Okumak mı, Gezmek mi? 21 Günlük Bir Ege Seyahati

07 Eyl 2017 Per 10:15
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

 

Tatil deyince artık herkesin aklına deniz, kum, güneş geliyor.  Antalya ve Bordum bunu tetikliyor. Böyle bir algı rahmetli Turgut Özal zamanında oluştu. Anavatan Partisi iktidara gelince Başbakan Özal ülkeyi rahatlatarak içte ve dışta açtı, önünü gösterdi, ufuk ve vizyon işaret etti. Önce çok sayıda kamu kuruluşları mevzuat gereği dinlenme tesisleri demedi de eğitim merkezleri diye deniz kıyısında personeline dinlenme, eğlenme, spor yapma imkanı hazırladı. Büyük tesisler kuruldu. Bunun başını da Orman ve Tarım Bakanlığı çekti. Çünkü en güzel yerlere bu söz konusu bakanlık sahipti. Ege, Akdeniz ve Marmara kıyı kentlerinden bir kıpırdama artarak sürdü. Antalya başta olmak üzere Alanya, Bodrum, Marmaris, Fethiye gibi gözde mekânlar hem çalışan personele, hatırlı kamu görevlilerine, siyasilere açıldı. Fiyatları makulün altında ucuzdu. Deniz, manzara, yemek süperdi.

Orman ve Tarım Bakanlığı yapar da diğer bakanlıklar yapmaz mı? Adalet Bakanlığı bile yine eğitim tesisleri adı altında böylesi yerlere imza attı. Hatta Anayasa Mahkemesi dahi Manavgat’ta böyle tesislere imza attı.

ÖZAL’DAN ATAK

Kamuda böyle bir hızlı kıpırdama olur da Rahmetli Turgut Özal özel sektörü hiç boş bırakır mı? Kamuya ait çoğu fiziki mekânları 5 yıldızlı oteller yapmak üzere onları teşviklerle donandırdı. Özel sektörün hizmetine açtı. Öyle bir hızlı gelişme oldu ki tekstilci, kuyumcu, inşaatçı, seramikçi, çiftçi hemen hemen her sektör turizmciliğe böylece adım attı. Kamu arazileri 50 yıllığına bunlara verildi. Hususan Antalya Belek ve Kemer cazibe merkezi haline geldi. Fransa, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’daki turizm yatırımları yaşlanınca Türkiye tatil cenneti oldu. Döviz girdileri patladı. Yabancı yatırımcılar gelmeye başladı. Milli Görüş kesimi “turist ahlak götürür” anlayışını savunsa da ülkemiz bu konuda iddialı hale geldi. Hem dinlenme ve hem de mutfak kültürü dikkat çekti. Hollandalı, Alman, İskandinav ülkeleri ve Rusya’nın vazgeçilmezi oldu. Son birkaç seneyi, yani Irak ve Suriye İç Savaşı’yla Ortadoğu’daki gelişmeleri saymazsak turizm ile balayımız bayağı uzun sürdü. Şimdi yeniden kıpırdamaya başladı, ancak yeterli değil.

TÜRKİYE TATİL YAPIYOR

Benim de bu dönemde çoluk çocuk ilk gittiğim yer Alanya ve Marmaris oldu. Sonra görev yaptığım TRT’de Antalya Lara’da eğitim tesisleri kurunca yıllarca oraya taşındık. Sayısı artan turistik tesisler kamu yönetimi ve vakıflarıyla anlaşarak bürokratlara hem makul fiyat ve hem de taksitle tatil yapma imkanı sağladı. Memurlar otellere gidilmeye başladı. İlk gittiğim otel ise Kütahya Güral Seramik’in sahibi olduğu Antalya Manavgat Ali Bey Resort oldu. Kısa adı Ratelvak olan Radyo Televizyon Vakfı’mıza özel imkân tanımış, taksitleri uzatmıştı.

Kilis’teki çocukluğumu hatırlıyorum, okullarımız tatil olunca önce Paşa Hamamı civarındaki büyük teyzemin oğlu Mehmet’in, sonra kardeşi Mustafa Muhtar’ın yanında şeyirt-çırak verildim. Bir başka yaz Arasa Çarşısı girişindeki büyük dayımız Hacı Benlilerden Akcurunlu Mustafa’nın yanına marangoz çırağı, daha sonraki yıllarda amcazadem Karanınoğlu Ahmet’in yanına kunduracı çırağı olarak tatile başladım!…

Sınıfı geçmeme rağmen tatil böyle geçse iyi; buğday arpa zamanı Keferrahim’deki, kavun-karpuz vakti Kaymakam’daki (şimdi Kilis Devlet hastanesinin arkası) tarlaya giderdim. Ağustos sonu ile Eylül arasında ise bir ay kadar sürecek bağlarımızdan üzüm kesme, serme, toplama hizmetine katkı verirdim. Öyle ki bazen okullar erken açılınca bağlarımızdan evimize erken döner, mektebe gider gelirdim.

Kilis’te de tatiller artık böyle öyle değil. Her taraf hızlı değişim ve dönüşümden etkilendi. Leylit Gölü kurumak üzereydi. Akpınar’ın suyu çekiliyordu. Yazın kavurucu sıcağında Kilis’te sular 3 günde bir verildiği için en iyi serinlemek de büyük ve küçük dediğimiz iki havuz içinde çimerek ve yüzerek olurdu. Onur Ailesinin Bahçesi içindeki büyük olanını Dabıoğlu’nun Havuzu diye bilirdik. Şimdi burası havuzlu cafe olmuş diye öğrendim. Küçük Havuz ise Hasan Bey Hamamının arkasındaki bahçenin içindeydi. Aileler her iki havuza da gitmeye müsaade etmezdi, ama yine de gidilirdi. Artık Kilis’te de modern yüzme havuzu var, insanlarımız yazları Arsuz başta olmak üzere Mersin bölgesinde yazlıklar alarak veya kiralayarak tatillerini geçirebiliyorlar. Turistik bölgelerde de imkânları olanlar bir hayli var.

ÖNCE KİTAP, BAKALIM KİTAPTA YERİ VAR MI?

Çoğu aile tatilini nasıl geçireceğin planlar. Ben hep zuhurata tabi oldum. Bu defa da öyle oldu. Çarşamba günüydü. Hanıma dedim “Haydi toparlan yarın tatile çıkalım. Nerede akşam, orada sabah olsun” dedim. Önce panikledi. “Nereden çıktı bu” gibilerinden. “Doğru dürüst bir yer ayarla oraya gideriz” dedi. Sonra kafasına yattı bu önerim. Birer küçük valize yerleştirdik eşyalarımızı. Toyota’nın bagajına yerleştirdik. Bir eksiklik var mı diye kontrol ettik sonra. Evet, okunacak kitaplarımızı unutmuştuk. Dostoyevski’den Kumarbaz, Zülfü Livaneli’den Serenad, Ayşe Kulin’den Kanadı Kırık Kuşlar, Bayram Karaçor’dan İnsana Yön Veren Değerler, Metin Savaş’tan Kargalar Derneği’ni de arabaya koyduk. Bayram Karaçor çok önemli bir entelektüel. İyi analizler ve değerlendirmeler yapan, ayağı yerde bir aydınımız. Her hafta Cumartesi günleri Beyan Yayınlarındaki çiğ köfteli açık oturumları yönetir. İki eseri yayınlandı. Diğeri de Barışa Yön Veren Değerler. Bunlar birbirinden önemli iki kitap. Yanımıza aldığımız diğer eserler hep romandı. Metin Savaş da bir genç dostum benim. Balıkesir’de büfe işletiyordu. Ötüken Yayınevi sahip çıktı bu değerli yazarımıza. Ben Metin Savaş’ta Peyami Safa kokusu alıyorum. İlk romanlarından Zemheri Kuyusu’nu okuduğumda Metin Savaş’ın Server Bedi kumaşının bir devamı olduğuna karar verdim. Bizzat Ötüken Yayınevi’ne gittim kutladım. Bir meslek kuruluşuna önerdim ve yılın kitabı seçildi. Sonra Balıkesir’e tanışmaya gittim. Buldum ve dost oldum. Üstelik Metin Savaş da benim gibi Vefa Liseli. Böyle bir ortak yanımız da oldu.

 

RÜZGÂR GÜLLERİ

Tatil programımıza öğleden sonra başladık. “Ver elini Çanakkale” dedim. Perşembe günü de trafik yoğundu. İstanbul’da yol genişletme veya yenileme çalışmaları vardı bazı yerlerde. Yaz magandaları yollarda mekik atıyordu. Güvenlik yolundan bile vızır vızır özel araçlar geçiyor! Bazıları da minibüs bunların… Hiç umursamıyorlar yasağı falan. İstanbul’da başladı kavun bahçeleri. Silivri’den itibaren her yanımız buğday, kavun ve ayçiçeği tarlaları. Dağ, taş, tepe her yerde inşaat var. Yeni semtler değil şehirler kuruluyor! Alış Veriş Merkezi AVM’ler inşa ediliyor. Gökdelenler yükseliyor. Yeni camiler yapılıyor.

Çatalca yol çatında yaklaşırken rüzgâr gülleri birbirini takip ediyor. Rüzgâr güllerine yönetim önem veriyor. Yol güzergâhımızı daha önceden bildiğim için çok miktarda rüzgâür gülleri bulunuyor. Öyle ki Türkiye bunu kalkınma programına ve elektrik enerji üretimi planlamasına da aldı. Rüzgâr gülü ihalesi için başta ABD, Çin, Almanya ve Danimarka olmak üzere 9 ülke müracaat etmiş. Öyle görülüyor ki ülkemiz hem güneş ve hem de rüzgârda hızlı bir büyüme dönemine girdi. Bu sevindirici ve geç kalmış bir program esasında.

Otoban Edirne’ye kadar gidiyor. Avrupa yolları ile birleşti. Bu ara hep aklıma Edirne’ye gitmek geliyor hafta sonraları. Hanıma da hep hatırlatıyorum. Şartlandım mı nedir Tekirdağ’a sahil yoluna sapmayı erteleyip Edirne yoluna devam ettim. Hanım ikaz edince mecburen Çorlu’dan dönmek ihtiyacı hasıl oldu. Çorlu’dan Tekirdağ’a hiç inmemiştim. Böylece bir tecrübe kazanacağım, gelişmenin iyi tarafından tutarsam.

 

ÇORLU’DA BİR SORU; “FUZULİ NE DEMEK?”

Lise ikide üç ay kadar Çorlu Lisesi’nde okumuştum. Sınıf arkadaşlarım vardı; Nebi Birinci, Başar, Tahsin Gümüş ve Abdülhakim Kırımman vs. En romantik günleri yaşıyordum Çorlu’da bu arkadaşlarımla. Her şarkıdan etkilenirdik. Nebi Birinci yeşil gözlü bir öğrenci kıza aşıktı.. sesi güzel değildi. Usul ve yordam bilmezdi. Şarkıya bizim de iştirak etmemizi isterdi;

 

Kapat gözlerini bak yeşil yeşil,

Yalnız benim için bak yeşil yeşil,

Gözlerin kimseye umut vermesin,

Yalnız benim için bak yeşil yeşil…

 

Nebi bir binbaşı çocuğuydu. Âşık olduğundan kızın haberi bile yoktu. Aynı duygu ve heyecanı bizim nesil hep yaşamıştır. Kızın haberi olmazdı, ama âşık olanları vardı. Onun sancılarını dinlerdik hep. Çektiği aşk acılarını… Sanki bizlerde yokmuş gibi. Bir defasında fırsatını bulup yeşil gözlü kızla havadan sudan konuştuğunu anlattığında milli piyango çıkmış gibi heyecanlıydı. İstanbul’da üniversite yıllarında birlikte olduk. Sonra izini kaybettim. Başar da öyle. Tahsin Gümüş kooperatifçilik yaptı sonra İstanbul’da. Hala Beşiktaş’ta yaşıyor. Abdülhakim Kırımman Tatardı. Ailesi Çorlu’da dericilik yapardı. Kendisi son sınıftan ayrılarak Erzincan Askeri Lisesi’ne gitti. Epeyi bir süre görüşemedik. Sonra Hasan Celal Güzel’in Yeniden Doğuş Partisi’nin kurucuları arasında Tekirdağ İl Başkanı olarak gördüğümde telefon açıp konuştum. Yorgun bir sesi vardı. Tekirdağ’da yaşıyormuş.

Çorlu’nun hatırımda kaldığı en dikkat çekici yanı tam bir asker şehri olması idi. İlçe olarak bağlı bulunduğu Tekirdağ’dan daha gelişmişti. Mareşal Çakmak Hastanesi bölgenin en gözde sağlık kuruluşuydu. Lisemiz de bu hastanenin tam karşısında bulunuyordu. Edebiyat öğretmenimiz Kıbrıslıydı. Fuzuli’nin Su Kasidesini okutuyordu. Bir ara sordu “Fuzuli ne demektir?” diye. Sınıfta öğrencilerin ortak kanaati; Şair Fuzuli çok mütevazi biri olduğu için kendisini gerekli değil, fuzuli olarak görüyordu, bundan dolayı da böyle bir isim kullanıyordu!… Şiirleri büyük alaka gördüğü için de bu isim ile şöhret olmuştu.” Sıra bana geldi. Derse girmeden önce sözlüğü bakmıştım. Üstelik Kilis Lisesinde Öğretmenimiz Reşit Koltuk Fuzuli deyince akan suları durdururdu. Oğlunun adını bile Fuzuli koymuştu. Arkadaşlarımız arasında Reşit-Melahat Koltuğun minik oğlu Fuzuli hakkında değişik anekdotlar anlatılırdı. Küçük Fuzuli babası daha odaya girince kitapları göstererek şiir okunmasını istermiş!. Kıbrıs öğretmenime cevap verdim; “Öğretmenim Fuzuli fazıl kelimesinden türemiştir. Faziletli, erdemli, faik, üstün kimse demektir”.

DONAN GAZETECİLER

Öğretmenimiz yanıma geldi, beni kutladı, numaramı, adımı soyadımı sordu, not defterini çıkararak 10 verdi. Çorlu İstanbul’a çok yakın olduğundan hafta sonları okulla İstanbul’da maçlara, tiyatrolara, konserlere giderdik. Çorlu Cumhuriyet Meydanı’nda sınıf arkadaşlarımdan birinin eniştesi kitapçıydı. En fazla oraya uğrardım. Sınıf arkadaşımdan daha fazla bu kitapçıyla dost olmuştum.

Hatıralarım depreşti. O yıl (25 Ocak 1963) üç gazete çalışanı Çorlu’da kara saplanan treni görüntülemek ve haberini yapmak üzere muhabir Yüksel Kasapbaşı, foto muhabiri Abidin Rehbur Tapaner ve sürücü Yüksel Öztürk’ün kullandığı araç ile İstanbul’dan yola çıkıyorlar. Çorlu yakınlarında kar fırtınası ve tipiye yakalanıyorlar. Buna rağmen trene ulaşmaya çalışırken yolda donarak şehit oluyorlar. Bu olay beni çok etkilemişti. Meğer gazetecilik mesleğini seçiyormuşum da farkında değilmişim.

Yıllar sonra Çorlu’yu yaşıyorum. Güneş ve gözlemevi kurulmuş. Kolej yoktu açılmış. Çorlu sanayisi daha da güçlenmiş. Ancak Çerkezköy’ün gerisinde… İlanla üniversiteye elaman arıyorlar. Tarım alanları daha da güçlenmiş. Tarım alanlarının sayısı artmış; Aloha, NT, Ferdi Sezer isimli çiftlikler hemen gözüme çarpıyor. Satılık koyun gübresi ilanları da hayvancılığının ipuçları sanırım. Ancak eskiden deri sektörü de güçlüydü Çorlu’da. Bunun izine pek rastlamadım. Çorlu’da bir de her yaz tarım fuarı gerçekleşiyor.

Nihayet Tekirdağ yoluna çıktık. 35 kilometrelik bir fazlamız oldu Çorlu’ya girmekle. Duble yol üzerinde eski ve kullanılmayan bir uçak restoran olarak değerlendirilmiş. Adı Uçak Köfte… En meşhuru ise Özcanlar Köfte… Bu defa Tekirdağ köftecimizin adresini değiştirdik ve soluğu “Meşhur Köfteci Alioğlu”nda aldık. Bu isim de meşhur ancak lezzetini ve faturasını ödedikten sonra burasının isimden faydalandığı kanaatine vardık. Üç sayılı köfte 30, piyaz 7 TL. İki kişi toplam 67 TL. Yol üzerindeki bu köfteci İstanbul’dan daha da pahalı. Dolayısıyla Özcanlar Köftecisi’ne devam kararı verdim.

YOLDA BALKAN KOKUSU

Kilis lisesinden sınıf arkadaşımız Ahmet Çetkin Tekirdağ’a yerleşti mütekait olunca. Emekli öğretmen karı-koca burada yaşıyorlar. Aramaya vaktimiz olmuyor. Daha önce bir kaç defa telefonla konuştum. Edirne’den Kilisli Avukat Süleyman Özduygu da arayarak, İstanbul bölgesinde oturan sınıf arkadaşı hemşerilerimizle hasret gidermek ve nostalji yapmak üzere Tekirdağ’da bir araya gelinmesi teklifimize sıcak bakıyor. Belki sonbaharda böyle bir planlamamız olur diye ümit ediyorum.

Malkara’ya doğru seyrederken yolda yer yer tek şerit seyrediyoruz. Yamalar yapılıyor. Sağımız solumuz ayçiçeği tarlaları, süt ürünleri fabrikaları. Yöresel peynir tatlıları, katıksız köy ekmeği reklamları var panolarda. Yol üzerindeki üretici birlikleri de beni sevindirdi.

Malkara’ya vardık yemek molasının ardından. Her taraf yemyeşil… Belli ki Trakya Balkanlara uzanan kuşak içinde… Balkan rüzgârını çekiyoruz içimize. Keşan da öyle… Hızlı büyümüş. Rahmetli Liseden arkadaşım Nazım Gökçek Keşan’da askerdi. Hemşerimiz Necmettin Şahiner ile birlikte kendisini ziyaret etmiştik bir kış günü. Dua okudum Nazım Gökçek’e. Şarköy’e doğru yol aldık. Burada teyzemin oğlu Ethem Serhat Sarıca’nın yazlığı var. Geceye kalmayalım. Daha feribot bekleyeceğiz Gelibolu veya Eceabat’ta. Gelibolu’ya kadar eşim kullandı Toyota’yı. Gelibolu’da Mevlevihane var. Rumeli Fatihi(1358) adına yapılmış Gazi Süleyman Paşa Camii ve Gelibolu Savaş Müzesi olmazsa olmazlarından şehrin. Gelibolu ve bölgede ayrıca halkın büyük alaka gösterdiği yatırlar mevcut. Öyle ki Milli Eğitim Bakanlarımızdan Rahmetli Tevfik İleri’nin hatıralarından okuduğumuza göre, kendisi de bi çok defa buraya giderek adaklarda ve hayratlarda bulunmuş.

 

JAPON BAKANIN ANLATTIKLARI

Artık deniz kenarından seyrediyoruz. Gelibolu’ya girerken Lapseki Feribotu için birkaç kilometre TIR ve araç kuyruğunu görünce Eceabat’a geçtik. Sağımız solumuz hep şehitlik. Dualar ederek yol aldık. Buradaki şehitlikleri defalarca dolaştım ve yazdım. En önemlisi de Milli Eğitim Bakanı iken Vehbi Dinçerler’in anlattığıydı;

- Japonyalı bakan gelmişti. Gençleri nasıl yetiştirdiklerini sordum. Daha ilkokula başlamadan çocukları Amerikan uçaklarının (Ağustos 1945) uranyum-235 tipi atom bombalarının atıldığı, 200 bin insanın öldüğü, bir o katar hayvanların telef olduğu, su kaynaklarının zehirlendiği, bitkilerin kuruduğu ve otun dahi bitmediği Hiroşima ve Nagazaki’ye götürüyorlarmış. Sonra da hızı saatten 200 km olan trenlere bindirerek ülkeyi dolaştırıyorlarmış. Nihayetinde hepsini toplayarak “Eğer çalışıp üretirseniz bu hızlı trenleri yenilerseniz. Tersini yaparsanız düşman gelir yaşadığınız toprakları bombalar, orada ot bile bitmez. Tercih sizindir” diyerek konuşuyorlarmış. Sonra da ekledi Japon Bakan “Siz de sanırım çocuklarınız okula başlamadan önce onları Çanakkale Savaşlarının olduğu yerlere götürüp gezdiriyorsunuz!” demez mi?”

