Kilisli Muallim Rıfat Bilge

18 Ağu 2020 Sal 16:27
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Yrd. Doç. Dr. Mehmet YALVAÇ 

Emekli Öğretim Üyesi
Sayın başkan, sayın misafirler. Kilis Kültür Derneği Genel Merkezi’nin düzenlediği “Kilisli Muallim Rıfat Bilge” anma programına hoş geldiniz. Hepinizi saygı ile selamlıyorum. Derneğimiz yeni yönetim kuruluna da başarılar diliyorum. Bu derneğin başlangıcından günümüze kadar emeği geçenlerden ebediyete intikal edenleri rahmet, yaşayanları saygı ile anıyoruz.

Böyle kıymetli hemşehrilerimizi tanıtmak, Kilis Kültür Müdürlüğü ve derneklerin görevleri arasındadır. Bizlerin örencilik yıllarında bu konularda öğretmenlerimiz tarafından kısa da olsa bir bilgi verilmedi. Günümüzde yalnız “Kilisli Muallim Rıfat Bilge” değil benzer diğerlerinin de çeşitli etkinliklerle tanıtılması gerekir. Kilis’te güzel bir söz vardır: “Aşa dökülen yağ boşa gitmez”. Kültüre yapılan etkinlikler de boşa gitmez. Muhakkak yararlananlar olacaktır. Bilimsel bir temele dayanmadan birtakım abartmalar da yapmak doğru değildir.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredat programlarında bastırdığı ders kitaplarında yöreler ve yetişenlerle ilgili bilgiler yoktur. Öğretmenlerin bu konularda duyarlı olarak o yörelerde yetişmiş insanlarla ilgili objektif kısa bilgiler verebilirler. Bunlar ders kitaplarına konmaz. Onların ayrı bir yöntemi vardır.

Kilisli Muallim Rıfat Bilge: Kilis Rüştiye’sini bitirince, Halep’te Sultani’yi bitirince İstanbul’a gitmiş. Darulmuallim’in Ali (Yüksek Öğretmen Okulu” kısmından 1900 yılında mezun olmuştur.
İstanbul’un çeşitli semtlerindeki Rüştiye (ortaokul) ve Sultanilerde (lise) çeşitli dersler vermiştir.
O yıllarda Edebiyat Fakültesinde ayrı bölümler yoktu. Öğrenciler fakülteye kayıt yaptırıyorlar. Orada okutulan dersleri alarak mezun oluyorlar. Okudukları her dersin öğretmenliğini yapıyorlar. Normal şartlarda bir insan bu kadar farklı derslerin öğretmenliğini yapamaz. Günümüzdeki durum çok farklıdır.

Eskiden Maarif Bakanlığına bağlı iki yıllık eğitim enstitülerinde de sosyal bilimlerden mezun olanlar tarih, coğrafya, yurttaşlık, Türkçe derslerini okuturlardı.
1924 Müfredat programıyla okullardaki Arabi ve Farsi dersleri kaldırılarak ders programlarında büyük değişiklikler yapılmıştır.
Mesleğinin büyük bir kısmını öğretmenlikte geçirmiştir. İsminin başına muallim kelimesini eklemiştir. Şiirlerinin bir dörtlüğünde;

Okumaya kanmadım.
Geçen ömre yanmadım.
Kırk yıldır muallimim.
Çok şükür usanmadım” demektedir.

Doğduğu yer Kilis adına büyük bir sevgi ve özlem duyduğu için adının başına Kilisli kelimesini koymuş olabilir. Bu duygu ve düşünce tüm Kilislilerde vardır. Eskiden ilimizin Gaziantep olmasına rağmen sorulduğunda her Kilisli “Gaziantepliyim” demez.
Şiirlerinin hepsi birbirinden güzel memleket özlemi içinde yazılmıştır. Çünkü genç yaşta doğduğu yerden ve ailesinden ayrılarak farklı ortamda yaşamıştır. Biz de bu durumu yaşadığımız gibi askerlik görevimizi yaparken yeni gelen acemi erlerde ve üniversite birinci sınıfa gelen öğrencilerimizde çok izledik.

Mesleğinde başarılı bir öğretmendir. Malatyalı, ABD’de yaşayan ünlü fizikçi Prof. Dr. Ömer Asım Barut, İnönü Üniversitesi’nde adına düzenlenen bir programda, “Ben lisede Kilisli Muallim Rıfat’ın öğrencisiyim” diye övgüyle söz etmişti.

