Dolar 12,4902
Euro 14,1332
Altın 714,43
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 17°C
Sağanak Yağışlı
Kilis
17°C
Sağanak Yağışlı
Cts 18°C
Paz 19°C
Pts 19°C
Sal 20°C

Kilis Seve (Akıncı) Köyüm “Veda”

Kilis Seve (Akıncı) Köyüm “Veda”
A+
A-
19.10.2021
23
ABONE OL

Tülay SARICABAĞLI ŞİMŞEK

Maya halamın iki numaralı kızı Fidan ablam, ismi gibi Fidan boylu çalışkan biriydi. Köyde amcasının oğlu Cemal abimle evlenmişti. Peşpeşe doğmuş olan iki oğlunun ardından, şimdi de bir kızı dünyaya gelmişti . Bizi sık sık evlerine çağırırlardı. Halamla birlikte gider yemek yer, çay içer, çocukları severdik. Urhan(Fidan ablam öyle seslenirdi) o kadar tatlı bir çocuktu ki gözlerinin içi gülerdi hep. Onu kucağıma alır sever, tatlı tatlı sohbet ederdim. Kıyın kıyın gözleriyle öyle sevimliydi ki.

Fidan ablam,bazen yoğurtlu etli sarımsak yemeği bazen de gözleme yapardı. Ardından kaçak çayı demler içine de mutlaka karanfil taneleri atardı.

Mayın tarlası ile neredeyse bitişik idi köy evleri. Gözetleme kulesindeki askerler evin içini görebiliyorlardı. Cemal abim (amcam) çay içerken bazen bağlama çalardı bizlere. Mest olurdum. Zaman geçsin istemezdim. Ama halam gece biraz ilerleyince ”Haydi Tülay gidelim artık ”derdi. Fidan abla ne kadar ısrar etse de yatıya kalmazdık. Zaten iki üç kapı ötedeydi halamların evi.

Karanlıkta askerlerin dikkatli bakışları altında ürkek ürkek ve hızlı hızlı evimize geçerdik.

Mayıs ayının sonunda kursumuz kapanacaktı .Bizleri farklı bir heyecan sarmıştı.Bir taraftan okuma yazma derslerini hızlandırıyor, bir taraftan ürünleri yetiştirmeye çalışıyorduk. Kursiyerlerim çok güzel giysiler dikmişler ve el nakışı ile kendilerine çeyizler hazırlamışlardı. Bir kaç ürün de gelecek misafirlere hazırlayıp paketlemiştik. İşin garip yanı ilkokul müdürü konuşmayı benim yapmamı istiyordu. Tören ilkokulun bahçesinde yapılacaktı. Sergimiz için bize de bir sınıf vermişlerdi. Diğer sınıflarda ilkokul öğrencileri kendi ürünlerini sergileyeceklerdi.

Çok utangaçtım. “İmkânsız yapamam” diyordum. Toplum içinde yabancılar arasında konuşamıyordum. Çünkü bu güne kadar evimize ne zaman yabancı biri gelse,bizi öbür odaya gönderirlerdi. Asla misafir yanına çıkıp konuşmazdık. Okulda bile öğretmenler soru sorarsa biliyorsam cevaplar, yoksa asla ses etmezdim. Hayatımda bir kez öğretmenime kendi doğrumu anlatmaya çalışmış, farklı bir tepki alınca bir daha da ağzımı açmamıştım.Olay şöyle olmuştu:

Edebiyat dersimizde âruz kalıplarını görmüş ve şiir incelemelerini ona göre yapmıştık. Öğretmenimiz tahtaya bir beyit yazmış, bu ünlü şairimizin bir tek bu gâzeli hiç bir kalıba uymaz demişti.

Tahtaya yazılmış olan beyite baktım.

Aman Allah’ım! Vardı kalıbı . O kadar güzel uyuyordu ki kalıba. Hemen parmak kaldırıp “Öğretmenim ben kalıbını buldum” dedim heyecanla.

“Otur oturduğun yerde.Bunun kalıbı yoktur”dedi.

Israrla “ögretmenim yemin ederim var” dedim.

Öğretmenim

“gel de gör gününü “der gibi bana ters ters bakarak beni tahtaya buyur etti.

Hemen hecelerini nokta çizgi ile ayırarak belirledim. Altına hangi âruz kalıbına uygun olduğunu yazdım. Sonra dönüp “bir âferin hak ettim” dercesine öğretmenimin gözüne baktım.

Öğretmenim şaşırmış afallamıştı. Ben mutluydum. Ancak öğretmenim bana “ukalâlık yapma otur yerine.” dedi.

Hem şaşırmış hem üzülmüştüm. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi.

Ögretmenim bir de sınıfa dönüp “Öğretmenin açığını arayarak ukalâlık edilmez” demesin mi?

