Dolar 32,2020
Euro 35,0069
Altın 2.504,53
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 30°C
Az Bulutlu
Kilis
30°C
Az Bulutlu
Paz 30°C
Pts 31°C
Sal 32°C
Çar 30°C

Kilis ve İstanbul’da Meşk Vakti

Kilis ve İstanbul’da Meşk Vakti
A+
A-
28.01.2023
432
ABONE OL

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

Sosyal ve kültürel hayatımız her geçen gün savruluyor mu ne? Çoğu zaman hamasetle, maziyle, kolaycılıkla teselli olmaya başladık. Oysa kaynaklar arttı, iletişim hız kesmiyor, dönüşüm ve gelişimin modeline bile ulaşılamıyor. Allahtan üç beş gönüllü aydınımız var da bu konuda kültürel ve sanat hayatımıza örnek olmayı sürdürüyorlar.

MAKAMve USULOLMAZSA OLMAZ

Daha ilkokula(1952) giderken Kilis’teki evimizin hemen bitişiğinde Ulu Camii, 20 adım uzağında ise Şıhlar Camii vardı. Evimiz iki cami, iki kültür merkezi arasında idi. Caminin müştemilatında bazı talebeler kaldığı gibi, bazı hücrelerinde(oda) hocalar Kur’an öğretirdi. Ulu Camii İmamı Hacı Ömer Beşe merhum Arapça gibi Fransızca da bilir, batıdan Moliere, doğudan Sadi ve Mesnevi okurdu. Çocuklara önem verir, okuduklarını yansıtırdı. Odasında bizimle yaptığı sohbetleri dün gibi hatırlıyorum. Din adamının çıtası böyleydi. Namaz saatlerinde ise okunan ezanlar evimizden duyulmakla kalmaz, aşk ile dinlenirdi. Çünkü müezzinlerin sesi, terbiye edilmiş, eğitim görmüş, bir geleneği sürdüren seslerdi. Sabah saba, öğle rast, ikindi hicaz, akşam segâh, zaman zaman da eviç ve rast, yatsı ezanı uşak ve Hicaz, nadiren de rast makamında okunurdu.Dini otoritelere göre; mutlu ve acılı günlerimizdeki törenlerde okunan Kur’an-ı Kerim dini musikimizin önemli formlarından saba, zemzeme, bestenigar ve dügah makamında okunurdu.Daha sonra mevlit, tevhit ve münacaatasıra gelir, bunlara aynı makamla devam edildiği gibi bazen muhayyer, uşak ve ısfahan usulünde okumalar sürerdi. Yani bunların tümü de bir ses, bir usul, bir kıraat eğitimi sonrası elde edilirdi. Dolayısıyla hepsi birer usta idi. Ulu Camii Müezzini Lübük Mehmet’in her minareye çıkışını veyahut mevlit okuyuşunu insanlar heyecanla, şevkle beklerlerdi. Zaman zaman gerek düzenlenen amin alaylarında ve gerekse minareden çocuklarla birlikte okunan ilahilerde de bir makam ve bir usul vardı. Gerek Tekye ve gerek Kara Kadı Camileri olsun bütün camilerimizin görevlileri eğitim görmüş, ustaların icazet verdiği kimselerdi. Özellikle önemli musiki bilgileri vardı. Nota değil belki, fakat makam ve usul uyguladıkları, yaşadıkları husustu.

