Evlerinin Önü

28 Nis 2020 Sal 9:51
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mahmut İ. KANMAZ

 

Günler o kadar çabuk mu geçiyor ya da bana mı öyle geliyor, bilemedim am, işte yine birlikteyiz ve yine gönül gönüleyiz sizlerle. Öncelikle yürekten bir merhaba hepinize.. Sağlık ve afiyette olduğunuzu umarak, bugünkü mevzuya da ufak ufak bir giriş yapalım izninizle…
Yalnız, her zamanki mutat mesajımızı da unutmadan tabi ki: “Lütfen evde kalmayı sürdürünüz!…”

Ne demişiz başlıkta, “Evlerinin Önü…”
Yani, halk kültürümüz ve türkülerimiz içinde, evin önemi ve değeri…
Evet, inceleme konumuz bu olacak sevgili arkadaşlarım…

Yaşamımızı sürdürdüğümüz, bir tek orada en rahat ettiğimiz bir mekân olan, yaşam alanımız sayılan ve de adına “ev” dediğimiz olgudan söz ediyorum. İşte o evin, türkülere ve şiirlere yansıyan yönünü ele alacağız kısmet olursa…
Ha, bir de yeri geldiğince, ilgili Kilis ve Kadirli anılarından…

Halk türkülerinde ev metaforu, öyle doğrudan doğruya mevzuya anlam kazandırmaktan öte, asıl konuya destek anlamında, bir bakıma payanda denilecek şekilde ele alınırlar… Yani türküdeki evin bahsi, evin anlatımından azade olarak, türkü yakıcının ve Anadolu insanının o anki duygu ve düşüncelerinin ifadesine katkı sağlamak için yapılır.
Mesela rahmetli Abdurrahman Kızılay kaynaklı bir Kerkük türküsü de öyledir.
Türküde, evin fiziki hali değildir, ilk ve birincil düşünce. Yaşanan sevdalar, ayrılıklar ve başa gelen olmadık şeylerdir asıl mevzu… Ev üzerinden anlatılır bütün her şey…

 

“Evlerinde lambaları yanıyor
Göz göz olmuş ciğerlerim kanıyor
Beni gören deli olmuş sanıyor
Ölürüm de ayrılamam yar senden.

 

Evlerinin önü boyalı direk
Yerden yere vurdun, sen beni felek
Her acıya dayanamaz bu yürek
Ölürüm de ayrılamam yar senden.”

evler

Dediğimiz gibi, ayrılık acısıyla yüreği yanan bir kardeşimizin duyguları ele alınmış burada… Benzer temalı bir başka türkü, yine sevda üzerinedir her daim olduğu üzere…

Ama dert ve anlatılmak istenenler, yine ev konusu anlatılır gibi, dile getirilirler…

 

“Evlerinin önü bir ufak yokuş
Kurban olam güzel, bu nasıl bakış
Halının üstüne döktüğün nakış
Kurban olam o iplik tutan ellere.

 

Pınara vardım da yüzüm yumaya
Üç güzel durmuş ta su doldurmaya
Dedim güzel evleriniz nerede?
Üç saat nazlandı cevap vermeye.”

Ev, hane ve yaşamın sürdürüldüğü mekân, çok önemlidir bizler için…
Zira orada geçirilir bütün zaman. Hatta orası öyle bir yerdir ki, kişiyi altın bir kafese koysan dahi olmaz, illa da ev aranır.
Hele de bu ev, Kilis’te ki gibi havuşlu bir evse, tadına doyum olmaz hani.
Aslında, yurdumuzun her yöresinin, her evi öyledir bunda hiç kuşku yok…
“Kuzguna yavrusu şahin görünür” denir ya, benimki de o hesap işte… Yoksa her ev kutsaldır içinde yaşayanlar için.

