…

Araşırsınız sık sık. Hal hatır sorarsınız.

Bazı arkadaşlarımızın bizleri erken bırakıp, rahmete kavuşmalarına içiniz burkularak üzülürsünüz. Bu vesileyle onlara dualar eder ve nurlar içinde yatmalarını dilersiniz Allah’tan.

Bu dünya yalan, insanlar fani dersiniz hüzünle ve sevgiler yeşertmeye ve onu büyütmeye çalışırsınız yüreğinizde.

Çünkü bilirsiniz ki, sevgidir, güzelliktir aslolan. Bunlardır kalıcı olan. Onlara açarsınız gönlünüzün kapılarını. Herkesi seversiniz Yaradan’dan ötürü… Uzun lafın kısası, işte yatılı okullarda yaşanan bir günün özeti böyledir demek istersiniz. Buralarda okumuş olanlar, dediklerimden kendilerine mutlaka bir pay çıkaracaktır diye düşünürsünüz.

Ve bunu çok da iyi bilirsiniz.

Herkese selam ve sevgiler olsun derken, mevzuya da noktayı koyarsınız.

Evet, sözlerimin sonuna yaklaşırken, ben tekrardan minnet ve şükranlarımı sunmak istiyorum sizlere. İyi ki varsınız.

Yüreğinizden sevgi, bedeninizden sağlık ve yüzünüzden gülücük eksik olmasın hiçbir zaman. Hoşça kalın ve Allah’a emanet olun sevgili arkadaşlarım ve değerli dostlarım.

 

 

 

Benzer Haberler

YALAN Yalancı yaz gelmiş. Zararı yok, yalancı politikacılar gelmesin de!… *** MANŞET Türk...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “BİR KADININ FARKINDALIK VE GÜÇLENMESİ DEMEK, BULUNDUĞU VEYA HAYATINI GEÇİRDİĞİ...

Yorum 
0

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, İnsan olarak, günümüzde barış, huzur ve güvene hasretiz. Bir...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

Gebze Teknik Üniversitesi’ne ...

Gebze Teknik Üniversitesi Çayırova Kampüs alanı içerisinde bulunan Kocaeli...

Organize Sanayi Bölgesi altyapı işi...

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının kredi desteği ile Müteşebbis Heyet Başkanlığı...

KİLİS BELEDİYE BAŞKANLIĞI TARAFINDA...

Basın İlan Kurumu ilan portal ilan.gov.tr internet sitesinde yer alan ilana...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

YALAN Yalancı yaz gelmiş. Zararı yok, yalancı politikacılar gelmesin de!…...

Kadın Dayanışması

Metin MERCİMEK “BİR KADININ FARKINDALIK VE GÜÇLENMESİ DEMEK, BULUNDUĞU...

Hangi Yüzle Geliyorlar Meclise?

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, İnsan olarak, günümüzde barış, huzur ve...

Ali Gibi Kahraman, Zülfikar Gibi Kı...

Alaiddin ÖZKAR   Bedir Savaşı’nda öldürülen 70 müşrikten 24′ü...

Anıların İçinden-9

Tülay SARICABAĞLI ŞİMŞEK   Annemle babam evlendikten hemen sonra Döne...

Yengem Aşıyı Çözmüş ve De Olmuş...

Adviye ERTEKİN YÜKSEL   Bizim semtin pazarı kurulur perşembe günleri....

DİZELERİNİZ…

GÜL BANA YETER   Yeter ki olmasın kinin nefretin İçten uzatılan el bana...

İşletmeler yeniden açıldı

Kilis’te yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında geçici olarak...

ATM’ler arızalı, banka önleri kalab...

Kilis’te ATM’ler arızalı olunca banka önlerinde kalabalıklar oluşuyor....

Kilis’te tarımsal kuraklık çalışmal...

Kilis İl Tarım ve Orman Müdürlüğü tarafından tarımsal kuraklık çalışmaları...

Evlere giren hırsızlar aranıyor [AS...

Kilis’te girdikleri evlerden para ve eşya çalan hırsızlar her yerde aranıyor....

Olea Otel çalışanları kan verdi...

Kilis’in tek 4 yıldızlı ve tek güvenilir turizm sertifikalı oteli olan...

Köylerde tavuk besiciliği yeniden g...

Kilis’te köylerde köy tavuğu besiciliği yapan köy sakinleri, kuş gribi...

Rektör Karacoşkun, Yavaşca’nı...

Kilis 7 Aralık Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Doğan Karacoşkun,...

Kilis’te taze soğan ve sarımsak ucu...

Kilis’te son günlerde taze soğan ve sarımsağın bollaşıp ucuzlaması ile...