 

Evet, Vehbi Dinçerler Milli Eğitim Bakanlığında böyle bir gelenek başlattı. Özellikle belediyeler Çanakkale Şehitliğine özel turlar düzenliyorlar. Ancak bu ziyaretler hala yansımasını göstermedi, turistik tur programlarından öteye gitmedi. İnşallah yanılıyorum.

Çanakkale Feribotu’ndan kuyruk vardı. İkinci arabalı vapuru beklerken deniz kenarında açık müze gördüm. Çanakkale savaşını yansıtıyordu. Gaziantep Şahin Bey Belediye Başkanı Mehmet Tahmazoğlu Gelibolu’ya bu iş için katkı vermiş. İyi de yapmış. Çanakkale Savaşı hakkında bu açık müze size hemen fikir verebiliyor. Çünkü canlı bir havası var. Etkiliyor; askerler, elbiseleri, silahları, kazdıkları hendekler falan sahici gibi. İkinci vapuru beklerken hediyelik eşya, mısır ve su satıcılar geliyor. Kaynamış mısır 4 TL. Su yüz elli kuruş.

TAHTA AT-TRUVA HİKÂYESİNİ KAÇ KİŞİ BİLİR?

Feribot kuyruğu uzadıkça uzadı. Şehirlerarası ve tur otobüsler ile özel araçlar var. Ankara Yenimahalle Belediyesi (CHP) kültür turu adıyla bir otobüs genci getirmiş bölgeye. Bir hanımın kullandığı Mercedes kuyruğa girmeden geçti. Araç sahipleri tepki gösterdi. Görevliler hastası olduğu için ayrıcalık tanıdıklarını belirttiler. “Peki öyle olsun” dedik. Ben basın önceliğimi kullanmadım. Bunu görevlilere söyledim. “Siz gazeteci misiniz, sarı basın kartınız var mı?” dediler. Gösterdim. 35 TL feribot ücreti almadılar. Teşekkür ettim. Daha sonra geminin güvertesine çıkarak en uçtaki Çanakkale Şehitleri Anıtı, Mehmetçiğe Saygı Anıtı, Kilitbahir Kalesi, Anzak Mezarlığı, Yeni Zelanda Anıtı, Conkbayırı, Fransız Mezarlığı, Soğanlıdere, Morto Koyu, Seddülhabir, Ertuğrul Koyu, Alçıtepe, Kirte’ye kadar gözlemledik, sohbetini ettik. Zaten bilenler eliyle işaret ederek anlatıyordu yanındaki kişilere. Öyle etkileniyoruz ki çoğu kişi yanındaki İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Destanı’ndan aklında kalanları söylüyor:

 

“Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber,

Sana aguşunu açmış duruyor peygamber.”

 

Yıllar önceydi Saroz Körfezi’nde Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın yazlık evi vardı. Körfez suyu o kadar soğuktu ki birkaç dakika bile girememiştik. Kızım Furkan ve oğlum Burkan bu vesileyle onca anıtı, mezarlığı şehitliği ve bölgeyi karış karış gezmişler, Anafarta’yı, Arıburnu’nu daha yakından tanıma fırsatı yakalamışlardı. Öyle ki oğlum Burkan savaşlardan kalan mermi ve gaz maskesi bulmuştu. Ancak iade ettik. Truva atına kadar gitmiştik. İzmirli antik yazar Homeros’un İlyada Destanının konusunu oluşturan Troia Savaşı; karşı grup askerlerin daha önce yerleştirildikleri hediye tahta at içerisinden çıkıp gece yayılarak şehri  ele geçirmesini anlatır. Bu konuda çevrilen Troy filminde bu tahta at kullanılmıştı. Burası dünya kültür mirası içindedir.

Yan yana Saroz Körfezindeki bütün yazlık evler tanıdık isimlerdi. Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Burhanettin Kayhan hakka yürüdüler. Sabri Özpala’ya rabbim uzun ömür versin kendisi hala İslami Araştırmalar Vakfı’na vakfetmiş olarak 80 yaşında bile koşturuyor. Ancak bölge milli park ilan edilerek bu evlerin hepsine yakını yıkıldı.

DARDANOS KÖYÜNE DOĞRU

Feribotta her yolcu elindeki akıllı telefonu ile resim çekiyor. Araçlarda ise değişik plakalar var. Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna kayıtlı otomobiller. Önemli bir bölümü yazlıkçı. Bir kısmı yerli, bir kısmı yabancı turist… 15 dakikada Çanakkale’ye geçtik. Artık arabayı ben kullanıyorum. Eşim yoruldu çünkü. Karaya çıkınca bir yere park ederek, uzaktan gördüğüm turizm danışma bürosuna koştum. Bölgeyi tanıtan haritalar ve kitapçıklar aldım. Bunlar bize kılavuz olacak. Allahtan danışma görevlisi genç ne kadar da kibardı, alakalıydı, yardımcıydı. Onun adına da sevindim. Daha önceki yeri de Gelibolu imiş.

Kısa adı ÇOMÜ olan Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Dardanos Yerleşkesine gideceğimi söyledim. O anda aklıma geldi. Belki de yorgunluk alametleri. Akşam yaklaşıyordu. Yerimiz yurdumuz belli olsun istedim. Burada daha önce Türk Dünyası Kurultayı için geldiğimde kalmıştım. Biliyordum. Yolu tarif etti. Bir alışkanlık ya akıllı telefonu gerektiği gibi değerlendiremiyoruz. Yandex veya haritayı kullansak doğru bizi oraya götürecek araba. Gençler gibi maalesef bizim kuşak akıllı telefonları gerektiği gibi kullanamıyor. Dardanos tarifi şöyleydi; Vapurdan çıktıktan sonra doğru gideceğiz, ikinci ışıktan sola döneceğiz. O yol bizi doğru Dardanos’a götürecek. Yolda KİPA var onu geçeceğiz. Kepez’i de geçeceğiz. Daha önce geldiğimde Kolin Otel’de kalmıştım. Onu da geride bıraktık. Solda üniversite ana kampüsü göründü. Sevindim. Burada birkaç gün devam eden sempozyumlara iştirak etmiştim. Sağa sola sapmadan doğru gidiyorduk, ancak bir yol inşaatı dolayısıyla epeyi zaman kaybettik. Etrafı dolaşmak durumunda kaldık. Güzelyalı yolundan ulaştık Dardanos’a. Her tarafı orman içinde olan bir kampüs. Spor kompleksi var. Piknik alanları bulunuyor. Otoparkı mevcut. Yolları da hatırladım doğru danışmaya. Üniversite öğrencileri çalışıyor staj görevleri olarak. Durumu anlattım. Hiç oda yokmuş. İşte burada İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesinde verdiğim metin çözümlemeleri dersi işime yaradı. Öğretim görevlileri için, halka da açık olan bu tesislerde böylesine bir ayrıcalık var. Hem de 186 değil, 156 TL ödeme yapacağım bir gecelik oda için. Buna sabah kahvaltısı da dâhil.

KİRALIK KATİL ARAYAN DA KİM OLA Kİ?

Danışmadaki genç ile sohbet ettik, hocalarını sordum, bazıları emekli olmuş, bazıları ise mekân değiştirmiş. İlk aklıma düşen de Çanakkale’ye yerleşmiş bulunan eski Manisa Milletvekili ve yazarlarımızdan, değerli dostum, ülkemizin ve insanımızın ortak sancılarını birlikte çektiğimiz muhterem Vehbi Sınmaz oldu. Akıl fikir yayınları arasında yeni çıkan “Kiralık Katil Arıyorum” adlı kitabını bana imzalayarak gönderdi. Vehbi Sınmaz soru sorma uzmanı. Kafa karıştırmakta, düşündürmekte üstüne yoktur. Üstelik karşısında kim olursa olsun. Mesela bir sorusu şöyle iman mı, bilgi mi öncelikli olmalı?!

Tam Çanakkale Boğazının girişindeyiz. Gemiler geçiyor birbiri ardından. Sonra balıkçı motorları… Karşımızda Kilitbahir, Seddülbahir, Ertuğrul Koyu, Morto Limanı ve Çanakkale Şehitleri Anıtı bize bakıyor. Arkamız yemyeşil çam ormanı. Uzaktaki tepelerden İzmir yolu gözüküyor.

Eşyaları odamıza yerleştirir yerleştirmez soluğu denizde aldım. Buz gibi. Saroz Körfezi kadar olmasa da çok soğuk… Ancak bir müddet sonra alışıyorsunuz. Sporcu bir genç grup da gelmiş Dardanos’a. Onlar için özel tabldot çıkıyor. Akşam ücret ödememiz gerekiyor yemek için. Mönüyü beğenince akşam tabldottan yedik. Daha yemek yerken gözümüz kapanıyor. Gün boyu yoldayız. Odamıza çıktık akşam kahvesini de içtikten sonra. Daha sohbet ederken gözlerimin kapandığını hissettim.

 

ÇORUMLU MÜDÜR BEY

Sabah kahvaltı salonu geç açıldı. Kuyruğa girerek açık büfe şeklindeki uygulamadan istifade ediyorsunuz. Çay, kahve ve süt ile meyve suları içeceklerimiz. Yeşil ve siyah zeytin, değişik reçeller, bal, tereyağı, peynir çeşitleri, yumurta, menemen ve salamdan yiyebileceğiniz kadar da, dilediğiniz kadar da alabiliyorsunuz. Ekmek tek çeşit… Tıka basa yiyebiliyorsunuz. Ama denize girerken az yenilmesi gerekiyor. Tok karnına deniz rahatsız edebiliyor.

Tatilde de olsa ben kitapsız ve gazetesiz yapamam. Televizyon izlemesem, radyo dinlemesem olur ama kitapsız, ceridesiz olmuyor. ÇOMÜ Dardanos nezih bir yer. Ancak gazete almak için şehre ineceksiniz. Et çeşitlerinin dışında canınız bir şey çekiyorsa yine öyle yapacaksınız. Et diyorsam çoban kavurma var ama hiç bir kebap çeşidi yok. Restorantı zayıf. İki ayrı yerinde biri cafe, biri market ama sadece kapalı bisküvi türü ürünler ve dondurma var. Börek, simit, poğaça vs. için yine şehre ineceksiniz.

O gün cumaydı. ÇOMÜ Dardanos’ta mescit olmasına sevindim. Abdest alıp mescide doğru yürüdüm. Kapısında bekledim. Gelen giden olmayınca içeri açıp girdim. Bayağı emek ve kaynak sarf edilmiş bina biçimindeki mescide. Vakit yaklaşıyor ama yine kimsecikler yoktu. Yeniden dışarı çıktım, arabama binip şehre inmeye karar verdim. Birisinin geldiğini görünce seslendim “Burada namaz kılınmıyor mu?” diye sordum. Kılınmadığını öğrenince şoke oldum. Peki, niçin açılıyor o zaman? Arkadaş olduğumuz kişi Çorumlu ÇOMÜ Dardanos’un işletme müdürü imiş. Doktora yapmış. Birkaç yerde imamlık ve öğretmenlik… Ancak doktora sonrası buraya tayinini istemiş. Anlattı:

- Efendim buraya henüz kadro verilmedi.
- Verilmesin ama biri cumayı en azından kıldırabilir.  Müftülükten rica etseniz size yardımcı olabilirler. Böyle uygulamalar yapılıyor. Üstelik sen de imam hatiplisin. Bir dediğiniz iki olmaz. Ankara’da özel bir yeriniz mevcut. İmam hatipliler bu dönemde bal ayı yaşıyorlar müdür bey! İmam hatipliyim deyince akan sular duruluyor.

HOCANIN YALIN AYAK SOHBETİ

Müdürün kafasına yattı teklifim. Arabasıyla yakın köy camiine Cuma için indik. Aşırı bir sıcak vardı o gün. Şehit Hasan Mevsuf Camii’nde gittik. Yazlık evler var her tarafta. Denize yakın değil ama yazlık için yapılmış köy evleri, sürekli oturanlar da varmış. Bahçeli, şık evler. Kepez’e bağlı imiş köy mahalle statüsünde… Yollardan bir araba geçmeye görsün toz toprak havalarda uçuşuyor. Cami dışarıya kadar dolu… Cemaatin ayakkabıları her yerde… Genç imam vaaz vermedi erken gelmemize rağmen. Hutbesini okudu. 15 Temmuzu anlattı. Darbe girişimcilerinin vatana ihanetlerini hatırlattı. Sonra Suriyelilere getirdi konuyu, bunlara yardım edilmesi gereği üzerinde konuştu. Hutbesinin sonunda yalın ayak camiye girilmemesi üzerinde durdu!.

- Kesinlikle çorapsız camiye girmeyin. Eğer çorabınız yoksa dışarda cemaatimizden biri size çorap dağıtacak. Her hangi bir ücret ödemeyeceksiniz. Hediyemiz olsun. Ama kesinlikle camiye yalınayak, çorapsız girmeyin. Çünkü hijyen de değil.

İstanbul’da benim yakından tanıdığım bazı bilge ve maruf kişiler vardı. Mesela Rahmetli Zübeyr Gündüzalp. Dini bilgisi muhkem, uygulaması ehl-i sünnet üzerine, dinini, diyanetini çok iyi bilen biriydi. Eski ama tertemiz pırıl pırıl giyinirdi.  Süleymaniye’de Kirazlı Mescit’te oturuyordu. Zaman zaman Fatih Camiine giderdi vakit namazı için. Benim ev de Fatih Yusuf Ziya Paşa Sokak 34 numaraydı. Buluşurduk Fatih Camiinde. Çoraplarını çıkararak namaza dururdu. Bir gün nedenini sordum. Bana, “Kimseyi rahatsız etmemek için. Çorabım kokarsa yanımdakini üzerim” demişti. Ayak kokmazdı, çünkü abdest alınırken ayaklar da yakınıyordu. Ancak çoraplar öyle değildi. Hele günümüz ayakkabılarını ve çoraplarını düşünürsek o kadar katkı maddesiyle imal ediliyordu ki kokmaması için bir sebep bulunmazdı. Yok eğer çorap temiz ama yırtık veya sökük ise yine gözler rahatsız olmasın diye çıkarılabileceğini çok kişiden duymuştum.

BİKİNİ İLE HAŞEMA YANYANA

Namazdan sonra Çorumlu Müdür ve arkadaşı ile buluştuk. Gazetelerimi alıp ÇOMÜ Dardanos’a döndük. Müdür yolda bana biraz bilgi verdi üniversite ve yerleşke hakkında;

-Üniversitemizin 49 bin öğrencisi var. Herkese açık denizimiz. Piknik yapmak için 2, Denize giriş 3, şezlong için 5 TL alıyoruz. Siz memnun musunuz? Çünkü bu ücretler yatılı kalanlardan alınmıyor! Bir ihtiyacınız veya bir sorununuz olursa beklerim.

Sorun elbette var. Markette değişik ürünler çoğalmalı,  yiyecekler çeşitlendirilmeli, restoranda sulu yemekler neden yok mesela? Hiç birini söylemedim ancak danışmadaki gençlerle sohbette kamu kuruluşlarında hep aynı sorunların yaşandığında ortak bir görüş belirledik. En üstteki neyi seviyor ve ne istiyorsa aynen o uygulanıyor.

 

Sahilde ve denizde her kesimden insanları görmek mümkün… Haşemalı var, bikinili var aynı yerden denize giriyorlar. Güneşleniyorlar… Ama birbirleriyle konuşmuyor, tanışmıyor gibiler. Bakışları pek mülayim değil. Ama bazen bir bikinili veya mayolunun haşemalı bir arkadaşı olabiliyor, aynı ekipte yer alabiliyorlar. Deniz biraz çakıllı, biraz da yosunlu… Ancak tertemiz, dibini görebiliyorsunuz suyun. Epeyi süre git git boyunuzu geçmiyor deniz. Derin suları daha sonra ama akıntılar hemen başlıyor. Gemilerin geçişlerini seyretmek bir keyif… Yük gemilerinin geliş ve gidişleri lebalep dolu. Çanakkale Şehitleri Anıtı geceleri ışıklandırılıyor. Dev bir Türk Bayrağı da sürekli dalgalanıyor. Çok da şık oluyor.

Bölgede nem ve rutubet olmadığı için sıcak sizi pek etkilemiyor. İstanbul gibi sırılsıklam kan ter içinde kalmıyorsunuz bütün gün o sıcakta. Çanakkale tamı tamına dinlenme yeri. Ormanı, denizi, iklimi her şeyi mükemmel… Ancak eğlence arayanlar yanılabilirler. Rüzgâr ılgıt ılgıt öyle bir esiyor ki sizi rahatlatması için yetip de artıyor bile.

Müzik sesi duyulmuyor ama kuş seslerinin ardı arkası kesilmiyor. Sonra çırçır böcekleri günün karanlığını yırtıyor adeta.  Özlemişim bu sesleri, çimento gökdelenleri artık insanları yoruyor. Dostoyevski’nin Kumarbazını yaraladım bile. Bu ne güçlü bir kalem?

Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nden Doç. Dr. Nihat Karaer aradı. Muhabbet ettik. Kücükkuyu’da imiş. Davet etti.

 

TATİLDE DİNLENMEK?

Çanakkale Dardanos’ta ikinci günümüz.

Derin bir sessizlik var sabahın erken ışıklarında.

Çanakkale Boğazının serin sularının kıyıya vuruşunu içimde hissediyorum.  Kuşların kanat çırpışı bile duyuluyor bu sabah sessizliğinde. Ağaçlardan toprağa düşen yaprağın gözyaşlarını hiç fark ettiniz mi? Ormandan yanlışlıkla ÇOMÜ Dardanos Kampüsüne ağaçlar arasına giren sincabın nasıl hayretle insanları izlediğini görseniz beklentisini anlayacaksınız.

Dinlenme sosyal tesislerinde kahvaltıya inenler en evvel emekliler oluyor. Çocuklarıyla gelenler onların uyanmasını beklemeye mecbur kalıyorlar. Yani çocuklar büyüklerin hayatını yönlendiriyor. Onların yani çocukların istekleri bitene ve karınları doyana kadar aileler, anne-babalar çoğu şeyi yüreklerine gömüyorlar bebeler mutlu olsun diye. Hele bazı şımarık çocuklar oluyor ki, yakınlarını canından bezdiriyor.

Kahvaltıdan sonra Güzelyalı’ya gittik.

Yolun iki yanı da yazlık evlerle dolu. Denize dik yamaçlarda da evler yükseliyor. Hepsi de bahçeli. Kiralık ve sezonluk verenler de var. İçerde ve dışarda heykellerin olduğu gözlenen lüks bir villanın girişinde özel mülkün Turhan adında bir milletvekiline ait olduğu yazılıydı. Sanırım başka örneği de yoktur böyle bir görgüsüzlüğün. Sürekli kalanlar için emekli kıraathaneleri var. Taş ve iskambil oyunu daha sabahtan başlamış. Çay içmek istiyoruz ama hiç hanım olmayınca kahveden geri çıktık. Çarpık yapılaşmadan yollar da etkilendiği için zaman zaman daralıyor çift şeritli asfalttan ancak diğer araç beklediği vakit siz yol alabiliyorsunuz.

Yol üzerinde kebapçı ve pidesiyle fırınlar var. Öyle bakkal, market falan yok gibi. Migros’tan alış veriş yaptık. Bazılarını odamızdaki buzdolabına koyacağız. Akça Armut 13 TL. Eylül meyveleri de sıralanmış incir, üzüm erken piyasaya çıkmış.

Deniz bugün çok güzel… Soğuk ama bu güzelliğini etkilemiyor. Herkes bu soğuğa alıştı. Güneşlenen daha fazla… Hafta sonu tatili olduğu için piknik yapmaya gelenler de bir hayli fazla. Yemeklerini ve içeceklerini yanında getiriyorlar. Piknik sonrası da denize girenleri seyrediyorlar.

Büyük küçük herkeste akıllı telefon… Epeyi süre konuşanı mı ararsınız, resim çekenlere mi bakarsınız, mesaj geçenleri mi takip etmek istersiniz hepsi bir arada mevcut. Sanki dinlenmeye, pikniğe, denize gelmemiş bazıları da sırf akıllı telefon ile meşgul olmaya zaman ayırmışlar.