Mesleğinin ikinci aşamasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Dilleri ve Edebiyatı Bölümüne OKUTLAN (LEKTÖR) olarak girmiştir.

Üniversite öğrencilik yıllarımızda FARSÇA SERTİFİKASINI almıştık. İki yıl haftada on saat çeşitli derslere devam ederek sonunda yapılan sınavda başarılı olunca geçmiş sayılırdık. O yıllarda bölümün hocaları: Prof. Dr. Ahmet ATEŞ, Prof. Dr. Tahsin YAZICI, Doç. Dr. Nihad ÇETİN, Doç. Dr. Nazif Hoca, Asistan Ahmet Suphi FURAT, Arapça Okutman İhsan ÖRÜCÜ ve Farsça Okutman (İranlı).

Bu bölümde ARAPÇA ve FARSÇA yabancı dil sayılmıyordu. Batı dilleri ve Rusça yabancı dil sayılıyordu. Bu bölümde her hoca profesör olduğunda Arapça ve Farsça dâhil beş dil bilirler. Hepsinin de çok sayıda kitapları vardı. Burada ebediyete intikal eden hocalarımızı rahmet hayatta olanları saygı ile anıyoruz. Öğrencilik ve İstanbul Üniversitesi’nde çalıştığımız yıllar Kilisli Muallim Rıfat Bilge’nin ismi hiç anılmamıştı.

İstanbul Üniversitesi’nde ebediyete intikal eden hocalar için bir ‘ARMAĞAN” kitabı bastırılır. Bu armağana ölen hocanın yetiştirdiği öğrencileri (hocalar) öncülük ederler. Armağan çıkacak hoca ile ilgili arkadaş ve tanıyanlar birer yazı veriler. Bazen hocanın öğrencisi hocalar fakülte dışında başka bir yerde armağan bastırırlar. Hemşehrimiz Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ ve Prof. Dr. Ziyaattin Fahri FINDIKOĞLU için armağanları Türk Dünyası Araştırma Vakfı bastırmıştı. Her iki armağanda yazılarımız vardır. Muallim Rıfat için böyle bir şey yoktur.

Muallim Rıfat, Arap ve Fars Dilleri Bölümünde okutman kadrosunda çalışmıştır. Muhakkak Arapça ve Farsça derslerine girmiştir. Hangi dersleri okuttuğuna dair o yılların öğrenci rehberi veya öğrenci kılavuzlarını ne Ankara Milli Kütüphanede ne de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Kütüphanesinde bulamadık. O bölümde Arapça Farsça derslerine girdiği kesindir. Ancak Türkoloji Bölümüyle ilgisi yoktur. Türkoloji bölümü ile ilgili dersleri o bölümün hocaları tarafından verildiğini bilmekteyiz.
Arap ve Fars dilleri bölümü öğrencilerine Osmanlıca (eski Türkçe) dersleri bizim öğrencilik yıllarımızda Doç. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Dr. Necmettin Hacıeminoğlu ve Asistan Mertol Tulum tarafından verilirdi.

Muallim Rıfat, üniversitede göreve başlamadan önce Caferoğlu Hoca ile yakın dostluğun ötesinde birlikte fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Bizim öğrencilik yıllarımızda Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu Türk Dili Kürsü Başkanıydı.

 