AİLELERDE MUSİKİ

O yıllarda 17 bin nüfusu olan Kilis’te ailelerden bazıları da öyleydi. Çoğu evde bir ud olduğunu hatırlıyorum. Yengem Meliha Hanım rahmetli çok iyi ud çalardı. Hemen evimizin bitişiğinde ve Ulu Camii yakınındaki Öğretmen Nuri Ulusoy’ları evi de bir müzik mektebi gibiydi. Essüm hanım ud çalardı. Oğlu öğretmen Nahit Bey Keman. Sokaktan geçenler durup dillendirilen şarkının bitmesini beklerlerdi. Merhum Nahit Ulusoy’un başkanı olduğu ve yıllardın faaliyetlerini sürdüren Kilis Musiki Derneğini bugün için,nüfusu 200 bini geçen Kilis’te, kamudan katkısız Uğur Elhan ve arkadaşları sanatçılar devam ettiriyorlar. İyi ki varlar. Üstelik kendi yağlarında kavrulmaya çalışıyorlar. Herhangi bir güçlü destek almıyorlar, alamıyorlar.

Anneannemlerin yanıbaşındaki Alaeddin Yavaşca’nın Kilis Tekye Camii bitişiğindeki evleri de öyle. Adeta önemli bir musiki okuluydu. Ailenin çoğu mutlaka bir enstrüman çalar, birkaç usul bilirdi.

Çekmeceli Camii bitişiğindeki Şıh Efendi’nin Tekkesinde de zikirler belli bir makam ve usulle yapılırdı(1967). Kilis’te maruf ailelerin tümüne yakını musikiyle yakında alakadar olurdu. Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yavuz Coşkun dostumuz bölgedeki dini hayat üzerineböyle bir etkinlik(2012) gerçekleştirmiş, tebliğleri kitaplaştırmış ve büyük bir alaka ile takip edilmişti. Aynısını bendeniz de Kilis Üniversitesi’nde “Kilis’te Dini Hayat Sempozyumu” önermiş, kaynak ve kadro da bularak bir program teklif etmiş, ilgililere göndermiştim. Ancak uygun görülmemiş ki gerçekleşmedi!…

DERSAADET HERŞEYDE ÖNDE

Kilis’ten Üniversiteye gittiğimizde de(1960’lı yıllar) nüfusu ancak 2 milyon kadar olan İstanbul’da onlarca sivil ve resmi musiki ekolleri vardı. Özellikle selatin camii görevlilerinden bile musiki, usul, makam öğrenmek mümkündü. İstanbul Belediyesi’nin Süheyla Altmışdört yönetimindeki konservatuvarı yanında, Gümüşsuyu’nda İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Korusu, Üsküdar’da Emin Ongan Musiki Cemiyeti gibi onlarca kurum ve kuruluş vardı. Özellikle Elmadağ Şan Sineması’nda dönüşümlü olarak gerçekleşen Pazar günleri,bir hafta Türk Halk ve bir hafta Türk Sanat Müziği Konserleri gençliğin olmazsa olmasıydı. Ücreti bir üniversite öğrencisinin verebileceği kadardı. Münir Nurettin Selçuk’u bile Şan Sinemasında tanımıştık. Tercüman Gazetesi, günümüzdeki medya gibi değildi; Spor Sergi Sarayında okuyucuları için muhteşem konserler verdirirdi. Mesela Hamiyet Yüceses vs.

