Dolar 33,0372
Euro 35,9878
Altın 2.559,61
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 35°C
Açık
Kilis
35°C
Açık
Paz 36°C
Pts 36°C
Sal 37°C
Çar 37°C

Karacaoğlan ve Kilis Yöresi (Yanlış Doğrular)

Karacaoğlan ve Kilis Yöresi (Yanlış Doğrular)
A+
A-
04.02.2023
255
ABONE OL

Avni KEÇİK

Biz, çoğu yalanı/yanlışı doğru bilmişiz. Öyle göstermişler ve tarihi saptırmışlar. Yanlış, doğru yer etmiş. Ama geçmişi, yaşanmışı Tanrı bile değiştiremezken tarihi yazanlar nasıl değiştirir? Ne yazık ki “Tarih her zaman yanlış yazılır. O nedenle her zaman yeniden yazılması gerekir. Tanrı geçmişi değiştiremez, ama tarihçiler değiştirir” sözü boşuna söylenmemiş. Bizdeki birtakım saplantılar gerçeği örtbas edebilir mi? Gerçek, gerçektir. Doğru ortaya çıkınca yanlışın hükmü kalmaz.

Richard Shenkman, “İnsanlık Tarihinde Büyük Yalanlar” kitabında ‘doğru’ bildiğimiz ‘yalan’ları nasıl yazıyor? İşte birkaç örnek:

“Sezar’ın Roma İmparatoru olduğu yanlış. Çünkü Romalı liderlere Sezar’dan bir kuşak sonra ‘imparator’ unvanı verildi. Sezar döneminde Roma cumhuriyetti.

Kleopatra Mısırlı değil, Yunanlıydı. Yılan sokmasıyla öldüğü de doğru değildi.

Roma’yı yakan Neron değildi. O sırada Neron Roma’dan elli mil uzaktaydı. Roma yanarken ke-man çaldığı da doğru değildi. Çünkü kemanı yoktu.

Hz. İsa’nın 25 Aralık’ta kutlanan doğum günü onun o gün doğduğu anlamına gelmez. Bu tarih, Romalıların Pers Güneş Tanrısı Mitra’nın doğumu-nu kutladıkları gündü.

‘Devlet benim.’ Bu sözü Fransa Kralı XIV. Louis’in söylediği bilinir. Ama yanlıştır. Bunu uyduran Voltaire olmuştur.

Yoksullar için; ‘ekmek bulamazlarsa pasta ye-sinler’ sözü Maria Antoinette’e ait değildi. Çünkü bu söz, o doğmadan önce biliniyordu.

…..

Büyük Katerine Rusya’nın en büyük hükümdarlarından biri olarak anılırsa da Rus değil, Almandı. Gerçek adı Sophia idi.

MagnaKarta’ya özgürlüğün kaynağı diyenler var, aksini söyleyenler de… Çünkü MagnaKarta’ya göre işkence yasaldı. MagnaKarta’daki haklardan yalnız özgür insanlar yararlanırdı, oysa o tarihte İngiltere’nin altıda biri özgürdü. MagnaKarta’daki özgürlüklerden, haklardan yalnız baronlar kendilerini kraldan korumak için yararlanmıştı. Magna Karta, sıradan bir İngiliz’e yeni bir tek hak getirmemişti.

Gandi’nin en hoşlandığı şey, yaşlılığında bile çıplak olarak genç kadınlarla birlikte uyumaktı. Karısını bir ‘uysal inek’ kadar çirkin bulduğu için onunla yatmazdı. Gandi gösterildiği kadar barış yanlısı da değildi.

Hitler, bir duvar kâğıdı kaplamacısı ve boyacı değildi; ressamdı.”