Doğduğu yer Kilis adına büyük bir sevgi ve özlem duyduğu için adının başına ‘Kilisli’ kelimesini koymuş olabilir. Bu duygu ve düşünce Kilislilerde vardır. Cumhuriyet döneminde ilimiz Gaziantep olmasına rağmen sorulduğunda her Kilisli ‘Gaziantepliyim’ demez.
Mesleği muallimlik olmasına rağmen çalışmalarını daha çok Türkçe, Arapça, Farsça el yazması ve basılı eserlerin tashih edilerek basıma hazır hale getirdiğini görmekteyiz. Arapça ve Farsçaya hâkimiyeti olmayan kimse bu eserleri basılacak hale getiremezdi. Ayrı zamanda Arapça ve Farsça diline hâkim olmayan birini o bölüme almazlardı.
Malatyalı, ABD’de yaşayan ünlü fizikçi Prof. Dr. Ömer Asım Barut, İnönü
Üniversitesinde adına düzenlenen bir programda, “Ben Kilisli Muallim Rıf’at’ın öğrencisiyim” diye övgüyle söz etmişti.
1072-1073 “Divan-ı Lugat-it Türk” Kilisli Muallim Rıf’at tarafından Arapça aslından düzenlenerek Türkçre çevrilerek ilk baskısını hazır hale getirmiştir. İncelediğimizde Türk toplum ve devlet hayatını en güzel şekilde açıklamıştır. Aynı zamanda sosyolojiyi de ilgilendirmektedir. Göçebe toplumların yaşayışı sosyolojinin de konusu içindedir. Aile yapısı, aile sevgisi, çocuk sevgisi, yiğitlik, ahde vefa, misafirperverlik, ahlak vb. gibi konular sosyolojinin alanı içindedir.
Yazılmış Eserlerin Tashihinden Başlıcaları:
- Gülistan ve Bostan (Şeyh Sadi Şirazi).
- Keş-fel Zünun. (Katip Çelebi).
- Maniler.
- Divan-ı Türki. (Sultan Veled’in Türkçe Şiirleri. Veled İzbudak’la birlikte.
- 7-8 Cilt Evliya Çelebi Seyahatnamesi.
- Ferhenkname-i Sadi.
- İbn-i Mühenna Lugatı.

Telif eserlerden muallimlik döneminde yazdığı Dilbilgisi kitabı vardır.

 

ARAPÇA DİL BİLGİSİ
Orijinal adı Yeni Sarfi Arabi’dir.
Rüştiyelerin üçüncü sınıfları için kabul edilmiştir. 1928 yılında basılmıştır. 1929 yılında ikinci baskısı yapılmıştır.
Otuz ders olarak hazırlanan eser, birinci dersten itibaren ayrı ayrı kısımları içermektedir.
Biz, DİVANI LUGAT-İT-TÜRK’ten yalnız o dönemin dil durumunu öğrenmekle kalmıyoruz; Türk’ün eski tarihini, edebiyatını, yaşayışını, düşünüşünü de birlikte öğreniyoruz. O dönemdeki coğrafi durum üzerinde de doğru bilgiler elde ediyoruz.

Tercümem satın alındıktan sonra telif ve tercüme heyetine gönderilmiş, oranın lağvından sonra Darülfünundaki kütüphaneye mal edilmişti.
Kütüphaneye Necip Asım Efendi bakıyordu. Bir gün bana; “Divandaki iddiaları çıkardım, tercümenizden faydalandım. Aferin hemşerim, güzel tercüme etmişsin” diye iltifatta bulundu.
Uzun zaman sonra Semih Rıfat Bey Maarif Müsteşarı olmuştu. Bir gazetede şöyle bir yazı gördüm: Büyük Millet Meclisi, Mahmut Kaşgari’nin eserini takdir ile tercüme ettirilmesine karar vermiş ve tercümesini Semih Rıfat Bey ile Şair Mehmet Akif Bey’e havale etmiştir. Bu tercüme için her birine biner lira verilmesi kabul edilmiştir.
- Oh, divan için iki zat daha çalışacak. Fakat ben de çalışmış olduğumu anlatsam ve benim nüshayı da görseler diye düşündüm.
Semih Bey’e mektup yazarak daha önce bu eseri ben tercüme ettim. Edebiyat muallimi Behçet Bey’e yazdım. Tercümenizi okudum beğendim. Akif Bey’e de gösterdim. O da okudu beğendi. İlk fırsatta eserinizi sizin adınıza bastıracak ve size telif hakkı vereceğiz, diyordu.
Bir süre sonra Dil Encümeni kuruldu. Divanın yeni bir tercümesine karar vermiş olmakla bu tercümeyi bana yaptırmak istediler.

Besim Atalay en fazla üç yüz lira teklif etti. Ben de üç yüze olmaz deyince,
Besim Atalay Bey, “Sen yapmazsan ben yaparım. Sonra gönlün kalmasın” dedi. Besim Atalay Bey tercümesini çıkararak bana bir takım gönderdi.
İnşallah birkaç tercümesini daha görürüz. Bu elmas işlenmeye muhtaç.

