Dolar 33,0356
Euro 36,0315
Altın 2.560,89
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 36°C
Parçalı Bulutlu
Kilis
36°C
Parçalı Bulutlu
Pts 36°C
Sal 36°C
Çar 38°C
Per 37°C

Hz. Peygamberimizin Kutlu Doğum Haftası ve Birlikte Yaşama Ahlakı

Hz. Peygamberimizin Kutlu Doğum Haftası ve Birlikte Yaşama Ahlakı
A+
A-
25.04.2015
767
ABONE OL

Mehmet YALVAÇ
Hz. Peygamberimizin Kutlu Doğum Haftası ile ilgili etkinlikleri her yıl Diyanet İşleri Başkanlığı, il ve ilçe müftülükleri Türkiye genelinde camilerimizde de yapılmaktadır. Ankara’da ikamet etmemiz nedeniyle düzenlenen etkinliklere semt camisi, Kocatepe Camisi ve bu yıl Ahmet Hamdi Akseki camisinde katıldık. Kur’an ziyafeti, ilahiler ve yapılan konuşmalar tüm katılanları duygulandırmaktadır. Semt camileri de kendi imkânları ölçüsünde bu hafta ile ilgili konuşmalar yapıldı. Kur’an ve ilahiler okundu.

Biz de Hz. Peygamberimizin Kutlu Doğum Haftası ve Birlikte Yaşama Ahlaki ile ilgili bu yazımızla katılmak istedik. Yapılan konuşmaları, okunan Kur’an’ı ve Peygamberimizi öven ilahileri zevkle dinledik ve etkilendik. Bu etkinliklerin toplumumuza ve İslam âlemine bir mesajı vardır. Her Müslüman bu etkinliklerden kendine bir hisse çıkarması gerekir. Bu vesileyle Hz. Peygamberimizi saygı ve rahmetle anarken O’nun mesajlarının tüm Müslümanlara birer rehber olmasını temenni ediyoruz.

Aile toplumun en küçük birimi, çekirdeği ve temeli olarak görülmektedir. Sosyolojinin kurucularından Le Play’in de belirttiği gibi aile toplumun en küçük birimi veya sosyal hücresidir. Ona göre fizikçi için atom, biyoloji için hücre ne ise sosyolog için de aile odur. Devlet içinde aynı şeyi söyleyebiliriz.

Ünlü Türk sosyologu Ziya Gökalp de aileyi cemiyetin küçük modeli olarak görerek, güçlü aileyi güçlü millet ve devletin temeli olarak görmektedir.
Aile kurumunun önemi, iptidai cemiyet hayatı için olduğu kadar bugünkü toplumlar içinde çok önemlidir.

İnsanlar yerleşik tarım hayatına geçmeden önce tarımsal üretimde bulunmaksızın ve köpekten başka evcil hayvan beslemeksizin bitkileri toplayarak ve hayvanları avlayarak yaşadıkları bir prehistorik tarım öncesi devri geçirmişlerdir. Tarım öncesi devri taş aletleri ile tanınmaktadır. Yakın çevrelerdeki hayvanlardan ve bitkilerden avlama ve toplama suretiyle faydalanabiliyorlardı. Bundan dolayı bu devrin insanlarına mikro-çevre istismarcıları diyoruz. Zimmerman bu yaşam şekline mikro-çevrelerin istismarına dayanan tam göçebe hayatın hâkim olduğu safha (toplama ve avlama safhası) demektedir.

Bu dönemde dahi birlikte yaşayan aile fertlerinden erkek avcılık yaparken kadın ise yedikleri bitki ve doğal meyveleri toplarlardı. Aile içinde birlikte yaşama ve dayanışmayı görmekteyiz.

Müslüman âlim ve düşünürler, insanların birlikte yaşama zorunluluğunu birlikte yaşamanın hukuki ve ahlaki ilkelerini hem Allah’ın insanları birbiriyle kaynaşıp toplu halde yaşamaları gerektirecek şekilde yarattığını bildiren ayet ve hadislere hem de insanın fıtratı (yaradılış) gereği sosyal bir canlı olduğu şeklindeki geleneksel kabule dayandırırlar. Buna göre inananlar tek başlarına üstesinden gelemeyecekleri kadar çok sayıda ihtiyaçla kuşatılmış; toplumsal hayat ve bu hayatın gerektirdiği devlet, siyaset, ahlak, hukuk gibi kurumlar bu ihtiyaçları, bir arada yaşayıp yardımlaşarak karşılama zaruretinden doğmuştur.

