Dolar 32,9314
Euro 35,3723
Altın 2.465,11
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 37°C
Açık
Kilis
37°C
Açık
Sal 38°C
Çar 37°C
Per 37°C
Cum 34°C

Havuştaki Sekide Kilis’in Akşam Sefası

Havuştaki Sekide Kilis’in Akşam Sefası
A+
A-
06.09.2019
483
ABONE OL

Mahmut İhsan KANMAZ

Merhaba sevgili arkadaşlarım…
Bugün yine nostalji merakım arttı ve çoğu yazılarımın öznesi olan, rahmetli Arife Kanmaz ninemi, annem Kifayet Kanmaz Yazıcı ve ikinci babam Hacı Yusuf Yazıcı’yı, bir kez daha sevgi ve saygıyla anasım geldi nedense…
Zira üçünü de aynı karede görebilmek mümkün oldu bir resimde tesadüfen…
Arife Özçelebi Kanmaz anneannemi, yani ninemi çok severdim. Beyaz, bembeyaz kartopu gibi bir şeydi rahmetli.
Çok anaç, hassas, kırılgan, duygulu ve halis muhlis bir Anadolu ve aynı zamanda da, tipik bir Kilis kadınıydı.
O da beni çok severdi. Diğer torunlarını da severdi ama benim yerim daha bir farklıydı ona göre. Belki de bunda, benim iki yaşında öksüz kalmamın da etkisi vardır mutlaka, bilemiyorum.

Kaho Mustafa Çavuş dedemi de çok severdim ama o oldukça sert mizaçlı biriydi. Devamlı bağırıp çağıran, her şeye kızan bir yapısı vardı. Rahmetli kızı, yani Kifayet annem, akşamüstleri gündüz Kilis’in bunaltıcı sıcağı ile adeta bir fırın tabanına dönüşen beton ‘seki’yi yıkardı ki, birazcık serinlesin… Güneş gidip de gölge çökünce, kilim ve minderleri serip oturalım diye… Ben de hemen havuşun yan tarafındaki kuyudan ha bire kovayla, gacır gucur su çekerdim ve anneme yetiştirirdim… Dedem de sekinin üstündeki tağanın içinde odada oturur ve ha bire anneme bağırıp çağırırdı.
– Her gün her gün seki mi yıkanır?
Bırakın yıkamayın şunu, diye homurdanıp dururdu. Annem alışık olduğu bu duruma pek aldırmayıp işini sürdürürdü.
Hatta oradan bana bile bir laf sokuştururdu Çavuş dedem…
– Yeter lan çektiğin su, şimdi gelirim ha bak yanına! Dersin ki, sanki kuyunun suyu bitecek. Ama öfke işte…
Dedemin hakkından en iyisi nenem gelirdi. Biz biraz da çekinirdik dedemden.
– Kele n’olor seeğe, sen ne karışon her şeye? Otur oturduğun yerde bi lokma. Sıcağın üstünde oturulur mu heç? Çok söylenme de hös acık, diye çıkışırdı nenem, dedeme…
Dedem bir iki neneme de hulklanıp dururdu ama bakar ki faydası yok susardı.
Hulklanmak, yörede kızmak, öfkelenmek anlamındadır.
Seki, buz gibi soğuk kuyu suyuyla yıkanınca, birazcık serinlerdi haliyle…
Hemen kilimler serilir ve otururduk ailece. Yemekler orada yenir, akşam gelen misafirler orada ağırlanırdı… Orada da yatılırdı… O en dipte, yani tağanın altında benim yatağım açılırdı, benim yanıma nenemin, onun yanına da dedemin döşeği serilirdi, yan yana bitişik nizam…
Annemler yukarıda, tabaka denilen odada yatarlardı. O odanın tağaları da, Nemika Kasteli Caddesi’ne bakardı.
Nenem çok sessiz ve kibar bir insandı, dedem başını yastığa koyduğu anda, pancar motoru gibi horlamaya başlardı. Nenem fukara, gece sabaha kadar, belki on defa dedemi dürtüklerdi.
– Kele kulağımız düştü, yeter herif, öbür tarafa dön acık.
Dedem, uyku arasında bile öfkelenmeyi nasıl beceriyorsa artık, bilemiyorum, nenemle tutuşurlardı bu sefer de…
– Deli misin divane misin sen, niye beni uyandıron, diye çıkışan dedeme, nenem de altta kalmazdı hiç…
– Başım kazan gibi oldu sesinden, senin haberin yok. Sebehe kader seeği mi dinlicik? De hös de bağırıp çağırma gece vakti, milleti mi uyandırıcın. Sessiz uyu!…
Beni tahmin edersiniz, yorganın altında gülmekten karnım ağrırdı, bu komik ve sonuçsuz diyaloglara…
Neyse öyle ya da böyle sabahı ederdik ama dedemle nenem yine atışmayı sürdürürlerdi. Her mevzu, dedem için öfkelenme nedeniydi. Ne yaparsın o da öyle bir insandı işte. Belki bunda yaşadığı zor yılların izleri vardı kim bilir.
Savaş ve seferberlik dönemlerinin getirdiği bir ruh halini taşıyor olabilirdi…
Bir de onu dinlemek ve anlamak lazımdı.