Mehmet Rüyan Soydan arkadaşım aradı. Pendik Belediyesi ile Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız yeni sezon için anlaşma yapılmış, protokol imzalanmış. İstanbul’da beni bekleyen yoğun etkinlikler olacak bu defa da.

ADALET YAKINDAN TAKİP EDİLİYOR

Akşam ÇOMÜ Dardanos Tesislerinde akşam düğün hazırlıkları vardı. Bahçe süslendi önce. Sonra sandalyeler taşınarak gelin gibi giydirildi.  Konuklardan önce gelin ile damat geldi. Bu manzaralı yerde bol bol resim çektirdiler. Ağaçların arasında, deniz kıyısında, merdivenlerde prodüktör nasıl poz verilmesi gerekiyorsa onları öyle yönlendirdi. Gelin ile damadın daha sonra çıkacak faturadan haberleri olsa bu kadar fazla poz vermezlerdi.

Haftanın son günü Dardanos’ta hem piknik alanı dolu, hem sahil… Ağaçların gölgesinde yer kalmamış. Bazıları şemsiyelerini kendisi getirerek gölge yapıyor. Her çeşit aile mevcut tatil günü… Modern aile var, muhafazakârlar mevcut, ikisi arasında gidip gelenler daha da fazla.

Bitişiğimizde üniversitenin denizcilik ve deniz ürünleri bölümünün öğrencileri çalışıyor. Staj yapıyorlar. Bir müddet; yarınımız olan ve üç yanımız deniz bulunan ülkemizin bu gençlerini izledim. Biriyle kısa sohbetimizde acaba iş bulabilir miyim endişesi vardı, üzüldüm.

Muhalefet Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan başlattığı Adalet Yürüyüşü bugün sonlanıyor. İstanbul Maltepe’de noktalanacak. Tatilde televizyon izlenmediği için olsa gerek haber tıkanıklığı oluyor. İkinci gün yine gazetemi almaya gittiğimde gazete manşete taşımıştı “Adalet Yürüyüşünde Büyük Final” biçiminde. Kılıçdaroğlu mitingde 10 maddelik adalet çağrısı metnini okuyarak yürüyüşünü tamamlamış. Ayrıca bu metni onaylayanların el kaldırmasını istemiş. Tartışma konusu iştirakçi sayısı olmuş. İstanbul Valiliği Adalet Yürüyüşü Mitingine 175 bin kişinin katıldığını açıklarken, organizeyi yapanlar ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Maltepe Meydanı için 2 buçuk milyon insanı alabileceğini belirttiği konuşmasını hatırlatarak bu sayının daha da fazla olduğunu ileri sürdüler. Taşradaki insan bu ikilemin taraftarı olarak konuyu hep sıcak tuttu. Yabancı ajanslar da Maltepe Meydanında Adalet Yürüyüşü Mitingine katılanların birkaç milyon olduğunu duyurdu.

EZİNE’NİN FENDİ BAKIN KİMİ YENDİ!

Çanakkale’de dört gün yetti.

Yolcu yolunda gerek.

Kahvaltıdan sonra yola çıktık. Hedefimiz Assos.

Benzin depomuzu Erenköy’de doldurduk. Arabamızı yıkattık. Gazetelerimi aldım. Dağ taşa zeytinlik… Fidan zeytin ağacı tarlaları da bir hayli fazla… Sonra rüzgârgülleri fır fır dönüyor. Bölgede zeytincilik ileri… 16 bin nüfuslu Ezine’nin şöhreti milyonluk İstanbul’da. Çünkü Ezine Peynirleri atılım yaptı. Adını ve ürünü dünyaya duyurdu. Özel tiryakileri oldu Edirne Peyniri gibi, Ezine Peynirinin. Benim de tercimim yumuşak Ezine Peyniri. Almak istiyoruz ama inşallah dönüşte aynı yoldan geçer isek.

Ezine’de Hakkı Sarıca dayım yüzbaşı iken görev yapmıştı 1950’li yıllarda. O günden bu yana hep ilgi alınımdadır. Gönderdiği mektupları anneanneme ben okurdum çünkü.

Biraz ilerledikten sonra kocaman Mehmet Akif Ersoy Müzesi panosunu görünce heyecanlandım. Meğer Bayramiç yol çatına gelmişiz. 17 Km sonra Bayramiç. Mehmet Akif Ersoy’un doğum yeri İstanbul olmasına rağmen Bayramiç yazılı… Bunun sebebi babası Temiz Tahir Efendi’nin görevli olarak gelip kaldığı Bayramiç’ten nüfus kâğıdını çıkarması. Bayramiç yerel yönetimi de bu fırsatı iyi değerlendirerek Mehmet Akif’ Ersoy Ailesinin bir müddet kaldığı bu evin resmini bularak yeniden ihya ve inşa ediyor. Bize de haber ederek vakfımızdan katkı istedi. Bittabi verdik. Şimdi burası çok şık bir müze…

 

KÖYDE ZEYTİNYAĞI MÜZESİ OLUR MU?

Assos’a doğru yol üzerindeki tarlalardan balyalar halinde samanlar toplanıyor. Belli ki buğdaylar alınmış, samanlar yerlerine gidiyor. Yol üzerinde artık turistik lokantalar birbirini takip ediyor. Mesela İDA Kuz Çevirme, Öğretmenin yeri… Belli ki öğretmen emekli olunca Kilis’te Yusuf Okatan gibi Öğretmen Kırtasiye’yi değil, lokantayı öne çıkarmış. Yerel ürünler satan yerler de çok sayıda var.

Ayvacık’a doğru yaklaşıyoruz.

Hemen askerlik arkadaşım İzmirli Mustafa Manav’ı hatırladım. Ayvacık Ziraat Bankası’nda çalışıyordu. Ayvacık Çanakkale’nin en uzun sahiline sahip ama şöhreti o kadar değil. Bunda kenti yöneten ve temsil edenlerin vebali vardır. Ormanları da muhteşem… O ne görkemli ağaçlar sonra?! Mesela Çınarlar.

Adatepe Köyü taş evleriyle ilgi görüyor. SİT alanı (1989) ilan edildiğinden beri korumaya alınmış. İyi de olmuş. Yakınında da Zeus Altarı diye ünlenen bir sunak yeri mevcut. Kilis’te olmayan bir şey bu; köyde mevcut Adatepe Zeytinyağı Müzesi. Kilis’te olmaması böyle bir çalışmanın gelişmeleri ne kadar geriden takip edildiğini gösteriyor. Tuzla da eski bir Osmanlı Köyü. Murat Hüdavendigar Cami ve Külliyesi buranın simgesellerinden bir başkası. Burada ayrıca Bizans kalıntılarını da görmek mümkün…

Ayvacık’a girince Barbaros Hayrettin Paşa’nın anıtını görüyorsunuz. Başka derseniz epeyi var anıt. Ağırlıkla da Grek kültürünü yansıtan heykeller falan. Küçükçetni Kaplıcasının bir adı da Afrodit Kaplıcası. Tuzla’da ise kaplıcanın yanında çamur banyosu da yapılabiliyor. Bir ana caddesi var yol üzerinde, dolayısıyla yoğun trafikten dolayı polisler sürekli anonsla sürücüleri uyarıyorlar. Özellikle de yanlış park edenleri, trafiği aksatanları.

 

KUTSAL AĞAÇ HANGİSİDİR?

Asos’ta kalmaya niyetliyiz şartlar elverirse.

İstikametimizi Behramkale’ye çeviriyoruz.

Yolda ilk dikkat çekenler otel ve pansiyon reklamları. Yanımızdan bir tüpçü kamyoneti öyle hızlı geçiyor ki şaşırıp kalıyoruz. Artık buraları zeytin ağacının asırlardır kutsal sayıldığı yerler. Biliyorsunuz ki incir ve zeytin Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen meyveler.

İskele yoluna giriyoruz. Dağlık bir yol. Bir yaşlı kadın yolumu kesiyor elindeki işlemeleri satmak üzere. Durmuyor devam ediyoruz. Esasında bu bir strateji… Satıcılar yaşlı kadınları yola çıkartıyor, onlar da “beni aşağıya kadar götürür müsünüz” diyor. Siz aracınıza alınca yanındaki eşyaları çıkartarak size satmaya çalışıyor. Keşke başka bir usul deneseler… Tarihi bölge sürekli bakıma alınıyor ve restore ediliyor.

Hüdevendigar Camii, Akrapolis, Athena Tapınağı biraz içerde ama görünüyor yol üzerinden. Mezarlık (Batı Nekropolü), Gymnasion, Agora, Tiyatro Bouleuterion (parlamento), Güney Stoa ve Kiliseyi geçtikten sonra İskeleye indik. Ancak yol sert virajlı, iki aracın ancak geçebileceği genişlikte.

Assos Homeros’un İlyada destanında geçen Pedosos’un Assos olduğu tartışmaları yapıla dursun bölge çok eski tarihlere dayanıyor. Lelegler yaşamış, Midilli’den gelen Aiolisli göçmenler yerleşmiş, Lidya ve Pers hâkimiyetine geçmiş bir yer burası. Grek medeniyetinin kalıntıları da kazdıkça ortaya çıkıyor.

Osmanlılar burayı Amerikalılarla ortak kazılar sonrasında ortaya çıkarılıyor(1881-1884). Önce Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu(1981-2005) sonra da Çanakkale 18 Mart Üniversitesi adına, Doç. Dr. Nurettin Arslan kazılara devam ediyor.

ASSOSLU ESNAFA GÖRE YATÇILAR YETİYOR

Arabayı çok uzakta park etmek durumunda kalıyoruz. Behramkale Köyü bir muhtarlık… Otoparkı muhtarlık işletiyor. Giriş çıkış 5 TL. Sıcakta epeyi bir süre yürüdük. Assos sahiline indik. Beklediğimiz kalabalığı göremedik. Bunda biraz fiyatların çok uçuk olması da etkili… En ucuz çay-kahve 8 TL. Otelleri dolaştık 500 TL, pansiyonlar 250 TL. Bir yemek fiyatı kişi başı en az 50 TL, balık olursa birkaç katı.

Sordum esnafa bu fiyata turist zor gelir. Cevabı hazırdı;

- Yok abi… Bizim müşterilerimiz yatçılar… Yat limanına her saat başı özellikle akşama doğru çok sayıda zengin müşteriler gelir. Onlar bize yetip de artıyor bile. Assos küçük bir yer zaten, esnaf sayısı da belli.

Genç esnaf doğru söylüyordu.

Sırf Assos için gelenler bir geçe kalıp dönüyorlar. Deniz pırıl pırıl, tertemiz…

Assos bir kaç saatimizi aldı. Manzaralı bir tepeden birer kahve içtik eşimle. Sonra yola koyulduk. Yolda tarlada çalışan, sırtında eşya taşıyan yaşlı kadınları görünce içimin sızladığını fark ettim.

Akçay’a geçiyoruz. Yol çatında sahilden yol kat etmek de var, duble yoldan gitmek de. Çift şeritli sahil yolunu tercih ettim. Küçükkuyu’ya kadar her taraf zeytinlik. Oteller, lokantalar, çadır kentler ve pansiyonların haddi hesabı yok. Denizin serinliği bu sıcakta yüzünüze vuruyor. Trafik yok denecek kadar az. Hafta sonu bile İstanbul ve İzmir’den çadırını getirip çoluk çocuk burada kamp yapanlar oluyormuş. Araçların çoğu da 34 İstanbul plakalı. Deniz ve manzara da güzel… Fiyatlar Assos’a göre daha makul.

Anayola çıkmamız bir saat sürdü. Biraz da yolu uzatmış olduk. Ama yeni yerler gördük. Acelemiz de yok zaten.

SABİT GELİRLİLERİN TATİL MEKÂNI

Bölgede yazlığı olan, emekli olup sürekli oturan, ticaret ve geçinmek için buraya gelen çok sayıda dostum ve hemşerim var. Eskilerin tabiri ile teberrüken birini arayıp, diğerlerine selam göndersem olabilir mi acaba? Fakat bu facebook var ya kim nerede ne yapıyor hemen arkadaşların haberi oluyor. Çoğu arkadaşım “sizi bekliyoruz diye telefon açtı. Nur-Yıldırım Cankurtaran Ankara’dan çok eski dostlarımız bir aile. Çocuklarımız birlikte büyüdü. Her ikisi de Ereğli Demir Çelik’ten emekli. Ata dede memleketleri de Akçay Güre, yani buralılar. Emekli olunca Akçay’a yerleştiler. Annesi ve kardeşi de Akçay’da ikamet ediyor ayrıca.

Daha önce Zeytinli’deki evlerine gitmiş, konuk olmuştuk. Beldelerden hükümet belediyeleri kaldırıp büyük ilçeye bağlayınca isimler de küçük kalmış artık. Aynı isimle mahalle olmuşlar. Altınkum diye değil de Zeytinli biçiminde biliniyor. Ancak birkaç sene önceki Akçay değil artık burası. Kalabalıklar İstanbul’dan geri değil. Araç sayısı da öyle… Olumlu ve olumsuz bütün kültürler de taşınmış. Tam bir kalabalık taşra kasabası olmuş bölge. Kimse kimseye yol vermiyor, saygı göstermiyor. İyi ki anayol üzerinde trafik ışıkları var da özellikle yayaların karşıdan karşıya geçmesi kolaylaşıyor. Yoksa hiç bir araç hiç bir yayaya kesinlikle yol vermez! Aman Allah’ım. Böyle bir şehircilik anlayışı ve uygulaması çok değil, bir müddet sonra patlar ve tepkiler artar. Yayalar da bir âlem. Yolda yürürken, karşıdan karşıya geçerken bile elindeki cep telefonuyla meşgul, ya mesaj geçiyor, ya internetten bir yer arıyor falan.

Lada arabasıyla bizi BP benzin istasyonundan Yıldırım Bey gelip aldı. En pratik yoldu bu. Lada’yı aracımızla takip ederek evlerine geldik. Bir kahve içimlik konuk olmak istedik bizi bırakmadılar ”Yatağınız ve odanızı hazırladık” dediler. Aşırı sıcaklardan balkona falan çıkmadık, klimayı açıp salonda oturduk. Sade kahvelerimizi içtik. Türkiye’nin hal ve gidişini konuştuk. İkimiz de geçer not vermedik doğrusu. Özellikle emeklilerin durumu her geçen gün kötüye gidiyor.

Akçay’da kış bu sene uzun sürmüş. Kalorifer yakıtları pahalı olduğu için çoğu kişi ekonomik olduğundan ısı pompası taktırmış. Maliyetler yarı yarıya düşmüş. Güneş enerjisi daha da yaygınlaşmış bölgede. Bir de bitmek tükenmek bilmeyen inşaatlar. Fiyatlara gelince 140 metrekarelik bir daire 400 bin TL olmuş Bir zamanlar emekli olan biri ikramiyesiyle taşrada bir daire alabilirken artık bir oda bile alamıyor maalesef. Sosyal devlet anlayışı ve uygulaması sürekli geriliyor. Batıda emekçiler Türkiye’ye gelip beş yıldızlı otellerde tatil yapabilirken, insanımız hayat pahalılığı ve zamlarla mücadele ederek ömrünü dolduruyor.

Akşama doğru dışarda yemeğe çıktık. Aksu’da Kueffette diye bir yer açılmış. Lüks ve şık bir mekân olmuş. Henüz çok yeni olmasına rağmen servisi, hizmeti, acılı köftesi, tatlısı, ikramı geçer not aldı. Kalabalıklar, araçlar gün boyu devam etti. Geç saatlere kadar sürdü. Eksilmedi, artarak büyüdü. Burada yaz tatili böyle oluyor demek, ancak buna dinlenme denilemez.

Nur ve Yıldırım Bey yemek konusunda usta ve seçiciler. Zaten fiziki hallerinden de belli oluyor. Sabah öyle bir mükellef kahvaltı sofrası kurulmuştu ki bir haftalık yiyebilirdiniz. Sofrada bölge otlarına ve reçellerine, peynirlerine ve zeytinlerine kadar her şey mevcuttu. Nur Hanımın da yaş günüymüş ayrıca. Birlikte mutlu yıllar diledik.

Kahvemizi de içip müsaade istedik.

AKÇAY’DA BİR ASKER AİLE

Ah bu facebook yok mu sizi hemen ele veriyor.

Önce sınıf arkadaşım ve hemşerim Mahmut Parker’i aradım. Telefonla eşi vefat ettiği için taziyede bulunmuştum ama bir de yüz yüze acısını paylaşayım istedim. Torunu ile birlikte Akçay’da yazlıkta olduğunu söylemişti daha önce. Ancak telefon açılmayınca görüşemedik.

Yıldırım Bey bizi hısımlarımız olan Albay İsmail Rakuntlara bıraktı. Eşi Melek Hanım Kilisli Sahir Sarıca’nın kızı. Rakunt Ailesi de emekli olunca Akçay’a taşındı. Çok da mutlular İstanbul’dan ayrılmakla. Gerçi bir çocukları İstanbul’da, gidip geliyorlar ama Akçay onlar için bir mutluluk. Doğalgaz geleceği için aylardır evlerinin önü kazılmış, ne doğal gaz gelmiş, ne de yolu yeniden eski haline getirip asfaltlamışlar. Tozdan çok şikâyetçiler. Her gün evde tozdan dolayı temizlik var.

Balkonlarında kahve içtik. Ben pipomu yakınca Melek Hanım babasının geride bıraktığı pipoları bana hediye etti. Hep marka pipolar. Rahmetli Sahir Sarıca SSK’da müfettişti. Ben Tercüman’da çalışırken orayı teftişe gelmişti. Odamda çalışırken pipo kokusu geldiğinde anlardık ki Sahir Bey Teftiş için Tercüman’da. Bir defasında Tercüman küçük bir radyoyu okuyucularına promosyon olarak dağıtmıştı. Sahir Beye de bir tane vermişler. Bir gün Merter’deki evlerine ziyarete gittiğimde teyzemle baldız olan Nurhan Yenge bana “Mehmet bu radyoda hangi istasyonu açsam Kur’an okunuyor, bu nasıl iştir!” biçiminde şaka yapmıştı Tercüman’ın muhafazakâr yayın politikasını hatırlatmak üzere. Ben de “Öyledir” derken Teyzem Semahat Sarıca buna inanarak “Ya öyle mi bana da bundan bir tane alın” demişti de esprilere gülmüştük.

Rakunt Ailesinin oğlu da asker. Birkaç defa doğuda hizmet yapmasına rağmen yeniden geçici olarak Şırnak’a görevlendirilmiş. Akılları hep orada… Melek Hanım “Mehmetçiğim bütün namazlarımda askerlerimize dua ediyorum. Kuzucuklarımız sana emanet Yarabbim. Onları koru, muhafaza et diye yakarıyorum” deyince ben de duygulandım. Sohbetimize önce akrabalarımız, yakınlarımız, hemşerilerimiz ile başladık yakın dostlarımıza kadar uzandık.

İnsanlar ne konuşuyor tatilde de olsa, misafirlikte de olsa, dinlence veya eğlencede de olsa; önce politikacıların kullandığı ve sürekli keskinleşen uçlara doğru itilme siyasetinin saldırgan dili, adaletsizlik, güvensizlik, hayat pahalılığı, yarına endişe ile bakmak, işsizlik, terör vs. Esasında sessiz bir çığlık var toplumda. Dilerim TBMM tatile girdiğinde memleketlerine dağılan milletvekilleri seçmenlerin nabzını tutar, motive ederler.

EDREMİT’TE DOSTLAR BULUŞMASI

İstanbul’dan bir aziz dostum, ağabeyimdir Mehmet Yüksel Şenol. Fındıklı’daki küçük ofisindeki tabelada Yüksel Şenol Müesseseleri yazardı. Sanırdınız ki bir kaç holdinge hükmediyor. Öyle değil kendi halinde bir müteşebbis. Hakiki İstanbulluya bir örnek… İnce, zayıf, kibar bir İstanbul Efendisi… En büyük dostu ise mükellef sofralarıdır. Prizren’de yemek sonrası kaldırıldığı hastanedeki ıstırabı hala hatırımda. Lezzetli yemeğe hele dostları da olursa dayanamıyor işte. Çocukları İstanbul Etiler ve Ataşehir’de Harvard Cafeleri işletiyor. Taksimde de bir İtalyan lokantası. Gerçekten damak keyfi alınacak mekânlar burası.

