Dolar 33,0397
Euro 36,0128
Altın 2.562,20
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 36°C
Açık
Kilis
36°C
Açık
Sal 36°C
Çar 38°C
Per 38°C
Cum 36°C

Hukuk Nedir?

Hukuk Nedir?
A+
A-
13.03.2015
797
ABONE OL

Mehmet YALVAÇ 


Kıymetli okuyucular, zaman zaman televizyonlarda Uzakdoğu ve benzer ülkelerin parlamentolarındaki olayları hayretle izlemişizdir. Son günlerde ülkemiz TBMM’sinde meydana gelen olayları hayret ve üzüntü içinde izlemekteyiz. Bu olaylar çok üzücüdür. Halkımıza iyi örnek olmamaktadırlar. Temennimiz, ülkemizin ve parlamentomuzun demokratik bir ortamda hareket etmeleridir. Yarın vatandaşlarımız sayın parlamenterlere o kavgaları sorduklarında nasıl cevap vereceklerdir? Seçmenlerin de bu olayları çok iyi değerlendirmeleri gerekir. Bize göre TBMM üyelerinin her türlü davranışları halkımıza iyi örnek olmalıdır. Gelecekteki insanlarımız bu olayları izlerken bizler gibi düşüneceklerdir.

Hukukla ilgili çeşitli tanımlar bulunmaktadır. Diğer sosyal bilim dallarında olduğu gibi, konuya bakış açısının değişmesi nedeniyle hukuk tanımları arasında da bir oybirliği bulmak güçtür.

Hukuk, Arapça kökenli bir sözcüktür. Hak kelimesinin çoğuludur. Hukuka “TÜZE” de denir. Hukuk kelimesinin günlük dilde değişik anlamları vardır.
– Hukuk, belli bir ülkede belli bir dönemde yürürlükte olan kuralların tümünü içine alan, geniş kapsamlı bir deyim olarak kullanılır.
– Yavuz Abadan’a göre hukuk, içtimai hayat münasebetlerinin cebri nizamıdır.
– Ergun Özsunay’a göre hukuk, insan topluluklarında, kişiler arasında ya da kişiler ile devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen ve kendilerine uyulması devletin zorlayıcı gücü (yaptırım, müeyyide) ile sağlanmış bulunan, düzenleyici, yasaklayıcı ve izin verici davranış kurallarının bütününe denir.

Yukarıdaki tanımlamaları çoğaltmak mümkündür. Ancak şu hususu belirtelim ki, herkesin üzerinde anlaşacağı bir tanımlama yapmak veya bulmak imkânı başta belirttiğimiz gibi yoktur. Çünkü hukukun konusunu belirlemede görüşler az çok birleştirilebilmekte ise de hukukun amacına ve kaynağını belirlemede birlik sağlanamamıştır.

Bu biçimsel tanımlamaya karşılık, hukukun amacını ve kaynağını içeren bir tanımlama yapmak isteyen hukukçular da vardır. Bunlara göre Hukuk, toplumun genel yararını veya fertlerin ve toplumun ortak iyiliğini sağlamak amacıyla yetkili makam tarafından konulmuş ve devlet yaptırımıyla donatılmış sosyal kurallar bütünüdür.

Hukuk kuralı hangi şekilde olursa olsun, ister emredici, ister yasaklayıcı olsun insanın serbest hareketini sınırlayıcı bir karakter taşır. Bu sınırlama zorunludur. Hukuk kuralına uygun hareket edilmesi, kamu gücü tarafından sağlanır. Hukuk kurallarına aykırı davranışta bulunanlara, hukukun öngördüğü yaptırımlar uygulanır. Hukuk kurallarına aykırı davranışta bulunanlara, hukukun öngördüğü yaptırımlar uygulanır. Hukuk kuralı mevcut olmayan ve insan davranışı sınırlanmayan bir yerde düzenli bir toplum hayatı düşünülemez.

Fransız düşünürü Bossuet’in dediği gibi; “Herkesin istediğini yapabileceği bir yerde, hiç kimse istediğini yapamaz. Baş olmayan yerde herkes baş olur ve herkesin baş olduğu yerde herkes köledir.” Çünkü düzen bulunmayan yerde kuvvet egemen olur. Sadece kuvvetin egemen olduğu yerde ise, düzen ve hukuk değil, ancak düzensizlik ve kefillik var demektir. Keyfe bağlı bir toplumda yaşayan kişilerin gerçekten özgür oldukları söylenemez.