 

DEDE KORKUT KİTABINA DAİR

Harbi umumi içinde, Cenap Şahabettin Bey Berlin’e kadar bir seyahat yapmış, orada imparator kütüphanesinde bu kitabı görmüş, fotoğrafını aldırmış, Maarif Nezaretine vermişti. Nezaret de, (Milli tetebbüler) Encümenine gönderdi.
Bir toplantıda bu kitabı okuduk, faydalı gördük, neşredilmesine karar verdik. Fakat kitap biçimsiz bir yazı ile yazılmıştı. Anlaşılıyordu ki müsteşrik (şarkiyetçi) yazısıdır. Fazla olarak kitapta söz başı görülmüyor, sayfanın bir ucundan öbür ucuna kadar bitişik gidiyordu. Sözler, ‘eski olduğundan maksat kolaylıkla anlaşılamıyordu.
Bu sebeplerden dolayı:
- Bu kitabı Ziya Gökalp Bey’e verelim, okusun, biçim versin, ona göre bastıralım, denildi. Bu sözü Ziya Bey kabul etti.
Kitabı Ziya Bey’e verdik. Aldı, götürdü. Bir ay kadar yanında kaldı. Bir ay sonra getirdi:
- Okudum fakat bir şeye benzetemedim, içinden çıkamadım. Bunu bir kere de Rifat okusun, dedi.
Bu defa kitabı bana verdiler. Bir defa okudum, iki defa okudum, anlamadım. El hâsıl belki on beş defa okudum. Anlar gibi oldum.

 

Sonra anlayışıma göre, yeniden yazmak istedim. Bir kerre yazdım, beğenmedim, bozdum, bir kere daha bir kere daha… Hülasa belki on beş defa yazdım. Neticede anladım ki kitap bir mukaddeme (önsöz), bir makale ile on iki hikâyeden ibarettir. Bir de kitap tamamen nesir değil, içinde nazımlar da vardır.
Binaenaleyh nazımları nazım şeklinde yazdım. Şu kadar var ki nazım başlarına birçok kitaplarımızda görüldüğü veçhile (nazım) denilmemiş de (soylama-söyleme) denilmiş.
Bu kelimenin kökü ‘soy’dur. Ondan bir mastar yapılarak (sollamak) tabiri eski kitaplarımızın bir takımlarında görülmektedir.
Bu kelime iki manada kullanılıyor:
1) Tavsif etmek, yani bir şeyi etrafı ile anlatmak. Nitelendirmek.
2) Aramak. İşte (nazım) yerinde kullanılan (soylama) birinci manada alınmıştır.

Bence bu kelime maksada (nazım) kelimesinden daha uygundur. Çünkü (nazım) kelimesinde dizi fikri var, anlatma fikri yoktur.
Ben bu (soylama) kelimesini eski kitapların bir kısmında da gördüm. Eskiler (şiir) yerinde bunu kullanmışlar; daha sonraları (deyiş) tabiri kullanılmıştır.
Ben bu kitabı kendi keyfimce yazdım fakat ne bir harf artırdım, ne bir harf eksilttim. Benim için hikâye başlarını, söz başlarını bulmak, şiir ile nesri ayırmak ve bazı kelimelerin yanına işaretler koymak oldu. Muvaffak oldum mu, olmadım mı bilmem.

 

Beyaz ettiğim (Temize çekmek) nüshayı encümene takdim ettim. Azalar tetkik ettiler:
- İyi olmuş, işte bu kadar olur, pekâlâ, matbaaya verilsin, basılsın, tashihine de Rif’at baksın, dediler.
Yalnız Ziya Bey söz istedi:
- Müsaade buyurun da bir de ben Rifat ile birlikte okuyayım, düşüneyim, dedi.
Azalar bu fikri de kabul ettiler,
Bunun üzerine Ziya Bey;
- Aksaray’da Sinekli bakkal bizim ev var sen bana sabahları gelirsin. Öğleye kadar birlikte okuyalım, düşünelim, dedi.
Kabul ettim. Bir hafta kadar Ziya Bey’in evinde okuduk, her kelimesini düşündük. Neticede Ziya Bey yazdığım nüshayı aynen kabul etti. 322 (1906) senesinde matbaaya verdik, basılmaya başladı.
Encümen bana kitabın içindeki eski Türkçe kelimelerin hali ile kitabın sonuna konulmasını da havale etmişti. Fakat uğraştım, uğraştım, tamamıyla halledemedim. Aczimi söyledim, zaman istedim.
Encümen beni mazur gördü:
- Pekâlâ, sonraya kalsın, denildi ve kitap o suretle çıktı.
Ben o zaman kitabın başına adımı müstensih (suret çıkaran kimse) diye gösterdim. Şimdi anlıyorum ki o kelime kâfi değildir. Müstensih ve mürettip (düzenleyen ve hazırlayan) yahut halis Türkçe olarak ‘Biçime koyan’ demeliydim.