SEYRANTEPE’DE SANAT AKŞAMLARI

Günümüzde ise İstanbul’da iyi ki TURİNG var. Bir akademi gibi kabiliyetli 1000 kadar üniversiteli genci hem eğitiyor, yediriyor, içiriyor, yemeyi içmeyi öğretiyor, hem atölyeleriyle birer hobi sahibi yapıyor, kitap, dergi ve yurtdışı ile tanıştırıyor. Özellikle gençlerimizi Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun sanatçılarıyla bir araya getirmesi, konserlere imkân vermesi her türlü takdirin üstündedir. Bu yıl Meşk Vakti diye başlattığı programda 15 gün arayla birbirinden kıymetli sanatçılar Berke Meyman, Gizem Nur Copçuoglu, Murat Irkılata ve Esra Çelik Tokgöz’ü dinledik.Sanatçılarımıza Atilla Akıntürk(kanun), Elif Canfeza Gündüz ve Emre Erdal (kemençe), Furkan Resuloğlu(tanbur), Furkan Topçu ve Volkan Yılmaz(ney), Osman Kırklıkçı(ud), Serdar Özdemir(viyolonsel), Serdar Bişiren ve Ümit Atalay(ritim), Volkan Yılmaz (ney) eşlik ettiler. Sanat Yönetmeni de bir başka sanatçı Şükrü Türkmen. Bu sanatçılar genç insanlar. En fazla orta yaşın üstünde. Bu isimlermusikimize, geleneğimize ve yarınımıza sahip çıkıyorlar böylece. İzleyicilerin tümüne yakını da Üniversite okuyan gençlerimiz. Böylece bir sanat ve sanatçı muhitine sahip oluyor, konser dinleme usullerini öğreniyorlar. Çünkü konserlerde telefonlar kapatılıyor, resim çekilmiyor, salondan dışarı çıkılmıyor, konuşulmuyor, çıt çıkmıyor, yönetmenin müsaade ettiği kadar alkışlanabiliyor. Hatta konuklar bugün için unutulan belli bir kıyafetle konsere gelebiliyorlar. Hem saygı duyuyorlar ve hem saygı görüyorlar.

TARİHİ GELİŞİMİ İÇİNDE TÜRK MUSİKİSİ

Musiki tarihimizle gençler başbaşa kalıyorlar.Dede Efendi, Hacı Arif Bey(merhum Yücel Çakmaklı Ahmet Özhan’ın başrolü oynadığı filmini çekmişti),Faik Ali Bey, Şevki Bey, Rahmi Bey, İsakVaron, Kemani Salih Efendi, Hafız Mehmet Eşref Efendi, Lem’i Atlı, Şevki Bey, Leyla Saz, Bimen Şen, Alaeddin Yavaşça, YorgoBacanoz, TRT’den aziz dostum bestekar merhum CinuçenTanrıkorur, Şadi Işılay, Rüştü Şardağ, Alaeddin Şensoy, Nikagos Ağa, Rakım Elkutlu, Saadettin Kaynak, Vecdi Bingöl, Muhlis Sabahattin Ezgi gibi sanatçılarımızı ve eserlerini tanıyorlar. Üstelik bu sanatçıların çoğunun din, dil ve inançları ayrı olmasına rağmen onlarcası kendi öz musikimizde bir araya gelerek devleşiyor, bir arada yaşamanın en güzel örneğini veriyorlardı.

“Aldı beni, aldı beni iki kaşın arası/Yaktı beni kül eyledi kaşlarının karası/İçinizde tabip yok mu, nedir bunun çaresi” diyen Bestekar Çorlulu Aşık’ı, “Bir vecd-i cünun-sate düşüp el ele kalsak/Yükseklere yükseklereyükseklereçıksak/ Hakilere mahsus olan adetleri yıksak” diyen Faik Ali Beyin güftesini besteleyen Osmanlıların 36. Ve son Padişahı Sultan Mehmet Vahdeddin Han’ı tanıyoruz ve böylece bilinmeyenözelliklerini daha öğreniyoruz. Demek ki hakanlar, liderler, krallar da sanatçı olabiliyor, sanata alaka duyabiliyorlar. Divan şairi muhammes ve gazel ustası Enderuni Vasıf’ın (1759-1824) şiirini besteleyen bir başka padişah 3. Selim’in sanatçı yönünü böylece keşfetmiş oluyoruz.