İnsanların serbest davranışları sınırlar gözüken hukuk düzeni, onlara belki sınırlı, fakat devletin güvencesine bağlı gerçek bir özgürlük sağlar. Bu özgürlük, herkesin istediği gibi hareket etmesi biçiminde değil, hukuk düzenine uygun olan davranışlarda herhangi bir engele rastlamaması biçiminde ifade olunabilir. Şu halde hukuk, toplum hayatını düzenlerken, insanların özgürlüklerini az çok sınırlamakta ve fakat sınırları belirlenmiş olan özgürlüğü toplumu temsil eden devletin güvencesi altına almaktır. Bu güvence, kişilerin toplum içindeki bütün münasebetlerini kapsayacak genişliktedir.

HUKUKUN AMAÇLARI

Birçok hukukçular arasında bu münasebeti, yani hukukla amacı arasındaki ilgiyi en kapsamlı bir şekilde araştırmış olan Jhering, eserinin özünü bir tek cümlede topluyor: “Bütün hukuku yaratan amaçtır.” Bu suretle Jhering, yalnız hukuk ile amacı arsında çok sıkı ve çözülmez bir bağ kurmakla kalmıyor. Hukukun hedefini de bundan esinlenerek belirtiyor. Ona göre hukuka düşen görev, “Cemiyetin hayat şartlarını teminat altına almaktır.” Bu hükmü inceleyince varacağımız sonuç şudur: Hukukun esas amacı sosyolojik bir ifadeyle cemiyet, hukuki bir deyimle devleti veya devlet halinde ortaya çıkan teşkilatı siyasi birliğin varlığını temin, bir kelime ile emniyeti kurma ve korumadır.

Hukukun görev ve amacını, tamamen güvenliğin korunması esasında toplayan bu görüş tek taraflıdır.

Hukukun amacı; gerek ferdi, gerek toplumsal çıkar çatışmalarını dikkate alarak:

1- Toplum Yaşamını Düzenleme Amacı:

İnsan varlığını korumak ve geliştirmek için toplu yaşamak zorundadır. Toplum dışında yaşayan bir insanı düşünmek mümkün değildir. Toplu yaşam ise, güçlünün zayıfı ezmemesi, anarşinin egemen olmaması için, bir düzeni gerektirir. Hukuk düzeni yalın gücün egemen olacağı anarşiyi önler. Toplumda barışı, güvenliği ve biçimsel eşitliği sağlar. Hukuk düzeni sınırlı da olsa, sürekli ve güvenceli bir özgürlük ortamını da gerçekleştirir. Demek ki, hukuk içindeki çatışmalar, bu çatışmaları gidermek için konmuş olan kurallar ülkeden ülkeye değişebilir. Zaman içinde de farklılık gösterebilir. Bu amaç hukukun biçimsel yönü ile ilgilidir.

2- Toplum İhtiyaçlarını Karşılama Amacı:

Hukuk; toplumun, kişilerin ve sınıfların çıkarlarını korur ve bunlar arasında denge ve güven sağlar. Toplumu oluşturan kişilerin ve sınıfların ihtiyaçları değişen günün şartlarına uymak zorundadır. Bu ihtiyaçlara ve uymayan bir düzen patlamalara yol açar ve sürekli yaşayamaz. Kişilerin ve toplumun ihtiyaçları ise çok çeşitlidir. Bunlar özellikle ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yönlerden başka, doğum, ölüm, beslenme gibi biyolojik yönleri de bulunan bütün bir yaşamı kapsar. Hukuk düzeninin temel unsuru ve amacı bu çeşitli ihtiyaçları karşılamaktır. Bunlar olmadan soyut bir düzen düşünülemez.

Hukukun amacına ulaşabilmesi için, fertlerin hukuk karşısında eşit olmaları, hukukun fertlerin çıkarları yanında, toplumun çıkarlarını da düzenlemiş olmasa yeterli değildir. Ferdi çıkarla, toplumsal çıkar düzenlenirken, bunlar arasında dengenin de sağlanması gerekir. Hukuk düzeni, ferdin çıkarlarını ve varlığını toplum içinde ve toplum için de eritmeyen, toplumsal çıkarları ferdi çıkarlara feda etmeyen ve kuvvetlinin zayıfı sömürmediği bir düzen olmalıdır. Toplumsal yaşamın ihtiyaçları karşılama amacı, hukukun maddesel yönünü oluşturur.