Kitabı bu şekle koymakla iyi bir şey yapıp yapmadığımı bilmiyorum. Şu kadar var ki, aradan şu kadar sene geçtiği halde, başkaları değişik bir biçim vermemiştir.
Kitapta satırlar, satır araları hece itibariyle birbirine müsavi ve oldukça kafiyeli iken üzerinden zaman geçerek cahillerin ellerinde, ağızlarında dolaşarak bozula bozula bu hale mi gelmiştir? Buna da imkân görüyorum.
Kitabı nazım ve nesir kısmına ayırdığım zaman isabet ettim mi, etmedim mi diye düşünmekte idim. O sırada kitapçıların birisinde bir risale şeklinde Tepegöz hikâyesini gördüm. Yine eskilerden birisi bu Tepegöz hikâyesini almış, başka bir ibare ile yazmış ve nesirlerin aralarına hece hesabı ile koymuştu.
Bu eseri görünce isabet ettiğime kail oldum.
Fakat şu günlerde kitabı bir daha gözden geçirdim. Nazım ve nesri ayırmada yanıldıklarımı gördüm. Binaenaleyh şu kitabı bir daha yazmak mecburiyetindeyim.

Kitap basılıp çıktıktan sonra bir gün Ziya Bey bana şöyle dedi:
- Rifat bundan sonra senin adın Dede Korkut olsun. Sana bir kopuz (ozanların çaldığı telli Türk sazı) alalım ustasını da bulalım çalmasını öğren, sana memleketimizin her tarafını gezmek, Dede Korkut
hikâyelerini söylemek için bol tahsisat verelim. Kopuzu koluna
tak, ilden ile şardan şara gez. Hikâyeleri anlat, kopuzu çal.
Soylamalarıyla, gel şu huzmeti (işin demeti) kabul et.

Bu teklife şöyle cevap verdim:

 

- Benim musikiye istidam yoktur. Bir kere Musullu Hafız Osman Efendi’den musiki dersi almak istedim. Bana:
- Bakalım kabiliyetin var mı? Sana bir şarkı vereyim, anlayayım, dedi. Sonra;
Havabgah yare arz için ahvalimi,
Bir perişan halı gördüm unuttum halimi.
Şarkısını öğretmek istedi. Bir ay her gece bir saat benimle meşgul oldu. Bir ay sonra kararını vermek için tekrar söyletti. Herhalde birçok falso yapmış olduğum için kızdı, haykırdı:
- Bu yaşıma geldim, yüzlerce insanlara ders verdim, fakat senin gibi bir kabiliyetsiz görmedim! Allah seni taş yaratmış. Adam defol! Cehennemin dibine kadar git, bir daha yanıma, yurduma uğrama, sesini duyarsam sana hakaret ederim, diye beni kovdu.

İşte ben böyle bir adamım. Ağzımda kabiliyet olmadığı gibi parmağımda da yoktur. Ne vakit elime bir saz aldımsa tellerini kırdım, vazgeç azizim. Rifat yazıcı olur, fakat kopuzcu olamaz. İstersen verdiğin adı geri al, dedim.
Ziya Bey güle güle katıldı:
“Adını ben verdim yaşını Tanrı versin!” dedi Ben de “Amin” dedim.
*
Dede Korkut kitabı hakkıyla dindarlık üzerine yazılmıştır. Cenabı hakka, Peygambere son derecede merbutiyet (bağlılık, ilgi) taşıyor. İçinde öyle sözler var ki insan o sözlere karşı derin bir hürmet duyar.
Mesela 90’ncı sayfadaki yedi heceli:

 

Yücelerden yücesin
Kimse bilmez nicesin
Beyti Hekim Senayi, Şeyh Ata, Mevlana Celalettin, Sultan Velet, Abdurrahman Cami, Aşık Yunus gibi ariflerin sözlerine benziyor.