Bu anlamda, yazımın sonunda vereceğim, bir fotoğraf da öyle. Kilis Şehit Sakıp Mahallesi, İpşir Paşa Sokağının bu gününü göstermekte. Yani benim doğduğum, dünyaya gözlerimi açtığım sokağın, günümüzdeki hali pür melali.
Tabi ben doğduğumda böyle değilmiş o sokak. Daracık ve kesme, kare siyah taşlı bir küçük sokakmış, anlayacağınız.
Bizim evimiz de, o görünen evlerin olduğu yerdeymiş, eski havuşlu haliyle… O da kuyulu ve asmalı ve de üst katında “tabaka”sı olan bir ev yani… Rahmetli yapıcı Mustafa Babam, buradan gelmiş gitmiş işine. Bu evden, elimden tutup, 7 Aralık parkına gezmeye götürmüş ve yine bu evden, 29 yaşında cenazesi çıkmış, gencecik hem de… Ben henüz iki yaşımdaymışım. Aynı evde babaannem Hatice nenem (Haççe) ve adını aldığım Mahmut dedemle birlikte yaşarlarmış.

Hemen arkamızda yine yapıcı olan, Mehmet (Mahamet) amcamların evi vardı. Evimizin bir iki hane ilerisinde, yani İpşir Paşa kasteli yönünde de Rahmetli Perihan Gürbüz halamlar otururlardı. Eniştem, o da rahmetli oldu gerçi, Kara Ali derlerdi. Çok hoş sohbet, adam gibi bir adamdı. Halam yıllarca evlat acısıyla içi yandı hep. Gerçi ben hatırlamam ama, benden bayağı büyük oğlu Şükrü’sünü, henüz 14 yaşında iken, kalp hastalığından kaybetmiş Kilis’te. Bu, halama çok çok ağır gelmişti.
Hoş kime gelmez ki… Andıkça hep ağlar dururdu garibim. Şimdi ona kavuştu. Kilis’in kırmızı felhanlı topraklarında, huzur içinde uyuyorlardır hepsi de inşallah.

Bu bahsettiğim Perihan Halam, halen Odun Pazarında, “Kaymakçı Coşkun” olarak bilinen, Coşkun kardeşimin annesi olmakta. Yani Coşkun Gürbüz, benim halamın oğlu, haliyle ben de onun dayısının oğlu olmaktayım. Şimdilerde ona, “Kuzen” mi diyorlar, bilmiyorum artık.

Eski insanlarımız gerçekten de dert yüklülermiş. Hani Kilis’te hep denir ya, “Günyüzü görmemişler” diye. Aynen öyle.
Eski yılları hatırlayanlar vardır, her evin bir hikâyesi vardır mutlaka. Kiminin öyle, kiminin de böyle. Teknolojinin, hiç mi hiç girmediği yıllardan bahsediyorum..

Gözünüzde bir canlandırır mısınız lütfen, televizyon yok, bilgisayar ve internet yok. Cep telefonu değil, normal telefon bile yok hemen hemen hiçbir evde… AVM denilen şeyler bilinmezdi. Küçük mahalle bakkalları vardı. Her şey satılırdı. Alınanlar deftere bile yazılırdı.
Hiç sorun yaşanmazdı ki… Sokaklar şimdiki gibi kalabalık değildi. Herkes birbirini tanır, mutlaka selamlaşır ve hasbihal ederlerdi, ayaküstü birbirlerini gördüklerinde. Kastellerden su taşınırdı evlere… Her kastelin başında, zincirle bağlanmış bakır maşrapalar bulunur, gelip geçenler ve susayanlar, oradan buz gibi kastel suyu içerlerdi kana kana. Hiçbir kimsede acaba bana “Coronavirüs” bulaşır mı diye bir kaygı duymazdı. Pet şişelerde su neyim bilinmezdi. Kastellerin buz gibi suları hangi güne dururdu ki… Buzdolabıda yoktu her evde. O nedenle kiloyla buz satılırdı ve alınırdı oralardan. Güzellikler o yıllardaydı bence. Hem de her türlü yokluğa rağmen. Akrabalık ve komşuluk ilişkileri, o dönem daha bir sıkı, samimi ve candandı. Candandı derken, ben de yaşadım, bilirim yani…

Gelenek ve göreneklere o zamanlar daha bir bağlılık vardı. Küçüklerde saygı, büyüklerde sevgi ve muhabbet daha bir fazlaydı. Birbirlerini arayıp sormalar, ziyaretler, akşam havuş muhabbetleri, yemeler içmeler daha bir olması gerektiği gibiydi.