3- Adaleti Gerçekleştirme Amacı:

Hukukun asli görevi yani niteliği gereği, her şeyden önce hakkı ve haklı olanı gerçekleştirme durumundadır. Bunun gerçekleşebilmesi için hukukun takip edeceği yönü, ancak adalet düşüncesi aydınlatabilir. Esasen adalet düşüncesi olmaksızın hak ve hukukun varlığına bile imkân yoktur.

Hukuk ile adalet fikri arasındaki adil bir düzenin teminatını meydana getiren bu sıkı bağlılık, toplumsal hayatı kıymetlendiren en önemli bir etkendir. Onun içindir ki Kant, “Adalet güneşi batarsa, insanlar için yeryüzünde yaşamanın anlamı kalmayacağını” söylemekte haklıdır. Bu suretle adalet, yalnız hukukun kendine özgü nitelik olarak kalmıyor, aynı zamanda toplumsal bir kıymet de ifade ediyor. Bütün bu nedenlerle belirli bir cemiyet çerçevesi içerisinde adaleti gerçekleştirmek, hukukun en önemli amacı durumundadır. Şu halde ampirik ve müspet hukuk, ne kadar çok adaletin anlatımı olur, ne kadar iyi onu ortaya çıkarırsa görevini o kadar başarmış olur.

Mademki hukukun en önemli görevi, toplumsal hayat münasebetlerini haklı bir şekilde düzenlemek; en önemli amacı, adaleti gerçekleştirmektir. Adalet, hukukta gerçekleşeceğine ve hukuk da toplumsal münasebetleri düzenleyen kurallardan meydana gelen bir sistem olduğuna göre adaletin takdir ölçüsüne vurulması gereken konular, bizzat insanlarla onların fiil ve hareketlerinden ibarettir. Bu durum, adaletin öz ve cevher bakımından sabit ve mutlak kalmayıp zaman ve mekân içerisinde ve toplumsal gelişmeye uygar bir şekilde devamlı değişmeye uğramasının nedenini gösterir.

Adalet hukukun dinsel (manevi) veya düşünsel yönünü oluşturur. Bazen eşitlikle eş anlamda kullanılan adalet, tarih boyunca çeşitli biçimlerde anlaşılmıştır.

HUKUKTA YAPTIRIM

Hukuk alanında “yaptırım, müeyyide” zorlamayı anlatır. Kişiler hukukun kendilerine yüklediği yükümleri, kendi istekleri ile yerine getirmedikleri takdirde, kamu gücü aracılığı ile yükümlülüklerini yerine getirmek için zorlanır. Gerektiğinde yükümlülükler zorla yerine getirilir. Böylece toplumun düzeni korunmuş ve düzene uygun hareket edilmesi sağlanmış olur. Yaptırımın iki görevi vardır.

1- Hukuka uygun hareketi sağlama,

2- Hukuka aykırı davranışların doğurduğu sonuçları düzeltme veya etkisiz bir duruma getirme amacı güder.

Hukuka aykırı davranışlar için uygulayan yaptırımlar, hukuk kurallarınca öngörülen yaptırımlardır. Bunlar fertlerin hukuka uygunluğunu sağlayan tek etken de değildir. Toplumun gelişmişlik düzeyi, bir kısım manevi duygular, insanların hukuka uygun hareket etmesini sağlayan önemli etkenlerdir.

Hukuk alanındaki yaptırımın iki özelliği vardır. Birincisi zorlamanın “maddi” yönü, diğeri “manevi” yönüdür. Zorlamanın maddi yönüne “cebir”, manevi yönüne “tehdit” denir. Fiziki zorlama hukuka aykırı davranıştan sonra ortaya çıkar. Buna karşılık tehdit, hukuka aykırı davranıştan önce vardır. Hukuka aykırı davranışı önlemeye yarar. Yaptırımda bu iki özellik birlikte bulunur.

Hukuksal yaptırımlar, değişik hukuk dallarında, değişik biçimlerde kendisini gösterir. Örneğin; ceza hukukunda, müebbet, hapis, para cezası; Anayasa hukukunda milletvekilliğinden düşme; yönetim hukukunda, kaçak yapının yıkılması, ruhsatın iptal edilmesi; vergi hukukunda tazminat ödenmesi gibi. Bu örneklerden anlaşılacağı üzere hukuka uygunluğu sağlama yönünden, kamu gücünün elinde çeşitli zorlama araçları vardır.

