Gazeteciyim, İyiyim ve Sorumluluğum Büyük… Hatıralarımda Kilis’te Yazar Olmak

23 Şub 2021 Sal 11:24
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

 

Gazetecilik önce gazeteleri okumakla başlar. Gazete okumak önemli ve gerekli. Ama önünde örneğin olacak ki etkilenesin. Ailem Hürriyet okurdu. Çünkü Yüzbaşı Hakkı Sarıca dayım üç yıl sürecek (1950-53) Kore Savaşında görevliydi (1952). Eşi Semahat Teyzem iki çocuğu Serdar ve Ethem ile Kilis’te kalıyordu. Dolayısıyla dedem ve anneannem o yıllarda sürekli Kore’den haber veren radyo ile iktifa etmez bana Hürriyet Gazetesi aldırırlardı. Ailemiz kısmen de olsa haber aldıkça rahatlardı. Hürriyeti sevmiştim doğrusu. Kore Röportajlarına bayılıyordum. Bir de Hikmet Feridun Es’in dünyanın değişik ülkelerine yaptığı bol resimli seyahat yazılarına.

Hele bir de okulda öğretmenlerimin kitap ve gazete tavsiyelerini hiç unutamam. Söyledikleri her kitabı alırdım. Genelde öğretmenlerimiz Cumhuriyet okurdu. Galiba o günkü yazıları benim yaş grubuma hitap etmediğinden mi nedir, ben öğrenciliğimde Milliyet Gazetesi okumaya daha meraklı idim. Güçlü bir spor kadrosu mevcuttu, önemli spor sahifeleri vardı. Zaten mahallemizde Hayri Keşkek, Taşkın, Yalçın ve Metin Ünler kardeşler, Ömer Çiftçigüzeli, Yılmaz Uğurlu, Kasap Ayı Mahmut, Oktay Ünlükahraman, Uğur Canbal vs. arkadaşlarımızla tuttuğumuz takımı temsilen Fenerbahçeliler ile Galatasaraylılar biçiminde karşılıklı olarak harmanyeri ve Sıcancık’ta maç yaptığımızdan futbol bir parçamızdı hayatımızın. Milliyet tam bana ve arkadaşlarıma göre idi. Milliyet okuyunca Peyami Safa, Burhan Felek, Kadircan Kaflı, Haldun Taner’i de tanımış oluyordum.

ÖĞRETMENLERİN ETKİSİ

Üç gün sonra Kilis’e gelen gazeteler bizi ilaç gibi etkiliyordu.

Arkadaş grubumuzla birlikte gidiyorduk okula. İsmail Hilmi Kıdeyş Paşa Hamamının karşısındaki dehlizdeki evinden çağırmaya gittiğimizde babası Hafız Kamil Amca abonesi olduğu Serdengeçti, Büyükdoğu ve Sebilürreşat dergisinden mutlaka birimize makale okuttururdu. Önceleri sıkılırdık ama sonra keyifli hale geldi okumalar. Her gittiğimizde mutlaka okurduk. Hafız Kamil de bize ya Mehmet Akif Ersoy’dan bir şiir yahut kendi dizelerinden bir şeyler okurdu.

Böylesi bir bilgi birikiminin henüz farkında değildik. Ancak ortamektep öğretmenlerimiz Reşit Koltuk, Turgut Sağım, Erdem Paze, Sevgi Esin (Kasap), sonra Mahmut Kasap’ın öğrettikleri bana fen bilgisi hocalarımız Sabri Özer (Çintenbik), Şen Aydın, Ragıp Sarıca, Necati Bey’den daha etkili gelirdi. Sosyalleşmeyi ve faaliyetlerin içinde bulunmayı ise ben ve arkadaşlarıma Tabiat Bilgisi öğretmenimi, aynı zamanda Kilis Ortaokulu Müdürü Hüseyin Akdemir’in eşi Handan Akdemir öğretmişti. Hastanede yatanları ziyaret eder, parklara giderek çiçek ve ağaçları tanırdık. Handan Hanım da başımızda bulunurdu.

Hele ara tatillerde öğretmenlerimizin görev olarak verdiği okuduğunuz bir romanın özetini çıkarmak galiba yazı yazmaya da bir ilk adımdı.

 

YENİ ÜLKÜ’NÜN KİLİS MUHABİRİ

İlk haberim Gaziantep Ülkü Gazetesinde (29 Ağustos 1961) yayınlandı.

Daha 16 yaşındayım.

Dün gibi hatırlıyorum. Mart veya nisan ayı içindeydi. Kışlanın karşısındaki futbol sahasında Gaziantep Şehreküstü ile Karataşspor maçı vardı. Talebeler seyirci. Rakip takımdan hatırladığım isim sadece “Gıllama” adında bir santrafordu. Orta sahada ise Talagat dediğimiz Talat Özkarslı. Talat daha sonra Göztepe ve Galatasaray’a transfer olmuştu. Bizde ise Kız İhsan, Mustafa Sidal, Mehmet Terlik, Terzi Hamit, Hicaz, Mustafa Zaza aklımda kalan futbolcularımız. Maç başladı. Biz yeniliyoruz. Ama tezahüratımızın ardı arkası kesilmiyor. Gaziantepli bir gazeteci geldi, bizleri tebrik etti. Sebebi de mağlup olmamıza rağmen takımımızın lehinde tezahüratı sürdürmek. Tipik bir Antepliydi. Yüzündeki çıbanı ve şivesi hemen Antepli olduğunu ele veriyordu. Adı Doğan Erkol idi. Yanımıza gelince tanıştık. Hemen hemen yaşıtız. Konuştuktan sonra bana çalıştığı Yeni Ülkü Gazetesinin Kilis Muhabirliğini teklif etti. Çok sevindim. Ama belli etmedim. Adresimi, telefonumu aldı. Sonra vedalaşarak Şehreküstü Takımıyla birlikte Gaziantep’e döndü. Gaziantep Yeni Ülkü Gazetesi Nurettin Mahallesi Ulu Camii Civarı 28 nodaki Kilis adresime gelmeye başladı. Bizim Kilis Gazetelerinden farkı vardı. Boyutu önce. İstanbul Gazeteleri gibi büyük ebattaydı ve 4 sahife idi. Sahibini değil ama Mesul Müdürü Faik Muhsinoğlu’nun adını duymuştum. (Yıllar sonra Ankara TRT’de iken oğlu Gazeteci Mehmet Muhsinoğlu ile iyi bir dostluğumuz oldu).

11. yılını kutlayan (10 Mayıs 1950) Günlük siyasi gazete Yeni Ülkü’de (Hududeli ve Kent’te olmayan sanırım il gazetesi olmanın avantajını kullanıyordu) Gazetenin yayın şefi, ressamı, Ankara, İstanbul, cemiyet, siyaset ve zabıta muhabirleri vardı. Günlük piyasa (kuru meyve ve sebzeler, yağlar hububat) haberleri özel bir sütunda borsa gibi fiyatları veriliyordu. Sinemalar (Baydar, Çamlı, Çiçek, Mehtap, Nakip, Renk, Saray, Site, Şehir ve Yıldız) oynattığı filmle birlikte duyuruluyordu. Sonra şehir rehberi (taksiler, pavyon, barlar) sıralanıyordu. İlanları ve röportajları bir hayli vardı. İstasyon Caddesi 23 nodaki Yeni Ülkü’nün telefonu 1364 idi. Demek ki hala telefonlar manyetolu idi. İstenilen telefonları PTT santralı bağlıyordu.

27 Ağustosu (1961) 28’e bağlayan pazar gecesi Saray Sinemasındaki düğün merasimindeki film gösterisi sırasında bir kadının “Sinemada yangın var!” demesi üzerine panik oluşmuş, herkes canını kurtarmak için birbiri çiğneyerek sokağa çıkmak isteyince 6 çocuk (Şahin Dirlik (6), Şahinde Dirlik (6), Hüsnü Kankılıç (5), Perihan Pekmezoğlu(2 yaşında) Yeter Doğan (5) ve Mehmet Apaydın 7 yaşında) ezilerek hayatını kaybetmişti.

Yeni Ülkü’den Doğan Erkol telgraf çekerek haberi istedi. Ben de mektupla haberi gönderdim. İki gün sonra haber 4 sütun üzerinden verildi; “Kilis’te Yanlış Bir Haber 6 Yavrunun Ölümüne Sebep Oldu-Haberi Veren Meçhul Kadın Aranıyor-Kilis Muhabirimiz Mehmet Çiftçigüzeli bildiriyor…”

Böylece gazeteciliğe ilk adamı atmış, ilk haberimi yayınlanmıştı.

Kendimi ciddi ciddi gazeteci gibi görmeye başlamıştım. Hikayemin sonrası şöyle gelişti. Doğan Erkol daha sonraki günlerde gazeteciliği bıraktı ve Kilis Vakıflar Bankası Müdürü oldu. Ben ise gazeteciliğe devam ettim.

 

DR. MÜNİPOĞLU’NİN ÖĞRENCİLERE DAVETİ

Ankara Üniversitesi’nde okuyan Kilis Kültür Derneği Başkanı Sabit Erentürk Başkent’ten Kilis’e gelmişti. Kendisi aynı zamanda hem Ziraat Fakültesinde okuyor, Kilis Yurdu İnşaat ve İcra Komitesi Başkanlığı yapıyor, hem de hükumet üyeleriyle yakın dostluk kuruyordu. Faaliyetleriyle alakalı olarak Hududeli Gazetesinde (13 Mayıs 1962) günü “Kalp Dağından Fışkıran Bir Volkan ve Şahlananların Kükreyişi” diye bir yazı yayınlamıştı. Çok sevmiştim bu yazıyı. Hududeli Gazetesi 21 Aralık 1956 günü Kilis’te ikinci dönem yayına başlamıştı. Fiyatı 5 kuruştu. Başyazarı ve Sahibi Muzaffer Akalar, sorumlu müdürü Mustafa Sezen idi. Haydar Özuğurlu da zaman zaman baş makale yazardı. İdarehanesi Debboy yokuşunda 11 noda idi. Telefonu da: 238.

Biyoloji Öğretmenimiz Dişhekimi Mehmet Münip Münipoğlu Hududeli Gazetesinden (27 Mayıs 1962) Kilis Kültür Derneği’nin yayın organı olduğunu belirttiği İkbal adında bir sahife yayınlama başladı. Öğrencilerini de “Hıra Dağı Kadar Müslüman, Tanrı Dağı Kadar Türk’üz” diyerek yazı yazmaya davet etti. Hepimizi kolları sıvadık. Yazı yazmak bizim için bir ayrıcalık olacaktı. İlk sayıda M. Hanifi Ali Osmanoğlu, Yahya Köroğlu, Nizamettin Kılıçoğlu ve İsmail İlmi Kıdeyş’in yazıları yayınlandı.

İkbal daha birinci sayısında ömrünü tamamladı.  Aynı kadro yine Kilis Kültür Derneği’nin yayın organı olarak Akpınar’ı hazırladı (21 Temmuz 1962). Organizeyi yine Dr. Mehmet Münip Münipoğlu yapıyordu. İlk sayısında kendisi, Reşit Koltuk, Süleyman Argüder, Duran Can ve İsmail İlmi Kıdeyş’in yazılarının yanında Akkan Suver ve Atsız’dan alıntılar yapılmıştı.