Kimse yarınından kaygılı değildi, kimseler aç ve açık değildi. Zira dostluk ve yardımlaşma esastı o yıllarda.
Neyse bu günümüze de şükür diyelim ve tekrar dönelim ev türkülerine…

 

“Evlerinin önü mersin
Sular içmem tersin tersin
Mevla’m seni bana versin
Al hançeri vur ben öleyim
Kapınızda kul ben olayım.

 

Evlerinin önü susam
Su bulsam da yüzümü yusam
Açsam yüzün baksam dursam
Al hançeri vur ben öleyim
Kapınızda kul ben olayım…”

 

Böyle diyor Isparta yöremizin güzel bir türküsü…
Aynı Rahmetli Perihan Halam gibi, bir başka yüreği yanık ana da gencecik evladını, Celal’ini kaybetmiş bir zamanlar.
Ağlar, dövünür ama ne çare ki, giden gelmiyor geri.. İki gözü iki çeşme ağlayıp dururken, bir türkü yakıvermiş, hem de ağıt kıvamında üstelik. Ana, Sivas’a bağlı Divriği’de yaşamaktadır. Ama gözyaşının, acının, ıstırabın yeri ve yurdu hiç de önemli değildir yani. Ateş düştüğü yeri yakar ya, tam da öyledir bu garip ananın yüreciği de.

 

“Evlerinin önü yonca
Yonca kalkmış diz boyunca
Ben bu halayı tutamam
Celal oğlan olmayınca.

 

Evlerinin önü arpa
Kırat gelir kırpa kırpa
Benim yavrum hastalanmış
Kuru yerde yata yata.”

 

İpek mendil dane dane
Yudular serdiler güle
Ana Celal’i yudular
Başucunda döne döne…”

 

Uşak yöremizin bir türküsü yine ev güzellemesi yanında, karmaşık duygulara, gönül hallerine teşne gibidir sevgili arkadaşlarım. Bir bakalım mı ne dersiniz?

 

“Evlerinin önü kuyu
Kuyudan alırlar suyu
Kalk kaçıverelim, a zalimin oğlu
Uyan Ali’m, nenni de nenni…

 

Evlerinin önü marul
Sular akar harıl harıl
Var git oğlan, dengine sarıl
Uyan Ali’m, nenni de nenni..

 

Ali’m Ali’m, Ali’m gibi
Kaşları var kalem gibi
Benim yarim civan gibi
Uyan Ali’m, nenni de nenni…”

 

Bir diğer görselimiz, yine Kilis’e ait…
Çocukluk ve gençlik yıllarımın ve de yaz dönemlerinin geçtiği, rahmetli nenemin, yani anneannem Arife Kanmaz Özçelebi’nin, Şıh Abdullah Mahallesindeki evleri…
Yalnız bu evin o zamanki değil de, Kilis’e en son gittiğimde çektiğim bugünkü hali ile alakalı. Gelip geçenler bilir oralardan, Komşuoğlu Apartmanının hemen yan tarafıydı bahsettiğim evin eski yeri. O mavi çinili evin yapılışını hatırlarım. Bir ilkti Kilis’te öylesi boncuk dış kaplamalı bir ev…

Yazıda sunacağım fotoğraflar, benim çocukluk ve gençlik yıllarımın anılarını gizlemesi bakımından, oldukça önemlidir sevgili arkadaşlarım.
Bildiğiniz üzere, babamı ben henüz iki yaşımda iken Kilis’te kaybetmişim. Bundan sonrası da, benim için yaşamımın ikinci perdesi gibi oluyordu.
Nerede oluyordu? Kadirli’de…

Annemin ikinci evliliği nedeniyle, ben beş yaşımda iken geldiğimiz ve o yıllarda, Adana’ya bağlı olan, şirin mi şirin ilçemiz Kadirli’de… İçinde boydan boya Savrun Çayının aktığı, bir tarım bölgesinden söz etmeye çalışıyorum. Halen turp üretiminde, yurt çapında önemli bir yeri olan Kadirli’de, çok fazla anım vardır.
Dedim ya, beş yaşımda gelmişiz buraya. Haliyle İlkokul ve Ortaokulu burada okumuş oldum. Bunların detaylarını daha önce çok yazdım çizdim. Yeniden tekrara gerek yok diye düşünüyorum.

