Dolar 32,9866
Euro 36,0261
Altın 2.558,96
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 36°C
Açık
Kilis
36°C
Açık
Pts 36°C
Sal 36°C
Çar 38°C
Per 37°C

Hacer Olmak!…

Hacer Olmak!…
A+
A-
21.06.2024
25
ABONE OL

Dr. Mustafa TEKÇE

Değerli Dostlarım;

Geçenlerde bir grup hekim meslektaşlarımızla sohbet ediyorduk. Konu yaklaşan kurban bayramıydı. Birden bir doktor hanım; “Bu olayı çölün ortasında İbrahim Peygamberin biraz su ile bir çaresiz kadını ve çocuğunu bırakarak terk edip gittiği olarak gördüğünü fakat Cenab-ı Allah’ın bu hareketi Hacer ve İsmail’e yardıma çevirdiğini, yapayalnız bir kadın ve çocuğunu ıssız çöl ortasında yapayalnız terkederek bırakan tipik bir erkek vefasızlığı karşısında söyleyecek söz bulamıyorum” dedi.

Herkes şok olmuştu. Söz aldım:

– Dr. hanım o konu öyle değil, kutsal metinler alegorik olup, olayları zahirinden hareketle bâtınî idrâke ve enfüsümüze tefekküre yönlendirir. İsterseniz size bu olayın içsel yani enfüsî boyutunu anlatayım, dedim.

Yaklaşık 26 sene önce hastanede sakin bir nöbet gecesi yazdığım bir yazı sanki o an yazmışız gibi gözlerimin önünde canlanarak geldi. Konuşarak izah ettim. Bu izah karşısında dikkatlice dinleyip bir süre sonra da teşekkür ettiler.

Artık yazımın kitaplığımdaki dosyalarımın arasından gün yüzüne çıkma vaktinin geldiğini anladım. Yazıyı dosyadan bu arifiyet günü öncesi çıkarttım.

***

HACER OLMAK

Binlerce yıl önceydi belki de bugündü veya belki de binlerce yıl sonraydı ne fark ederdi ki. Tevhid fikri ve yaşayışı her zaman bir gönülde eser, her zaman bir ruhu dalgalandırır, her an bir idrâki yüceltir ve her an bir şen’de seyrederdi.

İbrahim, tevhid babasıydı.. ispatı ise gerçekte Hacer’di.. İsmail’di. O araştırarak, düşünerek, tefekkür ederek Allah’ı idrâk etmiş, yetişmiş kemal bulmuştu.

Hacer kara bir köleydi, ama karalık ırkının renginden değil, C.Allah’ın zatî idrakinde nefsini rafine ederek kendine ait hiçbir şeyinin kalmamasındandı. Hiçlikti… İbrahim ile tevhid sofrasında ne bulduysa aldı, yoğruldu. Ruhunda esen tüm fırtınalar dindi. Süt liman oldu Hacer iklimi.

Süt liman oldu heva, heves… Kara, deniz, hava, güneş, rüzgâr, toprak…

İbrahim’i özümledi tüm varlığıyla.

İbrahim’di gözbebeklerinden, kulağından, kalbinden damarlarına yayılıveren.

Bu yol İbrahim’de yok olmaksa; yok da oldu.

İşte böyle bir anda buldu İsmail’i. İsmail, Hacer’leşen gönülde parlayan İbrahim nuru, zuhuru ve görünüşüydü.

Hacer’leşen gönül artık bir sefere çıkmalıydı. İsmail de yanındaydı. Yalnızlık ızdırabı Rabbin emriydi… Zira yolların bin yıllık kadim öğretisi böyleydi. Çorak topraklar, yana yana suyu nasıl isterlerse başka topraklarda da İbrahim yağmuru bekleniyordu.

İbrahim’in ikliminde Hacerleşen yüreklerde; İsmail idrâkleri doğunca başka çöllerin İbrahim’i olması gerekiyordu.

Tüm bilgelerin öğretisi de buydu. Ayrılık çok zordu; ama bu emaneti de hep bir giyen olmuştu. Dağlara, taşlara inat…

İbrahim’in yanında bir kelime konuşmamıştı, konuşabilir miydi; ikinin olduğu yerde bir, ayrılığın olduğu yerde tevhid hiç kalır mıydı?

Kızgın çölün ortasında bir kırba su ve İsmail ile kalması gerekiyordu.

– Bu sana Rabbinin bir emri midir diye sordu… İlk kez.

İbrahim sadece “hı hı…” dercesine başını salladı son kez… Ve gözden kayboldu.

İrkildi, ölüm sessizliği kapladı her yeri. Ayrılık ölümden beterdi, vakit kaybetmemeliydi.

İbrahim’sel emaneti gönüllere savurmalıydı.

Hiç konuşmamıştı ya; artık konuşmalıydı.

Koştu koştu.

Dur ey koşan dur.