Bütün bu dediğim şeylerden anlaşılıyor ki, ozanlar okumuş, olgunlaşmış değerli insanlar imişler. Onların kopuzu Mevlana’nın nayı yerinde imiş.
Kitapta dört şeye çok önem verilmiştir. Birincisi yiğitlik, kahramanlık… Şöyle ki: Her Türk’ü kahraman yapmak için birçok kıymetli misaller getirilmiştir. Kitap bu noktada birçok hamaşet (yiğitlik, cesaret) namelerin fevkinde (üst) dir. Bundan dolayı kitaba “Kahramanlar Kitabı” yahut “Kahramanlık Kitabı” desek olabilir. Evet, her Türk için kahramanlığı gaye bilmek ve kahraman olmağa çalışmak bir vazifedir. Türk öyle bir fikir beslemelidir ki, “Kurda rasgelsem ağzını yırtarım, karşıma arslanlar çıksa bir yumrukta kafasını ezerim” demelidir.
Kitap yiğitliği yalnız erlerde değil kızlarda da arıyor. Kahraman bir delikanlı kahraman kız arıyor. Kahraman bir kız kendisine kahraman bir eş arıyor.

İkincisi ahlaktır. Kitabın içinde ahlaka aykırı bir şey yoktur. Her muaşakayı kitap nikâh ile neticelendiriyor.
Üçüncüsü aile muhabbetidir. Kitap bir ailenin efradını birbirine bağlıyor. Ve hepsini birbirine yardıma koşturuyor, kocasına yardıma koşturuyor. Kocasına bir felaket gelen kadın kılıç kuşanıyor, kocasına yardıma koşuyor. Her kadın kocasını seviyor. Onun yoluna kendisini feda etmek istiyor. 87’inci sayfadaki “Deli Dumrul” hikâyesi güzel bir piyes olur.
Dördüncüsü Türkleri evlat yetiştirmeye teşvik ediyor. Çocuğu olmayan bir ere yahut bir kadın çocuklu birisi kadar hürmete mazhar olamıyor.
Elhasıl şu kitap çok bilen halim (yumuşak huylu) akıl sahibi birisi tarafından yazılmış bir eserdir. Bunu açık bir lisanla yazacak olursak bütün Türklerin seve seve okuyacaklarına imanım vardır.
İşte milletime şu hizmeti de yapmak için esen bir de şimdiki dille yazmaya başladım. Allah hitamını göstersin.

*

Kilisli Muallim Rıf’at’ın üniversitede bir akademik unvana sahip olmaması çok büyük bir talihsizliktir. Prof. Dr. Ali Birinci, “Tarihçi Gözüyle Muallim Rıf’at” başlıklı konuşmasında çok arzu etmesine ve layık olmasına rağmen Prof. Dr. Helmut Ritter, “Profesörlüğe layıktır ama kadro yoktur” demiş ve Kilisli Rıf’at merhuma profesörlüğü vermemişler.

Profesörlük o sırada kanun ile olmaktaydı. Kilisli Rıf’at merhum, eski eserlerin tanıtılması ile ilgili çok enteresan çalışmalar yapmıştır.

 

 

Darül Fünun-i Osman-i Edebiyat Fakültesi’ndeki akademik kadroya baktığımızda: Lektör (Okutman), Muallim, Müderris Yardımcıeı (Doçent), Müderris (Profesör) vb. gibi kadrolar bulunmaktaydı. Bunlardan bir kısmı önce muallim olarak atanmışlar. Daha sonra müderris yardımcısı ve müderris olarak atanmışlardı. Bir kısmı ise doğrudan müderris yardımcısı olarak atanmışlardı. Bunlar sosyoloji bölümünde Ziya Gökalp, Necmettin Sadık (Sadak), Mehmet İzzet, Orhan Sadettin’i sayabiliriz.