Burada asıl vurgulanmak istenen husus, yaşadığımız evin anlatımı ve tanıtılması olacak. Çünkü mevzumuz bu…
Kadirli’nin Bağ Mahallesinde bulunan sözü edilen tarihi ahşap konak, yıllara inat hala dimdik ayakta durmakta. Tabi şu an metruk bir halde… Yani bomboş. Sanki yıkıldı yıkılacak gibi… Ama dedim ya, inatla ben hala buradayım der gibi arz-ı endam etmekte, şehrin en ortasında… Tarihi değeri olduğu için de, “Sit” kapsamında…
Bir şey yapamamaktasınız… Bu kısım, evin bugününe ait bilgiler…
Ancak geçmişe şöyle bir bakıldığında görülür ki, benim çocukluğum ve gençlik yıllarım, bu konağın her santiminde ve her bir yerinde mevcut bulunur. O derece yani.

Öncelikle, keşke o kapının bir dili olsa da konuşsa, demek isterim. Acaba kaç bin kez çalmışım o pirinç kapının tokmağını, inanın bilemiyorum. Tabi, o zamanlar kapı zili diye bir olay yoktu. Hatırlıyorum da, sonradan basit bir aparat yapılmıştı, yukarıdan kapıyı açmak için. Yoksa işin yoksa iki kat tahta merdiveni in ve de aç kapıyı, gelen kimseye…
Aparat dediğim, içten kapının dili diye bilinen mandalına, kalın bir ip bağlanmış ve ipin ucu yukarıda, salonun köşesinde bir makaraya sabitlenmişti…
Kapı çalınınca, yukarıdan “Kim o?” diye seslenilir ve tanıdık biriyse, makara çekilerek, dil kaldırılır ve kapının açılması sağlanırdı… Bu kadar basit yani…
Bu aparat, en çok benim işime yaramış gibiydi… Zira o yokken, her gelene kapıyı açmak için, günde onlarca kez merdiveni inip çıkmaktaydım…

İşte bu evde benim en güzel yıllarım geçti sevgili arkadaşlarım. Anlatsam eminim bir değil, çok sayıda kitap olur.
Neyse, o mevzulara şu an için fazla girmeyelim derim. Çünkü bir girersek, çıkmamız zor olur da ondandır sıkıntım. Ancak evin tatlı ve komik üyesi kediden söz edebiliriz. Bunda bir beis yok bence.
Evdeki bu kedimizin adı “Çiçek” idi.
Zaten ben kedi sevgisini, rahmetli ikinci babam Hacı Yusuf Yazıcı’dan aldım diyebilirim. Genetik olarak da, benden kızım Beyza’ya geçmesi, çok da sürpriz olmazdı ve olmadı da zaten…
Halen İstanbul’da o da bir kediyle yaşamakta… “Topçuk” hanımla.

Kifayet annem ne kadar kedilere uzak olsa da, Yusuf babam çok severdi kedileri. İnanılmaz bir sevgisi vardı onlara karşı.
Biz o konakta hiç kedisiz olmadık ki… Hatta yavrulama zamanlarında, ben dört beş yavru kediyle büyüdüm diyebilirim. Vakti gelince onların sahiplendirilmesi en çok beni üzerdi. Hiç ayrılmak istemezdim onlardan. Tabi anne kedi cins olunca, talipler çok olurdu haliyle. Biz de verirdik onları kıymet bilenlere. İyi bakacaklara.

