Dolar 30,9047
Euro 33,4541
Altın 2.011,61
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 13°C
Az Bulutlu
Kilis
13°C
Az Bulutlu
Çar 14°C
Per 15°C
Cum 17°C
Cts 18°C

Kilisli Muallim Rıfat Bilge’nin Anıları-13

Kilisli Muallim Rıfat Bilge’nin Anıları-13
A+
A-
08.08.2015
695
ABONE OL

Ahmet ELMALI

DİVANÜ LUGAT İT-TÜRK ve EMİRİ EFENDİ                           

Divanyolu’nda (Karababa) sokağının başında Diyarbakır Kıraathanesi adlı bir kıraathane vardı. (Diyarbakırlı Ali Emiri Efendi) buranın birinci müşterilerinden idi.

Her gece akşamdan sonra gelir, gece yarısına kadar        oturur, dostlarıyla görüşür, konuşur; sonra kalkar, Parmakkapı’daki hanesine giderdi.

Bu zat bekâr idi, kapısını kendi kilitler, kendisi açardı. Hayatını mütalaaya hasretmişti.

Her türlü eseri okumakla beraber en çok Osmanlı Tarihi ile meşguldü. Hafızası çok kuvvetliydi. Okuduğu şeyleri unutmamış, unutmazdı.

Ezberimde yüz bin Türkçe beyit vardır, derdi.

Ben bu ciheti nezaketle bir kere tecrübe ettim. Herhangi bir şairin bir gazelinden bir mısra seçtim.

“Acaba şu mısra kimindir?” diye sordum. Güldü:

– İmtihan mı etmek istiyorsun, falanındır, sonu şudur ve gazelin tamamı şöyledir, diye ezber okudu.

Bu zat büyüklerin tercüme-i halleriyle de çok uğraşmıştı. Ne kadar İslam hükümdarı varsa, ne kadar büyük âlimler varsa, meşayih varsa, ne kadar Osmanlı şairi varsa hepsinin tercüme-i mufassaları bilirdi. Ona bir şey sorulsa

– O namda iki şair var, hangisini istiyorsun? Der ve her birisi hakkında malumat verirdi.

Bir yaz günü akşamüzeri Ayasofya meydanında ağaçlar altında gezinirken, Ayasofya hamamının kapısı üzerindeki tarih gözüme ilişti. Uğraştım, okudum, kaydettim.

Şairin adı Hüdayi idi. Ben bunu Aziz Mahmut Hüdayi zannettim. Gece kıraathanede işi ona açtım.

Tuhaf şey, Aziz hazretleri hamam tarihi söylemiş, dedim, güldü.      Rıfat, teracimde zayıfsın. Biraz uğraş, tekemmül etmeye bak. İki Hüdai var; birisi Aziz hazretleri (1) diğeri Müezzin zade Hüdai’dir. Tarih bunundur, dedi.

Müşarünileyhin tarih ve edebiyatta kemalini gördüğüm, bildiğim için kendilerinden istifadeye çalışırdım. Bu zat, her gece kıraathanede ispatı vücut eder etmez, etrafına tarih ve edebiyat meraklıları toplanır, orası adeta bir ders halkası olurdu.

Tarih Encümeni azasından Tevhid Bey, yine azadan Arif Bey, Amasya müverrihi Hüsamettin Efendi 2 baş şakirtlerindendi. Ben de sürüye katılır, fakat küçük şakirt söze o kadar karışmazdım.

Müşarünileyh hakkında uzun bir tercüme-i hal yazacağım. Binaenaleyh sadede geliyorum:

Mali 1333 (1912) senesi idi. Bir gece yine bu kırathaneye teşrif buyurdu. Biraz tarihten, edebiyattan bahsettikten     sonra:

– Beyler, efendiler! Bu gece size bir şey soracağım, dedi.

– Buyurun, dedik.

Sordu:

– Divan’ü Lugat-i Türk isminde bir kitap gördünüz mü, yahut işittiniz mi?

İlk cevabı ben verdim:

– Kitabın kendisini görmedim, fakat Katip Çelebi bunu görmüş ve Keşfüzzünuna yazmıştır, dedim.

