Kadirli-Kilis Yolcuları Kalmasın!-2

23 Kas 2020 Pts 8:36
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mahmut İhsan KANMAZ

Selam ve sevgilerimi sunarak bir yazımla daha birlikteyiz.

Malumlarınız olduğu üzere, önceki yazımda, çocukluğumun her yıl tekrarlanan bir rutini haline gelmiş olan, Kadirli-Kilis yolculuğunu anlatmaya çalışacaktım. Ancak mevzu, bu iki güzide şehrimizin tanıtımına gelince, haliyle yer kalmadı meramımızı dile getirmeye. Bugün kısmetse artık anlatacağız.
O zaman hazırsanız buyurunuz yola koyulmaya… Ya Allah ya bismillah… Bahsettiğim gibi, Kadirli yerlisi yılın her Haziran’ında yayla göçüne başlar sevgili arkadaşlarım. Zira aşırı sıcaklar, mecbur kılar bunu. Çukurova’nın karasal iklimi ve kavurucu sarı sıcağında insanlar, tutarlar daha serin ve yüksek olan yaylaların yolunu. Haliyle nüfusta azalır bu dönemde. Dışarda tek tük insan olur.

İşte bizlerde yayla niyetine Kilis’e giderdik her yıl üç ay kadar bir süre için.
Hep aynı minibüsle üstelik…
Sanırım rahmetli olmuştur, Kilis Bölük mahallesinde ikamet eden bir Hüsamettin amcamız vardı, ona haber salınırdı önceden ve kararlaştırılan günde, Kilis’ten çıkıp gelirdi Kadirli’ye bizi almaya…
Hiç unutmam, 27 plakalı gri kurşuni renkli, ford taunus marka bir minibüstü.

Saat 10.00’a doğru, Kadirli Bağ Mahallesindeki ahşap konağın önüne geldiğinde, sevinçten yerimde duramazdım. İçim içime sığmazdı. Kilis’e gidecektik. Çünkü nineme ve dedeme kavuşacaktım. Onları çok sever ve özlerdim. Şıh Abdullah Mahallesindeki, havuşlu ve kuyulu evlerinde, onlar da bizim yolumuzu gözlerlerdi gariplerim. İki tatlı ihtiyarcık… Görmüş geçirmiş, Kilis’ten başka bir yer bilmemiş, orada doğup, bütün ömürlerini orada geçirmiş, iki pir-i fani insancık. Allah mekânlarını cennet-i ala eylesin. Ninem Arife ve dedem Mustafa Çavuş… Tipik iki Kilis insanı… Konuşmalarıyla, hareketleriyle ve alışkanlıklarıyla, her şeyleriyle tam Kilisli…

Neyse, Hüsamettin amca arabayı evin önüne yanaştırır ve bizler de zaten önceden hazır olan eşyaları yüklerdik. Çok ıvır zıvır olurdu. Birkaç “denk” denilen kaba eşya mutlaka yer alırdı.
Arabanın içine sığmaz, büyükleri minibüsün üstüne sıkıca bağlardı Hüsamettin amca… Tabi Yusuf baba yaşlı olduğu için, eşyaları iki kat tahta  merdivenlerden indirip çıkarmak biraz daha büyük olan bana ve iki küçük kardeşime kalırdı. Annem de muaftı o işlerden. Ama hiç de gözümüze gelmezdi. Kilis’e gidecektik ya… Yorgunluk falan hissetmezdik hiç.

Öğleye doğru işler biter ve minibüs harekete hazır hale gelirdi. Mahalleden arkadaşlarımızın ve komşularımızın el sallamaları ve arkadan su dökmeleri sonrasında, yolculuk başlamış olurdu.
Minibüste zaten beş kişi olduğumuz için, herkes bir cam kenarına oturur ve coşku içinde yolculuğun keyfini çıkarırdık.
Rahmetli annem yolluk hazırlardı. Genelde de, Kilis’te “Et balığı” diye bilinen, sarımsaklı kuru köfte yapardı. Tabi Kilis usulü… Bir parça ekmekle köfteler yenirdi. Hüsamettin amcaya ekmek arası yapardık ki, yemesi kolay olsun diye.