YAPTIRIMIN SOSYAL ROLÜ

Yaptırımın hukuk ve uygarlık tarihindeki rolü çok önemlidir. Uygar toplumlarda birçok kişileri hukuka uygun surette hareket etmeye sevk eden etken sadece yaptırım korkusu değildir. Hak ve adalet duygusu, insan hayatının, insan şahsiyet ve şerefinin dokunulmazlığı fikri insanlık ideali gibi, birtakım manevi unsurlar da insanların hareketlerinde önemli bir yer tutarlar. Bu nedenle insanlar genellikle hukuka uygun biçimde hareket etme alışkanlığındadırlar. Fakat bir toplumda bu gibi manevi, sosyal kavramlara kıymet veren insanlar yanında, bunlara hiç veya gerektiği kadar değ tanımayan ve hukuka aykırı eylemleri işlemekten çekinmeyen kişiler de vardır. Bu gibi kimseleri haksızlık yapmaktan ve başkalarının haklarına tecavüz etmekten alıkoyabilecek tek çare hukuk yaptırımlarının kendilerine uygulanacağı korkusudur. Diğer yandan hukuksal yaptırımların yüzyıllarca uygulanması sonunda, insanlarda hukuka uygun hareket etme eğilimi bir içgüdü haline gelmiştir denebilir. Bununla beraber bir topluluk ne kadar uygarlaşmış olursa olsun, hukuksal yaptırımların bulunması zorunludur. En uygar toplumlarda bile, ekonomik, siyasal bunalım dönemlerinde insanların kendi çıkarları uğruna, başkalarının haklarını çiğnedikleri görülebilmektedir. Toplumda barış ve güvenin sağlanması, bugün dahi yaptırımlara bağlı gözükmektedir.

YAPTIRIMLARIN TARİHSEL GELİŞİMİ

Hukuk alanında uygulanan yaptırımların tarihi gelişimine bakacak olursak, insanlığın güvenilir bir hukuk düzenine kavuşabilmesi için geçirdiği aşamaları göstermesi yönünden ilgi çekicidir. Yaptırımın ilk biçimi “kişisel öç alma” sisteminde, haksızlığa uğrayan kimse, kendisine karşı haksız davranışta bulunanı dilediği şekilde cezalandırma yoluna gidebiliyordu. Çünkü toplun bu hakkı zarar görene ve yakınlarına tanıyordu. Kişisel öç alma sisteminin sakıncaları iki noktada görülmektedir. Birinci sakıncası, kişisel öcün sınırı nesnel, objektif bir şekilde tayin edilmiş değildi. Bu yüzden ferdin kendisine karşı yapılan bir haksızlığa karşı tepkisi kişiden kişiye değiştiği gibi, aynı kişinin içinde bulunduğu ruhsal duruma göre de değişiyor ve aşırı bir dereceyi bulabiliyordu. Kişisel öç alan kimsenin ruhsal etkiler altında ölçüyü kaçmış olması, yeni bir kişisel öç hareketine zemin hazırlıyordu. İkinci sakıncası da bu yaptırımın sadece suçu işleyene karşı değil, onun akrabasına ve diğer yakınlarına karşı da kullanılabilmesi mümkündür.

Kişisel öç alma şeklindeki yaptırım sisteminin topluluk içinde barış ve güven etkeni olmaktan ziyade, kişiler arası bir mücadeleye neden olduğu anlaşılınca “kısas” aşamasına gelinmiştir. Bu sistem haksız davranış ile davranışa gösterilen tepki arasındaki eşitliğe dayanır. Örneğin, bir kimseyi öldüren, aynı şekilde ve aynı silahla öldürülür. Kısacası bütün suçlar için kabul edilen Tevrat’ın ‘göze göz, dişe diş’ formülü veya yalnız katil suçlarında kısasa müsaade eden Kur’an’daki kölenin köle, hürün hür ile dişinin dişi ile kısas edileceğini bildiren ayet Bakara Süresi 2/178’de “Ey insanlar! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin varisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.” Bu ayet açıkça göstermektedir ki, kısasın da her zaman tatmin edici bir sonuç vermediği ve intikam duygularını arttırarak diyet, fidye gibi adlarla para ve mal verme karşılığında uzlaşma biçiminde başka yaptırım şekilleri bulunmuştur.