Sonra Arif ve arkadaşları Arapça tarihlerin birisinde bunun adını gördük, dediler. Bunun üzerine Emiri Efendi, Fuzuli’nin şu mısrasını okudu:

Eyledim tahkik, görmüş kimse yok cananımı…

Söz sırası bize geldi. Bir ağızdan heyecanla sorduk:

– Siz gördünüz mü, dedik.

– Sualimiz hoşuna gitti, kendisine mahsus olan tarzda gevrek gevrek, güle güle katıldı.

Ne söylüyorsunuz? İnayeti bari ile bugün o kitaba malik oldum, dedi. Cümlemiz tebrik ettik, fakat nasıl elde ettiğini, kimden aldığını sorduk.

Adetim veçhile haftada iki, üç kere Sahaflar Çarşısı’na uğrar, yeni bir şey var mı? Diye kitapçılara sorarım, dün de uğradım. Kitapçı Burhan Bey’in dükkânında oturdum. “Bir şey var mı?” dedim. Kitapçı:

– Bir kitap var ama sahibi otuz lira istiyor. Bu kitap bana geldi bir hafta oldu. Ben, bunu yüksek bir fiyatla alır, diye Maarif Nazırı Emrullah Efendi’ye götürdüm. O da İlmiye Encümeni’ne havale etti. Encümen tetkik için bir hafta müsaade istedi, ben de kabul ettim. Bir hafta sonra uğradım. On lira teklif ettiler. Ben de: “Kitap benim değil, başkasınındır. Otuz liradan bir para aşağıya vermiyor” dedim. Cevaben, “Biz otuz liraya bir kütüphane satın alırız. Al kitabını, istemiyoruz! Diye kitabı iade ettiler. Kitap sahibiyle tayin ettiğimiz müddet yarın bitecektir. Yarın kitabı vermeye mecburum… Bakınız, eğer işinize gelirse siz alınız!” dedi.

Kitabı elime alınca bayıldım. Otuz lira değil, otuz bin lira değeri var. Dünyada eşi menendi görülmemiş bir Türk Kamusu ve grameri. Fakat kitapçıyı şımartmamak fiyatı artırmaya bırakmamak için, nazlı davrandım: “Dağınık bir eser: Acaba tamam mı, değil mi? Hem de müellifi Kaşgarlı bir adam imiş, kimdir, necidir? Belli değil. Sarı çizmeli Mehmed Ağa. Mamafih ne de olsa bir eserdir. Maarif 10 lira teklif etmiş ise, ben de 15 lira veririm” dedim. Kitapçı:

– Hayır, arz ettiğim gibi benim değildir. Benim olsaydı verirdim. Fakat sahibi mutlaka otuz lira istiyor. Almayacak olursanız sahibine iade ederim, dedi.

Sordum:

– Sahibi kimdir, dedim.

Cevaben dedi ki:

– Yaşlıca bir hanımdır, eski Maliye Nazırı Nazif Bey’in mensubatından. Paşa, bu kitabı ona verirken: “Ben sana bir kitap veriyorum. İyi sakla! Sıkıldığın zaman kitapçılara götür. Altın para otuz lira eder, aşağıya verme!” demiş. İşte bu otuz lira kadının kulağında küpe olmuş. Yoksa kendisi acuze bir kadındır. Alacak isen, bu kadına iyilik etmiş olursun, dedi.

Bunun üzerine:

– Evet, şimdi işin şekli değişti: Bir kadına muavenet bir vazifedir. Peki, kabul dedim ve kitabı aldım. Fakat o dakikada şöyle düşündüm: Yalnız ancak 15 lira var, eve gidecek olsam kitap dükkânda kalacak, mümkün ki başka birisi gelir, kitapçı tamahkârlık ederek ona da gösterir, o da alır. Paranın üstünü yarına bırakayım desem, olmaz. Başladım içimden Allah’a yalvarmaya: “Allah’ım bir dost gönder, bana yardım etsin. Beni kitaptan ayırma!”