Yer yarıldı sanki ben içine girdim.

Ben açık aramadım ki. Sadece uygun kalıbı bulmuştum.O kadar üzüldüm ki!Ateş kapladı tüm bedenimi.

Gururumdan gözyaşlarımı içime akıttım. O günden sonra sadece dersleri izledim. Sormadım. Söylemedim. Sadece bilgileri zihnime depoladım.

Ben şimdi sunumu nasıl yapacaktım ki?

Kaymakam bey,milli eğitim müdürümüz, halk eğitim müdürümüz ve yardımcıları sergimize teşrif ettiler . Benim elim ayağım titriyordu. Düşüp bayılacaktım neredeyse. Heyecandan konuşamıyordum bile.

Elimdeki kağıttan okuyarak teşekkür etmeye çalıştım ama zangır zangır yaprak gibi titriyordum. Kendime kızıyordum, aileme kızıyordum. “Neden biz hep ikinci plâna atıldık. Neden özgüvenimizi bizim elimize teslim etmediniz “diye hem söylenip hem için için ağlıyordum. Kız çocuğu olmak benim suçum mu idi.Neden ? Niçin? diye diye kendimi yeyip bitiriyordum.

Değişmeliydi bir şeyler. Ama nasıl ve ne zaman?

Yine de güzel bir gün geçirdik. Kaymakam bey ve müdürlerimiz kursiyerlerime kitap verip okuttular. Yapılan işleri inceleyip beğenilerini ilettiler.Sonra bahçede hazırlamış olduğumuz masalara hep birlikte oturup öğrencilerin okudukları şiirleri dinledik.İlkokul öğretmenimiz bağlama çaldı. Güzeldi .

Çok güzel bir gündü.

Artık öğrencilerimle vedalaşma vakti gelmişti. Minik Eminem buğulu gözlerle hep bana bakıyor gelip sürekli sarılıyordu. “Gitme öğretmenim ne olur gitme” diyordu.

Gitmem gerekiyordu. Bu köyde işim kalmamıştı ki artık. “Halamı ziyarete geldiğimde yine görüşürüz “dedim.Ancak gözyaşlarımıza hâkim olamıyorduk.

Öğrencilerim” bir daha gel öğretmenim.Seneye yine sen gel” diyerek beni sarıp sarmalıyorlardı. Onlara

Ankara’ya gideceğim sınavı kazanırsam Yoksa yine gelirim” dedim.

Minik öğrencim Emine, hiç yanımdan ayrılmıyordu. Hastalığı ilerlemiş rengi sapsarı sararmıştı. Böbreklerinden rahatsızdı. Ama benim yanımda çok mutlu neşeliydi. Ayrılığın hüznü gözlerine öyle bir çökmüştü ki.

Bir yıl sonra onu kara toprağa vereceklerini nerden bilebilirdim ki?

Hepsiyle ayrı ayrı vedalaştım. Ağlaştık. Çok zor oldu ayrılmamız…

O gün Celâl amcamlar(Şükran’ın babası) bizi yemeğe alıkoydular . Şefika yengem cok güzel yemekler hazırlamış köy odasına büyük bir yer sofrası kurmuşlardı.Ali kiya amcamız baş köşede oturuyordu. Kardeşi Ahmet eniştem, Celal amcam ,Cemal amcam ,Enver abim,Maya halam,Ali abim ve daha niceleri…..Bütün sülale oraya toplanmıştı. Ziyafet veriyorlardı. Sarıca sülalesi ile gurur duyuyordum. Benim yaşlarımda olan evin delikanlısı Mürsel ,mangal başında iki saate yakın oturup mırra pişirdi. İkram etmeye büyüklerden başladı. Kulpsuz, küçük bir fincanla yarısına kadar dolduruyor öyle ikram ediyordu. Alanlar mırrayı tek seferde içiyorlardı. mırrayı içenler ,fincanı yeniden Mürsel’in eline veriyorlardı. Şayet o fincanı eline vermez ya da yere bu şekilde bırakırsanız geleneklere göre şunlardan birini yapmanız bekleniyordu:

Fincanı altınla doldurmak, kahveyi servis edenle evlenmek, kahveyi servis edeni evlendirmek, kahveyi servis edenin çeyizini düzmek… İşte bu yüzden sıra bana geldiğinde , gülüşmeler oldu . Mırrayı kafama dikip fincanı Mürsel’e geri vermeye özen gösterdim

Bu köyde geçirdiğim güzel günlerimi ve akrabalarımı,ömür boyu gönül hanemde taşıdım ve taşıyacağım.

O gece son kez köyde kalıp sabah erken eşyalarımı toplayıp Kilis’e döndük..

Bakalım alın yazımızda neler yazılı?

Yaşayıp görecektim.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.