Batının karanlık çağında M.S. 800 sıralarında Roma İmparatorluğu’nun meşhur hükümdarı Şarleman, mahalli memurların zorunlu uzlaşma mahkemeleri kurmalarını ve para cezalarından ücret olarak hisse almalarını istedi. Kanunu ihmal etmek dolayısıyla ödenen para cezası âdeti bu eski adetten gelmektedir.

Örneğin bir şahsa ait bir boğanın diğer bir ailenin herhangi bir ferdini öldürmesi gibi hallerde ödenecek paranın değeri ile zararın tazmini genellikle mümkün olmadığından ihtilafı, kan dökülmesine meydan vermeden halletmek üzere zararı ifa edenin karşı tarafa teslimi diye tanınan bir hukuk kuralı gelişti. Böylece zararın hayvanlar tarafından ifa edilmesi halinde, bu kural gereğince hayvanın sahibi olan şahıs, hayvanı, zarar gören tarafın ailesine onlar tarafından öldürülmek üzere teslim ediyordu. Bu suretle suçlunun (veya suçu temsil eden şeyin) teslimi aileler arasındaki kötü duyguları çok defa hafifletiyordu.

Bu prensip insanlara tatbik edilirken suçlunun mensup olduğu tarafın onu diğer tarafa teslim etmesi veya onu ailenin mensubu olmaktan reddetmesi dolayısıyla, zarara maruz kalan tarafın, ona tatbik edeceği bir cezanın mukabil hareketi getiremeyeceği esasına dayanıyordu. Bu gibi hallerde suçlunun mensup olduğu tarafın suçlu ferdin hayatını kurtarmaktan ve onu böylece ebedi surette sürgüne mahkûm etmekten kaçınması gerekiyordu. Bu türlü sürgün edilmiş fert statüsüne tabi olarak hudut dışına veya müstemlekelere gidip yerleşme hali, müstemleke topraklarında çok yaygın bir gerçek idi.

İlk ceza kanunu, hükümlerini ihtiva eden umumi kanunlar anlaşmazlıkları halletmek için uzlaştırma cezaları gösteren cetveller tanzim etmiş bulunuyorlardı. Bunlar muhtelif fiiller için tespit edilmiş cezaları gösteren tablolar olarak intikal eden cetvellerdir. Eski Yunan’da haksız yere ifa edilen gasp fiilleri için mevcut uzlaştırma cezaları mütecavizin (saldırgan) ve zarara uğrayan ferdin sosyal durumuna, tecavüz fiilinin yapıldığı zamana (gece veya gündüz) olduğu kadar gasp hareketinin meydana geldiği (ev veya tarla gibi) yere göre de çeşitleniyordu. Bütün bunlar ferdi hataların kan dökülmesine neden olmadan telafi edilmesi için yapılmış bir teşebbüstü. Avrupa’da uzlaştırma cezasının miktarı genellikle zarara uğrayan ferdin sosyal statüsüne göre ve Asya’da ise suç fiilini ifa eden şahsın sosyal durumuna göre değişiyordu.

Dayanışma aileleri, savaşta ele geçen fertlerin fidye verilerek kurtarılması ile de ilgili idiler. Buna ‘savaş fidyesi’ ismi veriliyordu.

Kendileri iyi olan ve fonksiyonları itibarı ile de iyi işleyen sosyal kontrol ve hükümet şekillerinin mevcut olmadığı hallerde aile cemaati şekli tabii bir surette ortaya çıkar. Çünkü bu da ortaya çıkmadığı takdirde insanlar her türlü himayeden yoksun kalırlar.

Cemaat ailesi, gruplar arası mücadeleyi önlemek için daha başka tatbiki usullerle de ilgili bulunuyordu. Bunlardan biri bir ailenin ileri gelen temsilci fertlerinin diğer bir aileninkilerden kendi aralarında evlenmeleri idi. Kral veya prenslerin haremleri ekseriya ülkenin önemli gruplarına mensup kadınları ihtiva ediyor ve bu türlü hareket edilmekle mahalli ailelerin prense veya krala sadık kalacakları kabul ediliyordu. Bundan doğan netice, harem entrikalarıdır. Kralın zevcelerinden biri yavaş yavaş ihtilal fikrini onun zihnine sindiriyor. Sevmediği kişileri öldürdükten sonra kendi oğlunun tahtın varisi haline geçmesini temin edebiliyordu.