İki dakika sonra baktım ki, dostlarımdan eski Darülfünun edebiyat Muallimi Faik Reşat Bey oradan geçiyor. Hemen çağırdım. Gizlice: “Varsa aman bana yirmi lira ver” dedim.

Çantasını açtı on lira varmış onu verdi.

– Üst tarafını da şimdi acele eve gider getiririm, dedi.

Ben de kitapçının dükkânında kısmen huzurlu kalple oturdum.

Birkaç dakika sonra Reşat Bey geldi, parayı getirdi. Otuz lirayı Burhan Bey’e verdim.

Burhan Bey:

– Pekala, ya benim bahşişim yok mu, dedi.

Üç lira da ona verdim, vedalaştım. Dükkândan kalktım. Reşat Bey’le konuşa konuşa çarşıdan çıktık. Fakat arkamıza baktım, “Acaba Burhan Bey pişman olup da arkamızdan koşmasın” diye korku içindeydim.

Neyse, baktım ki gelen yok: “Oh, Elhamdülillah!” dedim.

Kitabı aldım eve geldim, yemeyi içmeyi unuttum.

Birkaç saat mütalaa ile uğraştım. Arkadaşlar, size arz ediyorum:      Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka revnak kazanacak, Arap dilinde Seyyibuyihin kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun yazılmışıdır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri bile kâfi gelmez.

Bu kitap ile Hazreti Yusuf arasında bir müşabehet var. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana 32 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere, veremem, dedim.

Emiri Efendi bu kitabı elde ettikten sonra neşesiyle sermest oldu. Eşine dostuna, rast geldiğine, “Ben bir kitap aldım, şöyledir, böyledir” diye ballandıra ballandıra söylüyordu.

Ağızdan ağza, kulaktan kulağa, bu haber Ziya Gökalp’e yetişmiş, koşmuş, Emiri’ye gelmiş, kitabı görmek istemiş.

Fakat Emiri, “Şimdilik göstermem, belki iki ay sonra olabilir” diye Ziya Bey’i kırmıştı.

Sonra Ziya Bey Diyarbakır Mebuslarından iki zatı göndermiş, Emiri Efendi onlara da göstermemiştir. Bana gelince,      Emiri Efendi’nin tabiatını bildiğim için görmek istemedim. Bir    şey söylemedim. Nihayet bir hafta kadar bir zaman geçti. Bir gün bana haber göndermiş ve davet etmişti. Gittim. Kitap meydanda duruyordu. Bana hitap ile “İşte Divanü Lügat it Türk, buyurun mütalaa ediniz” dedi.

Ben de aldım bakıştırdım.

Cenabı Hak neşrini nasip etsin dedim.

Bu söz hoşuna gitti.

Bu sözü başkasından duymadım, inşallah neşrederiz, tashihini de sen yaparsın. Dedikten sonra bir ah çekti, rengi bozuldu, şöyle dedi:

– Rıfat, bu kitap ne kadar yüksek desek o kadar yüksek, ne kadar kıymetli dersen o kadar kıymetli. Kitabın şirazesi çözülmüş, formaları dağılmış, yapraklar karışmış, başı, sonu belirsiz olmuş. Sayfasının karşılığı yok, sayfa başlarında numara yok; kitap tamam mı, değil mi, tanzim edilmesi mümkün mü, değil mi? Bu noktalar beni mahzun ediyor. Acaba tamam mı? Eğer tamam ise, ne saadet. Değilse vay benim başıma! O zaman bu kitabın karşısına geçip, ölünceye kadar ağlamalıyım. “Rıfat, sana rica ediyorum, her gün gel, bir iki saat bu kitap ile meşgul ol. Şu kitap tamam mı değil mi, bunu meydana       çıkar!” dedi.

Ben de teşekkürle kabul ettim. İki ay kadar her gün birkaç saat meşgul oldum. Kitabı üç defa hatmettim. Formalar    kâğıtları oradan kaldırdım, beriye koydum. Uymadı. Başka yere götürdüm, sözlerin insicamına, bahsin devamına baktım. Velhasıl uğraşa uğraşa tanzim ettim. Sayfalara numara koydum. Kitabın tamam olduğunu tebşir ettim, sevincinden ağladı. Sonra, “Ben de göreyim” dedi. Bir kere de beraberce indirdik. Ona da kanaat geldi.      Bu iş onun o kadar hoşuna gitti ki, ev iki bölük idi.