Akpınar’ın ikinci sayısında (11 Ağustos 1962) İsmail İlmi Kıdeyş, Erol Günaydın ve Ali Uygur’un yazısının yanında bu defa Ahmet Kabaklı’dan alıntı yapılmıştı.

Akpınar’ın dördüncü sayısında Sabit Erentrük, Muzaffer Patlakoğlu, Karbeyaz Köyünden İzzettin Çelebi, Mehmet Uğur Çetiner, Ali Uygur’un yazıları İhsan Kayabaş’ın şiirleri vardı. Bu sayıda, daha önceki bir değerlendirmeden ötürü bazı öğretmenler arasında çıkan tartışmaya da cevap veriliyordu. Tartışmayı Mustafa Uz adında bir öğretmen başlatmıştı.

MUALLİMLER ve TALEBELER AKPINAR SAYFALARINDA

Akpınar’ın altıncı sayısı (25 Ağustos 1962) Mercidabık Zaferi’ne aitti. Dr. M.Münip Münipoğlu, Reşit Koltuk, Necati Sonatılgan konuya değinmişler, Ahmet Çetkin’in gön üzerine yaptığı Yavuz Selim profili de siyah beyaz olarak yayınlanmıştı. Ahmet Nuri Ulusoy da bir şiiri ile Mercidabık’ın 446. Yıldönümünü kutluyordu. Atatürk’ten, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’den alıntıların olduğu Akpınar’da Ali Uygur da Bazı Mütalaa ve Açıklamalar yapıyordu.

Akpınar’a yazıların organizasyonunu ben yapıyor, Dr. Münipoğlu’na yardımcı oluyordum.

Akpınar’ın yedinci sayısında adres olarak Dr. Mehmet Münip Münipoğlu’nin Sebzeciler Çarşısındaki yazıhanesi gösteriliyor (1 Ağustos 1962), Malazgrit Zaferi anlatılıyordu. Dr. Münipoğlu, Dincer Oktay yazılarıyla Abdullah Sadakaoğlu ve Erdal Keçik şiirleriyle katkı veriyorlardı. M.Hulusi Özalp Din Adamlarımızı, Muzaffer Patlakoğlu günümüz aydın tiplerini anlatırken Ali Uygur’un tefrikası devam ediyordu.

Akpınar’ın sekizinci sayısı (8 Eylül 1962) üç yeni yazarın Muhtar Kocakerim, Ceyhan Altınyelek (Ankara) ve Mahmut Pekmezoğlu’nun yazıları, Hafız Kamil Kıdeyş’in bir şiiriyle yenilik kazanıyor. Dr. Münipoğlu Türk Milliyetçiliği üzerine yazarken, Orhon Seyfi Orhan’dan da bir alıntı yapılıyordu.

Akpınar’ın sekizinci sayısında (15 Eylül 1962) hem yazı ve hem şiiri ile Şevket Bulut, Haydar Özuğurlu yeni imzalar. Abdullah Sadakaoğlu’nun şiirinin yanında Mustafa Hulusi Özalp Fesatlar ve Komünistleri, Dr. Münipoğlu Okuma Aşkı’nı, Muzaffer Patlakoğlu Yanan Ahlak’ı konu ediyor. Ali Uygur’un Köy Enstitüleri hakkındaki tefrikası da sürüyordu.

Akpınar’ın onbirinci sayısında (22 Eylül 1962) iki yeni imza Elbistan’dan Abdurrahim Karakoç ve Şanlıurfa’dan Durak Yayla imzaları var. Dr. Münipoğlu İlim Sevgisi’ni yazıyor, M. Hulusi Özalp ve Ali Uygur ise tefrikalarını sürdürüyorlar.

 

KİLİS GAZETELERİ 5 KURUŞTAN 10’A ÇIKIYOR

20 Eylül 1962 günkü Akpınar Hududeli’nde Zeliha yazısıyla Bahattin Karakoç imzasını görüyoruz. Diğer imzalar da şöyle Sabit Erentürk, Şevket Bulut, Ceyhan Altınyelek, Ali Uygur ve Abdurrahim Karakoç’un yanında benim imzalı ilk yazım; Bize Hayrettinli Derler yayınlanıyor. Bu sayı Akpınar bir de “Bugünkü Cemiyetimizde Mevcut Ruhi Çöküntülerin Sebepleri Nelerdir?” konulu bir yarışma açıyor. Birinci 100 TL alacak.

Her hafta cumartesi yayınlanan Akpınar 12 sayıya ulaşmış (6 Ekim 1962). Bu sayıya Muhtar Kocakerim, İsmail İlmi Kıdeyş, Yahya Köroğlu yazılarıyla, İhsan Kayabaş dizeleriyle katkı veriyor. Ceyhan Altınyelek ve Ali Uygur’un dizileri ise sürüyor. Akpınar bu sayısında yazarı öğretmen Dinçer Oktay’ın baba olduğunu müjdeleyerek, okuyucuyla paylaşıyor. Hududeli ve Kent gazetelerimiz artık 5 kuruş değil, 10 kuruştan satılıyor.

Hududeli Gazetesi’nde Akpınar sahifemiz Fikir Adamı Nurettin Topçu’nun bir tespitini spot olarak almış en başa; Ruhçu. Hakikatcı, Milliyetçi. Üstelik 13. Haftayı (13 Ekim 1962) geride bırakmışız. Bölge gelişmesi konulu Kalkınma yazısı Akpınar imzasıyla verilirken, Muhtar Kocakerim dikkat çeken yazılarını sürdürüyor. M. Hulusi Özalp Kilis Türk Musiki Cemiyeti Kurulurken konulu tarihi bir yazı kaleme almış. Sınıfımızın en çalışkanı kızı, birlikte orta ikide iken iftihara geçtiğimiz Ayşe Gül Çiçek ve sınıf arkadaşımız Mehmet Kadıoğlu’nun belki de ilk şiirini Akpınar sahifesinde okuyoruz. Fakat Terzi Korkmaz Kın ustanın dizeleri daha bir başka Haki Vatan derken. Gazetede baş yazı ise Kilis Zeytinyağı AŞ’nin Durumu hakkında Muzaffer Akalar’ın.

TERZİ KORKMAZ KIN’IN ŞİİRİ

Hududeli (20 Ekim 1962) Akpınar’da bu defa benim Türk Kızlarına bir “Çağrı” yazım manşetten veriliyor. Gençlik Davalarını ise ayrı bir dizi yazıda incelemeye başlayarak yayınlıyoruz. Muhtar Kocakerim milli muhtevalı yazılarını sürdürürken, bir yeni arkadaşımız Mustafa Ateşmen de Türk Aydınlarına çağrıda bulunuyor. Ali Uygur’un dizi yazısı devam ederken M. Hanifi Aliosmanoğlu ile beraber iki yeni imza Şair Ahmet İhsan Genç ve Nabi Balkanlı’nın görüşlerini öğreniyoruz yazı ve şiirlerinden. Ünlü şairimiz, Kilis aydınları arasındaki tartışmalara ta Elbistan’dan cevap veriyor Maya sütununda “Çelebinamenin Cevabı” diye.

Kilis’e o yıllarda gazeteler günü gününe değil de daha geç geldiğinden yerel gazetelerimiz radyodan bazı yurt ve dünya haberlerini de yayınlıyorlardı.

Akpınar’ın 15 sayısında (27 Ekim 1962) Hududeli manşetine Küba Krizi dolayısıyla çıkabilecek bir harp dolayısıyla memleketimizde gıda sıkıntısının çekilmeyeceğini belirten bir manşet var. Akpınar’da Abdullah Sadakaoğlu Ziya Gökalp’i, İhsan Kayabaş Ahlak Üzerine’yi anlatırken ben “Bu Davadan Yılmayacağız” diye memleketimize hizmeti hedefleyen bir yazı kaleme almışım. Sınıf Arkadaşımız Günay erbaş “İnsan / Masmavi gök altında / Uçsuz bucaksız / Orman / Cıvıldayan, Bağrışan / Hep Yaşamak İçin Uğraşan / İnsan” diyerek ilk şiir denemesini yazıyor. Terzi M. Korkmaz Kın Arabacı şiiri ile bir zirve yapıyor.

Akpınar açtığı yazı müsabakasıyla alakalı olarak jüriyi de açıklıyor. İş Bankası Müdürü Nabi Balkanlı ve öğretmenlerimiz Dinçer Oktay, Fehmi Koçak, Türkan Akçabay ve Ziya Bolayır.

PIRILTI YAYIN HAYATIMIZA GİRİYOR

Akpınar’daki yazılarımız alaka görünce bendeniz arkadaşım Mehmet Uğur Çetiner ile birlikte Pırıltı diye Hududeli’nde Perşembe günleri (1 Kasım 1962) bir sahife yayınlamayı kararlaştırdık. Spotumuz “Anadolu’nun Azameti, Saadeti Gayemizdir” diye belirterek “Hak Yumruklandıkça Kuvvetlenir” diye de hatırlatıyoruz. Ayrıca yarınki Türkiye’nin manevi mimarlarını, Anadolu’nun azameti, saadeti, refahı ve kalkınması için vazifeye davet ediyoruz.

Kendimizden o kadar eminiz ve iddialıyız ki adeta Babıali Gazeteciliğini anımsatarak ben bir başyazı kaleme alıyor “Biz de Girdik Safınıza” diyorum. Yine sınıf arkadaşlarımız Mustafa Ateşmen ve Yahya Köroğlu’nun yazılarının yanında bir başka öğrenci arkadaşımız Atila Koç, Hafız Kamil Kıdeyş, Ahmet İhsan Genç’ten şiir örnekleri sunuyoruz. Ben bu ara karamizaha başladım, Kilis bürokrasisindeki çelişkileri Edebiyat-ı Mizah’ül Kebir sütunumda Bay Zırvacı imzasıyla tehditleri, tacizleri, kanunsuzlukları, zararı görülen şahsi ihtirasları konu etmeye başladım.

Bu arada Hududeli Kilis’te ilk zeytinyağının çıktığını ve kilosunun 450 kuruştan satışa başlandığını haber veriyor. Birkaç gün önce Biyoloji öğretmenimiz Dr. Mehmet Münip Münipoğlu yazıhanesinde sohbet ederken bana dönerek “Mehmet sana bir sürprizim olacak” dedi. Merakla beklemeye başladım. Bu ara ben Babıali gazete ve dergilerini takip ediyor, arşivime alıyorum. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Vekili Hasan Polatkan’ın idam edildiği haberlerinin verildiği bütün gazeteleri aldım. Hala saklıyorum. Dergilerden de kestiğim onca haber ve yorum da duruyor.

 

Hududeli (3 Kasım 1962) Akpınar sahifesinde (Sayı 16) benim yaptığım çağrıya Liseli Kız Arkadaşlarımızdan 6 Edebiyat öğrencileri cevap verdi. Çok sevindim. Dr. Münipoğlu’nun da sürprizi böylece ortaya çıkmıştı. Muhtar Kocakerim Küba ve milli duyguyu konu almış, Mustafa Ateşmen Sessiz Türkçü Aşık Paşa’yı anlatmış, Yahya Kemal’in Rintlerin Ölümü yanında Terzi M. Korkmaz Kın usta da Vatan’ı hatırlatmış dizelerinde. Nefis iki şiir. İhsan Kayabaş ise Bir Güneşin Batışı diye Yahya Kemal’i değerlendiriyor.