Hacı Yusuf Baba önde, şoför mahalli denilen yerde oturur ve Kilis’e kadar ağzı ve dili hiç durmaz, mütemadiyen dualar okur ve tespihler çekerdi. Başında kasketi illaki olur. O sıcakta artık nasıl dayanır bilemezdim, kalın ceket, yelek ve yine yün pantolon giyerdi rahmetli. Yalnız pantolonun ağ kısmı aşağı doğru sarkardı.
O dönemlerin kıyafeti öyleydi işte. İçine kareli yün gömlek giyer, en üst düğmesine kadar düğmelenmiş olurdu.
Yeleğin cebinde kostaklı saat eksik olmazdı.  Çok uzun olmayan sakalı vardı. Fazla konuşmazdı zaten arabada. Gerektiğinde, en çok bir iki kelam ederdi Hüsamettin amcayla. Annem hemen uyku moduna geçer ve uyuklamaya başlardı. Garibim hazırlıklardan dolayı yorulurdu zahir. Eşyaların toparlanması, yemek ve temizlik derken, içi geçerdi fukaranın.

İki küçük kardeşim Fatma ve Mustafa’ya bir şeyler anlatırdım yolla ilgili. Onlar da can kulağıyla dinlerlerdi beni.
Oyunlar oynanır, bazen uyuklanırdı.

Zaten hepi topu dört saat sürerdi yolculuk. Kadirli’den önce Osmaniye’ye gidilir, oradan da “Gavur Dağı” denilen yükseğe çıkılırdı. Annem artık uçurumdan aşağı bakamazdı hiç. Çok korkardı böyle yerlerden. O da başlardı dua etmeye endişe içinde. Euzü besmeleler çekilir, bilinen bütün dualar edilirdi korku içinde.
Eee can tatlı ne de olsa.
Yol, eski yoldu. Şimdiki gibi otoban falan yoktu. Gidiş gelişti yollar. İki şeritli. Bölünmemişti yani.

Alaman Pınarı denilen yerden geçilirdi ama biz bir an önce gidelim diye durmazdık hiç. Sadece havuzlu bahçede oturup çay içen ve bir şeyler yiyen insanları görürdük o kadar.
Fevzipaşa ve Kömürler yine güzergâh üzerindeydi. Biz o zamanlar İslahiye üzerinden giderdik Kilis’e. Daha kestirme olduğu söylenirdi Antep yoluna göre… İslahiye-Kilis arası bir saat, bilemedin bir saat onbeş dakika falan sürerdi. Belki daha tez gidilebilirdi ama Yusuf baba sık sık Hüsamettin amcaya tembih ederdi: “Kardaş aman gözünü seveyim yavaş git, acelemiz yok!…” O da çok terbiyeli ve saygılı bir Kilis şoför esnafıydı. Soyadını hatırlayamadım ama yanılmıyorsam Ünlü ya da Ünlüoğlu olabilir. Ama yine de emin değilim. Çok iyi bir insandı.

“Tamam Yusuf Emmi merak etme, başım gözüm üstüne” der ve gerçekten de hıza merak salmazdı. O nedenle biz Kilis’e normalden biraz daha geç ulaşırdık.
Olsun ne çıkardı ki… Zaten İslahiye’ye gelince hepimizi bir heyecan sarardı. Ne de olsa Kilis’e az kalmıştı artık. Araba plakaları hep 27′li olmaya başlardı. Bu da demekti ki, artık vuslat çok yakında bir yerlerdeydi.

Kilometre levhalarını saymaya başlardım. Yazardı önce “Kilis 50 km.” diye. Sonra 40, 30, 20 ve nihayet 10 deyince, çocuk yüreğim iki kat atmaya başlardı heyecandan.

Şehrin yaklaştığının işareti olan reklam panoları yer alırdı yolun sağ cenahında… İşte kiminde, “Otel Paris, Kilis’teki huzurlu eviniz” yazardı, kiminde, “Portalin gazozları”, kiminde de, “Kilis’te buz gibi Kilis gazozu içilir” yazardı. Arada bir banka reklamları da olurdu. “Mevduatınıza en yüksek gelir, bilmem ne bankası” diye yazardı üzerinde.