Bana, “Rıfat, bu hizmetine mukabil, haydi Defterhaneye gidelim. Sana hemen bir bölüğünü ferağ edeyim” dedi.

Teşekkür ettim, “Hanenizde daim olunuz. Ben sizden yalnız bunun neşrine müsaadenizi istirham ederim, mükâfatım bu olsun” dedim.

Cevaben, “İnşallah o da olur, fakat biraz sabrediniz” dedi.

Anladım ki, o neşre razıdır, fakat büyüklerden birinin veya birkaçının ricasını istiyor. Çünkü merhum büyüklerin iltifatından çok hoşlanırdı. Hatta ona gündüz büyüklerden birisi hürmet etse, gece kıraathaneye gelir:

– Bugün falan Beyefendiye rast geldim, bana şöyle hürmet etti. Eğildi, elimi öptü. Ne âlicenap, ne terbiyeli insandır! Diye onu saatlerce methederdi.

Ziya Gökalp Bey de “Divan’ü Lügat-it-Türk’e kulaktan âşık olmuştu. Adı söylenince Leyla’sının adını duymuş zavallı Kays gibi ah çekiyordu. Kitabı duyduktan sonra kitabı görmek için yaptığı teşebbüslerin fayda etmediğini görünce bir gün bana geldi. Aramızda şöyle bir konuşma oldu:

– Bahtiyar Rıfat, sen şu kitabı hem gördün, hem okudun değil mi?

– Evet, gördüm de, okudum da.

– Rıfat, ben sevda bilmezdim. Fakat bu kitaba tutuldum. Görmek için ne yaptımsa olmadı, şu kadar var ki cezmettim. Bu kitabı hem almalı, hem neşretmeliyiz. Bu hazinenin anahtarı senin elindedir. Gel bana yardım et, şu kitabı kurtaralım. Bütün Türklere armağanımız olsun. Haydi bana çaresini söyle!

– Evet bir çare düşündüm. Fakat hem kolay, hem zor… Bilmem ki yapabilir misin?

– Aman çabuk söyle. Emin ol ki, Ferhat gibi dağları delecek kudretim var.

– Talat Paşa ile görüşüyor musun, ona sözün, nazın geçer.

– Merkez azasından olduğum için hay hay. Ne demek istiyorsun?

– Talat Paşa’yı Ali Efendi çok severdi. Ne zaman adı anılsa methü senasında bulunurdu. Bana öyle geliyor ki bu kitap        için Talat Paşa, Emiri Efendi’ye rica edecek olursa derhal verir. Fakat Talat Paşa, ona rica eder mi, bilmem ki?

Talat Paşa gönülsüzdür, hem de faziletli insanları sever. Haydi, haydi rica eder. Şu kadar var ki bu ricanın şekli tuhaftır. Talat Paşa Emiri Efendi’nin ayağı da gitse olmaz. Onu Babıâli’ye veya merkeze çağırsa olmaz. Şimdi bunun çaresi nedir?

– Rica ederim şunun bir çaresini bul.

– Ben bu işi daha evvel düşünmüş, çaresini bulmuştum.

– Nasıl, anlat bakayım.

– Emiri Efendi, Adliye Nazırı İbrahim Beyefendiyi pek çok sever, gerek asaletine, gerek şahsi meziyetlerine çok hürmeti vardır. Bu sevgi neticesidir ki Emiri Efendiye çok hürmet eder, gördüğü yerde mutlaka elini öper. Bu karşılıklı sevişme neticesidir ki, Emiri Efendi geceleri sık sık İbrahim Bey’in Koska’daki evine gider, sonra gelir, bize nasıl görüştüğünü anlatır.