Artık Edremit’te Yüksel abi. Eşi Nurten hanımla birlikte çok da mutlu… Tek üzüldüğü dostlarından ayrı düşmesi… Edremit’e geliş sebebi ise jeotermal sera tesisleri kurmak oldu. Ancak gelişmeler iyi seyretmeyince bu işe henüz başlayamadı. Projeyi dondurdu. Peki ne yapıyor diyeceksiniz? İstanbul Ticaret Odasında sektör temsilciydi. Ticarete 60 yılını verdiğine göre boş durması mümkün değildi. Edremit’te motosiklet ve bisiklet bayiliği yapıyor. İşlerinden de memnun.

Yüksel Ağabey beni arayıp duruyor. “Seni neredeysen gelip alacağım” diye de hatırlatıyor. Hısımlarımız Rakunt Albaylarda olduğumu belirttim. Adres verdi, “hepinizi bekliyorum, gelmezseniz gelip ben sizi alırım” diye de dikkat çekti. İsmail Albay ve eşi Melek Hanım ile birlikte Yüksel Şenol’un işyerine gittik. Hava da Temmuzun zirvesinde mevsim normallerinin üzerinde aşırı sıcak… O motosikletleri gördüğümde alıp götürmek geldi içimden. Her yaş grubuna göre var. Oysa oğlum Burkan trafik sorunu yüzünden İstanbul’da motosiklet almak isteyince hemen kazan kaldırmıştık. Melek Hanım niyetli, bindi, baktı, kontrol etti, beğendi, kararını ise sonra verecek. Nurten Şenol da geldi. Hep birlikte Edremit dışında Akhisar Kasabı Kırcaoğulları’na gittik. Bir kırk kebapçısı. Ağaçlar içinde. Yanında dere akıyor, su sesini duyuyorsunuz. Kasap Köfte yedik ama, daha sonra değişik et çeşitleriyle renklendi masamız. Sonra salatalar.

- Mehmetçiğim Edremit veya bu bölgeye çok önce gelmeliymişim. Bir Aydınlar Ocağı sevdası ve siyaset beni İstanbul’da tuttu. Tam yaşanacak ve kazanılacak şehir burası.

Günlük politikaların densizliğinden konuştuk, ticaretteki tıkanıklığı konu ettik, dayanışma ve sevgi ruhunun yeniden gelmesi gereği üzerinde durduk. Başta Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş rahmetli olmak üzere çok sayıda dostlarımızı gündeme taşıdık, hatırladık.

Yüksel Bey hemen dostluk kurmada da mahir. Üniversite talebesi garsonlarla öyle bir muhabbet bağladı ki çocuklar etrafımızda fır dönüyorlar. Hatta fakülte bitince onlara iş bile vadetti. Akşama doğru yaklaşıyorduk, yola çıkmamız gerektiğini belirttik. Yüksel Beyden kurtulmamız mümkün değil. Bilgiçler Otelde bize yer bile ayırmış.

 

EGEDE HAYAT GECE BAŞLIYOR

Akşam Akçay sahiline indik. Miting alanı gibi kalabalık… Balıkesir Büyükşehir Belediyesi bölgeye ciddi hizmetler getiriyor. Başkanı da bir kaç dönemdir Yazar, müellif, Mehmet Akif Ersoy ve Safahat uzmanı, bilge adam Ertuğrul Düzdağ’ın damadı Ahmet Edip Uğur. İki dönem de milletvekilliği yapmıştı Ahmet Edip Uğur. Halk her taraftan denize girebiliyor. Dondurma yedik sahilde. Daha hızlı bir hararet bastı. Karanlık olmuştu, sahilde yürüyüşe geçtik. Kalabalıklardan kendimi İstanbul’da sandım. Sahil boyunca lokantalar, tatlıcılar, kahveler birbiri ardından yan yana sıralanmış. Akşam yemeği için bir deniz motorunu seçtik. Sahibi iddialı konuştu. Tümümüz bölgeye ait bir küçük deniz balığı papalina yedik. Şıra içtik. 4 kişi 85 TL ödendi. Gece saatin onbiri hâlâ dolup dolup boşalıyor. Bir motorda denize açılarak eğlence için sürekli anons ediliyor. Kişi başı 25 TL.

Her tip insan grubuna rastlamanız mümkün sahilde. Herkes de cebine göre bir yer bulabiliyor. Çocuklu ailelerin sayısı da bir hayli fazla… Yanımızda lunapark var. Dönme dolaplar fır fır dönüyor. Mısırcı, elma ve pamuk şekerci, taze fındıkçı, lokmacı, oyuncakçılar, köfteciler ve balık ekmekçiler daha da renklendiriyor sahili.

Yüksel Şenol’a kalsa daha yiyip içmemiz ve gezmemiz gerek ama bu ihtiyar delikanlı yaşamayı seviyor, biz ise yorulmuşuz.  Demez mi “Sizi Ayvalık’a götüreyim? Karşıda ışıkları görünen yer” Ancak eşi Nurten Hanım itiraz edince vazgeçti. Bu defa bizi arabasıyla dolaştırdı, evini gösterdi, sonra da otelimize bıraktı. Yorgunluktan hemen uyuya kalmışız. Yarın yolcuyuz, yolcu yolunda gerek. Henüz teyzemin oğlu Serdar Sarıca’yı bile arayamadım. Planımızda Akçay bir gündü, fakat iki güne çıktı, bir gün fazladan gerçekleşti.

 

ALİBEY ADASI CUNDA

Kahvaltıdan sonra valizimi park yerindeki araca yüklerken otoparkçı geldi.  Para kesti. “Basından da ücret alıyor musunuz” diye sordum. “Hayır” dedi. “Keşke trafik basın kartını önüne koysaydınız “diye de hatırlattı.

Edremit’in merkezinde çok güzel ve büyük bir park var. Etrafını dolaşarak yola koyulduk. Bir hemşerimi aramadım, içime ukde oldu, en azından yoldan arayıp selam vereyim. Mehmet Ali Ensarlıoğlu’nu aradım. “Neredeyseniz gelip alayım” dedi. Ancak çoktan yolu yarılamıştık bile. Mehmet Ali Ensarlıoğlu Üstat Sezai Karakoç’un yakını bir aydınımız. Diriliş ekolüne mensup bir entelektüel… Üstattan bahsettik, sonra İstanbul ve Kilis’ten, arkadaşlardan, güncel, aktüel konulardan vesaire. Edremit’ten ayrıca memnun… Yeniden İstanbul’a taşınmak gibi bir şey düşünmüyor. Tek sıkıntısı entelektüel hayatın Edremit’te yeterli olmaması… Bunu da okumakla telafi ediyormuş. Ne güzel işte…

 

Ayvalık yolu duble. Yeni asfaltlanmış. Her taraf yazlık evler, siteler, oteller ve zeytin ormanlıklarıyla dolu. Sürat tahdidi var. Zaman zaman bu hız saatte 50 km olarak gösteriliyor. Uyuyoruz. Bu defa hanım kullanıyor arabamızı. Kamyonlar bizden daha hızlı. Hiç bir yasak onları engellemiyor. Basıp geçiyorlar yanımızdan. Hanım ile birbirimizi hız konusunda ikaz ettiğimizden, karşılıklı yüzlerimize bakarak tebessüm ediyoruz. Sanki yasak sadece bize gibi…

Burhaniye’ye geldik. Nüfusu 57 bin olmuş. Hızlı bir büyüme içinde kent. Villalar her geçtiğimde artıyor.

Ayvalık’a girdik nihayet.  Bir-iki gün kalabileceğiz galiba. Ama nerede? Otel aradık. Doğu kesiminde aradık her taraf dolu.  Baktık olmuyor batı kesimine geçtik. Dayımın oğlu Yavuz Güvenir’in yazlığı var Cunta Adasında. Cunda’nın diğer adı da Ali Bey Adası. Onu aradım cevap alamayınca otel arayışımızı sürdürdük. Cunda Adasına geçtik. Lale Adasıyla Cundayı birleştiren yeni bir köprüyü de böylece kullanmış olduk. Yeni çimento estetikten ve görsel güzellikten uzak. Ali Bey Adası Cunda’dan Patrica yarımadasına geçiliyor. Etrafında da irili ufaklı Maden, Taşlı, Pınar, Güneş, Çıplak, Balık, Kara, Yumurta, Taş, Akoğlu Armutçuk adında adalar var. Ancak deniz ulaşımıyla buralara gidilebiliyor.

30 YILLIK KOOPERATİFLER ve SARIMSAKLI

Eşimin İstanbul’dan sınıf arkadaşı Semra Hanımlara uğradık. Kahve içip sohbet ettik. 30 yıldır burada kalıyorlarmış. Bitişik ikiz villalarda iki kız bütün yaz burada. Anneleri de hayatta. Hep birlikteler. Deniz kokusu buraya kadar geliyordu. İki gündür denize giremedik. Yerleri boşmuş, kalmamız için ısrar ettiler. Ancak mümkünü yoktu. Birkaç otel ve pansiyon tavsiye ettiler ama Cunda’da değil, Ayvalık’ın içine daha iyi vakit geçirebileceğimizi de hatırlattılar. Semra Hanım Ayvalık’ın en büyük özelliğinin çok fazla okul, kuaför ve lokanta olduğunu söyledi. Özellikle sadece öğle servisi olan esnaf lokantaları damak lezzetine uygun yöresel yemekler yapıyor ve makul fiyatta imiş. Ancak biz öğleyi geçirdiğimiz için bu esnaf lokantalarına gidemedik.

Yavuz Güvenir aradı. Sarımsaklı yolu Çamlık Mahallesi İnönü Caddesi üzerinde Sinan Berk Hotel’i tavsiye etti. Kendisi de konuklarını burada ağırlıyormuş. Bulduk ve yerleştik. Oda fiyatı kahvaltı dahil 140 TL. Yan yana beş ayrı binayı birleştirerek bir bina haline getirmişler ve labirentlerle birbirine bağlamışlar.

Denize bakıyor otelimiz. İkinci katta odamız. Numarası 108. Yanında da “Bekir Berk Odası” yazmaz mı? Bekir Berk rahmetli benim avukatım. Balıkesirli. Hemen sordum. Avukat değil, otelin kurucusu imiş bu Bekir Berk. Bu söz konusu odada kalıyormuş. Onun için de adını vermişler anısına saygı göstererek. Salon gibi bir oda. Deniz görüyor. Balkonu var. Şamdanlar, vazolar olduğu gibi bırakılmış. Biz de itina gösterdik bu antika eşyalara.

Önümüz deniz ama sarp olduğu için girilemiyor. Otel işletmecisi Altay Erhanoğlu önce internet şifresini verdi, sonra denize girmemiz için anlaşmalı on bach tesislerine kart. Buraya giriş esasında 25 TL. Ancak otel müşterilerinden böyle bir şey istemiyorlar. Yemek ve sıcak, soğuk içecekler de var. Birer kahve içtik, patates tava yedik. Mısır aldık. Bunların da fiyatları normaldi. Localarda dev gömme yastıklar vardı. Biz şezlongları tercih ettik. Burası da biraz imkanı olan orta gelirin üstündeki insanların denize girdiği, yiyip içtiği bir yerdi. Romantik haşemalılar vardı. Erkekler şortlu ama hanımlar bir hayli süslü ve geniş şapkalıydı. İki liseli sevgili gibi bir hal içindeydiler. Pek denize girmediler. Yiyip içtiler. Erkeklerden biri Efsane kitabını okuyordu ara sıra. İskender Pala’nın Efsanesinin daha ilk formalarındaydı tuttuğu sahifelerine göre. Ben ise Zülfü Livaneli’nin Serenad’ını yarılamıştım bile. Yarın bitecekti. Bikinili denize girenlerin sayısı mayolular kadardı. Akşama kadar denizde kaldık. Sarımsaklı Plajı kum, derin değil, üstelik pırıl pırıl tertemiz. Bütün sahil denize girenlerle doluydu. Brezilya sahilleri gibiydi filmlerden görebildiğim kadarıyla. Her şey dahil uygulayan oteller vardı yanımızda.

Sahilden birbiri ardından mısırcı, midyeci, dondurmacı, simitçi ve sandviççi geçti. En rağbet gören mısırcıydı. Bu seyyar satıcıların bir kısmı kova ile bir kısmı kayık ile, bir kısmı bisiklet gibi özel yapılmış araba ile satış yapıyordu. Hava kararmadan otelimize döndük.

EGE’NİN HAMSİSİ PAPALİNA

Sarımsaklı kalabalık ve tamı tamına bir turizm merkezi olmuş.

Akşam dolmuşla Ayvalık merkeze indik. Nereye gidersen git 3 TL. Sarımsaklıdan Cunda da aynı para. Minibüs sürücüleri çok disiplinli ve araçları yeni ve temiz. Arabayla Ayvalık merkeze gidilmesi çok zor, otopark sorun ve uzak, mevcut olan da en az bir saatlik 10 TL. Önce merkezdeki arkadaki dar sokakları gezdik. Hep eski taş evler, taş hanlar. Sanat galerisine kadar mevcut. Limanın yanındaki bütün lokantalar dolu. Bazıları müzikli. Bir balıkçıya oturduk. Sahibi kibar biri. Hal hatır sordu, hoş geldiniz dedi. Ne yersiniz demeden Ayvalık’a özgü, buranın bir nevi hamsisi konumunda olan papalina balığını tavsiye etti. Midye ve kalamarda iddialı olduğunu anlattı. Gerçekten dediklerinin hepsi doğruydu. Garson da öyle hizmet veriyordu. Boş masa yoktu hiçbir yerde. Kız kıza gelenler olduğu gibi aileler, genç delikanlılar da gruplar halindeydi. Taşradan gelenler kendini hemen belli ediyordu. Ayvalık denetimli ve diğer sahil kentlerine göre ucuz ve güvenlikli bir yer. Dilenciler geliyor masalara, ayakkabı boyacıları geliyor, gül satan çingeneler geliyor, seyyar satıcılar geliyor; geliyor da geliyor işte ama sizi rahatsız etmiyorlar. Bu iyi bir gelişme. Çok da terbiye edilmiş, denetimli sokak köpeği var. Bazı hanımlar ise köpeğini yanında getiriyor. Sokak köpekleriyle dalaşıyorlar ister istemez. İşte bu zaman zaman kontrolden çıkıyordu. Arkamızdaki sokakta ise bir Türk Sanat Müziği sesi geliyordu. Çok güzel icra ediyorlardı. Merak edip gidip baktım. Sokak şarkıcıları. İki kişiler. Tebrik ettim. Çünkü repertuvarlarında 1960’lı ve 70’li yılların ünlü şarkıları vardı. Özellikle Avni Anıl’ın şarkılarını söylediler. Lokanta sahibi bize meyve ikram etti. Sade kahve içtik ardından. Fatura 83 TL geldi. Kalamar her yerde en az 25 TL idi. Dolayısıyla deniz kenarındaki bir lokantanın fiyatı pahalı değildi. Böyle bir müesseseyi tanıdığım için mutlu oldum.

Yemek faslı bitince hemen bitişiğimizdeki dondurmacıyı gözümüze kestirdik. Bir yer boşalınca oraya çöküverdik. Dondurma yedik. Denizi seyrettik. O gece otele kadar yürümeye karar verdik, minibüse binmedik.

HİTLER ve STALİN MEZALİMİNDEN KAÇANLAR TÜRKİYE’DE

Bugün Serenad’ı bitirmem gerek. 500 sahife kadar ama okunması rahat ve bir de konu dikkatimi çekiyor. Hitler zamanında Almanya’dan göçe zorlanan Yahudi ilim adamlarına Türkiye’nin sahip çıkması ve bazı fakültelerin kurulmasına bu akademisyenlerin ön ayak olması. Çalışmanın eksik yanı gelişmenin bir tarafından yana olması. Oysa aynı dönemde Azerbaycan, Tataristan, Kırım ve Başkurdistan’dan da akademisyenler, ilim ve devlet adamları sürülmüş veya dışlanmıştı. Bunların önemli bölümü de batıya sığınmıştı. Türkiye Atatürk zamanında bunlara da sahip çıkarak, hemen hemen hepsini Türkiye’ye getirmiş, bunlardan istifade etmiştir. Bu isimlerden hemen aklıma gelen Tatar Yusuf Akçura, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Tataristan Cumhurbaşkanı Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Azerbaycan’dan Ali Merdan Topçubaşı, Ahmet Ağaoğlu, Kırım’dan Gaspıralı İsmail ve Ahmet İhsan Kırımlı. Kısa bilgi vermek gerekirse Zeki Velidi Togan İstanbul Üniversitesi’nde, Sadri Maksudi Arsal Ankara Üniversitesi’nde hizmet verdi. Yusuf Akçura Türk Dil Kurumu kurucuları arasında yer aldı. Ahmet İhsan Kırımlı Balıkesir milletvekili oldu, Turizm ve Tanıtma Bakanı olarak hizmet verdi.

Keşke bir edibimiz veya Sayın Zülfü Livaneli yahut Kanadı Kırık Kuşlar romanı ile aynı temayı işleyen Ayşe Kulin Hanımefendi bu konuya da değinse. Sonra Kırım Tatarlarının ve Ahıska Türklerinin Stalin döneminde uğradıkları soykırım, işkence, mezalim Hitler’in zavallı Yahudi halkına yaptığından az değildi.

Berk Oteli’nin denize bakan terasında sabah kahvaltısını yaptık. Gerçekten çok güzel mönü hazırlamış otel. Bayağı da kalabalık. Arabaya atlayarak Ali Bey-Cunda Adasındaki Rahmi Koç Müzesine gittik. Park yeri sorun diye korktuk ama çıkan bir aracın yerine hemen giriverdik. Burası da 65 yaş üşütene ücretsiz. Biletleri 2 liradan zaten hiç bir şey değil. Kalabalık olmasına sevindim. Yerli ve yabancı çok kişi var. Cunda’daki Rum Ortodoks Cemaati tarafından eski temelleri üzerinde (1873) inşa edilen, adanın en önemli anıt yapısı olarak bilinen Anakent (Metropol) Kilisesi bugün Rahmi Koç tarafından restore edilerek müze haline dönüştürülmüş. Vakıflar Meclisi (2011) kararı ile restore eden Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na tahsis edilmiş. Ziyarete açılışı ise 2014. Daha çok yeni. Müzede teneke oyuncaklardan buharlı modellere, bebek arabalarından zamanın ölçüm aletlerine kadar geniş bir yelpazede ürünler sergilenmiş.

Cafesi de denizcilik objeleriyle dekore edilmiş bir dinlenme merkezi. Hatıra eşya da satan ayrıca bir bölüm var. Kutladım ve mutlu oldum. Keşke muhafazakar işadamlarımız da kendi çizgilerinde böylesi müzeler açsa ve kültüre, insana yatırı yapabilse. Fakat henüz böyle bir endişe izhar edene rastlamadım. Hala daha fazla para kazanıp iktidar, güçlü olma mücadelesi veriyorlar. Kurumlaşamadılar da.

İKİ TÜRK DİPLOMATININ İNSANLIK HİZMETİ

Müzeden sonra Yel Değirmenine gittik. Yolunu öğrenince arabayla yanına kadar çıktık Cunda Adasında. Burası da Rahmi Koç Müzesi dairesinde Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı-Nostalji Kafe olarak kullanılıyor. Burayı da çok sevdim doğrusu.

Patrik Teodosios zamanında İstanbul Fener Rum Patrikhanesine bağlanan burası, manastırın ana kilisesinin kuzey batısında. Şapel mimarisiyle manastırın en önemli parçası.1835’ten itibaren dini kitaplar yanında gününün Kilise hukuku hakkındaki yayınlarıyla da tanınmıştır.

Mübadele-zorunlu göç(1924) sonrası şapel kullanılmaz hale gelmiş. Manastıra un sağlayan yel değirmeni ile birlikte burası Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’nın girişimiyle (2007) Ali Bey Adası tarihinde önemli bir kitaplığa kavuşmuştur. Kitaplık ismini ise ilerleyen yaşı nedeniyle “göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum” diyen Emekli Büyükelçi Necdet Kent ve eşi Sevim Kent’in ismi verilmiş. Oğlu Muhtar Kent de babasının 1300 kadar kitabını buraya bağışlamıştır.

