Dolar 16,5811
Euro 17,5759
Altın 971,66
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 31°C
Açık
Kilis
31°C
Açık
Sal 32°C
Çar 33°C
Per 33°C
Cum 34°C

Geçmişten Anılar-4

Geçmişten Anılar-4
A+
A-
04.09.2018
164
ABONE OL

Mahmut KANMAZ

 

Ben aslında Kilis doğumluyum ama çocukluğum ve gençliğimin büyük bir bölümü Kadirli’de geçti değerli dostlarım.
Kadirli, ortasından Ceyhan Nehrinin bir kolu olan “Savrun Çayı”nın aktığı, şirin mi şirin, kendine özgü yaşam ritüelleri olan bir ilçemiz. Eskiden Adana’ya bağlıyken, şimdilerde Osmaniye’nin il olmasıyla, oraya mülki olarak bağlanmış durumda.
Çukurova’nın bu güzel kentinde, annem, ikinci babam ve iki kardeşimle birlikte, Bağ Mahallesindeki tarihi ahşap konakta uzun yıllarımız geçti. İlkokulu, Kadirli 7 Mart İlkokulunda, Ortaokulu, Kadirli Merkez Ortaokulunda okuyup bitirmiştim… Şimdi sizlere çocukluğumda, komşu ve mahalle arkadaşlarımla oynadığımız, çeşitli çocuk oyunlarından söz edeceğim:
Kültürel yaşamımızda çocuk oyunlarının önemi ve rolü çok büyüktür. Çocuğun kişiliğinin oluşmasında ve gelişmesinde, etken faktörlerdir bu oyunlar. Kadirli’de oynanan çocuk oyunlarının, sanki mevsimsel bir dizini ve zamanı vardı. Yani, baharda şu oyunlar, yazın şu oyunlar, kışın da falan oyunlar oynanacakmış gibi, çocuk dünyamızda bir yeri vardı bunların…
Baharın gelmesiyle açık havada, fotoğrafta gördüğünüz ahşap konağın etrafında, yöre de adına “çüş tuttum çüldürüm eşşek” denilen, uzuneşek oyununu andıran bir oyunumuz vardı ki, çok eğlenceli olurdu. Ebe olan birimiz, ellerini dizlerine dayayıp eğilmiş dururken, diğerlerimiz sırayla üzerinden atlamaya çalışırdık. Burada eller ebenin sırtına değebilirken, başka hiçbir yerinizin ona temas etmemesi esastı. Tabi bu arada, değdi değmedi tartışmalarının sonu gelmezdi.. Genelde güçlü, boylu boslu bir arkadaşımızın sözü geçerdi her zaman, onun hakemliğine razı olurduk ister istemez. Çelik çomak ve “komen” adını verdiğimiz, bir nevi dedektiflik oyunu oynardık mesela. Sonra herkesin misket olarak bildiği, ancak yörede “gülle” adını alan, yuvarlak cam bilyelerle avcılık oynardık. Ortaya küçük bir çukur kazılır, orası merkez sığınak olurdu. Gülleleri oradan diğer güllelere doğru, başparmak ile işaret parmağımız arasında sıkıştırıp, yine başparmağımızla ittirirdik, fırlatırdık. Birkaç metre uzaklıktaki hasmımızın güllesine isabet ettirmekti amaç. Tabi yenen, yani “üten” ödülünü alırdı. O ödül de verilen bir misket, gülleydi.
Sakız veya cikletlerden çıkan, önü fotoğraflı arkaları numaralı küçük kartlar vardı eskiden. Dönemin film ve ses sanatçılarının, futbolcuların fotoğrafları ve arkalarındaki seri numaralarıyla birlikte, bunlarla “alt mı, üst mü?” oynardık. Avucumuzun içinde kardığımız kartların numaralarından yola çıkarak, kartların altındaki veya üstündeki sayıların büyüklüğüne ve yapılan tahmine göre, hangisi büyükse ve o söylenmişse kazanılırdı. Ödül de, yine verilen bir kart olurdu hep.
Gazoz kapakları toplanırdı torba torba. Ceplerimiz kapaklarla dolardı. Onların birer değerleri vardı bizim gözümüzde. Söz gelimi, yazısız ve renksiz olanlar 50’lik, yeşiller 100’lük, maviler 500’lük, kırmızılar 1000’lik gibi değerlere sahip olurdu. Yere 1-2 metre çapında bir daire çizerdik. Oyuna katılan herkes aynı değerde kapakları tam merkeze koyardık. Sonra sırayla, elimizde yassı taşları kapaklara doğru atarak, onları daire dışına çıkarmaya çalışırdık ki, çıkanlar bizim olurdu. Bunda da tam çizgi üstünde mızıkçılık olurdu hep. Çıktı çıkmadı tartışması sürerdi uzun süre.