Bir kardeşi birinci dünya savaşında şehit olmuş, kendisi de o dönemde yıllarca asker olmasına koşut, hep bir “İstiklal Madalyası” beklentisi içinde bulunmuştu.
Ama nedense o çok beklediği ve arzu ettiği madalyaya kavuşamadan, kendisi rahmana kavuştu tez elden. Allah’ım gani gani rahmetini esirgemesin ondan ve cümle geçmiş ve şehitlerimizden…
Hacı Yusuf Yazıcı babam da çok severdi akşam serinliğinde sekide oturup gelenlerle muhabbet etmeyi… Çay içmeyi…
Misafirler onun anlattığı kıssaları ve dini menkıbeleri, ağızları açık dinlerlerdi.
Daha önce demiştim ya, Yusuf Baba’nın inanılmaz bir hitabet gücü ve olayları anlatış biçimi vardı. Onunla aynı mecliste olup da etkisinde kalmamak ne mümkündü. Benim de çok ilgimi çekerdi anlattıkları… Şimdi hepsi de masal gibi oldu bunların… Nurlarda yatsınlar.
Sırtımızı dayadığımız duvarın hemen arkası da teyzem Necdet ile Abdurrahman amcamların evleriydi. Seslerimiz olduğu gibi duyulurdu. Zaten yan tarafta da açık bir kapı vardı ki, ben günde en az otuz defa girer çıkardım. Nerede pişen yemeği daha çok seviyorsam, orda kalırdım yemeğe. Onlarda beni çok severlerdi. Necdet teyzemi annem gibi severdim.
O da inanılmaz bir iyilik timsaliydi. O dönemde Kilis’te bilmeyen, tanımayan ve sevmeyen yoktu onu… Çok lezzetli Kilis yemekleri yapardı. Hani, oturup da parmaklarını bile yiyecek kadar diyeyim. O derece yani…

Bazen de onlarda yatardım geceleri.
Yine onların havuşunda, yan yana serilen yer yataklarında haliyle…

