Dolar 13,5346
Euro 15,3121
Altın 748,42
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 15°C
Sağanak Yağışlı
Kilis
15°C
Sağanak Yağışlı
Per 14°C
Cum 15°C
Cts 13°C
Paz 13°C

Günah Dönemeci

Günah Dönemeci
A+
A-
02.01.2015
74
ABONE OL

Ahmet ELMALI

 

Sayın okurlarım;

Zaman zaman elime olayları Kilis’te geçen ilginç hikâyeler geçmektedir. Bunların kaybolmasını istemediğim için sizlerle paylaşmak istedim. Hikâyelerde Kilis’i anlatan anılar, mekânlar, tarihi bilgiler geçmektedir. Şimdi sizlere Şevket BULUT’tan “GÜNAH DÖNEMECİ” adlı hikâyeyi sunuyorum:

***

Kadın, yarım saattir kahvenin kapısını gözetliyordu. Hava çok soğuktu. Saçaklardan buzlar sarkıyordu. Caddedeki buz tutmuş karlarda, silinmez ayak izleri meydana gelmişti. Kadın, “Kahveden ilk çıkacak erkek!” diye mırıldandı. “İlk çıkacak… Kim olursa olsun… Yanına varacağım…” Titredi. Yanına vardıktan sonra, ne söyleyeceğini bir türlü kestiremiyordu. “Eve eli boş dönmem! Çocuklar beni yerler!” diye inledi. “Bahtı kara yavrular… Bir öğün ekmek, üç öğün dayak yiyorlar!…”

Kahvenin kapısı açıldı. Kadın, sokağın karanlığına biraz daha gizlendi. Yüreği güp güp atıyordu. “Aha kapı açıldı!”diye fısıldadı. Buz tutmuş camekândan kahvenin içi görünmüyordu. Ocakçı elindeki bir teneke suyu yola döktü. Derinden derine öksürdü. Şalvarının uçkurunu çözüp köşeye işedi. Sümkürüp burnunu gürültüyle temizledi. Boynunu içeri çekerek tekrar kahveye girdi.

Kadının titremesi artmıştı. Ellerini koltuklarının altına soktu. Titreyen dizlerini birbirine dayadı. Duvara yasladığı sol omzu zonkluyordu. “Ne kadar sovuk! Bu kış daha ne kadar sürecek?” diye içinden geçirdi. İki gündür ağzına tek lokma almamaştı. “Ben açlığa alıştım, ya Selver’im, ya Mustafa’m! Gövşen gözlüm Selver’im, zeytin gözlü Mustafa’m… Kaderi kara sabırlar… Bir ağ gün görmediler…”

Kahvenin kapısı bir daha açıldı. Karların üstüne kalın gövdeli bir adamın gölgesi uzandı. Kadın yerinden kıpırdadı. İşte sonunda beklediği an gelmişti. Kahvenin önünde ayak sesleri duyuldu. Gölgesini kovalayan bir adam, kendisine doğru yaklaşıyordu. Başında bir flört şapka vardı. Eli bastonluydu. Önce bastonuyla yeri yokluyor, ondan sonra adım atıyordu. Hizasına geldiği halde, kadın yerinden kıpırdayamadı. Yaşlı adam, ölgün adımlarla yürüyüp gitti.

Az sonra kahvenin kapısı yine açıldı. Bu kez kararı kesindi. Gelen erkeğin yolunu kesecekti. Şişmanca bir adam, yuvarlana yuvarlana kendisine doğru yaklaştı. Kadın ilk adımını atmak istedi. Tabanı gön yemenileri yere yapışmıştı. Zorlukla  çekip kurtardı. Şişman adama doğru yürüdü. Kelimeler boğazında düğümleniyordu. Acaba söze nasıl başlasaydı?

Beyim diye seslendi. Şişman adam, kalın boynunu güçlükle çevirerek kendisine baktı. Kadın içinden, “Pek yaşlı değilmiş” diye geçirdi.

– Beyim… Sana bir söz diyecem beyim!…

– Ne diyeceksin hanım? Bu gece vakti, bu ıpıssız sokakta işin ne? Hı, hadi, ne diyeceksen çabuk de! Hava soğuk. Adamın nefesi donuyor!…

Kadın titredi. İşte düğümü çözemediği noktaya gelmişti. Acaba kötü kadınlar nasıl müşteri buluyorlardı? Bir sigara istese içmesini bilmezdi ki! Saatin kaç olduğunu sorsa ne gereği vardı. “Hadi bize gidelim” dese…

– Konuşsana kadın? Ne istiyorsun?…

– Şey!… Bir saattir yolunu gözlüyom…

Siyah örtüsünü araladı. Ak döşünü erkeğe gösterdi. Zorla gülümsedi. Erkek iğrenerek yüzünü buruşturdu…