Bu arada Maraş ile Kilis basın ve edipleri arasındaki diyalog arttı. Gidip gelmeler başladı. Günün birinde (6 Kasım 1962) baktım ki Maraşlı Şair Abdurrahim Karakoç (Elbistan 1932-2012 Ankara. Mihriban adlı şarkının güftekârı. Hak Yol İslam Yazacağız’ın da. Toplu şiirleri birkaç cilt halinde yayınlandı. İttihad Gazetesinde çalışırken her sayıda bir şiirini yayınlamıştık) Kilis’te bizi ziyarete gelmiş. Karakoç Ailesi Elbistanlı. Bütün ailede şiir damarı var, edebiyat akıyor her yanlarından. Bahattin Karakoç (Elbistan1930-2018 Kahramanmaraş. Uzaklara Türkü, Seyran, Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman, Ay Işığında Serenatlar adlı kitapları arşivimde imzalı) da Kilis’e gelmiş bize konuk olmuştu. Daha sonra hukukumuz ve dostluğumuz, vefat ettiği yıla kadar devam etti her ikisi ile de. Aileden üçüncü kardeş Ertuğrul Karakoç da edip. O yıllarda ben 17 yaşındayım. 30 yaşındaki delikanlı Abdürrahim Karakoç’a önce şöyle bir Kilis’i dolaştırdım. Emirgan’da bir çay içtik. Sonra gazeteye döndük birlikte. Ben müsaade isteyip ayrıldım. Daha sonra yeniden Hududeli’ne döndüm. O günkü intibalarımı şöyle yansıtmışım gazeteye (7 Kasım 1962)

 

ABDURRAHİM KARAKOÇ ile İLK RÖPORTAJ

“Hududeli Gazetesi Sahibi Sayın Muzaffer Akalar masasının karaşında bulunan Abdurrahim Karakoç ile sohbet ederken, içeriye biz girdik bir grup arkadaşla. Biraz sonra oda Hududeli Gazetesinin Yazı Ailesinden Dr. Münip Münipoğlu, Dinçer Oktay ve birçok genç kalemlerle doldu. Zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile olmadık. Konuştuk, konuştuk, doya doya konuştuk. Kendisiyle bir röportaj yapacağımı söylediğimde memnuniyetle kabul eden Abdurrahim Karakoç’a hemen soruyu yapıştırdım;

- Şehrimizde gazeteler.

Dedim ama daha sözümü tamamlamadan cevap verdi.

- Evet… Şehriniz Kilis’te intişar eden her iki gazetede yazdım. İlk önce Kent’te birkaç yazım yayınlandı. Görüş ayrılıklarımız oldu. Hududeli’ne geçtim. Hayret Kilis’teki fikir cereyanlarını hiçbir yerde göremedim. Kilis fikri açıdan gelişmiş bir şehir ve aydınları dikkat çekiyor.

- Kilis’teki fikir hareketleri hakkında ne biliyor ve ne düşünüyorsunuz?

- Küçük bir Türkiye resmi görüyorum. Esasında resme genelden bakılınca bir çıkmaza gidiyoruz gibi bir hal var (Sanırım 27 Mayıs askeri darbesini kastediyor). Esasında bütün fikir hareketleri hakikatte birleşir, Türkiye’nin saadetine çalışır.

- Peki Abdurrahim Bey, yetişen nesillerde milli şuuru zayıflıyor mu, artıyor mu?

 

- Bana göre artıyor. Çünkü yeni kurulan Türkçüler Derneği ve gerekse milliyetçi hocaların ve talebelerin faaliyeti yeni genç istidatları ortaya koyuyor. Manevi bir kuvvetle kız-erkek şahlanarak mücadele meydanına atılmaları bunu gösteriyor.

- Cemiyetimizin her türlü davalarını halledebilme yetkisinde olsaydınız, ilk önce hangi meselesinden başlardınız?

- Şuurlu bir kültür hareketinden başlardım. Zaten kültür olmazsa dava halledilemez. Zira elifba okuyan talebeye felsefe dersi verilmez.

 

ANADOLU BASINI ve YAYINCILIĞI

- Peki maddi ve manevi kalkınmamızda en önemli faktör nedir, ne olabilir?

- Maddi kalkınmada programsız gidildiğinden bir netice vermiyor. ”Neme Lazımcılık” almış başını, yürümüş gitmiş. Ehliyetli uzmanlar az, vazife ise çok. Topraklarımız bire 100 nispetinde ürün alınabilecek şekilde işlenebilse ve endüstride kalkınmaya yeni bir hamleyle girişilse üstesinden gelebilinir diye düşünüyorum. Esasında çok uzun bir mevzu. Manevi kalkınmaya gelince, manevi değerlerimizi baltalayanlara, din düşmanlarına bir son verip, daha kültürlü ve liyakatli din adamları yetiştirmeliyiz. Zaten manevi inanç olmazsa zor kalkınırız. Esasında çok muazzam bir mevzuya temas ettiniz. Ciltlerle eser yazılacak bir konu.

- Peki Abdurrahim Bey cemiyetimizde ruhi bir çöküntü var mıdır, yok mudur? Varsa sebepleri neler olabilir?

- Cemiyetimizde ruhi bir çöküntü vardır. Akpınar bu konuda bir yarışma açtığında bu konuyu kısa keselim. Kopya vermeyelim. Ama birkaç husus sıralayabilirim: 1) Neme lazımcılık, 2) Hayvan gibi yaşamaya kıymet vermek, 3) Para, kadın, şöhret üçgeni üzerinde çok fazla durmak, düşünmek.

- Teşekkür ederim. Peki sevdiğiniz şair ve yazarlar kimlerdir? Beğendiğiniz en güzel eser hangisidir? Bir dostunuza tavsiye etseydiniz hangi eseri ve yazarı teklif ederdiniz?

- Yazar olarak Necip Fazıl, Arif Nihat Asya, Cevat Rıfat Atılhan, Yavuz Bülent Bakiler hemen aklıma gelen. Bu yazar ve şairlerin tutumlarını, fikirlerini, görüşlerini ve sanatlarını takdir etmemek mümkün değildir. Rus Yazarı Lev Tolstoy’un Harp ve Sulh ise en çok sevdiğim kitaplar arasındadır. Fefsefi eserler de ondan geri kalamaz. Arkadaşıma tavsiye edeceğim esere gelince, arkadaşımın sıcaklığını, samimiyetine göre sıcak bir eser teklif ederdim.

- Peki Anadolu’muzda çıkan neşriyatlar derdimize derman olabiliyorlar mı?

- Olabiliyor. Anadolu yayıncılığı önemli. Sorulara verilen fikri cevaplar ortaya hakikati koyduğundan, amatör genç yazarların istidadını geliştirebiliyor. Umumi kültürün gelişmesini sağlayabiliyor. Dolayısıyla yaramıza merhem olabiliyor Anadolu yayıncılığı ve basını.

ŞAİRİN RÜYASI

- Nasıl bir gençlik özlüyorsunuz?

- Şuurlu, milliyetçi, memleketsever, dinine, örf ve adetlerine bağlı, memleket meselelerine kafa yoran, ilgilenen, kısacası gençliğinin farkında, gençliğini bilen bir gençlik özlüyorum.

- Bunun devamı bir soru daha peki nasıl bir alem, nasıl bir dünya kuruyorsun ve hayal ediyorsunuz?

- Her hususta Türk’ün ve Türkiye’nin azametini ve saadetini sağlamış, fen ve sanatta adımlar atmış, kardeş kavgasını sonlandırmış, refah ve ferah içinde bir Anadolu’nun rüyasını görüyorum. Böyle bir aleminin hayalini kuruyorum.

- Sizi epeyi yordum. Son olarak, beğendiğiniz bir şiirinizden bir kıta rica etsem,

- Elbette. Kitap olarak yayınlatacağım bir çalışmam var. Adı Çıban. Size kitabımın ismi olan Çıban’dan, kitabın ilk şiirinden bir kıta okuyayım;

Kiminin gayesi bir buçuk arşın,

Kiminin gayesi bir karış olur.

Gayeler bir boyda birleşemedikçe,

Dünyada ne sükun, ne barış olur!

Şiiri keyifle dinledik. Röportajımız da zaten sona ermişti. Gazete yazarlarından arkadaşımız Haydar Özuğur ile birlikte artı 20 derecedeki sonbaharın bir güneşli gününde yeniden Abdurrahim Karakoç ile Kilis’i gezdik, dolaştık. Bu gezi sırasında “Kilis’i çok sevdim” diyen Şair Abdurrahim Karakoç’a bizim de bir diyeceğimiz var; “Kilis’te sizi çok sevdi (07 Kasım 1962 Hududeli Shf. 3-4).

GÜÇLÜLER KABAHATLİ OLUNCA

Gazetede patron ile vedalaşırken, Muzaffer Akalar Mahdi İsmail’den Prag’da Bir Asi adlı tefrikamızın yeni bölümlerini tercüme ediyordu.

Kilis bir zamanlar Tibil kapısından kestane ve çam fıstığı ihraç ediyormuş. “Haydi canım sen de” sakın ha demeyin. Pırıltı sahifesini hazırlarken bu haberi Hududeli’nin birinci sahifesinde okumuştum (8 Kasım 1962). Aynı gün Pırıltı 3 ve 4. Sahifelerde Pırıltı vardı. Bu ikinci sayımızdı. Duran Can başyazıyı kaleme almıştı. Hilmi Körbeyli arkadaşımız Bahtiyar Gençlik adını vermişti makalesinin başlığına. Hanifi Ali Osmanoğlu’nun Dost’a yazdığı bir şiiri vardı. İhsan Kayabaş Ey İlahi Aşk diye mistik bir heyecan içindeydi. Mustafa Ateşmen ise İstenilen Gençlik konusunu yansıtıyordu. Yahya Köroğlu’ndan ise bir İstiklal Savaşı Hikayesi vardı Gülderen adında. Ben yine Bay Zırvacı imzasıyla Edebiyat-ı Mizah’ül Kebir’de bürokrasinin, eğitimin, aydınların çelişkilerini anlatıyordum. Ama isim vermiyordum. Fakat konuya alakası olanlar kimi kast ettiğimizi anlıyordu. Güçlüler suçlu olunca kesinlikle eleştiriye, hem de doğru eleştiriye tahammülleri yoktur. Bu da öyle oldu.