Aynı durumu 1933 Üniversite Reformundan sonra da görmekteyiz. Hilmi Ziya Ülken, Nurettin Şazi Kösemihal liselerde öğretmenlik yaparken sosyoloji bölümüne doçent olarak atanmışlardır.
Malatya İnönü Üniversitesinde göreve başladıktan bir süre sonra Türk İslam Felsefesi hocası Prof. Dr. Nihat Keklik bana yazdığı mektupta, Yüksek Öğretim Kurulu 1984’den sonra kadrosuzluk nedeniyle bekleyen 800’den fazla doçenti bir akşam çıkarılan bir kanunla doğrudan profesör olarak atadılar. Bunların içinde çeşitli sanat dallarında doktorasız profesör olanlarda vardı demiştir. Bu ve benzeri konularda Kilis’te söylenen güzel bir söz vardır: “Çoban isterse tekeden teleme çalar” derler.
Kadro yok doğru değildir. Bir kılıf olabilir. Kendi alanında bu kadar güçlü birinin gelmesini istememiş olabilirler. İstendikten sonra fakülte içindeki kadrolardan biri okutman Kilisli Rif’at için o bölüme aktarılabilirdi. Hiçbirinin yapılmadığını görüyoruz.
Tüm canlılar doğa kanunlarına tabidirler. Her canlı doğada belli bir süre sonra kendi kanunlarına göre yok olacaktır. Diğer canlılar gibi insanlar da yok olurlar, ölürler. Bu ölümün zamanı insanlar için de kesin olarak belli değildir. Ancak insanların diğer canlılardan birtakım farkları vardır. Bu farklar her insanda bir değildi. İşte toplumlarda ve insanlık tarihinde bazı insanları ölümsüzleştiren birtakım ortak değerler vardır. Bu değerler ancak insanın ölümünden sonra incelenir, değerlendirilir.
Hocaları ölümsüzleştiren onun üniversiteye aldığı öğrencileri hocalardır. Bunların örneklerini yaşam süremiz içinde görüyoruz.
Kilisli Muallim Rıf’at’ı ölümsüzleştiren onun hayatı boyunca Türk Kültürüne, Türk Diline, Türk Tarihine ve Türk sosyolojisine yaptığı hizmetler ve kazandırdığı eserlerdir. Onun eserlerini okuyanlar elbette onu saygı ile anacaklardır. Önemli olan onun çalışmalarını gençlere tanıtmak ve okumasını sağlamaktır. Bizim hocamız olmamasına rağmen Türk Kültürü ve Türk Sosyolojisine yaptıkları hizmetlerden dolayı Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Erol Güngör hocaları yüksek lisans tez konusu olarak vermiştik. Kilis 7 Aralık Üniversitesi’nin bu görevi yapacağını düşünüyorum.
Dilini, dinini, kültürünü, sanatını, ahlakını, tarihini vb. gibi bilmeyen toplumun geleceği de iyi olmaz. Siz yaptığınız çalışmaların mükâfatını öte dünyada göreceksiniz. Ruhunuz şad, makamınız Cennet olsun Kilisli Muallim Rıf’at Hoca.

Saygılarımla…
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kıymetli hemşehrilerimiz, Kilisli Muallim Rıfat Bilge Türkolog veya Türk Dil Bilgini değildir. Fuat Köprülü’nün onun eserlerine önsöz yazması onu dil bilgini yapmaz. O konuda bir kariyerinin (Doktor, Doçent, Profesör) olması gerekir. Buna bağlı olarak aynı konularda o bilim dallarında kabul edilmiş eserlerinin de olması gerekir. Rüştiye (ortaokul) üçüncü sınıflar için yazdığı telif bir dilbilgisi kitabı vardır. Ortaokul ve lise yıllarımızda okuduğumuz kitapların bir kısmı lise öğretmenleri tarafından yazılan kitaplardı. Üniversitede lektör (okutman) olarak görev yapmıştır.

Yeni yetişen gençlerimize doğru bilgiler vermemiz gerekir. Yaptıkları tercümelerle Türklüğe hizmet etmiştir.

Din bilgini de değildir. İmam Hatip Okulunda ders vermekle din bilgini olunmaz.

Nitekim Divan-ı Lugat-it Türk’ün ikinci tercümesi önce Büyük Millet Meclisi, Semih Rıfat Bey ile Şair Mehmet Akif’e vermişler. Daha sonra Dil Encümeni Kurulunca tercümeyi tekrar Muallim Rıfat’a yaptırmak istemişler.
Besim Atalay tercüme için 300 lira teklif etti. Ben de olmaz deyince, “Sen yapmazsan ben yaparım” dedi. Yaptığı tercümeden bir takım gönderdi.