Her yavrunun gidişinin ardından, anne kedinin resmen günlerce yavrusunu aradığını ve içli içli miyavlayarak ve ilginç sesler çıkararak, onlara sesini duyurmaya çalıştığını hatırlarım. Ben de onunla birlikte gözyaşı dökerdim. Ama iyi bir yerlere gittiğini bildiğimizden, içimiz de rahat olurdu. Hoş, anne kedinin öyle ağladığına da fazla üzülmeyin derim size.
Neden derseniz, yavrular biraz büyüyünce yani neredeyse kendi boyuna yaklaşınca, onları her gördüğü yerde, günde otuz kere durmadan döverdi. Ben zor alırdım yavruları elinden. Çünkü beni çok üzerdi onların hırpalanması. Kedi psikolojisi işte, ne onlarla, ne onlarsız… Duruma uyan güzel bir atasözü geldi aklıma şu an için, “Dilenci dilenciyi istemez, ev sahibi ise hiçbirini.” Bizim Çiçek de öyle. Gerçi istenmez değil, tam tersine evin maskotuydu, çok sevilirdi. Ancak yavrular için durum farklı gelişmekteydi. Varken dayak, yokken gözyaşı… Tabi zamanla unuturdu… Zira hemen bir daha hamile kalıp, sirkülasyon bu şekilde devam ederdi. Tabiatın doğal döngüsü yani…

Evet, ev hallerini ve evin halk kültürü ve de özellikle türkülerimiz içindeki önem ve değerini anlatmaya çalıştığımız bir yazımızın daha sonuna gelmiş olduk böylece… Bir başka konu veya konularda yeniden birlikte oluncaya kadar, her şey tam da istediğiniz gibi olsun. Hoşça kalın ve Allah’a emanet olun sevgili arkadaşlarım, değerli dostlarım.

 

Benzer Haberler

KADIN Kadınlar, 80 yaşında bile doğurabilecekmiş. Doğurmasına doğurur da ertesi gün hatırlar...

Yorum 
0

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, pandemi günlerinde; eğitim, işsizlik ve refah paylaşımındaki...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “BÜYÜK DÜŞÜNÜR ARİSTO, BEHRAMKALE (ASSOS) KENTİNDE ÜÇ YIL YAŞAMIŞ...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

KADIN Kadınlar, 80 yaşında bile doğurabilecekmiş. Doğurmasına doğurur...

Kimsenin Umurunda Değil

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, pandemi günlerinde; eğitim, işsizlik...

Behramkale (Assos)

Metin MERCİMEK “BÜYÜK DÜŞÜNÜR ARİSTO, BEHRAMKALE (ASSOS) KENTİNDE...

Şire Yapma Zamanıdır

Asım MIHCIOĞLU   Şire üzümü “Dökürgen”dir ama bazen içine ”Kabarcık”...

Atatürk’ün Dini İstismar Edenlerle ...

Uğur KEPEKÇİ   Atatürk, 16 Mart 1923 senesinde Adana’da Türk Ocağı’nda...

SEVDANIN ADI

Elimde kaldı şimdi resimlerin Yalnız bana baksın güzel gözlerin Çınlıyor...

Perker: Eğitimin sorunlarını çözmey...

CHP Kilis İl Başkanı Mehmet Akif Perker, Pazartesi günü pandemi nedeniyle...

“Atatürk’e Mareşal rütbesi ve Gazil...

Gaziler Günü nedeniyle bir mesaj yayınlayan Kilis Valisi Recep Soytürk, “Gurur...

Kilis 6. Bölge Yatırım teşviklerind...

Kilis Belediye Başkanı M. Abdi Bulut, önceki gün yapılan Genişletilmiş...

İlköğretim Haftası başladı

Kilis’te, 2020-2021 Yılı İlköğretim Haftası’nın başlaması nedeniyle...

Unlu mamul üreticileri ve tatlıcıla...

Kilis İl Tarım ve Orman Müdürlüğü denetim ekipleri, pasta, börek ve şerbetli...

Gaziler Günü törenlerle kutlanacak...

Mustafa Kemal Atatürk’e TBMM tarafından 19 Eylül 1921 günü mareşallik...

Kadına yönelik şiddetle mücadele an...

Kilis’in Polateli ilçesinde muhtarlara “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele”...

Sahte sağlıkçılara operasyon: 3 göz...

Kilis’te kendini sağlıkçı olarak tanıtan 3 Suriyeliyi polis ekiplerince...

Bebeği elektrik çarptı [ASAYİŞ TURU...

Kilis’te bir bebek, elektrik çarpması sonucu yaralandı. Mehmet Rıfat Kazancıoğlu...

Ülkü Ocakları, esnafa siftah ve ber...

Kilis Ülkü Ocakları tarafından sabah namazına müteakip Ahilik Haftası nedeniyle...