– Kimin yolunu gözlüyorsun be? Ben senin kocan mıyım? Utanmaz! Gece yarısı oldu; evine gitsene! Hırlı var, hırsız var!… Namuslu kadın bu saatte gezer mi? Eğer yolluysan bende iş yok yavrum!… Git, başka kapıyı çal!…

Adam, söylene söylene yoluna devam etti. “Ahlâk bozuldu. O…..lar sokağa döküldü..” diye kaba kaba küfrediyordu. Kadın bir buz yığını gibi yerinde kala kalmıştı. “Karnım aç! Vücudumu satmaya karar verdim…” diyemedi. Tekrar karanlık köşesine çekildi. “Netmeli, nişlemeli Allah’ım? Bana bir akıl ver. Acep bu işten vaz mı geçsem? Elim boş olarak eve nasıl dönerim? Sabahtan beri çalmadığım kapı kalmadı. Karın tokluğuna kirli bez yıkamaya bile razı oldum… Uşaklar yolumu gözlüyor! “Ana bize ekmek getirmedin mi?” diye sorarlarsa ne derim? Mezar mezar gezesice herif! Irgatlığa razı olmadın. Gettin mayın üstünde can verdin. Beni genç yaşımda dul bıraktın. Ben bu hallere düşecek avrat mıydım?”

Kahvenin kapısında yeniden bir adam belirdi. Yine sokağa bir gölge uzandı. Bu seferki uzun boyluydu. Başı açıktı.  Kadın, ışığın altında onu yakaladı. Adam daha çok gençti. Sırtında kalın bir palto vardı. Kadının boğazı karıncalandı. Sesi çatal çıktı:

– Beyim!…

– Buyur hanım?…

– Şey… Bana on lira ver beyim. Elini ayağını öpeyim beyim. Çocuklarım aç! Onlara ekmek götüreceğim!…

– Bu çok bayat bir numara hanım! Daha kıvrak yalanın yok mu? Hadi bas! Biz parayı sokaktan toplamıyoruz!…

– Yalvarırım beyim… Ocağına düştüm beyim…

– Git işine hanım…

– N’olursun beyim… Yalvarırım beyim… İstersen…

– Evet istersem?..

– Şey!… Bir saattir yolunu gözlüyom…

Kadın, siyah örtüsünü araladı. Ak döşü elektrik ışığında donuk donuk parladı. Utançla erkeğe baktı. Erkek telâşlandı, sağına-soluna baktı. Hafifçe öksürdü. Sonra kurnaz kurnaz güldü. İçinden “O biçimmiş” dedi. “Yerim uygun olsaydı, götürürdüm. Daha vakit de erken. Nasıl etmeli? Güzel bir parçaya benziyor. Kırk yılda bir, felekten bir gün çalardık!…”

– Senin adın ne?

– Güllü.

– Buralı mısın?

– Heee!..

– Evin var mı?

– Var!…

– Beni götürür müsün?

– Götürürüm! On lira verecen mi beyim?

– Hadi gidelim. Al sana on lira… Başka para vermem ha!…

Birlikte yürüdüler. Kadın parayı alırken, iliklerine kadar titredi. Yabancı bir erkekten para almak, onunla yan yana gitmek! Her adım atışta gölgelerine basıyorlardı. Ayaklarının  altındaki buzlar çıtırdıyla kırılıyordu.

– Kocan var mı Güllü?

– Yok, dulum…

– Ayrıldınız mı?

– Kaçaktan dönerkene, sınırda döşeli mayınlarda öldü…

– Niçin yeniden evlenmiyorsun?

– Beni kim alır beyim? İki çocuknan! Atlı konağa sığmış da itli sığmamış…

– Demek iki çocuğun da var?

– Var ya!…

Kadın, köşebaşındaki bakkaldan iki ekmekle biraz helva aldı. Koltuğunun altına sıkıştırdı. İçinde, ilk günahı işlemenin heyecanı vardı. Yabancı bir erkeğin koynuna nasıl girecekti? Bu günahın kirini nasıl arıtacaktı? Odun yoktu, soba yoktu..

– Allah gözünü kör etsin herif… Mezar mezar gezesin!… Cennet yüzü görmeyesin… Beni bu hallere düşürdün, rahmetlik babam haklıymış: ‘Ben çıplak adama kız vermem’ demişti. Anam, gözleri önüne akasıca anam, babamı kandırmıştı: ‘Deli olma herif! Oğlan genç… Yakışıklı… Bir it, bir deriyi nasıl olsa sürüdür. Askerliğini yapmış… Kızın bahtı açılmışken verek getsin… Mayıncı Bekir’in gözde adamıymış… Verek getsin, herif…’ Kaçakçı itine vardım da, başıma bu haller geldi…. Ağcurunlu, Yabani Yaşar’la sırtçılık yaparkene, mayın üstünde can verdiler. Ceplerinden ellişer kuruş para çıktı. Ben, on liracığa gendini satacak avrat mıydım?

