Dolar 33,1002
Euro 36,3198
Altın 2.613,78
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 38°C
Açık
Kilis
38°C
Açık
Per 37°C
Cum 36°C
Cts 37°C
Paz 38°C

Gün Gelir ve Düşler de Evrilir!

Gün Gelir ve Düşler de Evrilir!
A+
A-
11.03.2020
447
ABONE OL

Mahmut İ. KANMAZ

 

Tekrar birlikte olmaktan mutluluk duyduğumu ifade ederek, arkası yarın kıvamındaki, anılarımı ve yaşadıklarımı anlatmayı, bu yazımla da sürdürmek isterim sevgili arkadaşlarım.

Sahi, nerede kalmıştık?
Bayağı zorlu süreçlerden sonra, idealim olan Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü, Müzik Bölümüne kayıt yaptırıp, derin bir ohh çekmemde kalmıştık sanırım.
Evet,aynen de öyle… Yıl 1975 idi.

“Davulun sesi uzaktan hoş gelir” diye bir kelam vardır bilirsiniz.
Şimdi anlatacaklarım, biraz da bu metafor üzerine kurulu… Bunu en baştan belirteyim izninizle.
Neden öyle dedim?
Şundan: Bir şeyi çok istemekle, onu başarmak ve üstesinden gelebilmek çok farklı şeylermiş de, onun için dedim öyle bir şeyi… Yani… Yanisi şu:
Ben okula kayıt yaptırdıktan sonra, bir yandan da iş aramaktayım kendime.
Zira yaşamak ve ayakta kalabilmek için, öyle olması gerekiyordu.
Okul devam ederken, uygun bir işe de sahip olmuştum. Aşağı yukarı bir altı ay kadar sonra…

1972’de kurulmuş olan “Bağ-Kur” olmuştu yeni işyerim. Yani, henüz daha yeni yeni yapılanma aşamasında olan bir kuruma ve üstelik te, çok yoğun işlerin olduğu bir servise atamam yapılmıştı, “memur” olarak…
Sigortalılar Dairesi Başkanlığına…
Çalışanlar da tıpkı benim yaşlarımda, genç, dinamik ve güzel insanlardı.
Ama iş çok, bir saniye bile dinlenecek vaktiniz olmuyor. Çok sevdiğim çayı bile, iki arada, bir derede misali, yalap şalap içebiliyordum ancak… O denli yani. Artık anlayın gerisini.
İş kısmı böyle… Gelelim bunun okula yansımasına…

Akşam işten çıkıp, koşarcasına okula yetişmeye çalışıyordum her gün. Daire, Kızılay İzmir Caddesinde… Okul Beşevler’de.
Demiştim ya daha önce, okul gece bölümü diye…
Birinci sınıfın sonlarındayım. Her şey çok iyi… Çünkü çalışmaya başlamadan önce, sabahtan akşama kadar okulda oluyordum. Zira başarılı olmak için öyle gerekiyordu.

Bilenler iyi bilir ki, müzik öyle kitaptan okurcasına yapılan bir şey değil.
Ara verdiğinizde herşey geriye gidiyor.
Çok çalışmanız, çok tekrar etmeniz ve bir o kadar da çok vaktinizin olması gerekiyor. Yoksa al kitaptan çalış ve ezberle olmuyor işler… Okul, klasik müzik temeli üzerine eğitim sistemini kurmuştu. Bu anlamda piyano öğrenirken, ilgili metot alıştırma kitaplarındaki parçaların defalarca üzerinden geçiyorduk. Bela Bartok gibi mesela…Benim esas çalışma çalgım, yani enstrümanım kemandı. Piyano yardımcı, ya da ikinci branşım oluyordu. Okuldaki tanımı o şekildeydi. Bunlarda sene başında belirleniyordu.

Çok iyi bir okuldu gerçekten. Ama çok zordu. Zor olması önemli değil de çok çok zaman ayırmanı istiyordu.İşte asıl sorunda buradaydı zaten. Yani bende pek bulunmayan, vakit yetersizliği…
Şimdi gündüz bir işte çalış. Akşam koştur koştur derslere yetiş. Öncesinde de verilen hiçbir ödevi yapmaya fırsat bulama. Olmuyordu, yani öyle bir dünya yoktu. Herkes bütün günboyu okuldalar. Sen hem çalışıp, hem de burada başarılı olmak iste… Biraz zordu. Hatta biraz değil bayağı bir zordu. Bilenler iyi bilir.