Farabi, el-Medinetü’l-fazıla (Erdemli Ülke) adlı ünlü eserinde “insanın birlikte yaşamaya ve yardımlaşmaya ihtiyacı” anlamında, her ferdin kendisi için gerekli şeyleri tek başına elde etmesinin mümkün olmadığını, bundan dolayı insanların topluluklar oluşturmayı ve birbiriyle yardımlaşmayı sağ1ayaak bir fıtratta yaratıldığını belirtir. Böylece insanların, hem tek başlarına bütün ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz bulunmaları hem de Yüce Allah tarafından değişik yeteneklerle donatılmaları ve farklı imkânlara sahip bulunmaları, onları aralarında iletişim kurmaya, birbirleriyle kaynaşmaya, yardımlaşıp, dayanışmaya yöneltmiştir. Kur’an Hud 11/118 ve en-Nahl 16/71 ayetleri bu hususu açık olarak belirtmektedir.

İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde bedevi (göçebe) toplumları açıklarken insanlar tek başlarına bütün ihtiyaçlarını karşılayamazlar. Ekmek ihtiyacını karşılamak için buğdayı ekenler, elde edilen buğdayı un haline getirenler ve ekmek yapanlar ayrı ayrı meslek sahipleridirler. Diğer ihtiyaçlar için de giyecek ve kullanılan gereçler için aynı ayrı meslekler doğmuştur. İnsanların çeşitli tehlikelere karşı birbirinden güç ve yardım almaya ihtiyaç duymaları, yerleşim birimlerinin doğmasını sağlamıştır. Toplumsal hayat sürtüşme ve çatışmaları da beraberinde getirmiştir. İşte bu tür yıkıcı durumları adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde önleme ve insanların birlikte barış içinde yaşamalarını sağlama zorunluluğunun sonucu olarak devlet ve siyaset kurumları ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde insanlar birbirlerine muhtaç bulundukları ve bu yüzden bir arada yaşamak zorunda oldukları için Yüce Allah, onları sevgi, saygı, şefkat, merhamet, dayanışma, yardımlaşma gibi toplumsal ahlaka temel teşkil edecek yüksek duygu ve eğitimlerle donatmıştır.

Hz. Peygamber efendimiz veda hutbesinde “…Arap’ın başka ırka, başka ırkın Arap’a, beyaz ırkın siyah ırka, siyah ırkın beyaz ırka -takva dışında- bir üstünlüğü yoktur demiştir.

Tarihçi-Felsefeci okul temsilcilerinden Arthur de Gobineau (1816-1882) “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme” adlı eserinde toplumların gelişme ve yıkılmasında en önemli faktör ırktır. Kendisine göre bir kavmin çözülmesi veya soysuzlaşması kavmin artık eski değerini yitirmesi demektir. “Artık o kavmin damarlarında aynı kan dolaşmamaktadır. Yabancı kanların karışmasıyla gittikçe melezleşerek ırk değerini yitirmiştir.”

Kendisine göre insanlık tarihinin başlangıcında beyaz, sarı, siyah olmak üzere üç ayrı ırk vardı. Bütün diğer ırklar bu üç ayrı ırkın karışmasından meydana gelmiştir. Bunlar içinde en yetenekli ve en yaratıcı olanı beyaz ırkın özellikle “Arya” koludur. Bu ırk arı haldeyken büyük mucizeler yaratmıştır. Kendisinden sonra gelenlere ilham kaynağı olmuştur.
Houston Stewart Chamberlain (1885-1926).” 19 Yüzyılın Doğuşu” adlı 1899 da Almanca olarak yayınlanan eseriyle Un salmıştır. Chamberlain tıpkı Gobineau gibi ırkları üstün ve aşağı ırklar diye sınıflar. Üstün ırk beyaz ırktır. Beyaz ırkın en üstün kolu da Aryalardır. Bunlarda eski çağlarda Greklerle Romalılar, zamanımızda da Toton -Chanberlain’in anladığı anlamda-lardır.

Chamberlain’e göre ırkların birbiriyle karışması iyi sonuçlar verebilir. Chamberlain’e göre yalnız-Yahudi ırkı değil Aryalar, Totonlar da çeşitli ırkların elverişli bir biçimde kaynaşmasından doğmuştur. Bundan sonra da ırklar elverişli bir biçimde birbirleriyle karışabilirler. Yahudiler bulundukları topraklarda daima yabancılıklarını korumuşlar. Daima ulusların insafsız, zalim, yıkıcı birer sömürücüsü olmuşlardır.

Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü gibi Hz. Peygamberimizin birlikte yaşama ahlaki anlayışı yoktur. Hep kendilerini ayrı ve üstün görmüşler,
görmeye devam etmektedirler.

Osmanlılar döneminde o geniş topraklar üzerinde yaşayan insanlar (tabaa) ne ırklarından ne dinlerinden ne de mezheplerinden dolayı mağdur edilmemişlerdir. Devletin her kademesinde ayırım yapmaksızın kendilerine görevler verilmiştir. Dillerini konuşarak ve dinlerini yaşayarak Türklerle birlikte kardeş olarak yaşamışlardır. Kilis’te Türklerin ne Ermeni halkı ne de Yahudi halkıyla hiçbir sorunları olmamıştır. İngiliz ve Fransızların güneydoğuyu işgali ile birlikte Ermenileri kullanmışlardır. Ermeniler İngiliz ve Fransızların yanında yer alarak asırlarca kardeş gibi yaşadıkları Türklere karşı her türlü saldırıda bulunmuşlardır. Buna karşılık Türk halkı nefsi müdafaa hakkını kullanarak canlarını ve mallarını korumaya çalışmışlardır. İçlerinden hâlâ Kilis’te kalarak Müslüman olanlar da olmuştur. Bizlerin çocukluk yıllarında yine Kilis’te Yahudi aileleri de vardı. Mezbahada kasapların davarları bir Yahudi tarafından kesilirdi. Manifaturacı, buğday hanları ve tahin imalatı yapan iş yerleri vardı. Hiçbir Müslüman Türk, “Bu Yahudi’dir, bundan alışveriş yapmayalım” dememiştir. Biz de her sabah Yahudi imalathanesinden küspe almaya giderdik. Daha sonraki yıllarda kendi istekleri ile İsrail’e göç etmişlerdir.

Malatya İnönü Üniversitesi’nde görev yaptığımız yıllarda da Malatya’da yaşayan Ermenilerin bir kısmı ile tanışma imkânı bulmuştuk. Çaylarını da içtik. Malatyalı arkadaşlarımızın olumlu hatıralarını dinledik. Sarkis isimli bir Ermeni çok güzel kundura dikerdi. Tanınmış dış doktoru vardı. Hâlâ yaşamlarını sürdürmektedirler. Ne zaman ki emperyalist güçler bunları kullanmaya kalktı o zaman durum değişti. Ermeni çeteleri gelecek benim namusuma malıma ve canıma saldıracak sesimizi çıkarmayacak mıyız? Elbette dedelerimiz de kendilerini korumak için savunma yapmışlardır.

1982 Anayasamız, Madde 10: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanım önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanımaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletinde de birlikte yaşama, yardımlaşma ve eşitlik ilkesi Anayasamızın ilk maddeleri arasındadır.

XXI. Yüzyıl uzay çağıdır. Bu çağda dünyamızda yapılan bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler sonucu meydana gelen küreselleşme dünyamızı bir köye dönüştürmüştür. Kitle iletim araçlarındaki gelişmeler hızlı bir şekilde devam etmektedir. Buna bağlı olarak ulaşım hizmetlerinde çok büyük kolaylıklar sağlandı. Her türlü seyahatler çoğaldı. Köyden kente göçün hala devam etmesi köyleri boşalttığı gibi yeni büyük şehirler, metropoller ve megapoller oluştu. Yeni kültür değerleri yaratıldı. Hayata bakışı hikmet ve merhamet değil sömürüye dayandırdı. Birinci ve ikinci dünya savaşları, soğuk savaş dönemleri örnek olarak verilebilir. Daha sonraları Atatürk’ün yapmış olduğu mücadele ve kurtuluş savaşları sonucu yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması diğer sömürge ülkelerine örnek oldu. Onlarda bizden esinlenerek bağımsızlıklarına kavuştular.

Özellikle Müslüman ülkelerde emperyalist güçler tarafından başlatılan bahar hareketi sonucu meydana gelen şiddet olayları, Tunus, Libya, Mısır, Irak, Filistin, Afganistan, Suriye ve Yemen’de meydana gelen şiddet ve çatışma ortamı insanlığın vicdanını sızlatmaktadır. Bu olaylar ne adına yapılıyor? Emperyalist ülkeler bu karışıklıklardan yararlanarak silah satıp para kazanmaktadırlar. Nerde insan hakları, nerede adalet bunları soran ve araştıran yoktur.