– Kocanın adı neydi Güllü?

– Adı batsın… Adı da gendi de gerekmezdi.

– Bana oyun falan oynamaya kalkışma! Çetin cevizim ha! Kolay kolay kırılmam!…

Yirmi dakika sonra, bir tahta kapının önünde durdular. Tek katlı, duvarları kerpiç, üzeri toprak örtü ev, dokununca yıkılacak gibiydi. Kadın, elini kapının yarığından sokup sürgüyü çekti. Tahta kapı gıcırtıyla açıldı. Dar bir avluya girdiler. Avlu karanlıktı. Kadın heyecanla:

– Dikkatli yürü. Sağda kuyu var, dedi. Erkeğin elini tuttu. Baştan ayağa titredi. İlk kez yabancı bir erkeğin elini tutuyordu. “Eli nenceni de sıcakmış” diye düşündü. Önden yürüyüp oda kapısını açtı:

– Buyur! Evimiz tek gözlü. Biraz dağınık. Kusura bakma!

– Önce sen gir…

İçeriye girdiler. Kadın raftaki gaz lambasını yaktı. Odanın içini titrek bir ışığın dili yaladı. Ortada bir tandır kürsüsü, üstünde bir yorgan atılıydı. Yüklükte üç-dört şilteyle, bir-iki minder dürülüydü. Odanın iki küçük penceresi vardı. Pencerelere cam yerine mika gerilmişti. Mikaların yırtık yerleri gazete kâğıtlarıyla yamanmıştı. Yerde aşınmış bir hasır seriliydi. Eşikte sapı kırık bir testi boyun bükmüş, duruyordu. Karşı duvarda çatlak      bir boy aynası asılıydı. Aynanın üst köşesine gelinlik giymiş bir kadınla, şık giyinmiş bir erkeğin fotoğrafı sıkıştırılmıştı. Genç adam, dikkatle baktı. “Gelinlik fotoğrafları olmalı!” diye düşündü. Yorganın altında bir kımıltı oldu. Kadın tandır yorganını düzeltti. İki çocuğun başları meydana çıktı. İkisi de uyumuştu.

Erkek, “Çocuklar uyumuş” dedi. Sabiler aç uyudular! Çok geciktim… Umutlarını kestiler.

Üstündeki siyah örtüyü çıkarıp duvardaki paslı çiviye astı. Sırtında dallı, pazen bir entari vardı. Eşarbını da çıkardı. Kara gür saçları omuzlarına döküldü. Erkek kadını alıcı gözlerle inceledi. Kalçaları genişti. Boyu kısa olmakla beraber, etine dolgundu. Kalın gür kaşları vardı. Yüzü ay gibi değirmiydi. Gülümsedikçe, yanaklarındaki iki gamzesi çukurlaşıyordu…

Kadın, yüklükten bir çarşaf aldı. Odayı ikiye bölen ipe astı. Üst başa bir yatak serdi. Çocukları alt başa yatırdı. Yerinden kaldırırken  kız uyandı. Gözlerini ovaladı:

– Ana gız, sen misin?

– Benim, gadasını aldığım. Benim, hatun gızım. Ne tez uyudunuz?

– Mustafa çok ağladı ana gızzz? Karnım sızım sızım sızlıyo! Komşulardan ekmek istedik vermediler ana. Bizi kovdular… Mustafa toprak yedi…

– Size ekmekle helva getirdim gızım… Bak ahacık dur da vereyim.

Bir somunu ikiye bölüp içine helva koydu. Kızına uzattı. Kız hayretle yabancı adamı izliyordu. Gözlerini kırpıştırdı.

– Bu herif kim ana?

Yadırgı değil gızım… Eyi bir adam… Bize para verdi. Hadi sen ekmeğini ye! Mustafa uyanırsa onun da karnını doyurak…

Kadın, ipte asılı çarşafın ardına geçip soyunmaya başladı. Titriyordu. Kalbi göğüs boşluğuna sığmaz olmuştu. “Allah’ım; sen günahımı affet! Halimi görüyon. Başka çarem kalmadı…” Gözpınarlarına biriken yaşları daha fazla tutamadı. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Titrek bir sesle:

– Hadi gel, dedi. Dur dur gelme! Işığı söndüreyim de gel!… Utanırım…

– Allah Allah! Utanmak da ne demek?

– Dur, nolur gelme! Işığı söndüreyim de…

– Bu işi ilk kez mi yapıyorsun Güllü?