Aile üyeleri hatalı harekette bulunan akrabalardan genellikle öç alırlar. Örneğin; bir adam karısına herkesin diline düşecek şekilde kötü davranışta bulunursa kadının akrabaları yine kadının erkek kardeşlerinden birini zalim kocayı öldürmekle görevlendirebilirler. Umumi mahkemelerde katili pek az ağır bir şekilde cezalandırır. Suçüstü hallerde zarar gören eş, üçüncü şahsa veya hem suçlu eşini hem de üçüncü şahsı öldürebilir.

Hükümetler ve üstün sosyal sistemler kan kavgalarını, intikamları ve klan savaşları yüzünden bölgelerin ve cemaatlerin parçalanmasını daima önlemeye çalışırlar. Bu önleme usullerinden biri dini liderleri anlaşmazlıkların yatıştırılması hususunda sorumlu tutmaktır. Gregory bu durumda bulunan bir şahıstı. Hıristiyanların mukaddes kitabında umumi hukukun bu türlü özel intikamlara takaddüm etmesi lazım geldiği (yani hususi intikam yoluna gitmeden önce umumi hükümlere uyarak uzlaşmak lazım geldiği) açıkça belirtilmiştir.

İkinci bir usul, müzakere, uzlaşma ve düzeltme denilen safhaları gerçekleştirmek üzere mahalli memurlardan iptidai mahkemelerin kurulmasını istemektir. Bu usulde önce iki ailenin yüz yüze gelerek meseleyi görüşleri istenir. Bu müzakere safhasıdır. Daha sonra zarar gören ailenin zararının ödenmesi için bir tazminat tespit edilir. Bu tazminatın taraflarca kabul edilmesi uzlaşma safhasını teşkil eder. Nihayet iki aile arasında bozulmuş olan münasebetleri düzeltmek üzere bir sulh (barış) ziyafeti tertip edilir ve bu da düzeltme safhasını ifade eder.

YAPTIRIMLARIN UYGULAMA ŞEKİLLERİ

Yaptırımı uygulayacak organ da aynı evrim aşamalarının geçirilmiş olduğunu hukuk tarihi ispat etmektedir. Kişisel öç sisteminde ve kısasın ilk zamanlarında haksızlığa uğrayan kimse bizzat veya onun akrabaları, yaptırım uyguladıkları halde, sonraları oymağın (kabilenin, klanın) başı veya büyükleri bu ödevi üzerlerine almışlardır. Haksızlığın aynı veya iki yabancı oymağa bağlı olan kişiler arasında işlenmiş olmasına göre de kısası uygulayacak organlar da zaman içinde birçok değişiklikler göstermişlerdir. Toplumun genişlemesi ve işlerin artması sonucu oymak başkanı ile birlikte veya onun yerine görev yapacak diğer kişiler, yani “hakemler” ortaya çıkmıştır. Fakat tarafların uzlaşmasına bağlı olan hakemin seçilmesinde ve vereceği hükmün yerine getirilmesinde çıkan zorluklar ve anlaşmazlıklar nedeniyle, zamanla bugünkü devlet yargısını sağlayan adalet ve zabıta örgütünün kurulması aşamasına ulaşılmıştır.

Gerçekten de başlangıçta oldukça çekingen davranan devlet, sonraları uyuşmazlığa düşen kişiler arsında hakkın hangi tarafta olduğumu kesin bir biçimde belirtecek mahkemeleri ve mahkemelerin yerdiği hükümlerin yerine getirilmesiyle görevli icra ve infaz örgütü ile bunların yardımcıları durumunda olan zabıta örgütünü kurmuştur. Böylece, yaptırımların yerine getirilmesi işi kural olarak devletin tekeline geçmiştir.

Günümüz toplumundaki mahkeme ve yargılama sistemi, haksızlığa uğrayanın kendi kendine hakkını almasını yasaklamıştır. Haksızlığa uğrayan kimse mahkemeye başvurarak, kendisine yapılan haksızlığın giderilmesini ve ilgilinin cezalandırılmasını isteme imkânına kavuşmuştur. Mahkemenin bu alanda vereceği karar da devlet gücü ile yerine getirilmektedir.

Ülkemizde bazı yörelerimizde özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Karadeniz bölgelerinde görülen “kan gütme” hareketleri, kişisel öç almanın kalıntılarını ve bu sistemin sakıncalarını göstermeye yeterlidir.