Yukarıdaki örnekler evrensel ‘yanlış’ ve ‘doğru’lardır. Söz konusu yanlışlar, belleklerimize ‘doğru’ olarak kazılmıştır. Bizim de geçmişimize ait ‘doğru’ bildiğimiz yanlışlar, yalanlar vardır. Şimdiye değin Karacaoğlan hakkında belleklerimize kazılanlar da ‘yanlış doğru’lardır. Bilerek ya da bilmeyerek, konu üzerinde yeteri kadar yoğunlaşmadan -kendi yöresine mal etme düşünc-siyle- dedim/dedi söylenceleriyle yetinerek, kişisel varsayımlardan öteye geçmeyen değerlendirmelerle Karacaoğlan hakkında belleklerimize kazılan bilgilerin çoğu -yanlışlığı ve doğruluğu kanıtlanmadığı halde- doğruymuş gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

Gazeteci, Kilisli Mahmut Ragıp Yazman’ın 1928’lerde ileri sürdüğü düşünce, Karacaoğlan gerçeğinin çarpıtılmış olmasıdır. Ona göre Karacaoğlan yanlış değerlendirmelere tabi tutulmuştur.

Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü de “Türk Saz şairleri” yapıtının I. bölümünde bir araştırmacı için işin zor olan yönünü göstermiş ve şöyle yazmıştır: (1)

“Karacaoğlan’ın isnat edilen bütün şiirlerin ona ait olup olmadığı meselesi, çok karışık ve kat’i suretle halli imkânsız bir mes’eledir. Diğer tanınmış saz şairleri için de daima varit olan bu mes’ele, Karacaoğlan’a isnat edilen şiirler bahis mevzu olunca, büsbütün müşkülleşir.

…..

İşte, asıl Karacaoğlan’a ara manzumeleri diğerlerinden ayırabilmek için elimizde kat’i bir vasıta bulunmamakla beraber, filolojik ve bilhassa estetik bazı ölçülerle bunu az-çok yapmak kâbildir. Bir taraftan şairimizin zamanı ve muhiti hak-kındaki bilgilerimize dayanarak, diğer taraftan onun en eski cönklerde rastlanan mahdûtmanzu-melerdeki edebi hususiyetleri göz önünde tutarak bu ayırmayı tabii, bir dereceye kadar yapabiliriz.”

Yukarıdaki alıntının tek çıkış yoluna ışık tutma-sına karşın konu, yine de çarpıtılmıştır. Çünkü yu-karıdaki görüş doğrultusunda araştırma yapmak oldukça güç. İşin kolayına sığınmak, hazır olanla yetinmek, söylencelere itibar etmek, bizi bu konuda da ‘yanlış doğru’lara götürmüştür.

Yerel kültürün, genel kültüre olan katkısını değerlendirirken; yerel kültürün özelliklerini doğru saptamak gerek.

Geçmişle günümüzü ilişkilendirirken gerçeklere dayanmak zorundayız. Bilim ve sanat konularında da ölçüt bu olmalıdır: gerçek ve doğru.

NİÇİN KARACAOĞLAN?

Otantik sanat yapıtıyla modern sanat yapıtını ayıran nedir? Otantik kültürle modern kültürün ayırdında olmak gerek. Aslında ikisinin de benzer özellikleri var. Bunu anlamanın yolu da kendi kök kültürümüzü tanımamızdan geçer. Kök kültürümüzü oluşturan konuları doğru biliyor muyuz? İşte bunun için Karacoğlan’ı yeniden sorgulamak gereğini duydum.

Bir kır çiçeğini koparıp destarına takan pa-dişah II. Mahmut’u bu eyleminden ötürü şair sayan düşünceye karşı, Karacoğlan’ı kaç kez şair saymak gerekir?

Hiç kuşkusuz, yazarımızın ve müziğimizin altya-pısını oluşturan konulardan biri de Karacaoğlan. Bu-na karşın Karacaoğlan’ın üstündeki kocaman soru işaretini kaldırmak için yeteri kadar çaba harcamış mıyız? Günümüze değin bulunanlarla yetinmişiz.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve daha sonra bu konunun önemini bilen öncü araştırmacı yazarlar var: Mehmet Fuat Köprülü, Pertev Naili Boratav, Saadettin Nüzhet Ergun, Cahit Öztelli, Ali Rıza Yalgın, İshak Refet Işıtman, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Adnan Saygun, Ahmet Caferoğlu, İbrahim Aczi Kendi, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Müjgân Cunbur, Şükrü Elçin, Yaşar Kemal, Mus-tafa Necati Karaer gibi bu konuya emek vermiş daha niceleri… Bu arada Radloff gibi yabancı ya-zarları da unutmamak gerek.