Bulduğum çare şudur: Şimdi Ramazanı Şerif’tir. İbrahim Bey’e söyleyin, bir gece Emiri Efendi’yi iftara davet buyursun. Talat Paşa’ya da rica ediniz. O gece yemekten bir saat sonra büyüklerden birkaç arkadaşı ile İbrahim Bey’i görmeye gelsin. Orada İbrahim Bey evvela misafirleri Emiri Efendi’ye takdim etsin. Onlar da, başta Talat Paşa olmak üzere “Ey üstadı muhterem, vay edibi azam, vay müverrehi mükerrem. Şan-ü şöhreti dünyayı tutan Emiri Efendi siz misiniz? Hani, ne saadet ki bu gece hakipayinizle teşerrüf ettik. Ne bahtiyarız ki sizi gökte ararken yerde bulduk” diyerek Emiri Efendi’nin elini öpsün; el bağlayarak karşısında divan dursunlar; oturunuz, demedikçe oturmasınlar. Oturduktan sonra da “üstadımız müsaade buyururlarsa tarihten, edebiyattan bizce kapalı kalmış olan bazı şeyleri soralım” desin ve hafif bir şeyler sorsun, aldıkları cevaptan memnun olarak teşekkür etsinler. Bu fasıl bittikten sonra muhterem üstadımız, işittik zatıâlinizde “Divanü Lügat it-Türk” diye kıymetli, değerli bir kitap varmış. Lütfen o kitap hakkında bizi malumatınızla ihya buyurur musunuz, desinler. Bu fasıl da bittikten sonra, Talat Paşa ayağa kalksın. Gayet parlak methü senadan sonra, inayet buyurunuz da şu kitabı bastırsak, Türklük âlemine hediye etsek, olmaz mı? Şu lütfünüzü deriğ buyurmanızı istirham ederim, desin. Şüphesizdir ki verecektir.

Ziya Gökalp, bu sözleri dinledikten sonra kalktı. Sevincinden yerinde oturamaz oldu:

– Aman ne güzel, aman ne kolay çare… Eminim, imanım gibi bilirim, kitabı aldık. Bekle, üç gün sonra bu usulün tatbikatını Emir Efendi’den duyarsınız, dedi.

Filhakika üç gün geçti, dördüncü günün gecesinde Emiri Efendi adet veçhile Diyarbakır kıraathanesine geldi. Fakat ne geliş, ne kahramanlara, ne cihangirlere, ne padişahlara, ne imparatorlara nasip olmayan bir azamet, bir celadet ile yürüyor, sevincinden ayağı yere basmıyor, göklere yükseliyor, meleklere “Durun siz, uçmak bana yaraşır, uçağım uçacağım; arşı alaya kadar uçacağım” diyordu.

Ben Efendi’nin kapıdan girişinden, yürüyüşünden, etrafa bakışından işin ne olduğunu çaktım, fakat sezdirmeden her gecekinden ayrı bir hal göstermedim.

Efendi geldi, adet veçhile karşıladık. Geçti, oturdu. Fakat neşesine payan yoktu. İlk sözü şöyle oldu:

– Bu gece çaylar benden! Kabil olsa bu gece buraya gelenlerin hepsine çay ikram ederdim. Bu gece benim ziyafet gecemdir. Bu gece Emiri’nin, ne Emiri olduğunu anlatma gecesidir, gibi birtakım parlak sözler söyledi.

Biz de bir ağızdan hayretle:

– Hayırdır inşallah, herhalde büyük bir memuriyete tayin buyrulmuşsunuzdur, dedik.

Benim muvaffakiyetim memuriyet kaç para eder? Hayatın en büyük zevki; meziyetin takdir edilmesindedir. İşte ben o takdire mazhar oldum. Hem de öyle bir takdir ediliş ki, onun fevkinde bir şey olmaz, dedi.

– Lütfen izah buyurur musunuz, diye sorduk.

– Şu Adliye Nazırı İbrahim Beyefendi pek kişi zadedir. Büyük bir hanedana mensuptur. Ecdadında kaç tane şeyhülislam var, kendisi de iyi tahsil görmüştür. İnsanlığın, kadirşinaslığın en birinci numunelerindendir. Beni de çok sever, gördüğü yerde elimi öper. Bir iş için bir tezkere göndersem, tezkeremi fermanı hümayun gibi tutar. Beni sık sık davet eder, gitmezsem ayağıma kadar gelir, itab eder.