Mahmut Tezcan eserinde; kan gütmeyi doğuran ve sürekliliğini sağlayan çeşitli nedenler arasında; ekonomik nedenler, toplumsal nedenler ve bireysel nedenleri alt başlıklar altında açıklamıştır. Bunlardan ilk iki madde çok önemlidir. Şanlıurfa’da kan güdülmemesi şerefsizlikle itham edilir. Öç alma toplumca onaylanmaktadır. “Namusunu temizledi”, “Kardeşinin kanını yerde bırakmadı”, “Babasının öcünü aldı” diye kabil takdir edilir. Bu ve benzeri sözler kan gütmenin olduğu her yerde geçerlidir. Biz de çocukluk ve gençlik yıllarımızda birçok kan davası kavgalarını gördük veya yakından dinleme imkânını bulduk.

KADINLARIN KAN DAVALARINDAKİ ROLLERİ

Ülkemizde kadınlardan genellikle erkeklerden aşağı statüde oldukları için öç alınmıyor. Gaziantep ve Kilis yörelerinde kadından öç almak ayıp sayılır. Yine, toplumda eskiden beri az önemsediklerinden ve fizik yapılarının da erkekten az elverişli olduklarından onlardan öç almak beklenmiyor.

Kadınlar, kan davasının olduğu yerlerde genellikle olayların oluşumuna yardım etmekte, aracı olarak kullanılmaktadırlar. Örneğin; pusu kurmak, çocuğa telkinde bulunmak, kocalarını kışkırtmak gibi… Malatya’da meydana gelen bir yaralama olayında biz de tarafları barıştırmada aracı olmak istedik. Olayın gerçekleştiği gün kadınların erkeklerle birlikte hareket ederek çeşitli tahrik yöntemlerini kullandıklarına tanık olduk.

Yaşam süremiz içerisinde köylerimiz içinde çok olaylar olmuştu. Hepsinin kendine göre ders alabileceğimiz özellikleri vardır. Bu olaylarda tespit ettiğimiz ortak özellik, olayların bize göre basit birtakım nedenlerle meydana gelmesidir. Bazı kişilerin de bu olayların meydana gelmesinde aktif rol oynamalarıdır. Yaptığımız görüşmelerde tarafların bu durumdan büyük bir üzüntü duymaları ve bir daha böyle olayların tekrar etmeme dilekleridir. Biz de görüşme yaptığımız bu kişilerin dileklerine içtenlikle katılmaktayız.

Bu yazımızı Özgecan’ın vahşice öldürülmesinin arkasından idam geri gelsin diyenlere bir nebze hukuk ve adaletin hangi aşamalardan geçerek günümüzdeki duruma gelindiğini belirtmek için yazdık.

Ülkemizin daha uygar, daha demokratik bir düzeye gelmesini içtenlikle arzu ederiz, Adaletin uygulanması konusunda da tüm vatandaşlarımızı tatmin edici bir adaletin uygulanması dileğiyle…

KAYNAKÇA:

1- Abadan Yavuz. Hukuk Başlangıcı ve Tarihi. Kenan Mat. İstanbul-1943.

2- Bilge Necip. Hukuk Başlangıcı. Turhan Kitabevi. Ankara-1986.

3- Kur’an Bakara Süresi. 2/178.

4- Özsunay Ergun. Medeni Hukuka Giriş. İst. Üniversitesi Yayınları. İstanbul-1979.

5- Tanyol Cahit. Sosyal Ahlak Laik Ahlaka Giriş. 1. İst. Üniv. Ed. Fak. Yay. İstanbul-1960.

6- Tekinay Selahattin Sulhi. Medeni Hukuka Giriş. Filiz Kitabevi. İstanbul-1987.

7- Tezcan Mahmut. Kan Davaları, Sosyal Antropolojik Yaklaşım. Ank. Üniv. Eğitim Fak. Yay. Ankara-1981.

8- Velidedeoğlu V. Hıfzı. Türk Medeni Hukuku. Cilt. 1 İstanbul-1968.

9- Yalvaç Mehmet. Hukuka Giriş. (Sosyoloji Açıdan Hukukun Temel Kavramları) Özmert Ofset. Malatya-1999.

10- Yalvaç Mehmet. Aile Sosyolojisi. İlkel Toplumdan Modern Topluma Aile. Evin Ofset. Malatya-2000.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.