Karacaoğlan, bu saygıdeğer araştırmacı yazar-ların belirledikleri yerde kalmış. Herkes kendi doğ-rusunu savunduğu için Karacaoğlan’ın üzerindeki sis perdesi de yeterince kaldırılamamış. Hâlâ orta yerde bu değerli yazarların bu konudaki görüşleriy-le halk söylenceleri ve bir de anonimleştirilmiş Ka-racaoğlan var. Oldukça değerli bir birikim, paha bi-çilmez bir hazine, ama kırkambar.

Bizim yaptığımız, Kilis yerelliğinden kaynakla-nan doğrularla bu birikimi buluşturmak oldu. Bu buluşma, ister istemez, Karacaoğlan konusunu ye-niden sorgulamayı gündeme getirdi. Bu konuda ne biliyoruz, bildiklerimiz doğru mu?

Rastlantısal bir durum, beni bu konudaki açılıma itti.

Kilis Ağzı’nı incelerken bu ağzın bazı özellikleri, kendiliğinden Karacaoğlan’ın dil özelliklerini çağ-rıştırdı. Konuya eğilme gereğin duydum. Gördüm ki benden önce bu yolun yolcuları var: Değerli Kilis yöresi halkı ve kendilerini rahmetle / saygıyla andı-ğım Mahmut Ragıp Yazman’la Sait Tazebay.

Yazın’ın (edebiyatın) yerellikten kaynaklanması üzerine yapılandırdığım görüşümü doğrulamaya çalışırken, Mehmet Fuat Köprülü’nün de bu doğ-rultudaki işaretini görmüş olmam, beni cesaretlen-dirdi. Bu noktada çalışmalarımı yoğunlaştırdım. Bu konudaki yerel gerçeklerle var olan bilgileri değerlendirmeye çalıştım.

KARACOĞLAN’a ait parçaları yerine koydukça giderek O’nun gerçek profili ortaya çıkmaya baş-ladı. Sonunda, söylencelerin dışında, ayakları yere basan gerçek bir Karacaoğlan çıktı ortaya.

Mütevazı çalışmam iki noktayı vurguluyor:

1) Yaşadığı zaman: XV. yy’ın ikinci yarısıyla XVI. yy’ın ilk yarısının sonlarına doğru 96 ya da 100 yıllık bir yaşam.

2) Doğup büyüdüğü yer/kendi deyimiyle ‘zahman’ı: Kilis-Musabeyli yöresinden Gökçe.

Halen sürdürmekte olduğum bu çalışmamdan ‘Mumbuç Monogrofisi’ni bir örnek / küçük bir kesit olarak sizlere sunuyorum:

KARACAOĞLAN ve MUMBUÇ

O’nun Mumbuç öreni için söylediği şiir de ya-şadığı yüzyılın toplumsal olaylarını saptamamıza yardımcı oluyor. Mumbuç gerçeği, Karacaoğlan’ın XVI. yüzyılda yaşadığını kanıtlıyor.

İşte Mumbuç şiiri:

“Belli belli bağlarının boranı

Çift çift olmuş çöllerinin ceranı

Sana derim sana Munbuç viranı

Çarşıda çağrışan tellâllar hanı

Munbuç’un kapısı altın tokalı

Kimse yaptırmamış felek yıkalı

Ulu şadırvanlı çatal birkeli

Kastalında abdest alanlar hanı

Gider gider yol üstünde dururum

Kara taş delerim su götürürüm

Bağ bahça yetirip gül bitiririm

Domurcuk gülünü derenler hanı

Öğlenecek kalkmaz başımın pusu

Silindi kalmadı başımın pası

Kulağım duymuyor bir ezan sesi

Minareden salât verenler hanı

Karac’oğlan yavuz ata binerdi

Üstümüzde avcı kuşlar gezerdi

Ha, deyince beş yüz atlı binerdi

Akça ceranları kovanlar hanı”