Fırıştak denilen bir oyunumuz vardı mesela, genelde kışın oynanan. Anadolu’da topaç olarak ta bilinen, Kilis’te “deveme” adını alan bu oyun, bir ucu sağ el orta parmağımıza sabitlenen ipe dolanmış fırıştağın, yere fırlatılıp dönmesi ve yerde hızla dönerken, sağ el iki parmağımızı açarak onu avucumuza almamız ve yerdeki rakibimizin veya rakiplerimizin fırıştağına vurma şeklinde olurdu. Bu arada ahşap fırıştağın irili ufaklı olanı, sinek gibi sessiz döneni ve tartar tartar diye, ses çıkarıp
döneni gibi türleri vardı.
Çizgi oyunu vardı ki, buna Kilis’ te de “memleket” denirdi. Yere dikdörtgen şeklinde bir çizgi çizilir, bu da altı eşit odacığa bölünürdü. Yassı bir taşla, bir odacıktan diğerine, sırayla çizgi üzerine denk gelmemek kaydıyla ve de tek ayak üzerinde hareket ederek, ayakla bunu gerçekleştirirdik. Bu oyunu hem kız hem erkek çocuklar karışık da oynardık.
İp atlardık yine kızlı erkekli. Çember çevirirdik, saklambaç, elim sende ve yağ satarım bal satarım oynardık. Okullarda hatırlarım, özellikle beden eğitimi derslerinde genelde mendil kapmaca oynanırdı. Çok da çekişmeli ve heyecanlı geçerdi. Öğretmenimizin gözetiminde ve hakemliğinde icra edilen bu oyunda, birimiz ilerde bir mendili elimize alıp (hoş artık günümüzde bembeyaz, mis gibi mendillerde kalmadı ya…) kolumuzu uzatarak beklerken, iki kişi, o mendilin etrafında dört dönerek, önce artık kim kaparsa kapar ve koşarak arkadaşlarının yanına doğru koşarken, diğerinin de onu kovalaması ve yakalamaya çalışmasıyla biterdi. Burada yakalanmamak esastı.
Bir de isimsiz bir oyun olarak, kömür veya kireç parçası gibi bir cisimle, taşların, tahta parçalarının veya benzer şeylerin altına, yani dışardan görünmeyen yüzlerine, çizgiler çizerdik gizlice. Diğerlerinin onları arayıp bulması ve çok sayıda işaretin bulunmasıyla biterdi oyun. Tabi bulunamayan çizgiler eksi olarak işlem görürdü her zaman.
Yakan top dışında, sayıya bağlı olarak tek kale veya çift kale maçlarımız da olurdu, heyecanı en yüksek oyun şekli olarak. İçi şişme balonlu, dışı meşin toplarımız olurdu. İç topun şişme ucu, ince bir lastik boruydu. Ağzımız ve nefesimizle şişirip ucunu sıkıca bağlardık. Onu da dış meşinin içine sıkıştırırdık. Ama abartmıyorum bir maçta belki 100 defa, topun ya havası iner, ya da ucu dışarı çıkıp bağı çözülürdü. Onardıktan sonra, kaldığımız yerden maç devam ederdi. Kale, genelde iki taş arasından ibaret olurdu. Burada da anlaşmazlık genelde, golün atımında yaşanırdı. Goldü, değildi tartışmaları dakikalarca sürer giderdi.
Oyunlarımız yaz mevsimindeyse, oyunların sonunda toplu halde, Savrun’a yüzmeye, yöre diliyle “çimmeye” giderdik. Savrun bizim denizimizdi, havuzumuz, gölümüz velhasıl bizim Kadirli’nin yaşam pınarıydı, her şeyimizdi.
Sülemiş tepesinin eteğinde, saatlerce Savrun’da yüzer eğlenirdik. Sonra yorgun argın evlerimize dönerdik akşamüzeri. Tabi, evden de geç kaldığımız için işittiğimiz azarın ve yediğimiz fırçanın haddi hesabı olmazdı.
Ama çocukluğun verdiği o coşku, o heyecan, o oyun ritüelleri, dolu dolu yaşanırdı gün boyu. Ertesi gün yeniden tekrarlanırdı aynı şeyler. Bütün bunlar olurken, aramızdaki arkadaşlık, dostluk, çocuk yüreciğinden yansıyan içtenlik, saflık ve yaşam sevinci hiç eksilmezdi… Bugün bile en az 50 yıl önceki bu anıları, bütün canlılığıyla anımsıyorum. Her şey bir film şeridi gibi canlı duruyor belleğimde.
Yaşayan bütün oyun ve mahalle arkadaşlarıma sağlıklı uzun ömürler ve kaybettiklerimize de Allahtan gani gani rahmetler diliyorum. Mekânları cennet olsun.
Bugünlük de bu kadar değerli dostlarım. Kültür ve folklor dünyamızın yansımaları olan, böylesi değerleri ve güzellikleri anlatmaya ve onları sizlerle paylaşmaya devam edeceğim kısmet olursa.
Bir başka konuda yeniden buluşuncaya kadar, sevgi, barış ve huzurla kalın…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.