İkinci gün gazeteye geldiğimde Huduteli Gazetesi Sahibi Muzaffer Akalar hop oturuyor, hop kalkıyordu! “Kardeşim siz benden ne istiyorsunuz? Daha ayaklarımın altındaki yaralar iyileşmedi. Yeniden mi karakollarda beni mecrefe sapıyla belime belime indirsinler. Dikenli tarlalarda yalın ayak yürütsünler? Ben artık genç de değilim. Dayanamam. Orada can veririm, hayatım kayar.” Vaziyetti fark ettim. Benim karamizah yazılarımdan dolayı bazı Kilis Üst bürokratları şikayette bulunmuşlar ve Muzaffer Akalar’ı mahkemeye vermekle korkutmuşlardı. Muzaffer Beye ne kadar anlatmaya çalışsam da sakinleşmiyordu. Daha o günden basın hukukunu öğrenmiştim, 27 Askeri Darbesi basın mensuplarına bir ayrıcalık tanımıştı. Hukuken bir sorumluluğum bulunmuyordu. Yazımı savunuyordum. Ama Hududeli bizi savunmadı ve ikinci gün “Görülen lüzum üzerine Hududeli Gazetesi iç sayfalarında yayınlanan Pırıltı’ya son verilmiştir” diye bir haber yayınlayarak olayı bitirdi. Muzaffer Akalar gerçekten 27 Mayıs Askeri Darbesi’nde çok eziyet ve zulüm görmüştü. İnsanlara darbenin psikolojik etkisi sürüyordu. Dolayısıyla patronumuza kızmadım, kızamadım. Akpınar ile Kilis’te yazı hayatımıza devam ettim.

ZOPPUN DEĞİL AKPINAR

Akpınar Kilis Kültür Derneği’nin yayın organı olarak Dr. Mehmet Münip Münipoğlu yönetiminde 17. Sayısını Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ayırdı (10 Kasım 1962). Başyazı Atatürk’ü Anarken idi. Öğretmenlerimiz Dinçer Oktay, Mahmut Y. Kasapoğlu, Bankacı Nabi Balkanlı, sınıf arkadaşlarımız İsmail İlmi Kıdeyş Atatürk Ülküsü ve Abdullah Sadakaoğlu Milliyetçi Atatürk konulu yazıları ve Terzi Korkmaz Kın ustanın Atatürk şiiriyle Akpınar yayınlandı. Milli Mücadeledeki Zaferin Sırrı konusunda Gazi Paşa’nın görüşlerine de geniş yer ayırdık. Ahmet Çetkin arkadaşımız yine gön üzerine Türk Bayrağı, Türkiye ve Atatürk resimleri olan bir klişe yaptı. Sahifemizin tam orta yerine yerleştirdik.

Sürpriz yeni bir haber geldi, eğer Bay Zırvacı’nın yazdığı Edebiyat-ı Mizah’ül Kebir olmamak şartıyla yeniden Pırıltı yayınlanabilecekti. Kabul ettim. Oysa Aziz Nesinlik onca konu vardı ki, maalesef konuya mesafeli kaldık. Kumar oynayan bazı üst bürokratlar, alkol masasından hiç eksik olmayan Yeşilay temsilcisi vs. sadece arşivimizde kaldı.

Pırıltı’nın yeni ve üçüncü sayısı (15 Kasım 1962) Atatürk Özel Sayısı olarak yayınlandı. Ben Mazinin Aynası konulu bir yazı kaleme aldım. Mustafa Ateşmen Dünya Liderleri ve Atatürk konusunu işledi. Hilmi Körbeyli Mustafa Kemal ve Düşündürdükleri’ni yazdı. Turhan Mü’min Gazinin Gençliği yazısı ve M. Atila Koç’un Ağıt şiiri, Ey Türk çağrımız, Atatürk’ten alıntılarla sayfamız toparlanmıştı.

 

HER ÖĞRENCİNİN YÜREĞİNDE ÖRTÜLÜ BİR YAZMA ARZUSU

Aradan iki gün geçince Cumartesileri Akpınar Sayfamızı yayına hazırlıyorduk. Akpınar 17 Kasım 1962 günü 18. Sayısına ulaşmıştı. Ben Mücadele Ruhu’nu kaleme aldım. Abdullah Sadakaoğlu Komünizmin Sebepleri ve Önleyici Tedbirler konusunu işledi. İsmail İlmi Kıdeyş Atatürk, Ekrem Özil Kilis Zeytinciliği konusundaki görüşlerini sütununa taşıdılar. Akpınar makale yarışmasına jüri heyetinin yanında bu defa talep üzerine Kilis Lisesinden, Kız ve Erkek Sanat Enstitüsünden Muhtar Kocakerim, Şenay Özbakır, İclal Alper, Nükhet Yavaşça, İsmet Yasemen de jüri heyetine yarımcı olmak üzere görevlendirildiler.

Pırıltı’nın 4. Sayısı da (22 Kasım 1962) yayınlandı. Mehmet Uğur Çetiner Saf yazısıyla dikkat çekti. M. Erdoğan Mısırlıoğlu da Biz ve Ölüm yazısıyla. Mustafa Ateşmen Kanije Müdafaasını anlattı köşesinde. Ben Kilis’e bir ihtiyaç olduğu için İmam hatip okulunun açılması gereği üzerinde durarak İlahiyat Lisesi başlığı altında bir yazı kaleme aldım. Pırıltı bu sayısıyla Cemal Öğünç adında yeni bir arkadaşımızı daha Suda Yüzen At hikayesiyle yazarları arasına kattı. Bay Zırvacı yine yerinde duramadı Bugünün Kahramanları başlıklı sahte ve kardondan yiğitlere dikkat çekti. İsmail İlmi Kıdeyş’in dörtlüğü ise günümüzün bir karikatürü gibiydi.

 

Akpınar’ın 19. Sayısında (24 Kasım 1962) Mücadele Ruhu adlı yazımın ikinci bölümü yer aldı. Memleket Davaları konulu baş yazıyı ben mi yazdım, yoksa Dr. Mehmet Münip Münipoğlu mu hatırlayamadım. Sanırım Hocamız kaleme aldı. Çünkü tartışmıştık. Ekrem Özil’in Kilis Zeytinciliği ve Ali Uygur’un Köy Enstitüleri, Abdullah Sadakaoğlu’nun Komünizmin Sebepleri ve Önleyici Tedbirleri başlıklı dizi yazıları bu sayıda da devam etti. İbrahim Korkmaz Esaret Zinciri isimli hamaset dolu bir yazı ile aramıza katıldı. Şevket Bulut Usta ise ta Maraş’tan Gönüle Sitem diye biri şiirle bizi yalnız bırakmadı.

Hem ders çalışıyor, mektebimizi ihmal etmiyoruz. Hem de hafta iki gün Pırıltı ve Akpınar’a yazı yetiştiriyoruz. Akpınar 01 Aralık 1962 günü 20. Sayısına ulaştı. Mustafa Ateşmen Namık Kemal’i anlattı. Duran Can Gafletten Uyanalım dedi ve yazdı. Ekrem Özil, Ali Uygur ve Abdullah Sadakaoğlu’nun dizi yazıları devam etti. Kent ve Hududeli yazarları arasındaki tartışmaların boyutu İstanbul gazetelerine kadar taşındı. Akpınar İstanbul Yeni İstiklal Gazetesindeki bu sürtüşmeye ilişkin yazıyı “Kilis’te” başlığıyla iktibas etti. Hududeli’nin bugünkü başyazısı ise Kinin adıyla Bahattin Karakoç ustaya aitti.

Bir müddet sonra bile değil bir hafta sonra Akpınar da bu yayınıyla yazı hayatını tamamladı.

Pırıltı da yoktu artık. Aylar birbiri ardından aktı.

FİKİR ÖRĞÜSÜ ve İLK ŞİRLERİM

Abdullah Sadakaoğlu Hududeli Fikir Örgüsüne başladı. Yazı kadrosu hemen hemen aynı. Yani bizleriz, talebelerden oluşuyor. Yurdun dört bucağından da (13 Nisan 1963) yazı geliyor. Aytuğ Kaplan Kurtuluş Yolu ile Münir Tümtürk Beşinci Kolun Uşakları, Mustafa Beyli Maddecilik ve Komünizm yazısıyla üç örnek. Zafer Sürek Meteoroloji Haberleri adında bir mizahi hikaye kaleme almış. Mustafa Ateşmen Gaziosmanpaşa ve Plevne yazısına devam ediyor. UÇ rumuzuyla Renkler Çümbüşü, TK Rumuzuyla Türk Çocuğu şiirlerinin yazarını çıkaramadım. Haykıramaz mısın? Adlı şiir Taner imzalı ama Taner Yerlihelvacı olduğunu biliyorum. Ahmet Çetkin bu sayıda sadece gön üzerine işlediği tabiat klişesi yok, Eremez miyim diye de bir şiirin sahibi. Benim de 18 yaşında yazdığım ve görünce hatırladığımı iki şiirim var Fikir Örgüsünde;

 

DERTLİ

Dertliyim dertli, yâreler derman istemez,

Hem dertler az, hem dertler çok; bu bana yetmez,

Ver İlahi sana şükredebileceksem,

Ver İlahi hadimin olabileceksem!

 

RUBAİ

Uzaktan gelmişim, canan görmeye,

Yârin bahçesinden güller dermeye,

Önüme bir mania çıksa dönmem ki,

Azmetmişim yolumdan dönmemeye!

 

ABDURRAHİM KARAKOÇ’TAN BİR HEDİYE

Abdurrahim Karakoç Hududeli Maya sütununda (14 Nisan 1963) Uyanış başlıklı yazısını Mehmet Çiftçigüzelioğlu’na diye bana ithaf etmişti. Şöyle diyordu:

 

“M. Çiftçigüzelioğlu’na

Korkulu düşler böler uykuların en yoğununu. Sevdalıların gecesi kalbur gibi delik deşik olur balam. Sen, inanışları düşünce ülkesinde gezdiren donuk sessizliği uyku mu sanıyorsun yoksa? Hangi sevgilinin gönlünden sıla hasreti gider, hiç ve hangi dağın doruğunda gün doğmamış gardaş?

Yüz yıllardan beri ezan sesleriyle, ırgat türküleriyle uyanır Anadolu sabahları balam! İplik iplik Türk ve ışık ışık İslam motifleriyle örgülü olan bu seslerde millinin ölmezliği dalgalanır tüm. Mevsimlerin en güzeli olan baharın muştucuları kuş sesi, yaprak yeşili değil mi gardaş?

Bir tutam kara bulutun kısa bir zaman için gün ışığını gölgeleyeceği ve bir avuç dağ selinin duru ırmakları bulanacağı gerçektir. Ama ne göklerimizdeki kara gürültü ve ne topraklarımızdaki bulanık çağıltı birliğimizi ve mayası birlik olan dirliğimizi bozamaz balam.

Bozkurtlar ülkesinde köksüz zılgıtların sekip gezdiği de kaçınılmaz bir gerçektir. Bu, bizim uyku anımızda dikilmiş bir yaban ağacının meyveleri ve gereğinden çok toleranslı davrandığımızın neticesi olarak vasıflandırılabilir. Tolerans uyku sayılırsa siz haklısınız gardaş.

DERS ALMAK MI, DERS VERMEK Mİ?

Milli Şuur kırbaçlandıkça güçlenir balam. Milli sezgiden yoksun olan soysuz bağırtıların, bizi; ülkü birliğinin fikir savaşına teşvik ettiğini duymuyor musun? Ve Rahmetli Ziya Gökalp boşuna söylememiş herhalde;

 

Vur eski kölesi uyandır O’nu,

Bırakma uyusun, uyandır O’nu!