Karacaoğlan’ın yukarıdaki koşmasında geçen “Munbuç” “Mumbuç”tur. Türkçede söyleyişe göre sözcük içinde geçen “b” kendinden önceki “n”yi “m”ye çevirir. Kilis yöresi halkı “Mumbuç” der. Hatta “Bumbuç” der. Kilis’te çocuk severken söy-lenen tekerlemede de bu özel yer adı, “Bumbuş” olarak geçer.

“Kaşları kâtip kalemi

Gözleri çamıngçırası

Barmakları yaprak sarması

Kolları mumbar dolması

Çenesi kadı lokması

Dişleri inci tanesi

Yüzü berber aynesi

Burnu da Bumbuş nohudu

(Gıdı gıdı gıdı…)”

Mumbuç, Halep’e bağlı, Halep’in ve Bab’ın ku-zeydoğusundadır. 1250’den sonra Halep’le birlikte Mısır Kölemen devleti egemenliğine geçtiği görüler. Kölemenlerle Bizans arasındaki önemli yerleşim merkezlerinden birisidir. Ravanda, Azez, Sizer, Kalt-ün neem (Mumbuç), Bekas, Harim, Bakras, Derbsâk, Hacersağlan, Besni, Gerger, Sermin, Ke-fertap, Balis. (2)

Yazılı kaynaklarda Munbuç-Münbiç-Menbiç ola-rak geçer.

İki Mumbuç var: Biri, bugün sınırlarımızın dışında kalan, Suriye’de, Halep’in kuzeydoğusundaki Mumbuc-u Tahtani; diğeri ise kilis iline bağlı, ilçe konumundaki Polateli: Mumbuc-u Fevkani.

Her ikisi de 1516’de Mısır Türk Kölemen egemenliğinden Osmanlı egemenliğine geçmiştir.

Karacaoğlan’ın koşmasında gezip gördüğü Halep’e yakın olan Membuc-u Tahtanidir. Şair, gezdiği Mum-buç’un eski durumunu aranmaktadır. “Hani?” diye so-rarken çarşıda çağrışan tellalları, çifter çifter gezinen ceylanları; asıl önemlisi Mumbuç’un bayındır, eski halini aramaktadır. Şair, demek ki Mumbuç’un eski bayındır halini dah önce görmüş, yaşamış. “hani” derken bulamadıklarına üzülmüştür.

Mumbuç’un kapısı altın tokalı

Kimse yaptırmamış felek yıkalı

Ulu şadırvanlı çatal birkeli

Kastalında abdest alanlar hanı

“Mumbuç’un kapısı altın tokalı” dizesindeki “Mumbuç kapısı” üzerinde duralım. Mumbuç ve yukarıda sıraladığı-mız yerleşim merkezleri, güvenliği sağlamak amacıyla ya kale konumundadır, ya da bir kale gibi çevresi yüksek duvarlarla çevrili bir köy-kenttir. “Tedribe” denilen kapısı vardır. Kentin çevresini yüksek duvarlarla örmenin ne-deni, bedevi, vahşi çöl Araplarının saldırılarına karşı koymak. Arap aşiretlerinden Fadi, Mevali, Şammar, Tay, Aneze durmak durulmak bilmeyen bir şekilde – ne zaman bir otorite boşluğu olsa- birbiri ardınca dalgalar halinde girdikleri yerleri yıkıp yakmışlardır. Bu nedenle söz konu-su yerleşim merkezleri yüksek duvarlarla çevrili idi.

XVI. yüzyılda ve XVII. yüzyılın başlarında Kilis’in de yapılaşması böyle idi. Kilis’i hendeksiz, 8 kapısı olan yüksek duvarlar çevrelemiştir. (3)

Nitekim Mumbuç’u Aneze aşiretleri tahrip etmiştir.