Arife Ninemin oturma pozisyonu hep fotoğrafta olduğu gibiydi. Bir dizini altına alıp, diğerini bükerek… Ağzında kalan bir kaç dişiyle, yemekleri nasıl yerdi çok merak ederdim. Sorduğumda da, “biraz ağzımın içinde yuvarlayıp yutorum işte, neb’lim” derdi ve gülerdim ben de…
Belki merak edersiniz, sekide oturan bu üç kişinin, o zamanki tahmini yaşlarını da söyleyeyim size… Annem Kifayet 45, Hacı Yusuf Babam 65, nenemde, 70-75 sularında gibilerdi…
Erkekler otururken, hep böyle dikine çizgili pijama giyerdik. O yıllarda eşofman altı gibi nesnelerle henüz tanışılmamıştı.
Kadınlar, pamuklu veya pazen denilen tek tip, desenli, rengârenk ve hepsinin de modeli birbirine benzeyen entariler giyerlerdi. Altlarında beli lastikli basmadan şalvarlar, olmazsa olmazdı. Başlarında da beyaz tülbent…
Dedemi hatırlıyorum, yazın bile kalın kumaştan dikilme ve ağ kısmı aşağı doğru sarkan bolca, şalvarımsı bir pantolon ve üzerine yün gömlek ve onun da üzerine yelek giyerdi rahmetli. Başında bildiğiniz kasket şapka. Ayağında da Kilis yemenisi… Yeleğin cebinde de zincirli köstekli cep saati. TCDD amblemli, Serkisof markalı diye hatırlıyorum ama yanılabilirim de… Arkası da tren kabartmalıydı sanki.
Bana arada bir yeleğin cebinden çıkardığı, beş on kuruş metal para harçlık verirdi küçükken, ben de hemen Neşet Efendi Konağının karşısındaki Mercimek Mehamet’in bakkal düyenine koşar, artık ya mabel sakız, ciklet (üzerinde saçı bandanalı bir zenci kız resmi olurdu) alırdım ve içinden de artist kartları çıkardı.
O dönemin ünlü oyuncuları işte… Onları biriktirir saklardım. Veya çikolata, kırmızı, sarı, yeşil horoz şeklinde çöpe takılı şeker, daha olmadı, düdük müdük gibi şeyler alırdım. Veya oradan geçen belediye otobüsüne biner, Kilis’te 4-5 tur atardım.
Tuhaf ve çocuğumsu zevkler işte…
Düyen, Kilis’te dükkâna verilen addır.
Akşamları daha bir güzel olurdu Kilis… Gündüzün o boğucu ve kasvetli havası, yerini tatlı bir serinliğe bırakırdı.
Bazen dışardan, önlerinde hocalarıyla, “Amin konvoyu” geçer, hatim indiren ve Kur’an’ı okuyabilen çocuklar hep bir ağızdan söyledikleri ilahilerle, geçitte bulunurlardı. Hemen kapıya fırlar, onları daha bir yakından izler ve imrenirdim.
Neredeyse benim yaşlarımda, hatta daha da küçük olurlardı. Öndeki hocaları ilahi veya dualar okur yüksek sesle, her nakaratta da, çocuklar, “Amin” diye bütün güçleriyle bağırırlardı. Zaten “Amin” yürüyüşü de esprisini buradan alıyordu.
Evet, Kilis Şıh Abdullah Mahallesindeki Arife Ninemin evinden, sekisinden ve çocukluk anılarımdan bahsetmeye çalıştım, dilimin döndüğünce ve aklımın yettiğince bugün. Umarım ve dilerim ki beğenmişsinizdir.
Tıpkı, onlar ermişler muratlarına, bizler çıkalım kerevetine misali gibi oldu bu yazı… Ben bir kez daha, bilcümle yitirdiğimiz canlara ve değerlerimize, Allah’tan bol bol rahmetler diliyor, nurlar içinde yatsınlar istiyorum.

Bir başka konuda, yeniden birlikte oluncaya kadar, istediğiniz her şey gerçek, sağlığınız tam, keyfiniz bol ve daim olsun inşallah diliyorum.

Hoşça kalın sevgili arkadaşlarım ve değerli dostlarım.

——————————————————————
Not: Nostaljik, siyah beyaz iki fotoğraf.
1) Ninem, annem Kifayet ve Yusuf Babam.
2) Kilis Şıh Abdullah Mahallesindeki teyzemlerin evinde, benim 9-10 yaşlarındaki halim.

kanmaz seki (2)kanmaz seki (1)

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.