 

Evet, tarih bize gaflet uykusuna yatan milletlerin feci akıbetini göstermiştir çoğu kez. Ders almaktan ziyade ders vermesine aşık olan Türk Milleti uykunun zararlarını bilir. Uyuşukluğumuzu tedirgin etmek için de düşmanlarımızın bizi küçük görmesi kafidir balam.

İlerde yapılması muhtemel kanlı düğünün öncüleri dağ dağ yükseliyor Vatanın dört yöresinde.  Fikir kalesinin burçlarında elif elif dalgalanan bayraklar sabahı muştuluyor işte. Öc duygusunun yalaz yalaz yürekleri sardığını bilmiyor musun gardaş? Sen ki her ne duyuyorsan, her Türk aynısını duyuyor. Bir elmanın yarısında olan lezzet, diğer yarısında da aynıdır.

Köksüzlerin savurduğu zılgıt, milletçe hazır olmamıza yetiyor. Bozkurtların harman harman savrulan yelesinden doğacak her zaman güneş. Duru göklerin tek sahibi boz kanatlı kartallardır balam. Yaz sabahlarının serinliği dolsun yükseklere. Ezan seslerinde ve ak saçlı ninelerin kara yazmasında, gelinlik kızlarımızın lekesiz alnında Türk ve İslam olmanın gururu dalgalanıyor.

Gene milli şuurda töreye saygı ve yeniye sevda var balam. Gene öç duyguları dal dal çiçeklenmiştir gardaş. Tanrı Türkü Korusun.”

Abdullah Sadakaoğlu’nun yönettiği Hududeli Fikir Örgüsü (20 Nisan 1963) arşivimdeki sayılara göre son buluyor. Soy ismini daha sonraki yıllarda “Orkun” diye değiştiren Abdullah Sadakaoğlu Davamız diye girmiş konuya. Mustafa Ateşmen Zulüm Tamtamları, Talip Zafer Yerlihelvacıoğlu Hırsız Var, ben de Merhamet Dilencileri’ni konu etmişim. Yeni bir imza Şevket Akpınar Aç diye bir yakarışı anlatıyor. Taner Yerlihelvacı Seher Anındaki şiiri ile şairlik damarının olduğunu sergiliyor. Yine bir yeni imza İbrahim Çekicel ise Ne İdik Ne Olduk hamaset dizeleriyle katkı veriyor. Mustafa Beyli’nin Maddecilik ve Komünizm tefrikası devam ediyor Fikir Örgüsü’nde.

KİTAP OKUMAK ve YAZMAK SUÇUNUN TAKİBİNDE OLMAK

Çok kitap okuyorum o günlerde. Bir yazı için fazla kitap, dergi ve gazete karıştırıyorum. Öyle bir arkadaş grubumuz var ki kitapla yatıyor, kitap ile kalkıyor. Her gün dağarcığımızdaki fikri hamulenin çoğaldığını fark etmesek bile konuşmalarımızda ve yazılarımızda bu hemen belli oluyor. 02 Mayıs 1963 günü Hududeli yazarı hakkında belki bilerek, belki farkında olmayarak birinci sahife göbekten iki sütuna şöyle bir haber yayınlıyordu;

“Nurculuk yaptıkları iddiası ile adalete sevk edilen üç lise öğrencisi serbest bırakıldı.

Kilis Lisesi öğrencilerinden Mehmet Çiftçigüzeli ve Hikmet Özuymaz ve bir arkadaşları nurculuk yaptıkları ve Sıçancık Sokağındaki bir evi “Nur Medresesi” haline getirdikleri, bu arada bazı nurculara bayram tebriki göndermek istedikleri iddiası ile Emniyet tarafından yakalanmış ve haklarında düzenlenen suçüstü zabtı ile birlikte sulh ceza mahkemesine sevk edilmişlerdir. Dün öğleden önce yapılan mahkemeleri sonucunda   her üç sanık serbest bırakılmışlardır.” Mahkemelerde açılan davalar 73 yaşım kadar beni terk etmedi. Gölgem gibi beni takip edip durdu. Haberi veren gazetenin öteki haberleri de şöyleydi:

Manşetteki haber “Üç Kişi içki içmiş, tabanca sıkmış ve polis memurlarına karşı gelmişler!” biçiminde bir gelişme vardı. Altındaki haber ise, “Lisanen hakarette ve zorla ihkakı hakda bulunmuş” şeklindeki haber gazetenin ilk sahifesinde yer alıyordu. Bunlarla aynı gün karakolda bekletiliyor, ifade veriyor ve mahkemeye sevk ediliyoruz. Ama hep de aklanıyor beraat ediyoruz.

 

KİLİS TÜRKOCAĞI’NDA İLK KONFERANSIM

Kitap okumanın, kitap okuyanların bir araya gelmesinin, birbirleriyle dayanışmalarını artırmasının suç olduğu bir dönemden geçiyorduk. 27 Mayıs Askeri darbesinin etkileri her tarafta artarak sürüyordu. Otoriter yönetim acımasızdı. Galiba gurbet yolu gözükmüştü. Yollar gözümde büyümüyordu. Gazetelerde yazı yazan arkadaşlarımın çoğu da aynı gurbete gönderiliyordu. Nereye gidersem gideyim gazetecilik beni bırakmıyordu, kitap okuma benimle bütünleşmişti, dostluk kurmak, yeni muhitlere girmek ile de örtüşüyordum. Ülkem ve toplum için üzülmek yahut olumlu gelişmeler karşısında sevinmek benim kanıma girmişti. Zaman hızla akıyordu. Musabeyli Köyünden hemşerimiz, ağabeyimiz Mehmet Turgut (Kilis 1929-2009 Ankara) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olmuştu (1965). Telgraflarla kutladık. Aleyhindeki yürüyüş ve mitingleri kınadık.

Mehmet Turgut’un TBMM petrol hakkındaki konuşmasını zabıtlardan çıkararak Hududeli Gazetesi’nde yayınlamaya başlandı. Bir aydan fazla süren tefrika büyük alaka topladı. Ne zaman el değiştirdi hatırlamıyorum ama gazetenin Fiyatı 25 kuruşa yükselttiler. Huduteli 23 Ağustos 1969 tarihli nüshasında benim bir başka haberimi veriyordu:

“Mehmet Cemal Çiftçigüzeli Kilis Türk Ocağı’nda bir konuşma yapacak.

İlgililerden öğrendiğimize göre; 27 Ağustos 1969 Çarşamba günü akşamı saat 20.30’da Sebzeciler (Hudarcılar) Çarşısındaki Türk Ocağı’nda Gazetecilik Yüksek Okulu Mezunu Hemşerimiz Gazeteci Mehmet Cemal Çiftçigüzeli tarafından “Sosyal ve İktisadi Muhtevamız” konulu tartışmalı bir konuşma yapılacak. Giriş serbesttir. Sayın halkımıza duyurulur.”

Hududeli el değiştirmişti. Muzaffer Akalar’dan imtiyaz sahipliği Fotoğrafçı (Foto Şen) Abdi Sever’e geçmiş, Yazıişleri Müdürü de Hüsamettin Sülükçü olmuştu. Gazete mizanpajı aynı kalmış ancak ismi gotik tarzındaki harflerle yer değiştirmişti.

 

PROFESYONELLİĞE ADIM ADIM

Yeni Ülkü Gazetesindeki haberim, Hududeli Gazetesindeki amatör yazı ve röportajlarım yıllar sonra gerek önce sürekli, sonra şeref basın kartı alırken, meslek kıdemimin yükselmesinde faydası olmuş ve tescil edilmişti. Çünkü profesyonel gazeteciliğe ancak 1967 yılında İstanbul’da başlayabilmiştim. Önce Yeni Ülkü Gazetesinin varislerinden Mehmet Muhsinoğlu ve sonra Hududeli’nin üçüncü defa değişen yeni sahibi Ahmet Çağlar’dan aldığım bir yazıyı Basın Yayın Genel Müdürlüğüne iletmem faydalı olmuştu.

Kilis’te gazetecilik yaparken, daha doğru bir tespitle yazı yazarken, İstanbul’da yani basının merkezi olan Babıali Gazetelerine da haber geçerek faydalı olmak için tanışmak istiyor, görev talip ediyordum. Yeni İstanbul en beğendiğim gazete idi. Milliyetçi-muhafazakar çizgide yayın yapması, askeri darbenin mağdurlarını sahiplenmesi dikkatimi çekmişti. Ayrıca çok sayıda tanıdığım, yazılarını ve kitaplarını okuduğum kişiler Yeni İstanbul’da yazıyordu. Bunlardan bazıları şunlardı; Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Doç. Dr. Nurettin Topçu, Galip Erdem, Osman Yüksel Serdengeçti, Gökhan Evliyaoğlu, Hami Tezkan, Gürbüz Azak, Yücel Hacaloğlu, İlhan Egemen Darendelioğlu. Hatta bir ara Dr. Alaattin Yavaşça’nın hayatı da tefrika edilmişti. Sahibi Kemal Uzan idi. Bir mektup yazarak Kilis muhabirliğini istedim. Cevap gelmedi. Ama bir müddet sonra Hasan Tuncay imzalı Babıalide Sabah Gazetesi Yazıişleri müdüründen bir mektup aldım. Diyordu ki: “Yurt haberleri kadromuzu yeniden kurma çalışmalarını yapıyoruz. Kilis’e sıra geldiğinde müracaatınız değerlendirilecektir.” Çok sevinmiştim. Mektubu hala saklıyorum. Hasan Tuncay rahmetli Tercüman Gazetesinde gece baskılarından sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptığı sırada Tercüman Gazetesinde 5 yıl kadar birlikte çalıştım.

NECİP FAZIL, HACALOĞLU ve DARENDELİOĞLU KİLİS’TE KONUK

Okumak için gurbete çıkmadan daha önceki günlerde Yücel Hacaloğlu (Rize 19036-2018 Ankara) ve yıllar sonra şehit düşen İlhan Egemen Darendelioğlu’nu (Tarsus 1921-1979 İstanbul) Kilis’e davet ederek Nikah Salonunda bir konferans vermelerini sağlamıştım. O günden sonra rahmetli Yücel Hacaloğlu ile olan dostluğumuz artarak devam etti. Ankara’da Türk Ocağı Genel Merkezi’nden genel sekreter iken Yücel Hacaloğlu Ağabeyi (1936 Rize-2018 Ankara) sık sık ziyaret eder Kilis intibalarını dinlerdim. Mekanı cennet olsun. Bu çerçevede yine söz konusu yılların en maruf gazeteci ve edibi nurlar içinde uyusun Necip Fazıl (1904-1983) Kısakürek’i Kilis’e davet ederek, konferans vermesini sağlamıştık. Bu konuda hemşerimiz, Avukat ve Büyükdoğu Yazıişileri Müdürü Hüseyin Rahmi Yananlı’nın (Kilis Tılhabeş 1930, İstanbul 2013) da katkı olmuştu. Üstadın yol masraflarını arkadaşlarımız arasında para toplayarak gerçekleştirmiştik.