“1607 yıllarında Kilis’ten Halep’e kadar olan yerlerde bulunan köyler hemen hemen tamamen virane idi. Bu mesele, devleti ve devrin bazı yazarlarını da meşgul et-miş, onları bunun sebeplerini araştırmaya ve düşünme-ye zorlamıştı.”

Kâtip Çelebi, 1635 tarihine kadar gezdiği Osmanlı ül-kelerinde ekseri köyleri harap görmüştü. (4)

MUMBUÇ NE ZAMAN TAHRİP EDİLDİ?

“1693 yılında Elbeyli oymaklarının Rakka eyaletinde bulunan topraklara yerleştirilmeleri emredildi. Fakat is-kân edilmeden önce oralara bir mimar gönderildi. Onun keşif ve raporunda, yıkılmış bulunan arklardan, tamir edilseler dahi su çıkması ihtimali olmadığı, susuz yerle-re yerleştirilir ise çok kötü duruma düşeceklerini bildiril-mesinden, buruya yerleştirilmekten vazgeçildi. Halep eyaletinde bulunan Menbiç (Mumbuç) bölgesi Arap aşi-retlerinin istilâlarından dolayı yüz yıldan fazla zaman ha-rap bir halde bulunduğu için, Rakka Valisi Kadı-zâde Hüseyin Paşa, İlbeyli topluluklarının oraya yerleştirilme-lerini uygun gördüğü gibi Halep, Antep ve Kilis ayan ve eşrafı da makul buldular.” (5)

1693’te İlbeyli oymaklarının iskânıyla ilgili yukarıdaki alıntıdan anlaşılıyor ki Mumbuç, XVI. yüzyılın ikinci yarı-sında tahrip edilmiştir. Ve yine anlaşılıyor ki Karacaoğ-lan, XVI. yüzyılın ikinci yarısında Mumbuç örenini gez-miştir. Bir gün içinde saatlerce süren bu gezide onun anı-ları canlanır gibidir. Mumbuç koşmasından Mumbuç’u eski, bayındır hayliyle de gezip gördüğünü anlıyoruz.

Kilis-Musabeyli-Göğezli dolayısıyla Karacalıların Ha-ma, Rakka ve Mumbuç gibi yerlerde yaşayanlarla aşiret-akraba bağları vardır. Mumbuç’la ilgili anıları vardır. Mumbuç, eski haliyle çatal birkiyesi olan ulu şadırvanlı, su yolları kara taştan delinmiş; bağın, bahçenin, güllerini olduğu hayat fışkıran bir yer. Cami minaresinden ezan ve selâ sesleri gelen, kastelinde abdest alan ahalisi Müslüman, avcı ve cengâver…

Koşmanın dördüncü dörtlüğünün hazırlık mısrasında “Öğlenecek gitmez başımın pusu” derken, alışkanlığının gereği -akşamdan kalma olduğu için- sarhoşluğunun öğ-leye dek sürmesinden ziyade “başının puslu olması”, gördüğü manzara karşısında onun duyduğu acı, keder ve üzüntüyü belirtiyor. “Silindi kalmadı başımın pası” mısrasıyla da bir ıssızlık ve sessizlik ortamında ayıldığını, gördüklerinden üzüntüyle etkilendiğini anlatıyor.

Onun, Mumbuç koşmasından iki Mumbuç’u karşılaştırdığını çıkarıyoruz: Bayındır haldeki Mumbuç’la, ören yeri olan Mumbuç’u.

1963 İlbeyli oymaklarının iskânından önceki yüz yıldan fazla bir zaman söz konusu olunca Mumbuç’un ne zaman yıkıldığı ve Karacaoğlan’ın bu öreni ne zaman gezmiş olabileceği ortaya çıkar.

Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda Karacaoğlan’ın XVI. Yüzyılda yaşadığını saptırıyoruz.