Okulun katları, küçük küçük çalışma odaları doluydu. Her odada bir piyano bulunur, oraya kapanıp akşama kadar çalışabilirdiniz. Çok sayıda böyle odacık vardı. Onlarca sayıda diyebilirim.
(Sevgili kardeşlerim, Şener Demir, Mustafa Bülbül, Mahmut Sarıçalık, Seyfettin İnceoğlu, Mansur Kaymak, Atilla Doğansoy, Şeref Demirel, Ferda Okur, Kenan Tuna, Necmi Akarsu ve Arife Soydemir’e selam ve sevgiler olsun. Beni çok iyi anlayacaklardır diye umarım.)

Benim piyano hocam, okulun genç asistanlarından, Nevhiz Sezgin Hanımdı. Çok severdim onu. Güleryüzlü ve sabırlı biriydi. Çok güzel piyano çalardı.
Çalarken uzun parmaklarının, piyano tuşları üzerindeki narin dokunuşunu ve kadife gibi tuşlara basmasını hayranlıkla izlerdim. O zamandan beri görüşme imkânımız olmadı. Umarım sağlıklı ve huzurludur. Selam ve sevgiler olsun.

Keman Hocamda daha sonraları “Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü” olan Profesör Hasan Hüseyin Akbulut’tu.
Bana keman çalmayı ısrarla ve sabırla öğretmeye çalıştı ama az önceki mücbir nedenlerle, istenilen randıman ve başarı alınamıyordu. Ben de bunun farkındaydım ama yapacakta fazla bir şey yoktu hani.

Birinci sınıfı öyle ya da böyle atlatıp, ikinci sınıfa gelmiştim bile…
İşte, bir şeylerin istediğim gibi gitmediğinin farkına varmam dabu döneme tekabül etmekteydi.
Tamam, arzuladığım ve düşlerimi süsleyen bir okula gelmiştim ama sonrası önemliydi. Yani sürdürebilmek… Gündüz iş, gece okul çok zordu. Her gece saat 23.00 sularında okuldan ancak çıkabiliyordum.
Oradan, Beşevler’e yürü ve dolmuş, otobüs bekle, eve ulaş ve yat… Sabah erkenden kalk işe git, akşam yine okul…
Devr-i daimin zorluğunu görebiliyor musunuz kıymetli arkadaşlarım.
İkinci sınıftaydım ve bu seneyi de atlatırsam, bitirmeye bir yılım kalıyordu.
Ama onunda bitmeye pek niyeti yok gibiydi sanki. Beni bayağı bir zorluyordu. Hem de iyicene…

kanmaz

Ben de oturdum, oldukça radikal fakat bir o kadar da ayağı yere basan, gerçekçi bir karar aldım ve o yıl ki, üniversite sınavlarına bir kez daha girdim.
Amacım, en azından devam zorunluluğu olmayan bir okulu kazanıp, akademik eğitimimi o şekilde sürdürmekti.
İdeal ve düşlerime, daha farklı bir branşta ve şartlarıma uygun olacak bir başka okulda, devam edebilirdim.
O nedenle de planlarımı böyle bir okula kanalize ettim ve tam da bana göre olacağını düşündüğüm bir okulu, kendime hedef olarak seçmiştim.

Yıl 1977 ve hedefim bu kez, o zamanlarda bayağı bir popüler olan, “AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu” idi.
Her ne kadar Cilavuz Öğretmen Okulu Fen sınıfından mezun olsam da “sözel”im de fena değildi… Bu okulda, yani gazetecilikte, o zamanlar toplam puan denilen, bir puan türüyle öğrenci almaktaydı.Halen nasıldır bilmiyorum.

Neyse, lafı fazla uzatmadan, benyine girdim üniversite sınavına, bayağı iyi bir puanla da, kazandım gazeteciliği.
Üniversite anlamında, iki yılım zaten Gazi Müzik’te geçmişti, artı şimdi, gel bir dört yıl daha oku bakalım işin yoksa.Herşeye sıfırdan başlamak gibi…
Yani hiç dönem kaybım olmazsa ve dört yılda bitirsem bile burayı, artı iki yılda Müzik bölümü olmak üzere, altı yıl üniversitede okumuş olacaktım öğrencilik yaşamım boyunca… Bayağı kıdemli bir öğrenci olacaktım anlayacağınız.