Nihayet, “KİLİS, nüfus 43 bin, rakım 640 metre” tabelası gözünüze ilişirdi.
Biraz sonrada Kız öğretmen okulunun önünden Nemika Kasteli’ne doğru yol alınırdı. Kastel solunuzda kalır ve asfalt yol orada sona ererdi. Artık, küçük küçük kare siyah taşlı caddeye girdikten bir iki yüz metre sonrada, solda ninemlerin ev kapısı görünürdü. Araba evin önüne yanaşır ve hemen içeri girip ninemlerle sarmaş dolaş olurduk. Eşyaları falan unuturduk.
Yusuf Babanın bağırmasıyla nihayet kendimize gelirdik o saat… “Nere gittiniz? Tez indirin şu eşyaları!”
Şoför Hüsamettin emmi arabanın üzerine çıkar, aşağıda bana uzatır, ben de eve havuşa yığardım onları. Ufak tefekleri Fatma ve Mustafa hallederdi. Denk zaten fiyonk gibi bağlı olduğundan taşınması kolay olurdu. Bilmeyenler için söyleyeyim denk denilen şeyin ne olduğunu.

Yere savan, battaniye veya kilim gibi bir şeyler serilir, içine yatak, yorgan, yastık ve benzeri şeyler konulur ve en sonunda dürülerek kalın iple sıkıca bağlanırdı.
Hani denir ya “Deli bağlar gibi…” Aynen.
İşte bunun adı “Denk”tir Anadolu’nun birçok yerinde. Öyle bilinir hep.

Eşyalar tamamen boşaldı mı, araba giderdi. Ta ki, üç ay sonra dönüş vaktine kadar. Hep aynı minibüsle gelir giderdik.
Birbirimize alışmıştık artık. Ben bazen arabaya ve  Hüsamettin Amcaya rastlardım Kilis’te gezerken tesadüfen.
Selamlaşır ve hal hatır sorulurdu. “Yusuf Emmiye selam ve saygılarımı ilet, ellerinden öperim” derdi bana. Çok saygılı ve kibar biriydi… Nurlarda uyusunlar.

Kilis’te sıcak olur aslında. Hele temmuz ve ağustos aylarında… Gündüz dışarı çıkılmaz mecbur kalınmadıkça.
Bir de sineği çok olurdu o zamanlar. Arsız nevinden, her biri palıt gibi nohut büyüklüğündeki karasineklerden bahsediyorum. İnsana aman vermezlerdi.
Kovala gitmez, tebelleş olurlardı.

Rahmetli nenemin elinde sinek öldüreceği, çat pat vurur dururdu sağa sola. Ancak, gözü pek de iyi göremediğinden, üç vuruştan ikisi karavana olurdu hep. Kimseye de pek vermezdi. Çok kıymetliydi ona göre.
Dibinden kopardı zamanla. Plastik olduğu için de, ateşte ısıtılıp yapıştırılırdı.

Hoş birçok şey öyle tamir edilirdi.
Oyuncak arabaların çıkan tekerleri, yırtılan ayakkabıların yama yapılarak yapıştırılması. Her şey kıymetliydi eskiden.
Mesela bana, her sene hazır bir pantolon alınırdı sergicilerden.
Genelde de dizleri ve arka tarafları tez yıpranır ve yırtılırlardı. Hemen at onu, al yenisini, yoktu öyle bir şey. Benim yaşımda ve jenerasyonumda olanlar bileceklerdir, yama yapılırdı yırtılan yerlere. Kimse ne ayıplar ve kınardı. Çünkü herkesler de öyleydi aşağı yukarı. Her pantolonda bir iki yama mutlaka olurdu. Büyüklerde de.

Siyah okul önlüğünü üç beş sene giyerdik. Artık büyüyen cüsseye dar gelen önlük denilen arkadaş, mecburen yenilenirdi. Diz boyunda olan bir önlük bir kaç sene sonra, kasık hizasına ancak gelirdi. Ondandır hep, eskiden çocuklara bir şey alınırken, birkaç beden büyük alınması halleri. Seneye de giyer denilirdi.

Ben hiç bir zaman ayağıma tam gelen bir ayakkabı giyemedim hiç. Mutlaka şlap şlap büyük alınırdı. Olmadı ayakkabının burnuna pamuk tıkanırdı. İnsanımızın her şeye bulduğu kendince çareler işte…

Pantolonun beli geniş, boyu da uzun olurdu muhakkak. Yani kemer olmasa belinizde, pantolonun sıyrılıp dizinize inmesi sürpriz olmazdı. Bazen kemer yerine ip bağlarlardı belimize…
Düşünebiliyor musunuz, nerelerden nerelere gelmişiz. Şimdi çok şükür her şey var. Her şey bol… İsraf da çok tabi ki…

Kilis’te günler iyi geçerdi. Bir kere gidecek kapı çok. O zamanlar bütün büyükler hayattalar. Bağlılık ve ilişkiler çok sıkıydı. Şimdinin birçok şeyi belki yoktu o zamanlar, ama onun yerine başka şeyler vardı.
Sözgelimi herkesin arabası yoktu mesela. Her yere tabanvayla gidilirdi.
Gece gezmeleri, bir mahalleden bir başka mahalleye küçük büyük yürüyerek gidilip gelinirdi. Al sana zoraki egzersiz.
Bir tek bağa ve seybanaya at arabası veya eşeklerle gidilirdi.