MAHLASINDA BİLE MUMBUÇ GERÇEĞİ VAR

Aşağı Mumbuç/Suriye’deki Membiç/Mumbuc-u Tah-tâni, MS 1400’de Timur tarafından da tahrip edilmiştir. Gerçi, Kilisli Mahut Ragıp Yasman, kendisinin çıkardığı Kilis gazetesinde 21 Kânunisani 1928’de Karacaoğlan’ı, Mumbuç şiirine ve bir efsaneye dayanarak O’nu Timur zamanına kadar indirger. (6) Oysa var olan diğer belge ve kanıtlar, Karacaoğlan’ın XV. yy’ın ikinci yarısıyla XVI. yy’ın ikinci yarısındaki varlığını doğruluyor. Bu nedenle Mumbuç öreninde söz konusu olan XV. yy’daki Arap aşiretlerinin tahribidir.

Yukarı Membiç/şimdi Kilis’in ilçesi olan Polateli/-Mumbuc-u Fevkanî’nin tarihi kaynaklardaki diğer adı: Membiç Karacalu. Yukarıda yazdığımız gibi, iki Membiç arasında bir bağlantı kurmak tarihi gerçeğin bir gereğidir. (7) Kaldı ki aşağı ve yukarı Membiç’te yaşamış olan aşi-retlerin akrabalıkları da su götürmez bir gerçek. Bu ne-denle Karacaoğlan, Mumbuç öreninde çok üzgün.

Ayrıca, Yukarı Membiç/Membiç Karacalu, O’nun mensup olduğu aşiretin ve mahlasını çağrıştırıyor. “Karaca” O’nun hem esmerliğini hem de mensup olduğu aşiretini simgeliyor.

‘Oğlan’ temel anlamıyla kullanılmamıştır. Arapça’da-ki ‘ibn’ karşılığı da değildir. ‘Oğlan’ ’emre’ karşılığında, ‘âşık’ anlamında kullanılmıştır. ’emre’ âşık demektir. Yunus Emre/Aşık Yunus Emre’nin aslı ‘İmre’dir. ‘İmrenmekten’ geliyor. İmre’den bozma ‘Emre’in karşılığı ‘oğ-lan’. Onun mahlasının bir parçası.

Kilis yöresinde, Musabeyli Türkmenleri, asıl adı Halil olan Karacaoğlan’ı, Çavuşlu Türkmenlerinden sayarlar. Bununla birlikte ‘Karacaoğlan’ mahlasındaki ‘Karaca’ onun doğum yeri ve aşiretiyle ilgilidir.

Mumbuç, bu nedenle de Karacaoğlan konusunda Kilis yöresiyle yakından ilgilidir.

(*) Doğ: 1939. Ölümü: 20 Temmuz 2007.

_________________________________________________

(1) Ord. Prof. Dr: Fuat Köprülü: Türk sazşairleri I. Sayfa: 326-327-328.

(2) Şinasi Çolakoğlu’nun, Kilis Tarihi Üzerine Dene-me. 1995.

(3) Evliya Çelebi, Seyahatname.

(4) Kâtip Çelebi, Düstûrü’l amel li islahi’l halel, İst. 1280, s. 127-129

(5) Dr. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretleri İskân Teşebbüsü (1691-1696) İst. Üni. Ed. Fak. Yayınları No. 998, 1963)

(6) Kâtip Çelebi, Cihannüma’sında “Membiç’te en çok dut ağacı bulunur. Bu ağaçları ibrişim yapmak içini mu-hafaza ederler. Toprağı sulu ve verimlidir” diye yazar.

(6) Prof. M.F. Köprülü de Karacaoğlan’ı daha erken zamana indirgemeyi gerçekçi bulmuyor. A.g.e. Türk Sazşairleri.

(7) 1284 H. 1771’de yayınlanan Haleb Vilayet Sal-namesinde Yukarı Membiç’in adı: Membiç Karacalu. İ.Hakkı Konyalıoğlu, Kilis Tarihi S. 22.

(ZeytinDalı Dergisi, Sayı: 51)

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.