MERCİDABIK’IN 450. YIL DÖNÜMÜNDE DERGİ YAYINLIYORUZ

Mercidabık Zaferinin 450. Yıldönümü idi. Her yıl kutlamalar çok klasik programla gerçekleşiyor, yansıması çok fazla olmuyordu. Gaziantep Valisi M. Naci Çerezci Mercidabık törenleri için kamu imkânlarının kullanılması konusunda sivil toplumun da istifade edebileceğini, bunun için örgütlenmesinin icap ettiğini söyleyince aralarında benim de kurucu olarak görev aldığım Mercidabık Anıtı Yapım ve Bakım Derneği kuruldu. Başkan Dr. Mehmet Münip Münipoğu idi. Mercidabık 450. Özel Sayısını yayınladık. Önsöz ve baş yazı Öğretmen Reşit Koltuk’a aitti. Reşit Koltuk Hoca böylesi resmi törenlerin olmazsa olmazıydı. Dr. Mehmet M. Münipoğlu, Dr. Hasan Kamil Altınbaş, Belediye Başkanı Celal Varış, Tarih Öğretmeni Necip Asım toprak, R. Ziya Bolayır, Mustafa Hulusi Özalp, Yusuf Okatan yazılarıyla, Ahmet Nuri Ulusoy, İhsan Cabioğlu, Fuat Aşıkalioğlu ve Hüseyin Toprak da şiirleri, Ahmet Çetkin yine gönden yapılmış Yavuz Sultan Selim klişesi ve Abdi Sever Kilis fotoğraflarıyla katkı vermişlerdi.

Yaştaşımız Şair Hüseyin Toprak’ın Bir Ana Bir Yavuz Doğurdu şiiri muhteşemdi. Şöyle başlıyordu Hüseyin Toprak: “Bir Yavuz doğurdu mutlu bir ana/ Bir Yavuz emzirdi / Bir Yavuz büyüttü / Selim dediler adına” ve şöyle bitiriyordu uzun dizelerini “Bir yara âşık olmuştu Yavuz’a/ Bir dert aşık olmuştu / Koca Yavuz / Burma bıyıklı, keskin bakışlı Yavuz / Bir derde tutulmuştu / Aşıktı, şairdi dertliydi nihayet / Koca Yavuz iki mısra söyledi: Şir pençe-i kahrımda olurken lerzan / Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek” / Yaradan böyle istemişti Koca Yavuz / Böyle istemişti / Böyle Sevmişti.”

Mercidabık Dergisine iki yazıyla katkı vermiştim. İlkinde artık yavaş yavaş modernleşme ve teknolojinin gelişmesiyle dünden bugüne artık yavaş yavaş arşivlere giren davul, kapı tokmağı, mangal, gergef, supara ve beşik gibi ögeleri anlatmışım “Dünden Bugüne Kalanlar ve Ötesi” başlıklı yazımda.

Diğer yazım ise “Vatan Sana Der?” adında bir öykü. İstanbul’da lise edebiyat öğretmenim Marya, Hancı ve İbibikler Öter Ötmez Ordayım diye şiirler yazan, Dostlar Başına adlı şiir kitabının şairi Karamanlı Deniz Binbaşı ve aynı zamanda Heybeli Ada Deniz lisesi Edebiyat öğretmeni “Muhterem Hocam Bekir Sıtkı Erdoğan’a bütün ruhumla” diye ithaf ettiğim bir hikâye. Öyküm Osmanlı Cihan devletinin çözülmesiyle Kafkasya’da Ruslara esir düşen bir Türk subayına yapılan işkenceyi konu ediyordu. Mercidabık’ta ilk defa yayınlanan hikâyem şöyle:

 

İLK ÖYKÜM; VATAN SANA NE DER?

“Bir daha bir daha mahmuzladı adam atını şehre girerken. Saat gecenin ikisi. Sessiz ve derin uykudaki koca şehirde şimdi çın çın öten nal sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Atın vücudu terden sırsıklam olmuş, sürücü ise atın üzerinde uykusuzluktan gözlerini bir türlü kapatamıyordu. İşte ne olduysa her şey bu saatte oldu. Bir serseri kurşun, gelen atlının bir “ah” çığlığıyla bu drama son verdi. At sürüklediği sahibiyle, dağlara doğru alabildiğine koşusuna devam ediyordu.

 

 

Mağaranın kapısı gıcırdayarak üç gün sonra bir daha açıldı. Kapıyı açan adam gür sesiyle yeniden bağırdı.

- Daha ayılmamış, ama gelin götürün!

İri yarı üç kişi gelerek sandalyeye bağlı olan genci, iplerini çözdüler, sonra omuzlayarak dışarı çıkardılar. Hemen yandaki bir başka odaya götürerek yüzüne su serpiyor, genç çocuğu aymaya uğraşıyorlardı. Bu sırada bir ses çınladı ortalıkta:

- Ayıldı reis!

Reis diye hitap ettikleri adam yanlarına geldi, henüz 17 yaşına girdi girecek, sandalyedeki bıyıkları yeni terleyen gence;

- Bu son olsun artık delikanlı. Üç günlük açlık sana kar etmedi galiba? Ama ben sana söyletmesini bilirim. Bakalım söyleyecek misin, söylemeyecek misin?

- …………………………

Yine ses çıkmayınca adam kızdı, küplere bindi adeta. Hiddetle masanın üzerinde duran usturayı alarak açtı, çocuğun gömleğini yırtarak, hiddetle bağırdı;

- Bak daha kızgın demirin izi dahi geçmemiş. Haydi söyle evladım!.

Bunu bir baba şefkatiyle değil, kin ve nefretle söylemişti.

Biraz bekledi. Sorusuna cevap alamayınca hala yarı baygın vaziyette sandalyeye bağlı olarak oturtulan delikanlının vücudunda usturasını gezdirmeye başladı. Yüzüne doğru çıkardı usturayı. Tam ustura delikanlının üst dudağına değince irkildi. Adam ise bu irkilmeden memnun görünüyordu:

- Ne de güzel bıyığın varmış, dedi.

Ustura delikanlının bıyığına değince, başını diğer yöne çevirdi. Adam soğukkanlı gibi görünse de sinirden kriz geçirmeye ramak kalmıştı artık.

- Ne de güzel bıyığın varmış diye tekrarladı. Sonra;

- Taptaze! Kesmemi ister misin? Daha gür çıksın. Yoksa bıyığını kestirmeyecek misin, dedi.

Aklınca yarenlik eder gibi konuşuyor, dalga geçiyordu. Ustura üst dudağına iyice yanaştı delikanlının. Birdenbire kinle bıyığı kuru kuru kesmek istedi ama delikanlı bir defa da ters yöne çevirdi başını. Adam nefretle bütünleşmişti. Elindeki ustura delikanlının dudağından boğazına doğru kaydı. Kan fışkırdı birdenbire. Ustura da, adamın üzeri de kıpkızıl kan oldu. Nefretini konuşarak çıkardı reis dedikleri adam bu defa;

- Ahmak, tarihe geçsin bu, Türk iki tel bıyığı için canını vermeyi tercih etti. Manyak ki ne manyak!…

……………………………………………………………………………………………………………………

Anadolu’nun ücra köşelerindeki bir köyün, kerpiçten yapılmış odasında bir lamba yanıyordu. Işığında ise kısa sakallı bir adam Kur’an okuyordu.  Bir ara ihtiyar adam gözlüklerini çıkararak ağlaması yıllardır bitip tükenmeyen kadınına döndü

- Yine mi hatun? Yine mi Allah Billah Aşkına?!

Ağlayan kadın gözyaşlarını sildi başındaki tülbenti ile sonra iç geçirdi, bir yudum su aldı. Adam ise derin bir üzüntü içinde olduğunu belli etmeden, karısını teselli için yeniden başladı konuşmaya:

- Yeter artık hatun, yeter; usanmadın, bıkmadın mı yıllardır bu ağlamaktan?

Esasında ihtiyar da ağlamak istiyordu ama kendisine yakıştıramıyordu göz yaşı dökmeyi. Kadın bu defa kocasına yaklaştı ve hıçkırarak ağladı:

- Nasıl ağlamayayım efendi.. hangi ana benim kadar şehit verdi. Ben bir Türk anasıyım, sekiz evladımdan birini Bulgaristan’da şehit verdim. Mezarı bile yok. Diğer bir oğlumu haber götürmek için gittiği sırada Balkanlarda bir zalim kurşun ile şehit ettiler. Cesedini kurda kuşa yedirdiler. Ya diğerini!

Diyecekti ki hıçkırığa boğuldu. Ağlaması arttı. İhtiyar Adam da iç çekti, ağlamamak için direndi durdu. Kadın ise hem ağladı, hem söylendi:

- Ya birini Kafkasya’da bir tel bıyığına bile düşman usturası değmeden zindanlarda şehit verdim. Yine birini! Diyecekti ki heyecanı arttı, ağlaması feryat oldu, figan oldu;

- Bana ağlama deme efendi! Senin upuzun sakalını bile nasıl kestiler?

Bunu duyunca ihtiyar adam da irkildi. Yanaklarına kadar düşen göz yaşlarının farkında olmadan Kur’an’ını okumaya devam etti. Karısının ağlamasını artık duymuyordu bile. Boğazı düğümlendi bir ara. Bu köy evinde bir müddet sonra iki ayrı sesten ağıt yakılıyordu.

Bu ağıtlar içerisinde bile bu basit köy evinde manevi bir sükut vardı. Bu sükut bir çağrışımın ifadesi, bir uygarlığın hikayesiydi. Bütün varlığıyla, zerrat-ı vücudu adedince ümidin, var olmanın ve bir şahlanışın destanıydı. Ruh ve maddenin ümidin potasında eriyen tepkisinin kendine dönme, kendini bilme şuuruna ermesiydi.”

 

Maalesef ancak bir sayı yayınlandı Mercidabık. Dergide günümüze bile ışık tutan bir anket yapmıştık. Büyük bir alaka görmüştü. Halkın cevapları dikkat çekiciydi. “Mercidabık Zaferi yıldönümlerinde ne yapılmasını istersiniz? Zaferin manası yeterince yansıtılıyorum mu?  Kilis’in tanıtımı açısından bunun bir etkisi olur mu? Mercidabık için yapılacak anıt nasıl olmalıdır? Siz olsaydınız bu törenleri nasıl gerçekleştirirdiniz?” gibi soruların cevapları Mercidabık törenlerinde ne kadar eksiklikler olduğunu ortaya koyuyordu. Günümüzde buna kamuoyu araştırması deniyor.

YEREL GAZETE ve DERGİLER BİRER AKADEMİ, BİRER YAZARLIK OKULUDUR

Kilis’te Hududeli Gazetesi iç sahifelerinde Dr. Mehmet Münip Münipoğlu, ben ve Mehmet Uğur Çetiner ile Abdullah Sadakaoğlu arkadaşlarımın yayınladığı Akpınar, Pırıltı, Fikir Örgüsü ve nihayet Mercidabık dergisi gibi kültür, sanat ve aktüalite içerikli sahifelerde yazılar kaleme alan, görüşlerini açıklayan, araştırmalar yapan ve şiirleri yayınlanan arkadaşlarımın rahmetli olanlar hariç, büyük bir bölümü ile hâlâ imkânlar dâhilinde temastayım. Hakka yürüyenlere Allahtan rahmet dilerim. Hayattakilere de sağlık ve mutluluk. Gazetelerdeki bu sahifelerimiz bir mektep gibiydi, daha sonra yerel bir akademiye bile dönüştü diyebilirim. Bakın buralarda yazı kaleme alan arkadaşlarımız kimlerdi? Neredeler, ne yapıyorlar?