O eşeklerle gidip gelmek hem zevkli olurdu, ama bir yandan da tehlikesi vardı. Özellikle çocuklar için. Eğer tedbirsiz oturmuşsan eşeğin sırtına, eşeğin yolda gördüğü bir karpuz kabuğuna eğilmesiyle, tepe üstü yere serilmen bir olurdu.
Bu şekilde çok düşmüşlüğüm var da onun içindir lafı sakız gibi uzatmam.

 

kanmaz

 

En iyisi lastik tekerli at arabalarıydı.
Atın ayağından çıkan ritmik sesler eşliğinde ve şarkılar türküler çığırarak, yol alınırdı bağa doğru. Tabi sabahın köründe hem de. Sıcağa kalmayalım diye, erkenden düşülürdü yollara. Arabada türlü ihtiyaç maddeleri, yemeklikler, yatak yorgan, minder, kap kacak gibi eşyalar da olurdu mutlaka.
Ama keyif ve mutluluk ganiydi. Bağda sarı kehribar gibi üzümler yenecek, kavun karpuzların olmuşları kesilecek, hayirler (incir) toplanıp mideye indirilecektir. Hem de bal gibi üstelik.

Yaz tatili dediğin nedir ki? En fazla üç ay… Göz açıp kapayıncaya kadar geçiverir.
İşte eylül ayının başları demek, bizim de Kadirli’ye döneceğimiz tarih demektir.
Zira okullar açılacak, hazırlıklar yapılacak, dükkân temizlenecek, oranın düzenlenmesi falan gibi işler olacak.
Onun için, yolcu yolunda gerekti.

Yine kararlaştırılan bir günde, aynı minibüs kapıya gelip dayanırdı. Üstelik sabahın seherinde…
Ben çok üzgün olurdum, hem de çok.
Ninemlerden ayrılacağım için. Onlar ağlar bir yandan, bizler ağlardık diğer yandan. Veda edilecekti artık. Allah kısmet ederse, seneye kadar gelemeyecektik Kilis’e… Özlemin acısı, daha o anda sarardı bütün bünyeyi…
Gözyaşlarıyla eşyalar yerleştirilirdi arabaya. Benim içim buruk olurdu haliyle.
Üç ay önce gelirkenki heyecan ve sevinçten eser olmazdı hiç…

Ama Kadirli’de bir başka olurdu yani. Arkadaşlarım orada, okulum orada, oyun orada, kedimiz Çiçek bile orada bizi beklerdi…
Çiçek demişken, bu sevimli kedimizi biz hiç Kilis’e götürmezdik ki…
Onu öylece orada bırakır, fakat döndüğümüzde de her nasılsa artık, aynı şekilde bulurduk onu ve her şey bıraktığımız yerden aynen devam ederdi.

17 veya 18 sene yaşadı ve eceliyle öldü Çiçek kedi… Evin maskotuydu.
Tırmalamadık gün olmazdı beni.
Elim kolum ciğer gibi olurdu. Öyle bir kediydi yani. Bir tek rahmetli annemden çekinirdi. Onun sesini duydu mu, nereye kaçacağını bilemezdi. Halbuki annem ona pek bir şeyde yapmazdı. Çok sevmezdi ama onu asla incitmezdi ki. Yalnız arada bir, evin bir köşesine, şeyini hallederdi hayvan, sanırım dışarı çıkamadığı için… Bu işi bir kaç kez tekrarlayınca, annem ona terliğin tekini gösterdi ve bir daha yaparsan seni gebertirim gibi bir şeyler söyledi. Sanırım onu hissetti herhalde. Zaten o oldu. Daha sonra ne öyle bir şey yaptı ve ne de bir eziyeti oldu. Ancak Annemin korkusu kaldı üzerinde… Hiç unutmadı…

Evet, sevgili arkadaşlarım, her yıl tekrarlanan Kilis-Kadirli ve Kadirli-Kilis yolculuk serüveni  işte böyle anlayacağınız. Yıllarca sürdü bu. Ta ki büyüklerimizin kayıplarına kadar…
Hepsi de nurlarda uyusunlar. Kendileri gitti, adları ve anıları kaldı yadigâr.
Naçizane ben de, o günleri tasvir ederek, onları hem anmış ve hem de sizlerle birlikte, kendilerini ve cümle geçmişlerimizi dualarla ve fatihalarla anmış olmaktayım. Ruhları şad olsun.