Değirmenin giriş katında hediyelik objelerle yörenin özel zeytinyağı satışı yapılabiliyor, eşsiz manzara eşliğinde soğuk sıcak içecekler ikram edilebiliyor.

İsimleri kitaplığa verilen bu iki insan kimdi peki?

Sevim Kent (1918-2000) Ayvalıklı işadamı Sezai Ömer Madra’nın kızı. Ressam ve seramik sanatçısı. 4 yabancı dil biliyor.

Necdet Kent (1911-2002) 2. Dünya Savaşında Musevilere yardımcı olabilmek için kendi hayatını tehlikeye atan bir Türk diplomatı. Marsilya Başkonsolosu iken (1941-1944) Fransa’da yaşayan ve belgeleri yeterli olmayan onlarca Türk Musevi’ye Türk Vatandaşlığı hakkı kazandırdı. 1943 yılında Türk vatandaşı olan 70 Musevi’yi, Auschwitz Toplama Kampına götürecek olan trene binerek, bu kişilerin trenden indirilmeleri konusunda Alman Subayları ikna etmiştir. Ayrıca Fransa’nın güneyinde yaşayan ve geçerli TC Pasaportu olmayan çok sayıda Musevi Türk Vatandaşına Türk kimliği sağlamıştır. Dolayısıyla üstün hizmet ve özel madalya sahibidir. New York’ta başkonsolosluk görevinde bulunmuştur. İnsan hakları denince ilk akla gelen isimlerden Necdet Kent. Ancak ülkemiz bu insanlarımızı değerlendiremiyor. İsrail Başbakanı Netenyahu’nun Kudüs’teki Filistin halkına yapılan ibadet yasağına ve mezalimine karşı Türkiye’nin karşı durmasına “Osmanlı artık tarih oldu” biçimindeki açıklamasına bu örnekler en güzel cevaptı. Ankara buna yanıt olarak Endülüs Müslümanlarını çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirdikten sonra Yahudileri de öldürmek, çarmıha germek, yok etmek ve Avrupa’dan kovmak için harekete geçen İspanya Kaskilya ve Leon İmparatoriçesi İzabel ve Arayon Kralı Ferdinand’ın kararına (1492) karşı, bütün İspanya Yahudilerine Osmanlı’nın sahip çıkması ve Musevilerin İstanbul’a getirilmesini örnek göstermişti. Şimdiye kadar onlarca kitabı yazılmalı, dramaları, belgeselleri çekilmeliydi bu tür gelişmelerin. Sağlık olsun.

Bu müzeleri günde iki bin kişi ziyaret ediyormuş. Bu rakam da beni ayrıca sevindirdi.

Hitler zulmünden Avusturya’daki yüzlerce, binlerce Yahudi’yi kurtaran bir başka diplomatımız da Viyana Büyükelçisi Mehmet Behiç Erkin’dir (1876-1961). Timaş Rahmetli Erkin’in hayatını “Diplomat” adlı yayınladığı eserle bir vefa borcunu ödedi.

YAT KULÜBÜNDE BİR AKŞAM

Ayvalık’ta Cunda adasını arabayla dolaştık. Otel ve pansiyon ile lokanta reklamları. Bir tanesi dikkatimi çekti; “Papilina balık var yersen, deniz var yüzersen” Epeyi güldük ama dikkatlerden de kaçmıyor.

Sıcaktan bunalınca yeniden Sarımsaklı 10 Bach’e gidip denize girdik. Yolda yine yol ve site inşaatları vardı. Yazlık-sezonluk ev ilanları asılmıştı köşe başlarına.

Akşam Yat Kulübe gittik büyük dayımın oğlu Yük. İnşaat Müh. Yavuz Güvenir’in davetlisi olarak. Eşi Dr. Tülay Hanım gelememiş, 91 yaşındaki annesine baktığı için özür belirtmişti. Hemen otelimizin karısında denize sıfır bir yerdeydi. Hep balık ürünleri vardı. Oysa dün akşam yemiştik. Kibar garson “Bizimkiler diğerlerine benzemez, yiyince fark edeceksiniz” dedi. Ben tekir balığı istedim. Eşim ve Yavuz ağabey yöreye has papalina sipariş ettiler. Ortaya da kalamar ve karides güveç istedik. Gerçekten lezzet farkı vardı.

Yavuz Güvenir yıllarca Amerika’da kaldı ve çalıştı. Oradan da evlendi ve Doğan adında bir çocuğu oldu. Doğan da bugün baba ve oğlu ile birlikte yani ailenin torunu geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye gelerek İstanbul ve İzmir’deki akrabalarıyla tanıştı, bölgeyi gezdi. Daha sonra Amerika’ya döndü Doğan. Yavuz Güvenir’in dedesi Kilis Çekmeceli Cami İmamı Rahmetli Ali Hocadır. Yavuz Güvenir Amerikalı ilk eşinden boşanmak için başına gelmedik kalmadı. Yıllar süren mahkemeden, masraftan, eski eşinin çevirdiği dolaplardan sonra ancak neticelendi. Amerikan mahkemesinde ne numaralar döndüğünü anlattı da şaşırmamak mümkün değildi. Mahkeme katibi gelen evrakları kaydetmediği ve hakime bilgi vermediği için bu boşanma çok uzun sürmüş. Yavuz Güvenir artık İstanbul Kadıköy’de yaşıyor, yazın ise Cunda Adasında kalıyor. Amerikan futbolu oynamış gençliğinde, şimdi onun acısını ameliyatlarla çekiyor.  Operasyon henüz yeni olduğundan yürümekte zorluk yaşıyor ve üç ayaklı değnek kullanıyor yürümek için. Ancak araba kullanmasında bir sorun yaşamıyor. Başarılı ameliyatı gerçekleştiren ise bir başka hemşerimiz Prof. Dr. Ali Canbolat.

Güzel bir gece oldu bizler için. Biraz nostalji yaptık, biraz aktüalite konuştuk. Günümüzü değerlendirdik. “İyi olsun” inşallah diye sohbeti tamamladık.

 

YOLUNUZ BERGAMA’YA DÜŞERSE…

Sabah erken veda edeceğiz Ayvalık’a. Elveda Ali Bey Adası Cunda, elveda Sarımsaklı, elveda papilina ve elveda Ayvalık.

Bugün de hava aşırı sıcak. Üstelik poyraz sert esiyor.

Petkim Eski Genel Müdürlerinden aziz dostum Mustafa Mutlu’yu aradım Dikili’ye yaklaşınca. Hemen buyur etti, ama mümkünü yok. Telefon sohbetinde bulunduk. Gaziantep’te KOSGEB Müdürü küçük kardeşi Ali İhsan Mutlu yıllarca yatalak karısına baktı. Hiç şikayet etmedi. FedakÂr bir eş, örnek bir insan Ali İhsan Mutlu. Birkaç sene önce hakka yürüdü bayan Mutlu. Ali İhsan yalnız kaldı. Ağabeyi Mustafa Mutlu’nun verdiği habere sevindim; “Mustafa yaşına göre Gaziantepli bir hanımla evlendi” Beklediğim bir haberdi bu. Ali İhsan Mutlu’nun oğlu da İstanbul’da ciddi bir operasyon geçirmiş, ameliyat başarılı olmuş. Buna da sevindim.

Yolun iki yanı tatil siteleri ve yazlık evlerle dolu. Yine yol tamiratı dolayısıyla yan yollara girdik. Bergama’yı eşim görmemişti. Geçenlerde oğlum ve eşi çocuklarla gitmiş, çok memnun kalmışlardı. Bergama’ya girdik. Nüfusu 102 bin olmuş. Çoğu vilayetten büyük üstelik. Önce Bergama müzesine gittik. Park yeri arıyoruz. Gişedeki memur aracımızı müzenin önüne park ettirdi. 65 yaştan girdik müzeye. Çok donanımlı bir müze burası. Çok eski medeniyetleri de yaşamış bir şehir Bergama. Müzede ayrıca Bergama’nın mutfak kültürü, giyim kuşamı, ev döşeme ve tanzimi, halı ve kilimleri de mankenlerle tanıtılıyor. Pergamum, Acropolis, Traian Tapınağı’na, Kızıl Avlu (Serapieon) ve Asklepieion’a, tiyatro ve terasına gidemedik ama restore edilen Ulu(Yıldırım) Camii, Arasta, Kurşunlu Camii, Havra, Mevlana Hacı Hekim Hamamı, Çukur Han ve Kapalı Çarşıyı görme ve tanıma fırsatımız oldu.

Esasında Akrapol’a çıktık. Şehrin dışında ama çok yakın. Aracımızı park ettik. Genç bir adam koşarak “burası ücretli park” dedi. Şehrin dışında her yer müsait ama nereye park edersen et ücret talep ediyor. Gazeteci olduğumu söyledim. Umursamadı. Sonra kulaklarıma inanamadım “Burası eskiden belediyenin de, onlar çok yedi, şimdi bize geçti, artık biz yiyeceğiz, yaşayacağız!” demez mi? Şaşırdım. Hemen eski belediye başkanı arkadaşım Raşit Ürper’i aradım. Olayı anlattım inanamadı. İlgileneceğini söyledi. Genelde kıyı kentlerimizdeki bütün yerel yönetimleri sosyal demokratlar kazanmış. Çanakkale’den başla, Edremit, Ayvalık, Dikili, Bergama hep öyle. Böyle bir gelişmeyi hiç bir yönetime, özellikle sosyal demokratlara hiç yakıştıramadım.

FELSEFE MEZUNU KIZ ÖĞRETMEN DEĞİL GENÇ BİR İŞ KADINI

Cumayı Ulu Cami tamirde olunca yakınındaki Bergama Lonca Mescidi Divanı Hızır Camii’nde kıldım. Tarihi ama küçük bir mescit idi. Girişindeki camlı vitrininde Bergama’yı Türkçe ve İngilizce tanıtan bir poster vardı. Camide en arka sırada birkaç sandalyede yaşlılar vardı. Cemaatin tümüne yakını genelde gençti. Hoca efendi hutbesinde 15 Temmuz Şehitlerini anlattı. Kısa bir konuşma yaptı. Hava da aşırı sıcaktı, vantilatörler çalışmasına rağmen pek etkili olamıyordu. Hoca Cuma namazını kıldırdıktan sonra hemen tespihata geçildi. Dualar edildikten sonra da cemaat dağıldı. Bergama’ya böyle bir uygulama yaşadım. Ancak ben geriye kalan 10 rekatı da tamamladım.

Eşim eski ev ve dükkanların olduğu çarşıdaki bir cafede bekliyordu. Gittim. Ev yapımı limonata varmış, içtim. Sahibi genç bir kız. Ayrıca menemen, tost, çay, çığırtma, çılbır yapıyormuş. Çağırarak sordum, “bu çığırtma nedir” diye. Bölgeye özel basit bir yemek olduğunu anlattı. Sonra tanıştık. Felsefe mezunu imiş, atama bekliyormuş birkaç senedir. Bakmış ki olmuyor bir arkadaşıyla böyle bir yer açmışlar. İyi de yapmışlar. Bir müddet İstanbul’da kalmış, iş aramış, ancak bulamayınca memleketine dönmüş. Yerel ürünler de satıyor ayrıca.

Yabancı turistlerin buraya gelip gelmediğini sordum. Tur operatörleri programına almadığı için gelmiyorlarmış. Bu da yerel yöneticilerin ayıbı. Dolayısıyla Arastayı sadece yerli turistler geziyormuş.

Daha sonra bir başka çarşıda oyuncakçı dükkanının sahibi bize ilgi gösterdi. Çay ısmarlayabileceğini belirtti. Teşekkür ettim. Kendisi maliyeden emekli imiş. Geçim sıkıntısı çektiği için böyle bir işe başlamış. Buna rağmen işler kesatmış, piyasada sıcak para, peşin para yokmuş. “Bunları milletvekillerinize anlatmıyor musunuz” dediğimde ise, güldü. Defalarca anlattıklarını belirtti. Hiç kimse umursamıyormuş.

Çukur Han’a girdik. Burası yaşlıların nargile merkezi olmuş. Hemen geri çıktık. Zaten onlar da buyur falan demediler. Yeni yapılan kapalı çarşıdan geçtik. Doğru otoparka. Arabamız güneşten öyle bir ısınmıştı ki camları açıp bir müddet bekledikten sonra ancak içine girebildik.

ESKİ FOÇA ESKİMEMİŞ

Yeniden yola koyulduk. Ver elini Foça. Hem de eski Foça.

Aliağa’ya giriş de çıkış da bir zor ki sormayın. Onlarca TIR ve tanker ile kamyonlar trafiği etkiliyor. Yolun hem gelişi, hem gidişi yoğun trafikle yüz yüze.  Tarlalar hep ekili. Özellikle de mısır tarlaları. Sulama kanallarının üzerinde “sulama paralarını zamanında yatıralım” diye bir ikaz var çiftçilere. Yol üzerinde karadut suyu satanların haddi hesabı yok. Ancak gerçek değil, katkılı karadut suyu imiş. İçmedik. Eski Foça üzerinde kedi çiftliği gördüm. Sonra büyük bir ceza ve tevkif evi. Otel reklamları. Orman başladı sonra. Genelde zeytin, çam ve zakkum ağaçları dikkat çekiyor. Tepede bir yel değirmeni var. Cuma günü ikindi sonrası vardık Eski Foça’ya. Kilisli hemşerimiz ve meslektaşımız Yakut Yakamoz’u aradım. Nerelerde kalınabilinir diyerekten. Kendisi Yeni Foça’da ikamet ediyormuş, Öğretmen evini önerdi. Eski Foça’da başladık otel veya pansiyon aramaya. Önce otelleri dolaştık hafta sonu dolayısıyla Cuma ve Cumartesi dolu imiş. Melaike Otelde bir oda bulduk 300 TL. Ancak sonra boşalacakmış. Bizim Ev Pansiyon, Derin Pansiyon, Mavi Su Pansiyon, Fokai ve Huzur Pansiyonda yer yok. Fiyatlar da kahvaltı dahil 200 TL. Zeki Pansiyonda bu paraya kahvaltıda yoktu. Yabancılar işletiyormuş. Suratsız bir kadındı sahibesi. Birkaçına girip baktık yer olmasa da, Avusturya ve Almanya’daki pansiyonları gözümün önüne getirdim. Bu pansiyoncuları oralarda birer hafta kursa tabi tutmak gerekecek.

Eski Foça kalabalık. Tam bir tatil kasabası. Sokaklara masalar atılmış, yemekler, içmekler orada gerçekleşiyor. Bira tüketimi sanırım burada çok yüksek. Çoğu kişi elinde bira şişesiyle geziyor. Vatan Partisi burada etkili. Programlar uyguluyor. Özellikle kültür, edebiyat ve sanat konularında. Atatürkçü Düşünce Derneği de öyle. Hem gezmiş oluyor, hem de yer arıyoruz.

Meydanda bir balıkçı anıtı var. Çocuklar burada oyun oynuyor, aileleri de resimlerini çekiyor! Sahildeki her iki dondurmacıda da uzun uzun kuyruklar oluşmuş. Her tarafta balıkçı lokantaları. Grek usulü hizmet veren lokantalar da var. İsimleri bile öyle. Ara sokaklara girdik. Ensar Otel’e vardık. Orada da yer yok. Sahibi Abdullah Kaçan ile sohbet ettik. 1971’den beri burada işletmecilik yapıyormuş. İsminin manasından başlayarak sohbeti koyulaştırdık. Benim ne iş yaptığımı sordu. Söyledim. “Abi seni misafir edeceğim, rahat ol, burada akrabalarımın yeri var. 200 TL ama ben size ıskonto da yaptıracağım, üstelik denize de sıfır!” demez mi? Oysa oraya sormuştuk, yer olmadığını belirtmişlerdi. Hafta sonu ne kadar yüksek fiyatla satabilirlerse odalar o kadar kar edecekler!? İsmet Paşa Mahallesi 139. sokağı sora sora bulduk.  Bölgede sokaklar genelde numaralı. Leman Hanım bizi bekliyordu. Zaten Abdullah telefon etmiş. Yeniden pazarlık yaptık. 160 TL’de anlaştık. İki gün kalacağız. Sırılsıklam terlemişiz. Araba için, pansiyonun yakınında rast geldi otopark bulduk. Eşyaları taşıdık. Ardından cup denize.

 

AKŞAMI DAHA CANLI KASABA

Sahil şeridine belediye iskele yapmış. Herkes denize oradan girebiliyor. Pansiyonumuzun önünde zaten deniz. Hemen girdik. Çok derin değil. Su soğuğa yakın. Berrak, ter temiz. İskele daha doğrusu bütün iskeleler ağzına kadar dolu. Genelde genç ağırlıklı. Aileler de azımsanmayacak kadar çok. Muhafazakar aileler Eski Foça’da daha fazla. Yine denize haşema ile giriyorlar bikinililerin yanında. Motorlar bölgedeki adalara turlar tertip ediyor. Bazıları yemekli ve şarkılı türkülü. Zaten birkaç balıkçı akşamları sanatçı da getiriyor, ona göre de fatura gösteriyor. En fazla balıkçı, daha sonra kumrucu, sona doğru kebap ve pideciler sıralanıyor Eski Foça’da. İlk akşam kumru yedik. Kumru bir çeşit sandviç. Değişik çeşitleri var. Fiyatı da ona göre değişiyor. En ucuz kumru 11 TL. İçecek ile birlikte 15 TL. İlk defa yengen kumru çeşidini tattım. Fena değildi.

Migros, KİPA gibi büyük hipermarketler saat 23.00’e kadar açık. Dükkanlar sabah 05.00’e değin. Gençlerin eğlencesi hiç bitmiyor sahilde. Eski Foça’yı gördükten sonra AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tespitine katılıyorum mu ne? “Ekonomimiz iyi!” Doğru çünkü Eski Foça’da esnaf tok muamelesi yapıyor.

Odamızın manzarası ve balkonu güzel ama genç neslin değişik bir eğlence anlayışı var ya haydi uyuyabilirsen uyu bakiym. Sabaha doğru, gün aydınlanırken sesler kesildi. Belediye çöp toplama aracı gelerek erkenden sahildeki bira şişelerini topladı. Bir kamyon değil, bir kaç kamyondu.

HAYAT DEVAM EDİYOR, DÜNYA DÖNMESİNİ SÜRDÜRÜYOR

Bugün FETO terör örgütünün darbe girişiminin yıldönümü. Ülkemizi ve insanlarımızı hedef alan bu iğrenç teşebbüsü kınadım. Bütün şehitlerimizi rahmet ve minnet ile andım. Aynı gün hocaların hocası, Türk Dünyasının aksakalı, İslam coğrafyasının bilge adamı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın da hakka yürüyüşünün yıldönümü. Hocama Dua ettim, ruhuna fatiha verdim. Bugün bütün gazeteler 15 Temmuz FETÖ Darbe Girişimi dolayısıyla özel sayı olarak neşredildi. Yeni resimlere yer verildi. Değerlendirmeler yapıldı. Ekler yayınladılar. Radyo ve televizyon özel yayın yapıyor. Ankara, İstanbul ve İzmir başta çoğu yerde özel programlar gerçekleştiriliyor.

Mustafakemalpaşa Belediye Başkanı Sadi Kurtulan Bey aradı. Bu acıyı paylaştık. Bugün de hava aşırı sıcak. Allah’tan bölgede nem ve rutubet yok. Öyle terden sırılsıklam olmuyoruz. Dondurmacıda yine kuyruk var. Sırf denemek için eşim kuyrukta, bu sefer 40 dakika bekledi. Sırada iken bir şey daha dikkatimi çekti Eski Foça Belediyesi sakatların da denize girmesi ve istifade etmesi için denize kadar inilebilen özel bir yol yapmış. Sevindim. Dilerim diğer yerel yönetimlerin başına. Çünkü başka yerde görmemiştim. Denize girenler için ayrıca fazla uzak olmayan arka sokakta genel tuvalet ve duş yapılmış. Uzun kuyruklar da olsa size bekleyince, sıra gelebiliyor. Ayrıca ıslak mayonuzu da burada değiştirebiliyorsunuz.