– İlk… Vallahi ilk!…

Kadın, yüksek sesle katıla katıla ağladı. Soğuk odanın içinde, acı hıçkırık sesleri yükseliyordu.

– Aaaa! Sen ağlıyorsun Güllü!

– Bakma sen… Hadi gel… Kul kaderini görür… Kaderde bu da varmış…

Kızı, ağzına doldurduğu lokmaları çiğnemeden yutuyordu.

– Noluyon ana gız? Niye ağlıyon? Seni bu emmi mi ağladıyo? Hani bu emmi eyi adam demiştin?

– Hös gızım hös! Sen ekmeğini ye! Bir şeyim yok…

Erkek şaşkınlık içindeydi. Kendini daha fazla tutamadı. Gözleri doluktu. Evin görünüşü, çocukların acıklı halleri yüreğini parçalamıştı. Kadını daha önceki söylediklerine inanmadığı için kendi kendinden utandı. “Ben çok rezilim çok! Şu zavallıların haline bak! Böylesi namuslu kadına el sürülür mü? Böylesi kadın on liraya satın alınır mı?” Dudaklarını dişledi. Ürkek bir sesle:

– Giyin de yanıma gel bacı, diye seslendi.

– Niye? Yoksa beni beğenmedin mi? Ağladım diye mi kızdın?

– Giyin de, buraya gel! Ben sana el süremem! Bu namussuzluğu yapamam! Sen, bundan böyle benim dünya ahiret bacımsın. Hadi çabuk yanıma gel!…

Kadın giyinerek yanına yaklaştı. Kan-tere batmıştı. Gözlerinden hâlâ yaşlar akıyordu. Utançla iki elini yüzüne kapattı. Yeniden hıçkırmaya başladı…

– Hiç kimsen yok mu bacı? Hısım akraban?…

– Kocamın bir kardeşi var… Köyde oturur… Boynu altında kalsın! Beni, karısının üstüne kuma almak istedi… Razı olmadım. “Var, şehirde rezil ol k..cık! Genelevlerde sürün!” dedi. Anam-babam sana ömür. Kara toprağı boyladılar… Başka kimim, kimsem yok!…Yazın Çukurova’ya pamuk toplamaya giderim. Uşaklı olmazsam işim kolay, Uşaklı avrat, heçbir yere sığmıyor. Elim b..lu, ayağım toklu. Nedeyim beyim!… Bu yıl kış çok çetin oldu. Unu-bulguru bitirdik. Yağ yok! Odun yok! Sabun yok!… Kaymakamlığa dilekçe yazdırdım. Odacılık edeyim dedim. Boş yer yokmuş… Arada-sırada komşular bir kaşık aş gönderirler. Elden gelen öğün olmaz; o da vaktinde bulunmaz! Halim Allah’a ayan. Şeytan aklıma girdi, namısımı satıp kör boğazımızı doyurmaya karar verdim… Gecenin ayazında hep yol gözledim… Allah karşıma seni çıkardı. Ahacık halimi görüyon. Dirliğimiz it dirliği…

Adam sessiz sessiz ağlıyordu. Gözlerinin önüne kendi karısı, çocukları geldi. “Düşüp kalkmayan bir Allah” diye düşündü. Elini koyun cebine soktu. Bir cüzdan çıkardı. İçinden bir kartvizitle elli lira ayırdı:

– Kusura bakma bacı! Üzerimde daha fazla para yok! Al şu elli lirayı… Şu da kartım, yarın çalıştığım bankaya gel! Durumunu müdür beye anlatayım. Sana bir iş bulmaya çalışırız. Adresim şu kartta yazılı. Bir daha… Evet, bir daha böyle bir işe yeltenme! Senin gibi güzel ve namuslu bir kadının kötü yola düşmesini istemem… Benim de küçük yaşta babam ölmüştü. Anam genç yaşta dul kalmıştı. Saçını süpürge yapıp bizi büyüttü. Sabırlı ol! Tanrı’ya güven! Dünyada aç mezarı yok! Dünyada namustan daha değerli hiçbir şey yoktur. Kötü günün ömrü az olur… Bak ben her şeyi unuttum…

Kadın adamın eline sarıldı. Uzun uzun öptü. Gözyaşları adamın elini ıslatıyordu. “Allah’ım. Allah’ım; sana inanmayan kâfir. Bu iyi yürekli adamı karşıma sen çıkardın. Bu adam olmasaydı, namusum telef olurdu…” diye düşündü.

Genç adam, daha fazla duramadı. Acele acele ekmek yiyen küçük kızın saçlarını okşadı. Dar avluyu geçip; kendini caddeye attı…

_________________________

Dilek Çınarı, Şevket Bulut.

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.