Müslüman ülkeleri yönetenlerin ve o ülkelerin halklarının Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri (petrol vb. gibi) kendi halklarının yararı, huzuru ve mutluluğu için kullanmalıdırlar. Savaşarak kendi tarihi miraslarını yok ediyorlar. Amaçları nedir? Bu ve benzeri soruları hepsinin düşünmeleri gerekir. O zaman bu şiddet ve öldürmeden yaz geçerler. İslam dininde böyle bir şiddet ve adam öldürme yoktur. Allah kimseyi evinden ve yurdundan ayırmasın. Komşumuz Suriye’nin yaşadığı dramı yakından görmekteyiz.

İslam, insanlarda ilkel güç mücadelelerini ve çıkar çatışmalarını reddeden, bunun için de adalet ve hakkaniyet ölçüleri çerçevesinde herkesi kucaklayan derin ahlaki duygular geliştirdi; ilahi yasalar, prensipler koydu; Peygamberimiz Efendimiz, insanları bunlara uymaya çağırdı.

Kur’an’da ve hadiste buyrulan ve tavsiye edilen zekât, sadaka, besleme, bağış gibi erdemli faaliyetlerin amacı, Müslümanların birbirlerine maddi yardımda bulunmasını teşvik etmek suretiyle toplumda dayanışma ve paylaşma ruhunu canlı tutmaktır. Duygu paylaşımı da (huzur evleri ziyareti) birlikte yaşama iradesini güçlendirmektedir.

İslam dünyasında üzüntüyle izlediğimiz nefret, ayrışma ve şiddet psikolojisiyle bunun dışa yansıması olan toplumsal ayrışma, bölünme ve kopmaların, kitlesel çatışmaların, şiddet ve terör olaylarının, İslam ilkeleri ve kültürel birikimiyle taban tabana zıttır. Bu hareketler İslam’a zarar vermektedir.

Kur’an-ı Kerim, iyi bir Müslüman’ın kendisi içim örnek olması gereken kişinin Hz. Peygamber olması icap ettiğini bize öğütler. Peygamberimizin en önemli niteliklerinden biri, insanlar ile iyi ilişkiler içinde olmasıdır. Çünkü insan ilişkileri hayatın her alanını, tüm insanların vazgeçilmez haklarını, alış-verişi, ölçüyü ve tartıyı doğru yapmayı, helal şeyleri yiyip içmeyi, iyilerle oturup kalkmayı, edep kurallarına uymayı karşılıklı konuşmayı ve sözleşmeyi, yol arkadaşlığını, adaleti gözetmeyi, zulümden kaçınmayı, emaneti korumayı, sözünde durmayı, iyi komşuluğu vb. gibi işlerin hepsini kapsar.

İslam’ın en önemli özelliklerinden biri, kolaylık ve hoşgörü dini olmasıdır.
İslam’da terör olmaz, çünkü İslam dini bir kişiyi öldürmeyi yasaklamıştır. (Kur’an Naide Suresi 5/2)

Hangi mezhep, meşrep ve anlayış bir masum kanını akıtmayı, camileri bombalayıp, türbeleri, mezarları yakıp yıkmayı meşru görebilir? Batıda bu tür davranışlar var mıdır? Elbette yoktur.

İslam dini vahşet ve terör dini değildir.

Gücümüz yettiğince kötülükleri bertaraf edebilmek, her türlü ayırımcılığın önüne geçebilmek ve beraberce huzur içinde yaşayabilmek için saygı, hoşgörü, merhamet ve adalet başta olmak üzere tüm ahlaki erdemleri hayatımıza hâkim kılalım. Hoşça kalın.

KAYNAKÇA:
– Bilgiseven Kurtkan Amiran. Köy Sosyolojisi, Filiz Kitabevi, İst-1988.
– Diyanet İşleri Başkanlığı. Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlaki Ankara-2015.
– Karagöz İsmail. Birlikte Yaşama Ahlakı ve Hukuk. Ankara-2015.
– Kösemihal Nurettin Şazi. Sosyoloji Tarihi. Remzi Kitabevi. İst-1968.
– Kösemihal Nurettin Şazi. Tecrübi Sosyoloji (Paul Descampa’dan Çeviri.Pulhan Mat. İstanbul-1950)
– Kur’an-ı Kerim Meali. Ankara-2006
– Sarıçam İbrahim. Diyanet İşleri Başk. Ankara-2011
– Şentürk Lütfi-Yazıcı Seyfettin. İslam İlmihali. Ankara-2010
– Yalvaç Mehmet. Hukuka Giriş. Malatya-1999
– Yalvaç Mehmet. Aile Sosyolojisi. Malatya-2000
– Yeni Anayasa 1982. Serhat Yayınları, İstanbul-1984.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.