Ama burayı kazanmış olmam iyi olmuştu. En azından iş yaşamı ve okul birlikte gidebilecekti.
Öyle de oldu çok şükür. Üçüncü sınıfta bölüm seçme zorunluluğu vardı.
Ya Gazetecilik bölümü, ya Halkla İlişkiler bölümü ya da Radyo Televizyon bölümü seçilebilecekti. Tabi gerekli koşulları sağladıktan sonra… Ben, zaten daha çok istenen ve revaçta olan, Radyo Televizyon bölümünü seçtim. Hatta derslerinin biraz daha fazla ve zorlu olmasına rağmen…

Ama idealimiz vardı, düşlerimiz vardı, değil mi? İdealim, gerek yeni okulumla ve gerekse bölümümle ilgili olması bakımından, TRT idi bundan sonrası için…Bölüm tercihi de onun için…
Bağ-Kur’da çalışıyordum ama burası hedeflerimle ve okulun amaçlarıyla örtüşmüyordu. Bir yayın kuruluşu olarak, TRT’yi istemem o nedenleydi. Yani kendi branşımla ve aldığım eğitimle uygunluk göstermesi bakımındandı bütün bu gayret ve isteklerim. Allah’ın yardımıyla o da olacaktı mezuniyet sonrası. Önce “Ankara Radyosu” akabinde kazanılan bir kurum içi sınavı sonrası, “Yayın Şefi” olarak “TRT Dış Yayınlar Dairesi Başkanlığı”, yani daha bilinen adıyla, “TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu” ve onun da ardından terfian, “TRT Trabzon Radyosu, Yayın Yönetim Şube Müdürlüğü”… Üstüne üstlük, bu görevime ilave olarak, uzun süren bir de “Radyo Müdürlüğü”ne vekâlet dönemi…Nihayet oradan da emeklilik halleri…

Gerçekte bütün bunların olabilmesi için, öncesinde benimde çok çalışmam gerekliydi. Çok şükür dönem kaybı olmaksızın ve tamda dört yılda bitirmiştim gazeteciliği.Yani bugünkü yeni adıyla, “Ankara Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesini”…

Hani her işte bir hayır vardır denilir ya, bütün bunları yazarken şunlar geldi aklıma… Müzikte okuyorken, ya derslerim aksıyor diye düşünüp, işten çıksaydım ve daha başka bir iş imkânının peşinde olsaydım, bakın neler olabilirdi…Beyin fırtınası yapalım…
Bir kere, hayatımın anlamı olan onu, yani “yeşil gözlüm”ü hiçbir zaman göremeyecek ve tanıyamayacakmışım.
Çünkü o da benden yalnızca 10 ay sonra Bağ-Kur’a girmişti memur olarak… Hem de benim olduğum servise ve benim masamın hemen arkasına… Görebiliyor musunuz sevgili arkadaşlarım. Türk filmlerinde olur ya, “Kader ağlarını örüyor” şeklinde sıkça söylenen repliğin, yaşama ve gerçeğe uyarlanmış halini…

Cenab-ı Allah’ın hikmetinden sual olunmaz. Buyurmuştur hani, “Bazen sizin hayır bildiğiniz şeylerde şer, şer diye bildiklerinizde de hayır vardır. Siz nereden bileceksiniz ki?…” Aynen de öyledir.
Yarınların kime ne getireceğini ve kimden ne götüreceğini kimseler bilemez.

İşte ona sebep diyorum ki, herşeyin hayırlısını istemek en doğrusudur.
Olmayan bir şeyi, illa ki oldurmak için uğraşmamak lazımdır.Olmamasında da vardır bir hikmet… Bazen de işi oluruna bırakmaktır aslolan. Ama her daim için, azim, istek ve çalışma arzusunu da elden bırakmamak kaydıyla tabiki. Ancak ondan sonra, Allahtan en hayırlısını ve en doğrusunu istemek lazımdır. Bu kaderci bir yaklaşım değil bana göre.Zira, öncesinde çalışma ve isteme iradesi fazlasıyla gösterilmiştir ve elden gelen ortaya konmuştur.Hani bilinir ve denir ya, “Önce sen çalış, didin, çabala ve ondan sonra, ancak Allaha tevekkül ol ve ondan merhamet bekle” diye. Ben naçizane böyle düşünürüm. Tabi katılmayanlar olabilir buna, ona da saygı duyarım haliyle…

Neyse, Gönül işe yeni girmiş ve onunla tanışmıştık ki, ben de devam mecburiyeti olmayan Gazetecilik’i seçmiş ve orada okumaya başlamıştım…
Hatta evlendikten sonraki, ilk evimiz de, okula oldukça yakın, Emek’teydi…
Yani, hayat devam ediyor, mücadele ve gayret, hiç bir zaman sona ermiyordu.
Bakalım arkası yarının bundan sonraki bölümünde neler olacak? Yeni gelişmeler, ne gibi sürprizlere gebe acaba?
Bunları da daha sonraki yazılarımda anlatalım olur mu? Anlaştığımızı umarak, ben sözlerimi burada noktalamak istiyorum.

Her şey gönlünüzce olsun derken, yüreğiniz sevgi ve merhamet, bedeniniz sağlık ve afiyet, hanenizde, mutluluk ve huzurla dolsun inşallah…
Hoşça kalın sevgili arkadaşlarım ve değerli dostlarım. Allah’a emanet olunuz.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.