Eski Foça’da sokak hayvanları için de beslenme ve barınma kulübesi, kutusu yapılmış, su ve yiyecekler konulmuş. Yazın sıcağında bu da önemli bir tasarruf hayvanlar için. Örneklerin çoğunu Eski Foça sokağında görmek mümkün.

Akşam Manisa’dan Gün-Ali Işık ailesi geldi. Yanlarında çocukları Akın ve gelinleri Tuba ile bir de torun Nehir vardı. Birlikte meydandaki restoranda pide yedik. Çok değişik ve güzeldi. Lokanta adeta ramazan iftarı gibi kalabalıktı. Bütün yiyecek ve içecek yerleri öyle esasında. Hep birlikte faytonla sahilde gezinti yaptık. Kentin tek faytoncusunda kuyruk oluşuyor binmek ve dolaşmak için. Dondurmacı Nazmi’de yine uzun kuyruklar oluştu. Bir de levha asılı “Bebeler ve gebeler sıra beklemez” biçiminde. Tam karşısında ise ada turları hareket saatini bekliyor; Atatürk, Dişkale, İnci, Fener, Orak, Eşek ve Medalık Adalarıyla Siren Kayalıkları tura dahil. Turlarla Kosova Koyu, Kum Burnu, Mersinaki, İç Fener ve Kale Burnu için de özel turlar düzenleniyor.

ŞAİRLERİN OLMAZSA OLMAZI MEKÂN

Hediyelik eşya çeşitleri de bir hayli fazla; taş boyamalar, buzdolapları için magnet, işlenmiş midye kabukları, deniz yıldızları ve tiger hemen gözünüze çarpıyor.

Eski Foça Kelesinin etrafı da lokanta ve kafelerle dolu. Sanatçıların uğradığı yerler burası. Şair Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinin bazıları Eski Foça’yı anlatıyor. Foça Dörtlükleri mesela… Bir deyişi kalıp cümle olmuş “Kara taşına basan Foça’dan ayrılamaz” biçiminde okunuyor. 5 Göz” şiiri ise kaledeki bir mekanda izleyicilere sunuluyor. Kalede ayrıca geceleri açılan bir de sanat galerisi bulunuyor. Sergiler açılıyor ve etkinlikler yapılıyor. Kale önündeki Kamyoncular Kahvesinde çay-kahve içerek stres attık, dinlendik. Burada ayrıca denizciliği teşvik için sivil toplum kuruluşları örgütlenmiş ve imkânlar tanınmış.

Yıllar önce Eski Foça’ya gelmiştim. Dayım Hakim Sadullah Güvenir ve ailesi hep birlikte Tarım Bakanlığının sosyal tesislerinde kalmıştım. Gündüz öğle üzeri orman yangını çıkmıştı, söndürmek için itfaiye teşkilatı ile birlikte heyecanlı saatler yaşamıştım. Bugün aynı yerde yazlık evler, siteler ve oteller var. Gün-Ali Işık Ailesinin de 400 bin TL vererek aldıkları 30 yaşındaki yazlıkları da burada. Güzel bir site Midilli. Yeşili bol. Denize ise bitişik otelin plajından giriliyor. Emekli öğretmen Gün Işık çok az kişide rastlanın ve tedavisi zor fil hastası dayısı Eczacı Erol Sarıca’ya bakmış epeyi süre. Erol Bey Kilis’in maruf insanları Asaf Sarıca’nın oğlu.

Ali Işık ile birkaç kilometrelik yürüyüş yaptık. Yürüyüş boyunca en fazla okaliptüs ve zakkum çiçeği ağaçlarını gördüm. Kilis üzerine sohbet ettik. Sahilde denizci askerlerimiz için tesisler kurulmuş, aynı zamanda karşıdaki dağa da.

Yarın sabah erkenden Çeşme’ye geçeceğiz.

Foça’dan otobana çıkarken yol üzerinde bir keçi çiftliği gördüm. Sanırım Kahramanmaraş dondurmacıları için öncelikli bir süt merkezi. Ancak çiftliğin gübre kokusu sizi bayağı rahatsız edecek kadar ağır. Gelgelelim kötü kokuya karşı tedbir alınsa bu müteşebbislerimizi alkışlamak gerek. Değişik fidan satan yerler de dikkat çekiyor. Özellikle gül ve armut, dut gibi bölge için ideal meyve ağacı fidanları. BİM en küçük yerleşim birinde bile hazır. Un fabrikaları daha da sayılarını artırsa sevineceğim.  Çünkü ekmek sanayii batıyı bile geride bırakacak şekilde önde. 40 çeşidin üzerinde memleketimizde ekmek çeşidi üretiliyor.

 

KENTLER SİLUETİNİ KORUYABİLECEK Mİ?

Nihayet İzmir çevre yoluna çıktık. Menzilimiz Çeşme. Kamyonların ve boş TIR’ların yarışması sizi rahatsız ediyor. Bir de egzoz kontrolü yaptırmayan araçların kapkara dumanları. İlk tünele giriyoruz üç şeritli ve çok uzun. Bu teknoloji artık Türkiye’de mevcut. Onun için de denizin altını bile delip karşıya geçerek Avrasya tünelini yapabiliyoruz. Bayraklı ve Bornova’ya yaklaştığımızda yine gökdelenler gözlerimize oturuyor adeta. Ne kadar çirkin, hiç bir özelliği olmayan yapılar. Otobanın yerleşim birimlerinden geçen bölümlerine ses geçirmeyen korumalar, paneller yerleştirilmiş. Bunu daha önce Almanya otobanında da görmüştüm. Öyle ki viyadük ve köprülerde bile aynı uygulama yapılmış. İzmir Konak sapağına gelince birden bire trafik yoğunlaştı. Az sonra da trafik tamamen durdu. Yarım saatte geçtik bu kısa yolu. Meğer bir meyve yüklü Anadol kamyonet ile bir otomobil çarpışmış. Kaza mahallini geçince rahatladık.

İzmir Fuarının yeni yeri de Çeşme Yolu üzerinde. Uzundere kavşağına yakın bir yere taşımışlar. Otoban üzerinde Karabağlar Belediyesi dev bir Nasrettin Hoca Anıtı yapmış. Balçova Kavşağı bundan sonra geliyor. Bir zamanlar kamyonlara “Maşallah” yazılırdı yahut bu minval üzerine şeyler. Bu usul de değişmiş, bir kamyonun arkasında ”Kıymetimi bilenler arkamda” diye okudum ne demek istiyorsa.

Bariton sesiyle ünlü “Kadınım” şarkısıyla ivme yakalayan müzisyen rahmetli Tanju Okan’ın memleketi Urla’ya girdik. Sınıf arkadaşım ve halen Osmaniye’de hizmet veren Dr. Bekir Keşkek de burada bir yazlık yaptırıyor. Urla normal bir deniz kasabası gibi geldi bana. Tepelerinde rüzgar gülleri dönüyor. Kasaba normal kalabalıkta tatilin en civcivli ayı Temmuz’da. Ancak gündüzleri böyle, akşamları sanırım değil. Bölgede olduğu gibi yine ormanlar ve yeşil alanlar bir hayli fazla. Tepelerden Yunan adaları bile görünüyor.

ALAÇATI DEDİKLERİ

Önce Çeşmeye değil Alaçatı’ya girmeye karar verdik. Eşim ot festivaline katılmıştı geçen sene. Anlata anlata bitiremedi. Girdik Alaçatı’ya… Bir aristokratlık hemen hissediliyor kentte. Öyle gökdelen falan yok. Metro mağazasının otoparkına bıraktık arabayı. Merkeze doğru yürümeye başladık. Hava aşırı sıcak. Tedbirlerimizi alıyoruz; önce şapka ve suyu ihmal etmiyoruz. Yürüyerek meydana kadar geldik. 2. Nolu Aile Sağlık Merkezinin karşısındaki pastanede soluklandık. Önce kalmak için yer arayacağız. Birkaç yere uğradık 650 ile 375 TL arasında fiyatlar. Büyük rakam. Birine soruyorum “Neden bu kadar yüksek fiyatlar?” Cevabı beklediğim gibi “Burası sosyete yeri de ondan. Hem de ancak İstanbul zenginleri gelir.” Hoppala! Emeksiz, hızlı zengin olmak isteyenlerin çoğu buraya toplanmış galiba. Bundan dolayıdır ki insanlar çok daha ucuz Yunan Adalarını tercih ediyor.

Acaba öyle mi? Yine anlatıyor aynı kişi;

- Abi İstanbul’dan gelenler ayrıcalıklıdır.

- Biz de İstanbul’dan geliyoruz.

Adam arabamıza bakıyor; 2013 model minik bir Toyota. Anlattığı örnek ilginçti. İnsanlar altında fiyatı bir milyonun üzerinde aracıyla geliyormuş. Lokantada 550 liralık yemek yerken, valeye de 100 TL veriyormuş. Alaçatı böyle müşteri ve konuk istiyor!… Vay, vay vay!

Gel de haydi canım deme!

Apaz Butik Otelden sonra iki emekli insan Gül ve Kadir’in işlettiği yeni Gül pansiyona girdik. Kibar insanlar. İkramda bulundular. Peşin ve kredi kartlı fiyatları ayrı ama yine yüksek. Allahtan Alaçatı’da yapılan ilk organik otel Agrovela’ya gitmedik!. Konuşurken neden Alaçatı’ya yabancı tur operatörlerinin yeterli alaka göstermediğini sordum. Turizmci arkadaş öyle bir cevap verdi ki şaşırmamak mümkün değil “İyi ki yabancılar gelmiyor. Bizim müşterilerimiz İstanbul zenginleridir. Hiç pazarlık yapmazlar. Bahşişleri de boldur. Yabancı turist programda olan yeri gezer ve yer, içer, gider. Para bırakmaz” Ancak bu kadar görgüsüzlük olabilir. Sonradan görmelerden başka bir şey beklenmez her halde.

GENÇLER İLE SİYASET SOHBETİ

Hacı Memiş Camii’ne kadar yürüdük. Zaten buraya kadar Alaçatı canlı, kıpır kıpır. Özellikle de geceleri. Gündüz heyecan görünmüyor kentte. Bizim önce yer bulmamız gerekiyor. Noonbir diye bir butik otele geldik. İçeri girdik. Fiyat soracağız. Yunus Emre Sayılgan bizi kibar karşıladı. Normal müşteri gibi muamele etti. Yanında da çalışma arkadaşları Emin Sayılgan ve Enis Kahraman var. Derin bir sohbet oldu. Yunus Emre politikaya da sıcak. Tespitleri yerinde. Bardağın hem dolu, hem de boş tarafını iyi görüyor. Sporla da alakalı. Transferle alakadar oluyor. Yerel yönetimlerin tıkanıklığını anlatıyor. Üstelik bölge tümüyle sosyal demokratlar. Alaçatı da öyle. İlk seçimde İzmir Büyükşehir Belediyesine de başarılı Seferihisar Belediye Başkanı hukukçu, yurtdışı tecrübeli Tunç Soyer’in (1959) aday olabileceğini ileri sürüyor. Aşırı iltifat ediyor Soyer’e. Demek ki 2019 seçimleri şimdiden tartışılmaya başlanmış bile. Yunus Emre’ye bütün partiler siyaset yapması için teklif götürmüşler, ancak kendisi yeni bir oluşuma daha sıcak. “Meral Akşener hareketi içinde olabilir misin?” diye soruyorum. Teklif gelirse düşünebileceğini belirtiyor. Hiç pazarlık yapmadık bize oda ve kahvaltı için 200 TL teklif etti. Ekin Sayılgan ile birlikte gidip aracımızı otelin otoparkına çektik. Ekin Sayılgan Almanya’dan gelmiş. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış ülkelere karşı tavrını çok beğeniyor: “Siz yurtdışında hayatınızı kazanmak durumunda kalsanız, batılıların size nasıl baktığını yaşarsınız. Erdoğan’ın bize Almanya’dakiler, gurbetçilere sahip çıkması moralimizi artırdı, motivasyonumu çoğalttı. Ben Erdoğan’ı tutuyorum.”

Noonbir 12038 sokakta. Alaçatı’da bütün sokaklar numaralı. Bu yıl her sokak numarasının başına “1” eklemişler. Beş yıldızlı otel ayarında bir yer. Hizmeti yine Almanya’da eğitim görmüş, orada büyümüş bir genç kız Nur Yıldız yapıyor.  Annesi Alman, babası Türk imiş. Ancak ayrı yaşıyorlar. İki kardeşi daha var. Kendisi İzmir’de dedesinin yanında Karşıyaka’da kalıyor. Burada mutlu ve mesleğini çok seviyor. İki katlı ve birkaç odalı taş yapılı otelimizin aşçısı, bulaşıkçısı, çamaşırcısı, tasarımcısı, hizmetkarı, sosyal ilişkiler sorumlusu, bana göre her şeyi. Çok itinalı. Zaten insanlar mesleğini severlerse ve çalışırlarsa başarılı olurlar. Sabah bize öyle bir kahvaltı hazırlamıştı ki muhteşemdi. Yaptığı kahveler de öyleydi. Hatta şaka yaptık “Kızım sen böyle güzel kahve yaparsan patronunu iflas ettirirsin” dedim, epeyi gülüştük. Nur Yıldız lor reçeli ikram etti ve ilk defa yedim. Üzerinde de kırmızı biber ve çörek otu vardı. Müthiş bir lezzet. Otelin alış verişlerini de Nur Yıldız Cumartesi günleri kurulan pazardan yapıyor.

 

GÜNDÜZ BOŞA YAKIN, AKŞAM KALABALIK

Mordoğan tatil sitelerinde epeyi Kilisli arkadaşlar var. Karaburun’da da öyle. Emekli Albay Hamit Koyuncu’yu geçmiş olsun için aradım. Önemli bir operasyon geçirmişti. Ancak şimdi iyi imiş. Karısı İlkin Koyuncu (Sarıca) açtı telefonu. Davet ettiler. Ama mümkün değildi. Aynı yerde tatilde olan Dilaver Mülhim Albay ve eşine de selam bıraktım. Çeşme’de ise değerli aile dostumuz Cengiz Metin’i aradım. Eşi Sevinç Hanım rahatsızdı. Geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Çeşme’de o kadar dost var ki keşke vaktimiz olsa da birlikte olabilsek.

Ankara’da gazeteci dostum Fehmi Çalmuk, Kilis’ten Mehmet Özçiloğlu aradı. Sohbet ettik.

Alaçatı’da akşam oldu. Şehir birden bire hareketlendi. Bütün sokaklar doldu. Zaten lokantaların masa sandalyelerinin çoğu sokak üzerinde. Yayalar ancak geçebilecek kadar bir boşluk var. Her yandan müzik sesi geliyor. Günler uzun olduğu için yatsı ezanı geç okunuyor Hacı Memiş Camii’nde. Değişen bir şey olmuyor Alaçatı’da. Cumhuriyet Caddesi keşif ve eğlence merkezi olmuş. Uğur Dündar Kedi Yayınlarında “Geldikleri Gibi Gidecekler” kitabını imzalıyor. Yine kumru sandviç yedik. 18 TL. İçecek 5 TL. Beyaz Fırın’da çay içtik. Bardak 4 TL, fincan 7 TL.

Alaçatı’da ne kadar gözlükçü var Hayret edilecek kadar fazla. Rüzgar çıktı gündüzün güneyine inat. Lokantalar müşterilerine şal taşımaya başladı. Şarap ve bira evlerinde yer yok. Arap turistler de Alaçatı’da. Sabaha kadar böyle. Erken uyuyamazsınız otelinizde. Sabit gelirliler ve kamu görevlileri için Alaçatı daha da pahalı bir yer. Öğretmen olarak atandığınızı düşünün, yandığınız gündür. Ama hem kamu, hem de esnaflık yapan insanlar da yok değil.

NE KADAR DA ÇOK KİLİSLİ VAR

Alaçatı önce; sonradan zengin olanların yeri, parayı kolay kazanan kaba insanların yeri, maganda görmek isteyenlerin mekanı. Tek satır magazin sahifesinde ve 10 saniye ekranda yer alabilmek için çok şeyden fedakarlık yapabilecek onca kişi var. Tek sevdiğim tarafı Alaçatı’nın eski tarihi mimari doku korunuyor.

Duyduk ki İstanbul sağanak yağmura teslim olmuş, her yeri su basmış. Sağ olasın Kadir Topbaş ağabey, gökdelen ve AVM’lere verdiğin değer kadar İstanbul’a sahip çıkmadın galiba.

Hanım bana, ben hanıma neden navigasyon kullanmadığımızı soruyoruz. Çünkü bilmiyoruz. İlk denemeyi yapacağı bu defa. Harita veya yandex’ten. Başarıyoruz da. Avukat kuzenim Nur (Güvenir) Yeşil’i aradım “Gümüldere’ye geliyoruz” diye. Tarifi alıp, yandex doğru götürüyor mu test edeceğiz. Seferihisar’ı geç, Doğanbey yoluna sap, Ürkmez’i ve Haritacılar sitesini geride bırak, Özdere yoluna gelince telefonla yeniden görüşeceğiz.

Bizim nesil teknolojiye pek alışmadığı ve kullanmadığı için birbirini doğrulatarak değerlendiriyor. Biz de öyle yaptık. Seferihisar’da yine depoyu doldurduk, Migros’a uğradık, sonra yola devam. Sahil yolu yemyeşil, dağlarda rüzgar gülleri, sağımız solumuz yine yazlık evler, siteler ve oteller, motellerle dolu. Lokantalar reklamlarında iddialı olduğu ürünü hatırlatıyor. İşkembeye, köfteye, pideye kadar var. Asos-Küçükkuyu sahili gibi güzel bir yol burası. Adeta dinleniyorsun araba kullanırken. Üstelik zaman zaman olsa da tümüyle duble yol falan da değil.

Nihayet Özdere’yi bulup, saptık ve yerimize ulaştık. Nur sitenin otomatik kapısını açtı.  30 yıllık bir yerleşim yeri burası. Çok düzenli. Yolları, bahçeleri, evlerin bakımları, gazinosu, marketi, denizi, dinlenme alanı her şeyi mükemmel.

Akşam yemeğinde Kilislilerle birlikte olduk. Aykut Necioğlu geldi komşu siteden. Emekli öğretmenler Nursel-Mehmet Keskin çifti ve ardından Mustafa Uğur-Neriman Sarıca Ailesi. Neriman Hanım Malatyalı ama çok güzel bir iç katması yapmıştı. Nur Yeşil patlıcan pastırması ve firik aşı. Hem yedik ve hem de sohbetimizi derinleştirdik, nostalji yaptık. Sınıf arkadaşımız ve mahalle şendiğimiz Mustafa Cabioğlu’nun vefatını M. Uğur Sarıca’dan öğrendim. Üzüldüm. Çok çekmiş zavallı. Metin Mercimek’in de Bodrum’daki evini satarak Şile’ye yerleştiğini Nursel Hanım anlattı. Fethiyeli Mehmet Keskin Bey eşi dolayısıyla tam bir Kilisli olmuş, hanımelini seçmiş göründü bana. Nursel hanımın da Metin Mercimek’in yakını olduğunu bu vesileyle söyledi. Telefonlaştılar bir ara.

Gecenin sürprizi ise Aykut Necioğlu’nun başarılı balet damadı Mahmut ve keman sanatçısı Kızı Övül Akyol’un gelmeleri ve torunu Laçin’in Brüksel’de keman virtüözü olarak Brüksel’de ödül alması haberi oldu. Laçin Akyol 8 yaşında katıldığı Uluslararası Grumiaux Genç Kemanlar Yarışmasında geçen yıl üçüncü,  2017’de de 23 ülkenin arasından ikinci olmuş. Laçin’i ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan da kabul ederek, kutlamış. Mersin Üniversitesi Devlet konservatuvarı Keman bölümü Öğrencisi Laçin Akyol’un hocası ise Lily Tchumburidze.

ÖZDERE TAM TATİL YERİ

Sabah kahvaltısında ilk defa sakız reçeli yedim. Nur bir de İzmir poğaçası diye “boyoz” ikram etti. Hoşuma da gitti. Sakız dondurmasını biliyordum da reçelini duymamıştım bile. Yunan Adalarına gidenler getiriyormuş. Sonra öğrendim ki Çeşme’de de üretiliyormuş. Sakız reçelini takip ettim. Yunanlılar baklavamıza, Hacivat Karagözümüze sahip çıktığı gibi buna da üslenmesinler. Muhittin Özbayır (1967) bir kilo şeker ile sakız reçeli işine başlamış. İşi büyütmüş Tat-Sun’u kurmuş. Vefat edince sakız reçeli işini kızı Ebru ve damadı Coşkun Vural devam ettiriyorlarmış. Sevindim.