* Muzaffer AKALAR – Kilis’te yıllarca Hududeli Gazetesini yayınladı. Başyazı yazdı. Politika ile uğraştı. 27 Mayıs Askeri Darbesinde mağdur edildi, mazlum oldu. Allah rahmet etsin.

* Hanifi ALİOSMANOĞLU – Kilis Lisesi’nden sonra Tıp Fakültesini bitirerek hekim çıktı. Öğrenciliğinden bu yana hece vezninde şiirler yazıyor. Yayınlanmış şiir kitapları var. Hala yazıyla uğraşıyor. Şiire zaman ayırıyor. Adapazarı’ndan yaşıyor.

* Fuat AŞIKALİOĞLU – Emekçi bir hemşerimizdir. Faallik, amelelik yaparak geçimini temin ederken bile gazete, kitap, dergi almayı sürdürdü. Okumak ile dosttu. Şiir yazıyordu. Ancak felç geçirince sorunlar yaşadı. Kilis’te hayatını idame ettiriyor.

* Mustafa ATEŞMEN –  Kilis Lisesinden mezun oldu, İstanbul’da Edebiyat Fakültesini bitirdi. Kilis, Trabzon ve Adana’da öğretmenlik yaptı. Yayınlanmış eserleri ve Fransızcadan tercüme ettiği yayınlanmış kitapları var. Adana’da yaşıyor.

* Şevket BULUT – Kilislidir. Tekniker Okulu mezunudur. Öykü yazarıdır. Hikayelerindeki malzemeler genelde Anadolu insanıdır. Kilis insanını anlatan en güzel hikayelerin de yazarıdır. Allah rahmet etsin.

* İzzettin ÇELEBİ – Kilis Lisesini bitirdi. Öğretmen Okulu fark derslerini vererek öğretmen oldu. Kilis’te hayatını sürdürüyor.

* Duran CAN – Kilis Lisesini bitirdi. Bir dönem İstanbul Hukuk Fakültesinde okudu. Öğretmen Okulunun fark derslerini vererek Gaziantep’te talebe yetiştirdi. Allah rahmet etsin. Vefat etti.

* Mehmet Uğur ÇETİNER –  Kilis Lisesinden sonra İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsünü bitirdi. Türkçe ve Türk Dili Öğretmeni olarak Kilis, Gaziantep’te hizmet verdi. İstanbul ve Gaziantep’te dönüşümlü olarak yaşıyor.

* Ahmet ÇETKİN – Kilis Lisesi ve Eğitim Enstitüsünden mezun oldu. Öğretmen olarak Fethiye ve Tekirdağ’da talebe okuttu. Hala Tekirdağ’da hayatını sürdürüyor.

* Ayşegül ÇİÇEK – Kilis Lisesini bitirdi. Talebe iken hep iftiharlık bir öğrenci idi. Öğretmen olarak hizmet verdi. İstanbul’da yaşıyor.

* Günay ERBAŞ – Kilis Lisesinde okudu. Evlenerek Yıldırım soyadını aldı. Ankara’da Ziraat Bankası şubelerinde çalıştı. Başkentte yaşıyor.

* Mehmet KADIOĞLU – Kilis Lisesinden mezun oldu. Mühendis olarak hizmetler verdi. Halen Kocaeli’nde yaşıyor.

* İhsan KAYABAŞ –  Kilisli öğretmen, yazar ve şairdir. Nihat Ferah Ekolünden biridir. Mekânı cennet olsun.

* İsmail İlmi KIDEYŞ – Edebiyatla alakalı bir ailede büyüdü. Görüşlerinden dolayı Kilis Lisesi’nde okuma imkânı verilmedi. İstanbul Vefa Lisesini bitirdi. Gaziantep, Kilis ve İstanbul’da değişik hizmetler bulundu. Kilis’te Bilbik Kitapevini kurdu. Editörlük yaptı ve en son olarak Hak İş Konfederasyonunun dergisini yayınlıyordu. Ankara’da yaşarken hakka yürüdü. Allah rahmet etsin.

* Korkmaz KIN -  Kilis’in ünlü kadın terzilerinden biriydi. Kilis Mahkeme Caddesinde dükkanının önündeki kocaman tahta makas ile dikkatleri çekti. Ünlü bir şairdi. Genç şairlerle şiir matineleri düzenleyerek onları yüreklendirdi. Allah mekanını cennet etsin.

* M. Atila KOÇ -  Kilis Lisesini bitirdi. Ankara İktisadi İlimler Akademisinden mezun oldu. Ankara EGO’da çalıştı, belediyenin hizmetlerini gördü. Başkentte yaşıyor.

* Hilmi KÖRBEYLİ – Kilis Lisesinde okudu. İzmir Tıp Fakültesinden Mezun oldu. Değişik kent ve hastanelerde hekimlik yaptı. İstanbul’da yaşıyor.

* Muhtar KOCAKERİM – Kilis Lisesinden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümünü bitirdi. Amerika’da yabancı dil eğitimi gördü. Prof. Dr. Olarak Erzurum Atatürk ve Çankırı Üniversitelerinde öğretim üyeliği ve dekanlık yaptı. TÜBİTAK’ta çalıştı. Ankara’da yaşıyor.

* Yahya KÖROĞLU – Kilis’te görüşleri yüzünden mağdur edilen arkadaşımız lise hayatını Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. İstanbul’da İktisadi ve Ticari İlimlerden mezun oldu. Yemin Mali Müşavir olarak İstanbul’un önde gelen muhasebecilerinden ve iş adamlarından.

* Muzaffer PATLAKOĞLU – Hafız Kamil Kıdeyş’in yetiştirdiği hocalardandır. Kilis’teki Kadı ve Tabakhane Camii’nde imamlık yaptı. Kur’an Kursu Öğretmeni oldu. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Allah mekanını cennet etsin. Benim de hocamdı.

* Abdullah SADAKAOĞLU – Kilis Lisesinden mezun olduktan sonra İstanbul Tıp Fakültesini bitirdi. Değişik hastanelerde görev yaptıktan sonra Hatay Dörtyol Erzin’e yerleşti. Erzin’de yıllarca çalıştıktan sonra emekli oldu. Allah rahmet etsin, mekanı cennet olsun. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya’nın da kayınpederidir.

* Abdi SEVER – Kilisli fotoğrafçıdır. Foto Şen’i kurmuştur. Daha sonra Gazeteciliğe başlamış, Kilis Tarihi’ni yazan İbrahim Hakkı Konyalı’ya fotoğrafçı olarak katkı vermiştir. Hududeli gazetesinin sahibi olmuş, bazı ulusal basının Kilis temsilciliğini yürütmüştür. En son Gaziantep’te ticaret ile meşguldü. Allah rahmet etsin.

* Yusuf OKATAN – Öğretmendi. Mekânı cennet olsun.

* Cemal ÖĞÜNÇ –  Kilis Lisesinden mezun oldu. Kilis’te öğretmen olarak hizmet verdi. Hâlâ Kilis’te yaşıyor.

* M. Hulusi ÖZALP – Kilisli öğretmen ve gazeteci… Bazı ulusal gazetelerin aynı zamanda Kilis temsilciliğini yaptı. Yazılar yazdı. Allah rahmet etsin.

* Ekrem ÖZİL – Kilislidir. Kilis Lisesinden sonra Ziraat Fakültesini bitirdi. Ege Üniversitesine öğretim üyesi oldu.

* Haydar ÖZUĞURLU – Kilis Hududeli Gazetesi yazarıdır. Yerel ve ulusal konularda yazılar yazmıştır.

* Hüseyin TOPRAK- Gazeteci, yazar, yayıncı ve şair bir hemşerimizdir. Mesleğini Gaziantep’te sürdürüyor.

* Talip Zafer YERLİHELVACIOĞLU – Yüksek İnşaat Mühendisi idi. Kilis’te liseyi, İstanbul’da üniversiteyi bitirdi. Kilis’te inşaat işleri yaparken Tarsus yolundaki bir trafik kazasında hakka yürüdü. Allah rahmet etsin, mekanı cennet olsun.

* Taner YERLİHELVACIOĞLU – Talip Zafer arkadaşımızın küçük kardeşidir. Kilisli bir öğretmen olarak hizmet verdi. Şairdir.

* Ali UYGUR – Kilis’in yetiştirdiği önemli üst bürokratlardandır. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde görev yaptı. Türk Ocağı üyesi ve yazarıdır. Vefat etti. Allah rahmet etsin.

KİM KİMDİRDEN SONRA

Aklımda kaldığı kadar kısa kısa bilgi verdim. Diğerlerine gelince…

Abdurrahim (Ekinözü 1932-2012 Ankara) ve Bahattin KARAKOÇ (Ekinözü 1930 – Kahramanmaraş 2018) kardeşler. Elbistan’ın Cela köylülerindendir. Her ikisi de uluslararası üne sahip Maraşlı şairlerimizdendir.

Ceyhan ALTINYELEKLİOĞLU (İzmir 1942) – Gazetecidir. Değişik ulusal gazete ve televizyonlarda görev yaptı. Ankara’da yaşadığını biliyorum. Oğlu ile TRT’de yıllarca birlikte çalıştık.

Ahmet İhsan GENÇ (1930-2020 İstanbul) – Gaziantepli bir kanaat önderi şairdir. İlk Şiir kitabının adı Kuş Sütü’dür. Bende de nasibi çoktur. Yayıncılık ve şirket yöneticiliği yaptı. İstanbul’da vefat etti. Allah rahmet etsin.

Akkan SUVER (İstanbul 1942) – Gazetecidir. Su Yayınlarının kurucusudur.  Halen İstanbul’da Marmara Vakfının başkanlığını yapmakta ve faaliyetlerini deruhte etmektedir.

Daha öğrenci iken ve 16 yaşına girdiğim günlerde Kilis’teki gazetecilik ve yazarlık hayatım yine lise ve üniversite okumak için gittiğim İstanbul’da da devam etti. Ne mesleğimden ve ne de Kilis’imden vazgeçmedim. İstanbul’da gazetecilik eğitimini görünken okulumuzun “Genç Gazetecilerin Sesidir” sloganıyla yayınlanan Gençlik Yolu diye aylık bir gazetesi vardı. Her sayısında bir yazım yayınlandı. Gençlik Yolu’nun 9. Sayısında (01 Haziran 1967) Bir Köy, Bir Kasaba, Bir Kent başlıklı yazımda tam 53 yıl önce memleketimi anlattım. Yazımda şöyle diyordum:

BİR KÖY, BİR KASABA, BİR KENT; KİLİS

“Kainat geçirdiği evrimden bu yana, Yüce Rabbim dünya üzerinde nimetlerin en güzeli olarak “Türkiye”mi, bir yığın tarih, bir yığın ruh ve mana ile buram buram aşk ve tabiat dolu olarak Asya’dan Avrupa’ya köprü olarak yerleştirdi. Trakyalısından, Dadaşına; Egelisinden Güneylisine kadar tek bir gaye için çarpan kalp ve o ideal için dolaşan bir kan var.