YAŞASIN SANAT

Şöyle bir bakıyorum da bazen güfteler besteden, bazen besteler güfteden önde ve bazen de ortaklaşa çok etkileyici oluyorlar. Adeta unutulan, bazen hala içimizde yaşayan güzelliklerimizi ve duygularımızı hatırlatıyorlar. İşte bir tanesi; “Manada güzel, ruhta güzel, tende güzelsin/Ey sevgili, sen elde değil, bende güzelsin”. Ermeni Osmanlı vatandaşı Nikogos Ağa’nın “Bıktıran candan bu üç şeydir beni/Bir gönül, bir baht, bir çehr-i deni”. Çehr-i Deni baş ve yüzden başka bir tarafını yaralamak. Mecazi manada kullanmış. Dilin zenginliği böyle bir şey işte. Mesela kibarca sövmek, küfretmek gibi. Kelime hazinemizi de artırıyor şarkılar, güfteler, bizi lügat-sözlük okumaya da teşvik ederek bilmediklerimizi öğrenmeye çalışıyorlar. O zaman yaşasın sanat.

Kemani Salih Efendi “Ben neden düştüm, neden bilmem böyle ateş pareye/ Vaesafa biçare gönül heyhat aldanıyorsun” diye dursun; Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça “Güneşin kavurduğu rüzgârın savurduğu/ Feleğin hep vurduğu bir garip aşığım ben” diye Kemani Salih’e yol gösteriyor, tavsiyede bulunuyor. Teselliyi ise insanlarYesari Asım Arsoy’da buluyor; “Ümitlerim hep kırıldı, yâri artık gelmeyecek/Göz yaşlarım dökülürken, busesiyle silmeyecek/ Beni bir gün güldürmedi elbet o da gülmeyecek/ Ayrılsam da ağlasam da bende bu aşk ölmeyecek”

Hayat pahalılığı, enflasyon, zamlar, kuyruklar umurunda değil, hatta tanımıyor, bilmiyor bile Lem’i Atlı ve AvramNaum “Son aşkımı canlandıran en tatlı emelsin/Bir hande-i sevda gibi bin zevke bedelsin/Ettikçe tebessüm akıyor nur-u letafet/ Halinde de var başka eda, başka zerafet/ Mecliste de tenhada da her yerde güzelsin.”Böylece noktayı koruyor.

AYRILIK ÇEŞMESİ’NDEKİ AYŞE KIZ’IN KÖYÜ

Artık günümüzde aşk yok. Sanki duygular törpülenmiş gibi. Dünyevilik fazla. Zengin, arabası ve evi olan, hayatını pahalı mekanlarda devam ettiren kız veya erkek arkadaş olunca aşk, bu dünyevilikte her ikisini de terk ediyor. Artık selamlaşmak bile bir ayrıcalık oldu. Saadettin Kaynak ve Vecdi Gönül de aynı kanaatte “Günaydın sevgiliye, günaydın; gönül aydın günaydın/ Dalında biteviye şakıyan ben olaydım” demek, mutlu olmaya yetiyor.

Mutluluğun bir formülü olsa sanırım herkes bir kere deneyecek. Galiba sanat bunun üstesinden geliyor ve gelecek. Öyleleri vardır ki önce Rahmi Bey gibi “Ey Dilber-i işvebaz/ Nedir bu sendeki naz/ Yeter ettiğin niyaz/İşte hazır ince saz/ Oynasana dil-i nüvaz/ Gönül eğlensin biraz” deyip meseleyi kapatacak, yüreğiyle başbaşa kalacak.

Öte yandan “Oturmuş testi elinde çeşme başına/ Oyalı yemeni sarmış Ayşem başına/ Kıvrak Ayşe kız, oynak Ayşe kız, şakrak Ayşe Kız şen/ Köyün biricik kızı Ayşe kız, vurgunum sana ben” diyen Muhlis Sabahattin Ezgi Kadıköy, Bakırköy, Çengelköy ve Ataköy’deki Ayşe’yi anlatıyor esasında, ama bir zamanların Ayrılık Çeşmesi’ndeki Ayşe Kızı. Onlar ise beyaz atlara binip gittiler.

İyi ki sanat var, hep kalıcılık bırakıyorlar arkalarında, önlerinde.

İstanbul Seyrantepe’de Meşk Vakti’ndeöyle…Bir zamanlar Kilis’te de öyleydi; Yaşasın Sanat.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.