Haşema ve bikinili denize girenler burada da var. Market’te en fazla Hürriyet ve Sözcü satılıyor. Ancak Milli Gazete’ye kadar bayide mevcut. Bu iyi bir gelişme. Demek okuyucusu var ki geliyor. Özdere Menderes ilçesine bağlı bir mahalle esasında. Beldelerden belediyeler kalkınca öyle olmuş. Bölgede satılan ürünler; bir çiftçilerin yetiştirdikleri, bir de öğretmen emeklilerinin bahçesinde işlenenler. Bir öğretmen Özdere’ye yerleşip emekli olunca, bahçesinde tavuk, koyun, inek besliyor; bir motosiklet çekmiş altına sitelere yumurta, süt, yağ falan getirip satıyor. Bunların dışında meyve ve sebzeler de var.

Sitelerde oyunlar, eğlenceler, yemekli toplantılar kadar politika da eksik değil. Bazılarına göre rejim tehlikede, bazılarına göre Türkiye yükselişe geçti, silkiniyor, ihracatı artıyor, dolayısıyla batı dünyasının hedefine girdi. Onlar Türkiye’nin olmasını da ölmesini de istemiyor. Sertlik dozu ayarlı tartışmalara zaman zaman ben de katıldım. Bardağın boş tarafı kadar dolu tarafının da görülmesi gerektiğini savundum.

 

HAYRAT TATLISI ve DAĞITILAN KİTAPLAR

Sahilde sürekli yine mısırcı, dondurmacı geçiyor. Burada tek değişiklik hayrat tatlısı dağıtılması. Bir hayırsever anlaştığı tatlıcı dükkanı haline getirdiği kamyondan yuvarlak ve küçük simit şeklinde lokma dağıttırıyor. Çoğu insan kuyrukta bekliyor bunun için. Ayrıca kuyruktakilere Ahmet Hulusi’nin (1945) kitapları da hediye ediliyor. Bana sordular kim bu Ahmet Hulusi?

Babıali’de birlikte gazetecilik yapmış, saçları uzun, yakışıklı, uzun boylu bir yazardı. Daha sonra kendini tasavvufa verdi. Antalya’ya taşındı. Orada İş kadını Cemile Hanım ile evlendi. Turistlere İslam’ı bilimsel gerekçelerle tanıtmaya başladı. Epeyi süre Amerika’da kaldı. Sonra yeniden Antalya’ya döndü. Devlet Bakanı Mehmet Yazar’ın yakın dostu idi. Kitaplarından bazıları Evrensel Sırlar, Dua ve Zikir, Kendini Tanı, Akıl ve İman, İnsan ve Sırları. Yirmiyi aşkın kitabı var ve tümü de İngilizceye çevrildi. Bedava dağıtılıyor, isteyene gönderiliyor. Şimdi nere bilmiyorum.

Kitaplar da tatlılar da bedava olunca kapış kapış gitti. Özdere Denizinde hiç gemi geçmiyor desem yeridir. Ancak Yunan Adalarının siluetleri görünebiliyor. Güneşin batışını ve doğuşunu burada izlemek romantik duyguların gelişmesini açısından süper bir hassasiyet.

İYİ LİDER HALKINI MUTLU EDER, YA KÖTÜSÜ?!

Kuzenim Nur’un torunlarına Nayra adlı bir Gürcü kadın bakıyor. Kocası Gürcistan’daki bir asansör kazasında ölmüş. Oğlu Amerika’ya taşınmış, gelini ise Atina yerleşmiş! Edvard Şevardnadze’ye beddua ediyor. Sebebini de uyguladığı politikalar yüzünden “halkı perişan etmesi” diye açıklıyor Nayra. Şevardnadze Sovyetlerin önde gelen güvenilir bir adamıydı. Nitekim bir dönem SSCB Dışişleri Bakanlığı da yaptı. Sovyetler dağılmak üzere iken yakın dostu Gorbaçov’un glasnot-açıklık ve perestrokya-yeniden yapılanma politikalarını destekledi. SSCB dağılınca Şevardnadze Gürcistan Devlet Başkanı oldu (1992-2000). İki defa suikasttan kurtuldu. Seçimlere hile karıştırdığı iddiasıyla muhalefet protestolarda bulundu, ülke karıştı, sonra da ayrılıp Moskova’ya gitti. Nayra’ya göre uyguladığı ekonomik ve sosyal politikalar Gürcistan halkını perişan etti. Hala bunun sıkıntısı çekiliyor. Bir kaç milyonun üstünde insan yurtdışında ekmek parası için çalışıyor. Neredeyse ülke nüfusunun yarısından fazla yurtdışında.

Bana da soruyor “60 yaşındayım, ülke dışında mecbur olduğum için çalışıyorum. Buna mecburum. Yapacak bir şey de yok. Ben bu yaşta gurbet ellerde çalışacak kadın mıyım?” diyor. Nayra çok iyi bir insan. Gürcistan hakkında bilgi aldım kendisinden. Aileler genelde 2 çocuklu imiş. Evlenme yaşı 25-30 arasında oluyormuş. Emekli maaşı hala 100 $ imiş!. Benzin, et, tarım ürünleri çok ucuzmuş. İstanbul’da sitemizin güvenlik görevlisi Burhan Kemerkaya. Gürcistan sınırına yakın bir kasaba doğum yeri memleketi. Tatillerine oraya gidiyor. Burhan Kemerkaya. O da anlattı. Her gün Türkiye’den Gürcistan’a geçen aileler varmış. Artık nüfus kağıdı ile işlem yapılıyor, pasaporta gerek yokmuş. Arabalar deposunu boş götürüp, Gürcistan’dan dolu getiriyorlarmış. Ayrıca kilolarca et ile dönüyorlarmış ucuz olduğu için.

Ülkeler iyi liderlerle sosyal, medeni, adil, üreten, sevgi ve şefkat sahibi, kurmayları yönetimden anlayan kişiden oluşursa halkı da mutlu oluyor. Türkiye Gürcistan ilişkileri hat safhada iyi gidiyor. Yeni Gürcü Başkan Giorgi Margvelashvili de Tiflis-Ankara ilişkilerini dengeli götürüyor.

KUŞADASI’NDA AT HARASI ve DEVE GÜREŞİ

İstikamet artık Kuşadası oldu.

Sabah yola çıktık.

Önümüzdeki kamyonun kasası yük değil insan ile dolu. Belki on, belki yirmi kişi götürüyor. Boyu yetmeyen çocuklar tırmanıp etrafı seyretmeye çalışıyor. Aman Allah’ım.

Yol güzergahımızdaki manzara müthiş. Duble yol konforlu. Tepelerde rüzgar gülleri fır fır dönmesini sürdürüyor. Yazlık evler ve siteler birbirini takip ediyor yine. Zeytin ormanına alıştık artık. Muhteşem görünüyor. Üstelik zeytin ağacı yaz kış böyle yemyeşil. Selçuk yazılı bir kamyonun arkasında bu defa “hayat bizim, dedikodu sizin” yazılı. Demek bu aileyi çekemeyenler var!… Hava sıcaklığı 32 derece. Arabanın kliması sürekli çalışıyor. Yol üzerindeki levha ve trafik işaretleri araçlara yardımcı oluyor. Türkiye’ye bu konuda başarılı. Koru Koyu ve Maydanoz koyunda araçlar durarak manzara seyrediyor ve resim çekiyor.” At Harasına Gider” diye bir levha gördüm. Sonra Pamucak Ormanları. Üç-beş kilometrede bir yangın ikazları var. Bu da önemli bir uyarı. Adaland göründü uzaktan. Büyük bir eğlence merkezi çocuklar için. Rafting yapanlar için de yol gösteriliyor. Kuştur önemli bir merkez. Halk plajları burada. Ücretsiz giriliyor. Araç par yeri var ama tuvalet ve giyinme sorun. İşte bir ilan daha dikkatimi çekiyor “Deve güreş alanına gider”. Bilbortlarda Ferhan Şensoy’un Tiyatrosunun geleceği hatırlatılıyor. Demek Kuşadası’na girdik. Şık kitapçılar benim daha da hoşuma gidiyor. Çarşıda marka mağazaların hepsi mevcut. Sahilde sıra ile lokanta ve oteller. İnşaat Kuşadası’nda da hız kesmemiş. Dağların tepesine kadar dev apartmanlar dikilmiş. Oraya yerel yönetimler nasıl hizmet götürecek doğrusu pek anlaşılır gibi değil. Ama inşaatçılık önemli bir rant günümüzde.

İSTANKÖY’DEN KUŞADASI’NA HİCRET

Kuşadası merkezde sahilin her tarafından denize girilebiliyor. Ekonomi ise inşaat ve turizme endekslenmiş. İzmir “boyoz”u ve gevreği Kuşadası’nda da var.

Sahilde park ücretli. Ancak basın kartımızı görünce yetkili para almadı. Öyle bir yerde park etmişiz ki bütün oteller ve lokantalar burada. Kahvaltı dahil kişi başı 50 ve 60 TL diyen reklamları da var bazı pansiyonların. İlk gördüğümüz otele girdik. Park yeri de mevcut; Hotel İstanköy Atatürk Bulvarı Ünlü Sokağın hemen başında. Kahvaltı dahil iki kişi 180 TL. Şık bir otel. Odamıza girdik, Eşyalarımızı boşalttık. Personelle sohbet ettik. “Sahipleri 1924’teki muadele ile İstanköy’den Kuşadası’na göç etmiş bir Türk aile. Hasan Yaranoğlu, sonra oğlu Mehmet Yaranoğlu önce pansiyonculuk ile işe başlamışlar. İşleri büyüdükçe otele dönmüş, şimdi bir de Bodrum’da bir otelleri var. Çocuklar ve torunlar dede ata mesleği otelciliği sürdürüyorlar.” Gerçekten hemen girişte kurucunun pansiyon olarak işlettiği resimleri asılmış. Otelin girişinde Atatürk resim ve minyatür anıtları, mini arabalar, bisikletler, gemiler ve Kuşadası evleriyle atlı tramvaylar koleksiyonu mevcut.

Öğle yemeğini Kahramanlar Caddesinde Köfteci Hasan’da İskender yedik. Kalabalık diye girdik. Keşke köfte yeseymişiz. Sonra sahile inerek Bülent Ecevit Güvercinli Parktaki Arya Turistik Tesislerinde çay içtik. Belediye işletiyormuş. İçeceğinizi veya yiyeceğinizi sıraya girip alıyor, self servis uygulaması yapılıyormuş. Çay bir lira. Sosyal belediyecilik galiba. Dolaşmaya çıktığımızda İsmail Cem Barış Anıtı ve Parkı’nı gördük.

Gaziantepli Sanatçı Edip Akbayram’ın 45. Sanat Yılını Kutlama şenliğine Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gencer ve Dikili Belediye Başkanı Mustafa Tosun kutlamış. Sosyal demokrat belediyeler böylesi etkinlikleri önemsiyorlar.

KİLİS’İN YAĞLI VEYA AKRİLİK TABLOSU VAR MIDIR?

Sınıf arkadaşım ve mahalle şendiğim, Sabit Elmacı’yı aradım.  Denizde olabilirdi, telefon açılmayınca kapattım. Çok şükür Türkiye’nin her yerinde Kilisli hemşerilerimiz var. Ankara’da 2004 yılında gerçekleştirdiğimiz Kilis İçin sivil İnisiyatif Platformumuzun toplantısına 32 ilimizden hemşerilerimiz katılmıştı. Ah bir Kilis Lobisi kurulsa. Çoğu yerde belediye encümenine üye çıkartırlar. Gaziantep, Mersin, İstanbul, İzmir ve Ankara’da milletvekilliğini bile zorlarlar.

Eşimin ağabeyi Arhan, karısı Ayşe, gelinleri Özge ve torunları Ayaz Angın ile Kuştur’da buluştuk. Hasret giderdik. Birlikte olmanın hazzı başka. Büyük şehirlerde böyle olmuyor işte. İstanbul’da birkaç yılda bir defa görüştüğümüz akrabalarımız oluyor maalesef. Kuştur’da yerli yabancı çok sayıda araba park etmişti.

Kuşadası ilçesinde Yerel Tarih Araştırmalar Grubu Yerel Tarih Dergisi yayınlıyorlar. Sahibi Ali Ergül. Yabancı ressam Hermann Weber gelmiş Kuşadası’nın yağlı boya resimlerini yapmış. Dergi bu resimleri neşrediyor. Kilis’te değil yabancıyı yerli bir sanatçıyı bile davet edip kentin resimlerini çektirmek, yaptırmak biçiminde bir projeyi acaba kaç kişi düşünebilir? Her ne ise! Kuşadası’nda ayrıca Ephemera ve Kent Belleği Merkezi faaliyet gösteriyor. Kuşadası insanına ve değerlerine sahip çıkıyor;  Şehit Yüzbaşı Halit Kaya Alpdoğan hatırlatılıyor. “Kuşadası bayramı nasıl geçirir” öğrenebiliyorsunuz bu yazılarda. Zeytinyağı ile özdeş aile Adalıoğulları Mustafa (1882-1965), Pakize (1901-1982) yeni nesle tanıtılıyor. Mahsere diye bildiğimiz “yağhane” de öyle. Gazeteci Selami Çetin, Kuşadası eğlence hayatının öncüsü Naylon Şükrü’yü bana bile tanıttı. Kuşadası spor, 40 yıl öncesi medyadan Kuşadası alıntıları, Cengiz Bektaş’ın Kuşadası Evleri Kitabı da dergide kendine yer buluyor. Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşı ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un (1982-1943) Kuşadası doğumlu olduğunu böylece öğrendim ve sonra adının verildiği bölgeye gittim. Kuşadası gazetelerindeki yarım asırlık ilanlar bile benim ilgimi çekti; Tariş, liman fenerleri, Tamirci Fehmi, Doktor Ali, Kemal, Manifaturacı İbrahim vs. Kilis’in ise Muhlis Salihoğlu’nun üç ayda bir yayınladığı Zeytindalı var. Keşke kıymetini bilsek. Bir de Livan’ı duydum.

DEPREME KUŞADASI’NDA YAKALANDIK

Kuşadası faytonları da çok süslü. Hatta ışıklı. Akşam daha canlı bir şehir oluyor Kuşadası ve sahili. Klarnetçiler oyun havası çalarken, sazcılar türkü seslendiriyor, gitar çalan gençler ise pop icra ediyorlar. Hepsinin kendine göre dinleyicisi oluyor bu açık havada. Çingeneler gül satıyor, sonra darıcılar, sucular, pamuk şekerciler, kuru yemişçiler de boş durmuyor. Çocuklar patenle numaralarını sergiliyorlar. Tut tutabilirsen. Hemen bitişiğinde Balıkçılar Çarşısı var. Bazılarından yer yok, diğerleri ise kısmen dolu. Sanırım bunda fiyatı etkili balıkçıların. Yunan adalarına seyahat şirketleri mantar gibi say say bitmiyor. Bir de rekabet var üstelik. Pasaportlarımız yanımızda olsaydı belki biz de geçerdik. Hanım bundan dolayı hayıflanıp durdu zaten.

O gün Perşembe idi. Akşam otelimize döndük. Yorgunluktan zaten gözümüz kapanıyordu. Hemen uyuduk. Ancak deprem bizi uyandırdı. Otelimiz sallanıyordu. Hemen giyinip aşağı indik. Oysa Japonlar deprem olunca ya masanın altına saklanıyor veya üst katlara çıkıyorlardı. Biz tersini yaptık. Bizden önce herkes aşağı inmişti. Bazıları pijamaylaydı üstelik. Otel yönetimi bize çay ve su hazırladı. Birkaç saat bekledik. Depremin merkezini akıllı telefonlar hemen buldu. Kos adası ve Bodrum..6.6 şiddetinde. Biri Türk iki kişi Yunan Adası Kos’ta hayatını kaybetmişti. Uyuduk mu uyumadık mı daha sonra anlamadım çünkü artçılar sürüyordu.

TÜRKÇEMİZİN IRZINA GEÇİLİYOR, YOK MU KURTARAN?

Kahvaltıyı otelimizde yaptık. Manzarası güzeldi ve deniz görünüyordu. Cuma için otelimizin bitişiğindeki Türkmen Camii’ne gittim. Genç nesil camide fazlaydı. Mutlu bir gelişmeydi bu benim için. Yaşlılar yine sandalyelerde ibadetlerini yerine getirdiler. Hutbede hoca hep ölümden bahsetti. Hiç yaşama sevinci ve sorumluluğu ile üretme ve paylaşmayı hatırlatmadı bile. Oysa ahiret dünyada kazanılacaktı. İnancımızda bütün din adamları cennete gidecektir diye bir şey yok.

Cuma namazından sonra yola çıktık. Bu defa hedefimiz Bodrum. Araba kullanma sırası hanımdaydı. Sürücü koltuğuna oturdu ver elini Bodrum. Etrafıma dikkatle bakıyorum. Kadınlar Denizi adındaki yeri geçtik. Lokanta, otel ve iş yerlerinin adını okuyorum; Türkçemizin ırzına geçenlere lanet ediyorum; dürrümss, kebbapss… Haydi canım sende!…

Söke’nin nüfusu 118 bin. Telefonunu bilsem Yaşar Üzel’i arayacağım. Burada ikamet ettiğini biliyorum. O lehçesini ve şivesini hiç kaybetmeden Kilis Güzellemeleri ne kadar hoş dizeler. Keşke sahneye yansıtılsa, tiyatrosu oynansa. Söke’de her taraf çöp şişçi. En fazla da yol üstünde seyahat edenler için galiba bu hizmet. Baktım kolejler de Söke’de şehir dışında. Öğrenciler, hele hele o küçük sınıftakiler de servis ile bu zahmeti çekecekler, çekiyorlar. Sokak ve caddelerimizi, toprağımızı, dehlizlerimizi, meydanlarımızı hiç tanımayacaklar. Büyük şehirleri anladım da neden Söke ve benzeri kentlerimizde de öyle. Yine marka mağazalar ve AVM’ler.

Bafa Gölü göründü uzaktan. Burası aynı zamanda yabani hayvanların geçiş alanı. Avrupa’da böylesi yerlerde hemen radyo yayını kesilir ve “dikkat önünüze yabani hayvanlar çıkabilir, dikkatli geçin” diye birkaç dilde anons edilir. Böyle bir olayı Lüksemburg’da yaşamıştım. Bodruma az kaldı karanımız zil çalıyor, açıktık. Pınarcık Köyünde patlıcanlı, kaşarlı ve domatesli gözlemeye yedik. Yanında da ayran. Kendileri ayrıca turşu ve zeytin de getirdiler. Fatura 23 TL. Burası aynı zamanda Pınarcık köyünün kahvesi. Çay bile odun ateşinde pişiriliyor. Pınarcık köyü su açısından şanslı. Zeytincilikle geçiniyor. Zeytinler fabrikalarda sofralık ve yağlık olarak değerlendiriliyormuş.