 

“Bu vatanın ha ekmeğini yemişsin

Ha uğruna kurşun”

 

Vatan böylesine önemli.

Günümüz gazetelerinin her gün bahsettiği, sık sık da olsa temas ettikleri bir konu var; Kaçakçılık. Ve bu ismin sanki bayraktarlığını yapan bir de şehir var; Kilis!

Bu toprakların en ücra köylerine kadar serpilen, yerleşik büyük kasabalarımızdan biridir Kilis. 40 Bin kişilik yalnız merkez nüfusu, 5 orta dereceli, 13 ilkokulu, 38 camisiyle 4 km uzaklıkta bütün haşmetiyle Suriye’ye bakan bir şehir.

Madalyonun ters tarafında dokumacılığı, sabunculuğu, pekmezciliği, zeytinyağcılığı, baklavacılığı, kebapçılığı yazılı bir şehir… Bunların bazıları tamamen ölüme terk edilmiş, bazısı da sırasını bekliyor. Diğerleri ise zaten intihar etmişler. Kalan birkaç meslek ecdat hatırasına hürmeten muvakkat bir zaman için uzatılmış diyebiliriz.

İddia edenin profesyonelliği yanında, amatörleri kasten ve bizzat bütün şehrin kaçakçılık yaptığı iddiası savunulur. Kaçakçılığı önlemek için kilometrelerce mayınlar döşenir, jandarma-polis sayısı artırılır, tedbirler, planlar, projeler hazırlanır!

Nafile! Halk bu nevi tedbirlerle sanki bir çeşit tahrik görüyor. Çünkü planı hazırlayan ilk önce o hayatı kendi şahsında yaşamıyor; talkım veriyor salkım yutturuyor! Bu yöreden atama ile gelip çuha giyen, kravatlı gidiyordu! Kasabada kaybolan zanaat ve meslek hayatı yönünden geçirdiği ruhi kriz yanında, halk şehre her giren binlerce yerli-yabancı turisti memnun etmek ile oyalanıyordu. Muhteşem ve lüks şehirlerin insanları, kendi ihtiyaçlarını tatmin ettikten sonra, halkı çoluğu çocuğu ile beraber kaçakçılığa itiyor, onlara ıstıraplarını, acılarını bırakarak kayboluyordu.

Şehre daha sonra politika da girdi; çıkmaz sokakta çıkmaz dehliz oluşturuldu. Açık Pazar olsun isterseniz? Belki de düşünüyorlar! Balık baştan kokar! Düşüne dursunlar bakalım.

Yüzbinlerce zeytin ağacı, bir o kadar üzüm bağı, tahıl tarlaları, dokunmuş kilimler, işlenmiş yorganlar, mis kokan sabunlar, tiyeyinde kavunlar, karpuzlar, tarım ürünlerinin yanında mutfak kültürünün örnekleri olan balları damlayan katmerler, nefasetiyle kebaplar, oruklar; çelem ve hes(marul) turşusu yanında miceddereler yakın ve uzak mazisiyle onları bir daha bir daha görüyor, bir kere daha teneffüs ediyorum; Kilis.”

KİLİS’İN GÖZÜ ve KULAĞI

1945 yılında Kilis’te Nurettin Mahallesi, Cami-i Kebir Sokağındaki 5 nolu taş yapı tarihi dokusunu hala muhafaza eden evde doğdum. İlk mektep ve ortaokulu Kilis’te okudum. Kilis’te 1961 yılında ise amatör olarak gazeteciliğe başladım.  Yazarlık mesleğimin 60.yılını kutluyorum. Rabbime binlerce şükürler olsun. İstanbul’da 1967 yılında profesyonel olarak mesleğimi sürdürdüm. Günlük gazetelerin, haftalık, aylık, mevsimlik gazete, dergi, mecmua ve yayınların dışında TRT’de değişik ünitelerinde muhabir, yönetici ve program yapımcısı olarak çalıştım. Bütün bu zaman dilimi içinde ülkemi, toplumumu, doğup büyüdüğüm, okuyup aşını ekmeğini yediyim, ata dedemin memleketi, Türkmen yurdu Kilis’imi hiç ihmal etmedim.

Neredeyse çeyrek asrı aşkın da KENT Gazetesinin yazarıyım. Çizgimiz de hiç değişmedi. Eğilip bükülmedik. İdealizmimde iddalı ve ısrarlıyım. KENT demokrat bir gazete. Her görüşe yer veren saygın bir yayın organı. Yerel gibi görünse de muhtevası ulusaldır. Kilis’in gerçekten gözü ve kulağı. Hele Kilis dışında iseniz KENT Gazetesi bir ilaç gibidir. KENT Arşivini inceleyenler Kilis’e ait her şeyle ilgilendiğimi akıllısından delisine, bulvarından dehlizine, marufundan kimsesizine, kapısından tarlasına, mutfağındaki ürününe kadar ilgilendiğimi, konu ettiğimi göreceklerdir.

Yurtdışında bile Balkanlarda olsun, Türk Cumhuriyetlerinde olsun Kilis’e ait ögeler buldum. Avrupa’da birkaç yerde Kilis isimli yerleşim birimlerine ulaştım ve ortaya çıkardım. Bunlar Osmanlı cihan devletine tab’ayı sadıka olan Kilis’ten ülkesi ve inancı için oralara kadar gidenlerin tarihiydi. Devlet arşivinde ve özellikle İstanbul Osmanlı kaynaklarında Kilis’e ait 140 bin belge bulunduğunu, Kilis’i temsil edenlere ve yönetenlere bildirdim. Çünkü bundan sonrası onların görevi idi. Rabbim hayırlı daha ömür verirse bu görevi aşkla ve şevkle sürdüreceğim.

 

————————-

Resim altları:

  1. Faik Muhsinoğlu’nun yayınladığı Gaziantep Yeni Ülkü Gazetesi-1961
  2. İstanbul’da Gazetecilik eğitimi gören talebelerin yayınladığı Gençlik Yolu Gazetesi
  3. Yazarımız Mehmet Cemal Çiftçigüzeli ve Mehmet Uğur Çetiner’in yayınladıkları Pırıltı Sahifesi
  4. 1960′lı yıllardaki Hududeli Gazetesinin Logosu
  5. 1960′lı yıllarda yayınlanan KENT Gazetesinin başlığı
  6. 1960′lı yılların Kilis Lisesi Öğrencileri ve Öğretmenleri Dr. M. Münip Münipoğlu’nun etrafında okul bahçesinde; Hikmet Celkan, Hayrettin Akçay, Sırrı Topalfakı, Orhan Tosyalı, Muhtar Kocakerim, Ömer Çiftçigüzeli, Hikmet Özuymaz, Dr. Münipoğlu, Habip Tosyalı,  Oturanlar  Recep Gerekol, İzzettin Çelebi, Mehmet C. Çiftçigüzeli, Yahya Köroğlu ve Cemal Öğünç
  7. Dr. M.Münipoğlu’nun etrafında Kilis Lisesi öğrencileri Osman Kurtaran, Yaşar Koyuncu, Enver Korkut, Halil Taşkent, İsmail Ünver ve diğer öğrenciler
  8. Muhtar Kocakerim, Ömer Çiftçigüzeli, Recep Gerekol, Hikmet Özuymaz, Dr. Münipoğlu, Bekir Keşkek, İhsan Günver, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli. Oturanlar; Turgut Karacan, Orhan Tosyalı,  İzzet Çelebi, Yahya Köroğlu, Sırrı Topalfakı, A. Günal.
  9. Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Ömer Çiftçigüzeli, İzzettin Çelebi, Yahya Köroğlu Karataş ağaçlandırılırken
  10.  Mehmet Cemal Çiftçigüzeli 16 yaşında iken gazeteciliğe başladığı yıllarda Karataş’ta. arka planda sadece Erkek Sanat Enstitüsü, Şaraphane ve Kışla gözüküyor. Başka yapılaşma yok.
  11. Kilis’in Yavuzlu Beldesinde her kutlanan Mercidabık Zaferinin 450 Yılı dolayısıyla yayınlanan özel sayı dergi. Bu dergi ilk ve son oldu.

12-

Kent gelince herkes gazetenin başına üşüşür Kilis’te ne var ne yok diye.

Benzer Haberler

BURUN Çok konuşan adamın burnunu kesmişler. Acaba her şeye burnunu sokmasın diye mi?!…...

Yorum 
0

Alaiddin ÖZKAR   Anayasanın 73’üncü maddesinin de vergi adaletini “Herkes, kamu giderlerini...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “BU AKŞAM, BÜTÜN MEYHANELERİ DOLAŞTIM İSTANBULUN SENİ ARADIM KADEHLERDEKİ...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

BURUN Çok konuşan adamın burnunu kesmişler. Acaba her şeye burnunu sokmasın...

Tortum Hidroelektrik Santralinin Öz...

Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı...

Kayseri Havalimanı – Şehir iç...

 Kayseri Havalimanı – Şehir Merkezi – Otogar ve tersi yönde yapılacak...

Türkiye’de Vergi Adaleti Var mı?...

Alaiddin ÖZKAR   Anayasanın 73’üncü maddesinin de vergi adaletini “Herkes,...

İspanyol Meyhanesinde Seni Aradım

Metin MERCİMEK “BU AKŞAM, BÜTÜN MEYHANELERİ DOLAŞTIM İSTANBULUN SENİ...

Hatim Düğünü

Adviye ERTEKİN YÜKSEL   Adıyaman/Besni’den yaz olunca Kilis’e...

Kişiliğin Özü Sevgidir

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım; sevgi, yeryüzündeki tüm canlılara bahşedilmiş...

2021 Yılında Hatırlatma; Türk İstik...

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ   İstiklal Marşı Yazarı Mehmet Akif Ersoy...

İstanbul’da Milli Emlak Daire...

Mülkiyeti İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü Avrupa Yakası...

Hz. Fâtımâ (Aleyhisselam) İyi Bir Ö...

Uğur KEPEKÇİ   Dinimiz İslâm bize gelinceye kadar onu taşıyan Ehl-i...

6 YILDIR ÇÜRÜMEYE BIRAKILDI

Kilis’te 2002 yılında yapılan ve yıllarca otel, restoran, toplantı ve sergi...

“Organik bal üretiminde marka olaca...

Kilis Arı Yetiştiriciler Birliği Başkanı Ali Rıza Açıkel, Kilis’in daha...

Eşini darp ederek altınlarını aldı ...

Kilis’te Suriyeli bir şahıs, eşini darp ettikten sonra altınlarını aldı....

Kilis’te 2 bin 151 daireye yapı ruh...

TÜİK tarafından yapılan açıklamada, yapı izin istatistikleri 2020 yılı...

İlkbahar dönemi şap ve LSD (çiçek) ...

Hayvan Hastalıkları ile Mücadele ve Hayvan Hareketleri Kontrol Genelgesi gereğince...

Sinema salonları 1 ay daha kapalı

Valisi Recep Soytürk başkanlığında toplanan Kilis İl Umumi Hıfzıssıhha...

Katar Kızılayı ile işbirliği

Kızılay Kilis Şube Başkanı Adnan Erdoğan, Katar Kızılayı ile işbirliği...