Gönlündeki İbrahim’i karıştırdı, yokladı. Sanmayın koşuyordu su için ekmek için. Aslında İbrahim’den bir haber veya bir ateş arıyordu. Belki de başlaması için bir işaret.

Evet evet bir işaret arıyordu. Musa, Şuayb’in ikliminden dönerken böyle olmamış mıydı?

Kim bilir belki de İbrahim’i, olacağı gönül Hacer’lerini arıyordu.

Ne de olsa alışık değildi bu yeni hayata.

Çok koştu, yorulmadan tepeleri, ufukları taradı, kızgın güneşin inadına.

Birden gönlündeki tüm pınarların kapısının büyük bir gümbürtü ile yıkıldığını duydu. Setler, barajlar patlıyordu sanki akarsuların önünde…

Bir tatlı serinlik kapladı kızgın çölü. Tüm varlığına bir eminlik geldi. Korkudan eser kalmadı.

O an Tevhidî emanetin kilidi açıldı. İbrahim’sel öğretiyi konuşmaya başladı. İbrahim’in zuhuruysa şayet İsmail, ayağını bastığı yerden ses çıkartmalıydı… Öyle de oldu… Birden bir su sesi duydu. Fışkırmaya başladı ilim, kelâm; Hacer diye görünen bu İsmail’den, bu İbrahim eminliğinden zem zem fışkırıyordu…

Zem zem, zem zem, diye haykırdı… Ne kadar benziyor Hira Dağından inip “beni örtün” diye titreyenin haline.

Birden tüm kâinatta huşuyla bir uğultu yükseldi. Kızgın çöllere dönmüş suskun yürekler dile geliyordu.

Hacer, İbrahim’dir… Hüvvel evvelî…

İsmail, İbrahim’dir… Vel âhirî…

Zem Zem İbrahimdir… Vel zâhirî…

İbrahim, Hâlil’dir…

Vel bâtınî…

Ve hüve ala bi küllî şeyin âlim…

Müjdeler olsun. Konuşmaya başladı Hacer…

Yaşamaya başladı kızgın çöllenmiş gönüller. Şenlenmeye, yeşermeye başladı çorak topraklar.

Müjdeler olsun. Hacer olmak bir âleme daha teşrif etmişti.

İbrahim’in nuru o beldeye de gelmiş, aydınlıklara gark olmuştu. Sevgi, dostluk ve muhabbet kaplamıştı her yanı.

Hayat işaretti. Artık bu aydınlık, İbrahim’sel beldenin işareti gerekliydi.

Kâbe yapımının zamanı gelmişti.

Her İbrahim’leşen gönülün aslında yaşanan Kâbe olduğunun anlatılması gerekliydi. Bu işaret bir tescildi. Bu görev de İbrahim’lerin ilkine düşüyordu.

Ey Hacer olmak sınavından geçen sıfat,

Ey İsmail olan fiil,

Ey İbrahim’den başka hiçbir şeyin kalmadığı vücûd,

Ey zem zem diye diye İbrahim’in aşkını, ilmini, halini yaşatan emin belde;

Sen Kâbe’sin!… Sen Hacer olmak sınavından yüz akıyla geçtin, muştular olsun. Hacer’lerin bol olsun. İsmail’in gürbüz, zemzemlerin ölümsüz olsun; insanlık var oldukça senin adın payidar olsun; seni tavaf eden eksik olmasın; müjdeler olsun; muştular olsun.

Mebrur ve mübârek olsun…

06.04.1998, 01.00 – 9 Zilhicce Arefe gecesi- Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dahiliye servisi Nöbeti…

***

Dostlarım,

Bu sene Hac mevsimi nedeniyle Hac konusunun enfüsi boyutlarını yazmak istiyordum. Hac bir anlamda Hacer’e yolculuk olduğundan Hacer’ül Esved’i selamlayarak tavafa başlanması, Safa ile Merve’deki Hacer Validemizin hervele halinin enfüsde net anlaşılmasının gerekli olması, tevhid ehli kardeşlerimizin günlük hayatta karşılaşabilecekleri yanlış anlaşılmalara meydan vermemek adına bu yazı ön plana geçti.

Tevhid ehlinin hac yolculuğu bir açıdan da İbrahim Halilullah yoludur. Onun makamında Zâti idrâke ererek, enfüsümüzde Hacer Olmak sınavından Tevhid-i sıfat idrakiyle geçen tevhid yolcusu, seni İsmail Olmak adlı daha zor ve hayat boyu daimi olan Tevhidi Efâl sınavı bekliyor. O sınavı da, Tevhid ehlinin hac yolculuğunun tüm yönlerini de başka bir yazımızda zevk ederiz inşallah..

Kurban Bayramınız mübarek olsun, sağlık ve huzurla cümlemize nice bayramlar niyaz ediyorum… Dedem Tüfekçi Mustafa Kemal Tekçe rahmetlinin sözleriyle; “Çok bayramlar göresiniz”…

Aziz Dostlarım… Çok bayramlar göresiniz…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.