 

YEŞİL ALANI YAK BİNAYI YÜKSELT POLİTİKASI

Duble yolun Bodrum’a girişi değil de çıkışı birden bire kalabalıklaştı. Sordum kahvedekilere; depremin bölgede derinden hissedildiğini, çok kişinin evlerine dönmek için yola çıktığını anlattılar. Bodrum boşalıyor mu ne? Güvercinlik’e geldiğimizde yarımadada daha önce yakılan ormanın yerine iki tane otel yükselmiş!… Sizi gidiler sizi… Bu politikacılar, müteşebbisler ve rantçılar halkı enayi falan mı sanıyorlar acaba? Bodrum’a girişte de kuyruk oluştu. Hepsi de milyonluk pahalı araçlar. Torba çatından sağa döndük. Sosyetenin alaka gösterdiği Türkbükü’nü geçtik. Nihayet Gündoğan’a geldik. Yine akıllı telefondan öğrendik ki Migros’un çatından dönülecek, Yalıkavak hududuna gireceğiz. İnşaatlar hiç dur durak dinlemiyor. Dağa taşa hala ev yapmak için koşuşturuluyor. Bodrum’a veda eden “Ali Şen Başkan, Fenerbahçe Şampiyon” markasının sahibi işadamı Ali Şen’in evini geçtik, dağlara tırmanmaya başladık, uzaktan Sporkent göründü, sonra da Akdeniz-Akın Siteleri. Rıfkı Hepsever bizi sitenin kapısında bekliyordu. Motoru ile gelmişti. Bodrum’a mayısta gelip 6 ay kadar kalıyorlardı. Akın sitesine girdik sahilden. Aracımızı park ettik. Sonra balkonda çay içip, yemek yedik. Karşı yarımadanın da ağaçlarını yakmışlar. Bir sonraki geldiğimizde burada da otel, motel, yazlık evler yükselirse şaşmayacağım. Salonda otururken koltuğumun gidip geldiğini hissettim. Üngün Hepsever de doğruladı “Galiba deprem oluyor” dedi. 5 Şiddetinde bir artçı depremi yaşadık yeniden. Bize hoş geldiniz diyordu sanki. O akşam geç yatmaya çalıştık yorgun olmamıza rağmen, çünkü 30 artçı deprem şiddetini azaltarak devam ediyordu. Denizin dalgaları da coşarak kabarıyordu.

Bodrum’da birkaç gün artçılar devam etti, deniz dalgaları da büyüdükçe büyüdü. Denize ancak çok iyi yüzme bilenler girebildi. Öyle ki sitelerin iskelelerindeki tahtalar çivisinden çıktı.

 

VUR PATLASIN ÇAL OYNASIN MI?

Depremde insanlar üç gün sokakta geçirmiş meğer. Korku dağları bekliyor çünkü.

Deprem haberleri hep konu oldu.  Mesela depremde balıkçı Fevzi Gülüşen denize sürüklenen teknelerden birinde mahsur kalanı kurtarmış. Deprem bölgelerinde kentsel dönüşüm denetimleri daha da hızlandırılacakmış. Bu iyi bir gelişme uygulanırsa. Mesela İstanbul’da.

TÜRSAB Bodrum Başkanı Sevinç Gökbal’a göre ise deprem dolayısıyla tatil yapan hiç bir konuk evine geri dönmedi. Ama geri dönene de kimse “neden geri dönüyorsun” diye sorgulayamaz. Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon da yaptığı açıklamada Bodrum’da can ve mal kaybı olmadığını, kentin ne kadar sağlam bir yapısı olduğunun bu depremle bir kere daha ortaya çıktığını belirtti. Başkan Kocadon şöyle diyor “Bodrum’un rantını yiyip gidecekler buraya gelmesin. 6.6 şiddetindeki depremde Bodrum’un kentsel kimliğini koruyarak bugünlere gelindi. Görüldü ki çok sağlam bir yapı stokumuz varmış.”

Medyaya göre Bodrum’da her gün vur patlasın, çal oynasın gerçekleşiyor. Hiç de öyle değil. Amerika’da Los Angeles’te böyle medya yayını olsa Amerikalıların öyle pek fazla ilgisini çekmez ama gelişmekte olan yahut gelişmemiş ülkelerin magazin basınında manşetten verilir. Dünya çapında bir sanatçının, politikacının, yazarın elbette denize nerden girdiği, ne giydiği, kimlerle beraber olduğu haberdir. Bize gelince daha anı sanı bilinmeyenler bile böyle bir kategoriye sokularak haber yapılır.

Modacı Ayşe Gedikoğlu 7 Ses 7 Renk adlı defilesini Yakaköy Dibekli Han Sanat ve Kültür Köyü’nde gerçekleştirmiş. Medyanın köy dediğine bakarsak burada yazlık evlerin en ucuzu 500 bin TL.

Bodrum’da Yunan geceleri Sianji Well Being Resort ve Elani Beach Restorant’ta yapılıyor. Buraya kamuoyunun bildiği biri gelirse haberdir. Ama bizimkiler öyle bir kurgu yapıyorlar ki sanırsınız Türkiye böyle bir haberi bekliyor.

Dolayısıyla Bodrum haberleri bana hep abartılı gelir. Çünkü bölgede tatil yapanların önemli bölümü zaten sabit gelirli insanlar. Bizdeki medya henüz böyle bir sorumluluğunun farkında değil galiba. Bazı magazin haberleri bana kurgu gibi geliyor. Hatta dış merkezli kurgu.

Bodrum’dan da Yunan Adaları’na seferler var. Hemen hemen gitmeyen de yok gibi. Gidenler oradan daha ucuz olduğu için alkollü içki getiriyormuş. Bölgeye giden Türk turist sayısı artınca Atina’da sonra Mehmet Salih Özer Sakız Adasında da Dokay Renta Car şirketi kurmuş.

BODRUM’DA SANAT ve SANATÇI OLMAZSA OLMAZLARDAN

Akşam bitişik komşu Prof. Dr. Şefik Sözen ve Eşi Nur hanımın daveti vardı. Bütün komşularını yeni aldıkları evin açılışına davet etmişti. Bu davetten biz de nasibimizi aldık. Bizzat davet ettiğini belirtti. Gittik. Güzel bir geceydi. Ancak bu görkemli ev bazı evlerin rüzgarını kestiği için bir serzeniş de yok değil. Akşam Ayşe Kulin’in Kanadı Kırık Kuşları’nı da bitirdim. Yeni bir kitaba Metin Savaş’ın Kargalar Kahvesi’ne başladım.

İkinci gün Bodrum Yalıkavak Pazarına gittik. Kahvaltıyı Kafes Unlu Mamuller’de yaptık. Sabah 07.00’de Pazar açık. Bir önceki akşamdan kuruluyor. Köylülerin bahçesinin ürünleri olduğu gibi, hallerden alınan kabzımalların malları da pazarda mevcut. Fiyatlar kesinlikle ucuz değil. Ancak taze. Tunus’ta gördüğüm kaktüs hurması burada da satılıyor. Bugün meyve-sebze pazarı aynı yerde iki gün sonra da giyecek pazarı kuruluyormuş. Peynircide en ucuz peynir çeşidi 30TL. Pazarlara çok sayıda yabancı da geliyor. Tek sorun araç park yeri. Migros’ta et 77 TL.

Rusya Devlet Senfoni Orkestrasının da iştirak edeceği Bodrum Festivali’nin ilanları erkenden bilbortlara asılmıştı bile. Bodrum Bale Festivali ise daha önceden devreye girdi. Planlama öyle yapılmış. Bale Festivali Yunanlı Yazar Nikos Kazancakis’in Zorba uyarlaması ile start alıyor.

Bodrum’da son gece Yalıkavak’ta daha önce de gittiğimiz Pamukkale Pide’de İrfan Ustanın ürünlerini paylaştık. Sonra marinaya gittik. Çok kaynak aktarılmış buraya. Koç grubu işletiyor. Bütün marka mağazalar burada. Hakeza restoranlar da öyle. Bir tişört 845 TL idi sorduğumuzda!… Demek alanı var ki böyle fiyat konulabiliyor. Ama gerçekten kaliteli mal. Hani görme özürlüye sormuşlar “malın iyisini nasıl anlarsın” diye. O da hemen cevap vermiş “Fiyatından”. En ucuz elbise de 2000 TL. Milyonluk kotraların demirlediği Marinada iki de sanat galerisi var. En zor şey marinada park yeri bulmak. Olan da 20 TL alıyor en az.

Sabah kahvaltı yaparken deniz süt limandı. Hiç dalga yoktu. Dostlarla vedalaşıp ayrıldık. Bodrum’da onca dostum, arkadaşım, meslektaşım var ama maalesef hiç birine uğrayamadım. Birkaç kişiye telefon ettim. O kadar.

 

SAYILI GÜN TEZ GEÇİYOR

Milas yoluna Torba üzerinden değil de Yalıkavak çatından sola dönerek Bodrum şehir merkezinden girdik. Yeni güzergahlar açılıyor, bazı yerlerde duble yollara başlanmış. Yama yapılan yollar var. Yine inşaatlar, inşaatlar ve inşaatlar. Konacık’ı geçtik.  Bodrum tabelasında 160 bin nüfus olduğu yazıyor. Bilbortlarda Rock Festivali ilanları görüyorum. Bodrum Havaalanına yaklaştık. Sağlı sollu otoparklar var. Uçakla gidip gelenler aracını buraya bırakıyor. Onlar da müşteri olan yolcuyu hem uçağa götürüyor, hem geldiğinde alandan alarak aracını teslim ediyor. Böyle bir yeni sektör başlamış Bodrum’da. 8 ay kadar iyi çalışıyor. Birkaç günlük otopark ücreti de 25 TL.

Yeni bir tabela “Zeytinin Başkenti Milas’a Hoş Geldiniz” demez mi? Bafa Gölünü geçtik. Yine incir satıcıları yollarda. İlyas Dede Türbesine Türk Bayrağı asmışlar.

Hep aklıma takılır “eski model arabaları ne yaparlar?” diye. Baktım köy yollarında eski Tofaş, Renault, Mercedes arabalar gidip geliyorlar. Traktör gibi kullanılıyor bu araçlar. Söke’ye vardık. Nüfus 118 bin. Çöp kebapçılar meydana çıkmış buyur ediyor. Emine Abla, Ali Baba, Bezina hepsinde çöp şiş var. Söke ovası muhteşem. Tarlalar pamuk ve mısır ekili. Çırçır fabrikaları var. AVM olmazsa olmazlardan. Son 15 yılda içimiz dışımız AVM oldu, esnaf dibe vurdu. Çimento fabrikası toz püstürtüyor, dağ taş bembeyaz olmuş, gaza basıyorum yutmamak için, klimayı da kapatıyorum arabanın içine girmesin diye. Söke Belediyesi de sosyal demokratlarda, muhafazakar demokratların uyguladığı halk ekmek fabrikası Söke’de de ucuz ekmek üretiyor.

 

Aydın-İzmir otobanına girdim. Akhisar bölümü şehrin tam ortasından geçiyor. Trafik durdu duracak. Yolun yabancısı olmayanlar şehrin içinden gidiyor, ışıklara yakalanmıyor, navigasyon da zaten öyle gösteriyor. Bu teknoloji müthiş bir şey. İyi ki biz icat falan etmemişiz! Yoksa kendimizi her gün yenilememiz ve kaynak üretmemiz de gerekecek. Tabii işin şakası bu, adamlara döviz girdisi oluk oluk akıyor.

EGE KAZANIYOR ve KAZANDIRIYOR

Yolda büyük kamyon ve üstü açık TIR’lar genelde domates taşıyor. Canlı hayvan ve diğer tarım ürünlerini taşıyan kamyonlar da bir hayli fazla. Bu ürünlerin muhafazası için de yol kenarlarında tarım ürünlerini korumak için depolar yapılmış. Menderes Havaalanına yaklaşıyoruz, trafik birden bire yoğunlaşıyor.

Nihayet İzmir’e giriyoruz. Sıcaklık zirvede, tozdan ilerisi görünmüyor. Manisa yolu girişinde Shell’de hem depomuzu doldurduk, hem de İzmir’e karşı kahve içtik. Ama toz bulutundan İzmir görünmüyor bile. Manisa sanayide İzmir ile yarışıyor. Zaten yakın olması dolayısıyla Manisa’da oturup giden ve gelenler de bir hayli fazla. Sabit gelirliler için Manisa daha ekonomik görünüyor. Yerel yönetim de Manisa’da AK Parti’den son iki seçimde MHP’ye geçmiş. Manisa’da yerleşmiş, hatta mezar yerini bile oradan almış bir hayli de Kilisli var. Kilisli Asaf Sarıca ve Hakim Sadullah Güvenir gibi maruf ailelerin mezarlıkları da Manisa’da.

Kırkağaç bölgenin diğerlerine göre daha az gelişmiş kasabası. Kavunu kentten daha meşhur. Yol üzerinde yüzlerce kavuncudan bazıları 3’ünü, bazıları dört veya beşini 10 liradan satıyor. Hemşerilik burada da önemli. “Makedonyalı Kavuncu” buna bir örnek. Tabelasına yazmış, Balkan göçmenleri buradan geçerken selam vermeden edemiyorlar.

Hayat pahalılığı marka restoranları da vuruyor. Köfteci Ramiz bomboştu. Fiyatları öğrenmeden kimse restoranlara dalmıyor. Biraz da güven zedelenmesi sanırım. Dolayısıyla her lokantanın önünde köfte 20, şiş 25 TL diye fiyatı asılı. Yörük sofrası ve karadut şerbeti, pekmezi, reçeli, bal, zeytinyağı ve domates salçası satışı da burada dikkat çekiyor. Demirbaş Köyü’nde İrfan Küçük’ün dere kenarındaki yerinde karnımızı doyurduk. İstemesen fatura vermiyorlar.

RÜZGAR GÜLÜ DEYİP GEÇMEYİN

Yolcu yolunda gerek Mustafakemalpaşa yol çatına geldik. Zank diye biriden bire trafik durdu. İstanbul Şehiriçi trafiğinden de öte kötü bir tıkanıklık yaşadık. Epeyi süre bekledik. Birkaç saat sonra trafik ekibi geldi. Yolu açtı. Ne olduğunu kimse anlamadı. Adamın biri çıksa böyle bir delilik yapabilir. Onun için batıda yol polisleri var. Radyolar birkaç dilde sürekli anons yapar yollarda ne var ne yok belirtirler.

Yol üzerinde yine rüzgar gülleri. Türkiye’de özel sektör bu işin lokomotifi. Rüzgar olan her yere rüzgar gülü yatırımı yapılmış. İşte o günlerde enerji ihalesi oldu. Almanya ile siyasi gerilim sürdüğü bir ortamda, Enerji Bakanlığının 1 megavatlık rüzgar enerjisi ihalesi Alman Siemens firmasının öncülüğündeki konsorsiyumda kaldı. İhaleye 8 konsorsiyum katılmış. Açık eksiltme turlarında Siemens- Türkerler-Kalyon konsorsiyumu enerji kilovatsaat başına 3.48 dolar/cente inerek ihaleyi üslenmiş.

Yerli rüzgar enerjisi santrallarının işletmeye girmesiyle her yıl asgari 3 milyar kwh. elektrik enerjisi üretilecek. 1.1 milyon evin elektrik ihtiyacı rüzgar enerjisi ile karşılanacak.

Çok önemli bir gelişme.

Bol rüzgarlı Kilis Kalleş tepelerine böyle bir yatırım yapılabilir mi acaba? Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol kısa adı YEKA olan Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları ihalesinden çıkan sonucun, Türkiye’yi ucuz rüzgar enerjisi için dünyada başlıca yerlerden biri haline getirildiğini açıkladı. Türkiye bu konuda Fas, Peru, Meksika ve Mısırla birlikte en iyi fiyata sahip 5 ülkeden biri. Bu gelişmeler mutlu etti beni.

İSTANBUL İSTANBUL OLALI BÖYLESİNİ YAŞAMADI

Bursa’ya yaklaşırken otobana girdik. Yeni bağlantı yolları yapılıyor. İşaret levhaları yol bilmeyenler için çok faydalı. Yalova’ya saptık. Mudanya ve Gemlik’te de feribot var ama tercihimiz Pendik’e gideceğinden Yalova oldu. Feribot arabalar için 45 TL. Yolcu için de 2 TL alınıyor. Neden İznik’te Gaziosmanpaşa Köprüsü’nden geçmedik? Feribotlar arasında rekabet var. Fiyatlar aşağı çekilmiş. Köprü ise daha pahalı.

Feribot dolu, boş yer yok ve sadece küçük araçlarla dolu. Pendik’e bir saatte geldi. Buradan Ataşehir Şerifali’ye iki saatte ancak gittik. Çünkü akşam olmuş, herkes arabasıyla gezmeye çıkmıştı.

İkinci gün akşama doğru o meşhur İstanbul fırtınasını yaşadık. Tesadüfen kütüphanemde binlerce kitap arasında çalışıyordum. Birden bire pencere açıldı, içeri kum ve dolu yağmaya başladı omuzumu dayayarak zor da olsa pencereyi kapadım. Şiddetli fırtına, daha doğrusu bu tabii afet penceremin kilidini kırarak içeri girmiş ve sinekliği parçalamıştı. Aman Allah’ım ne afetti o gün? Çoğu yerde gökdelenlerin bile duvarlarını söktü, pencerelerini ve çatılarını uçurdu, tavanlarını çökertti. Araçları perişan etti. Yarım saatte İstanbul bu afete teslim oldu. Yerel yönetimlerde bunu bile bile gerekli tedbiri almadığı için sınıfta kaldı. Sigortalı yerler zararını tanzim etti, sigorta şirketleri ise ilk defa kazanamadı.

YAKARIŞ

Allaha şükürler olsun ki tatilimiz zamanında bitmiş, yolculuğumuz vaktinde tamamlandığından fazla zarardide olmadık. Allahtan evde idik. Bazı arkadaşlarımızın penceresi aralık olduğu için evlerini su basmıştı. Otomobillerini de açığa park ettiklerinden ceviz gibi dolu taneleri kaportaya zarar vermişti. Sigortalı olmaları işe yaradı afet sonucu.  Bizim aracımız ise zaten sitenin kapalı garajında idi. Rabbim ülkemizi ve toplumumuzu böylesi afetlerden korusun.

Benzer Haberler

MANŞET Türk mafyası Avrupa’nın gündemindeymiş. Desenize AB’ye girmemiz garantileniyor!...

Yorum 
0

Mehmet Şenay TAŞKENT   Daha geçen haftalar, “Kilis’te Bağcılık (Üzüm Üreticiliği)...

Yorum 
0

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, Türk tarihinde İslam öncesi ve sonrası şehitlik ve gazilik...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

‘Kilis Kalkınma Vizyonu’ projesi pr...

Kilis Ticaret ve Sanayi Odası (KİTSO), Kilis için projeler üretmeye devam...

“Üzüm bittikten sonra festival yapt...

Kilisli üzüm üreticisi Ökkeş Aslantaş, “Üzüm bittikten sonra festival...

Vali Tekinarslan, şehit ve gazi yak...

Vali Dr. Mehmet Tekinarslan Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğünün...

Şentürk Suriye’de çocuklarla ...

Kilis’e gelen ünlü sanatçı Metin Şentürk, kamplarda kalan çocuklarla...

Belediye halka hesap verdi

Kilis Belediye Başkanı Hasan Kara halka yapılan çalışmalar hakkında bilgi...

Kara’dan 20 bin öğrenciye çanta yar...

Kilis Belediye Başkanı Hasan Kara tarafından kırsal mahallerde oturan 20 bin...

Suriye sınırına askeri sevkiyat

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından terör örgütü PYD kontrolündeki Afrin’e Kilis sınırına...

Aile Sosyal Destek Programı Kilis’t...

Sosyal yardım ve sosyal hizmete ihtiyaç duyan aile ve bireylerin objektif ölçütlere...

Oylumlu ve Aslantaş’tan gazetemize ...

CHP Mersin 25. Dönem Milletvekili A. Adayı, Kilisli hemşehrimiz Hamide Oylumlu...

Kilis’te sis etkili oldu

Kilis’te önceki gün sabah saatlerinde başlayan yoğun sis, etkili oldu. Sabah...

Trafik kazasında 1 ölü [ASAYİŞ TURU...

Kilis’te bir otomobille motosikletin çarpışması sonucu meydana gelen trafik...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

MANŞET Türk mafyası Avrupa’nın gündemindeymiş. Desenize AB’ye...

Katmer ve Üzüm Festivalinden Edindi...

Mehmet Şenay TAŞKENT   Daha geçen haftalar, “Kilis’te Bağcılık...

Şehit ve Gaziler Onur Abidemizdir

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, Türk tarihinde İslam öncesi ve sonrası...

Ah Güzel İstanbul!

Metin MERCİMEK “İSTANBUL’A SAHİP OLAN DÜNYAYA HÜKMEDER. DÜNYA...

Kilisli Devlet Adamı ve Şair Nedim ...

Hasan ŞAHMARANOĞLU                      Kilis siyasi...

YAŞAMAK

evet her şeye rağmen gözünü sevdiğim yaşamak. suda balık olmak havada...

NOKSAN HİSSETTİM

Yürü yalan dünya bırak yakamı Kendimi bir anda noksan hissettim Elinden kurtulmaz...