KAYNAKÇA:
- Anılar ve İnsanlar. Kilisli Muallim Rıf’at Bilge. Kilis Kültür Derneği Genel Yayın. 17
- Atalay Besim. Divan-ı Lügat-it Türk Dizini. Cilt. 1. TDK. Ankara-1939
- Engin Osman. Türk Maarif Tarihi. Eser Matbaası, Cilt. 1-2, İst-1977
- Kaşgarlı Mahmut. Divan-ı Lügat-it Türk. Türkçe Basıma Hazırlayan Kilis Muallim Rıf’at.

- Yalvaç Mehmet. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Sosyolojinin Tarihçesi (1912-1982). Kubbe altı Akademi Mecmuası, Sayı-1-2, Ocak-1985.

- Yalvaç Mehmet. Atatürk ve Kur’an. Konferans, Kilis Baro Başkanlığı, 2018
- Yalvaç Mehmet. Türk Milli Eğitiminde Sosyolojinin Yeri. Türk Dünyası Araştırmaları. Ayrı Basım.
- Tazebay İrfan. Kilisli Muallim Rıfat Bilge, Hayatı Eserleri ve Makaleleri Lisans Tezi: Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu-Doç. Dr. Faruk Kadri Timurtaş.

 

 

 

 

 

Benzer Haberler

Metin MERCİMEK “COVİD-19′A KARŞI MÜCADELEDE ÜÇ ÖNEMLİ FAKTÖR TEMİZLİK, MASKE...

Yorum 
0

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, Atatürk; tarihin şahit olduğu en büyük komutan ve devlet...

Yorum 
0

Kilis Tarihi Akcurun Çarşısından Sayfalar   Ahmet Rami Atan (Müştak-i Hürriyet)  ...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

Covid-19 Virüsüne Karşı Ruhumuzu Gü...

Metin MERCİMEK “COVİD-19′A KARŞI MÜCADELEDE ÜÇ ÖNEMLİ FAKTÖR...

Atatürk’ün Balıkesir Hutbesi

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, Atatürk; tarihin şahit olduğu en büyük...

Ahmet Rami Atan (Müştak-i Hürriyet)...

Kilis Tarihi Akcurun Çarşısından Sayfalar   Ahmet Rami Atan (Müştak-i...

Bumerang Serisi-14

Vicdan & Merhamet ve Acımasızlık   Mahmut İhsan KANMAZ   “Bütün...

Ehl-i Beyt’in Tevbe Anlayışı

Uğur KEPEKÇİ   Kişinin işlediği hatalara günah, hatalardan dönüp...

İSTEM

Neden gönlün ahûzar? Efil efil esmekte bu sabah rüzgâr. Halden anlayanın...

AŞK OLSUN

Günler gelip geçiyor tükenip giden ömür Bu gönül sana hasret gel de adın...

BEN BİR “İĞDE”

…ve böyle geçiyor bütün günlerim, Dalımda, yeşilden eser kalmadı....

Piyasadaki durgunluk esnafa 2001 kr...

Kilis’te yaz mevsimi başından bu yana yaşanan alış-veriş durgunluğu giderek...

Kilis’te koronavirüsten ölenlerin s...

Kilis’te bugün itibariyle koronavirüs nedeniyle hayatını kaybeden kişi...

Silahla intihar eden şahıs hayatını...

Kilis’te silahla ağır yaralanan şahıs kaldırıldığı hastanede hayatını...

Üzüm pekmezi 15 TL’ye

Kilisli vatandaşların soğuk kış aylarında özellikle tahin ile birlikte...

7500 ton patlıcan üretimi yapıldı...

Kilis genelinde yaklaşık 1500 dekar alanda 7500 ton civarında patlıcan üretimi...

Suriyeliler birbirlerine girdi [ASA...

Kilis’te Suriye uyruklu iki grup arasında çıkan kavgada 6 kişi yaralandı....

Kaymakam, köy okullarını denetledi...

Kilis’in Musabeyli İlçe Kaymakamı Sertaç Kırçuval, eğitim-öğretime...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

İŞE BAK Türkiye’de bir kişi, 3 kişiye bakıyormuş. Devlet ise bir...

Yeteneklerimizi Değerlendirelim

Metin MERCİMEK “HER ALIŞKANLIK ELİMİZİ DAHA BECERİKLİ, AKLIMIZI İSE...

Türk Musikisine Sahip Çıkalım

M. Yahya EFE Sevgili okurlarım, milli kültürün taşınmasında, en önemli...