Yani Kilis, ya da Kadirli yolcuları kalmasın dememizin bir diğer anlamı ve hattı zatında, tam açılımı da budur. Vefa, şükran, saygı ve o günlere duyulan özlem.
Bir de memleket kültürüne küçükte olsa, hizmet gayreti. Hepsi bu…
Umarım beğenmişsinizdir. Yanlışlarım olduysa affola diyor ve sözlerimi bitirmek istiyorum izninizle.

Bir başka konu veya konularda yeniden birlikte oluncaya kadar, içinizden yaşama sevinci ve arzusu, bedeninizden sağlık ve afiyet ile yüreğinizden sevgi ve merhamet duyguları hiç eksik olmasın inşallah.

Hoşça kalın ve Allah’a emanet olun sevgili arkadaşlarım, değerli dostlarım.

 

Benzer Haberler

Metin MERCİMEK “YORGAN YÜZÜNÜN BELİRLEYİCİ UNSURU, ÖNCELİKLE KUMAŞIN TERLETMEYEN,...

Yorum 
0

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, Dünyanın en zor işi hayatı güzel yaşamaktır bence. Bazı insanlar...

Yorum 
0

Hayattan Kesitler-XVIII   Tellal   Memik KÖMEKÇİ   1967-68 yıllarında ben ilkokul...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

Elazığ Karşıyaka Mahallesi’nd...

T.C Çevre ve Şehircilik Bakanlığ Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından...

Nişantaşı Üniversitesi 251 öğretim ...

Nişantaşı Üniversitesine; 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu “Öğretim...

Zonguldak Bülent Ecevit Üniversites...

Sözleşmeli Personel Çalıştırılmasına İlişkin Esaslar hükümlerine göre...

Kilis’te Yorgancılık Sanatı

Metin MERCİMEK “YORGAN YÜZÜNÜN BELİRLEYİCİ UNSURU, ÖNCELİKLE KUMAŞIN...

Yaşamımızda İnsan İlişkileri

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, Dünyanın en zor işi hayatı güzel yaşamaktır...

Tellal

Hayattan Kesitler-XVIII   Tellal   Memik KÖMEKÇİ   1967-68 yıllarında...

Fahriye Abla

Turgay MUTLU   Her erkeğin ilk gençliğinde aklını başından alan bir...

Hz. Fâtımâ Seçilmiş ve Sevilmiştir...

Uğur KEPEKÇİ   Prof. Dr. Haydar Baş, Ehl-i Beyt’in takip edilmekten...

SPOR MERKEZİ YAPIM İŞİ

KİLİS BELEDİYE BAŞKANLIĞI SPOR MERKEZİ YAPIM İŞİ yapım işi 4734 sayılı...

KİLİS 2. ASLİYE CEZA MAHKEMESİNDEN...

T.C. KİLİS 2. ASLİYE CEZA MAHKEMESİNDEN İ L A N DOSYA NO : 2019/469 KARAR...

DİZELERİNİZ..

SEVMEK   Sevmek her kalpte bir değil, anladım Sevmek günahsa eğer, günahkârım...

Ürünlerini zararına bile satamıyorl...

Kilisli sebze-meyve üreticileri, ürünlerini zararına bile satamadıklarını...

Valilik açıkladı: Okulların açılmas...

Kilis’te yüz yüze eğitim için; 1 Mart 2021 Pazartesi günü Cumhurbaşkanlığı...

Memiler: Kilis 2. kategoride risksi...

Kilis Esnaf ve Sanatkârlar Odası (KESOB) Başkanı Şevket Memiler, pandemi...

KİLİS’TE İNTİHAR GİRİŞİMİ!...

Kilis’te çocuklarını göremediğini iddia eden bir şahıs yüksek bir binanın...

Hastalıklı fidanlar imha edildi

İl Tarım ve Orman Müdürlüğü personeli tarafından fidan ve tohum satan...

Sentetik Tramadol hap ele geçirildi...

Kilis İl Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü...

Kurallara uyanlar uymayanlara tepki...

Kilis’te korona virüs tedbirlerine uyan birçok vatandaşın, maske takmayan...