İşte dün gece beni iftara davet etmişti. Gitmezsem olmaz. Kalktım, Koska’daki konağına gittim. Beni bin izzet, ikram ile karşıladı. Top atıldı, iftar ettik. Sofrada benden başka kimse yoktu. Bir ben idim bir de o idi. Çünkü sıkılacağımı bildiği için başka bir kimseyi çağırmamıştı.

İftardan sonra konuşmaya daldık. Bir saat kadar zaman geçti. Derken ağası geldi, “Efendim Talat Paşa teşrif buyurdular” dedi. İbrahim Beyefendi hemen karşıladı. Misafirleri bulunduğumuz odaya aldı. Gelenler Talat Paşa ile beş altı kadar      arkadaşı idi. Ben, bunlardan yalnız Talat Paşa’yı tanırım.

Misafirler içeriye girdikten sonra İbrahim Beyefendi misafirleri tanıtmaya başladı. Bu tanıtmadan sonra beni onlara tanıtmak için en yüksek metihlerde bulundu.

Bu misafirler Emiri adını duyunca, başta Talat Paşa olmak üzere birden ayağa kalktılar, ilk evvel Talat Paşa bana doğru yürüdü, geldi: “Hay üstad-ı muhterem, mübarek elinizi öpmekle kesbi şeref etmek isterim. Müsaade buyurunuz” dedi. Elimi tekrar tekrar öptü. Sonra ötekiler de öyle yaptılar.

Ben o gece belki 33 kere estağfurullah çektim. Ben istiğfar ettikçe onların aşkı artıyor, elimi bırakıp eteğimi öpmek istiyorlardı.

Bu merasimden sonra hiçbirisi oturmadı, ayak üzerinde karşımda el bağladılar, durdular; adeta kendimi Kanuni Sultan Süleyman zannediyor, hem de onların bu edibane vaziyetlerinden sıkılıyor, rica ederim, istirahat buyurun, diyordum.

Nihayet oturdular, benden müsaade alarak tarihe, edebiyata dair bir şeyler sordular. Ben de anlattım. Teşekkürlerin bini bir paraya…

Bu istifsar faslı bittikten sonra, Talat Paşa ayağa kalktı: “Divan’i Lügat-it-Türk” hakkında bazı malumat vermemi rica etti.

Ben de dilimin döndüğü kadar anlattım. Ben malumat verdikçe onlar bayılıyorlardı. Sonra hepsi birden, böyle bir kitaba malik olduğum için beni tebrik ettiler.

Talat Paşa tekrar ayağa kalktı:

– Üstadı muhterem, huzuru faziletinizde söz söylemeye utanırım. Fakat müsaadenizle arz etmek isterim ki, kitapların da insanlar gibi tabii bir ömrü var. Bir kitap binlerce sene yaşayamaz, çürür, fena bulur. Kitapları yaşatmak için eskiden  istinsah usulü varmış. Fakat bunun da faydası mahduttur. Medeniyet bunun için yegâne bir çare bulmuş, o da tab’ı usulüdür. Sayesindedir ki bu kitap bin olur, on bin olur, yüz bin olur Mademki Divan’ü Lgat-it-Türk büyük bir ehemmiyeti, kıymeti haizdir. O halde müsaade buyurun, bu kitabı her şeyden evvel bastıralım. Baş tarafına da namı âlinizi koyalım. Bütün dünyaya yayılsın: Cihan size minnettar olsun. Bu lütfu bizden esirgemeyin.

Ben de kemali memnuniyetle kabul ettim. Fakat iki şartım var: Birincisi ben bu kitabı ancak Kilisli Muallim Rıfat Efendi’ye tevdi edebilirim. İstinsahını, tashihini o yapsın. O kitap kıymetini bilir, kitabı hüsnü muhafaza ettiği gibi istinsah ve tashihinde de dikkat gösterir, başkasına vermem. İkinci şartım, Rıfat’a da tembih edeceğim: Kitap ancak kendisinde kalmalı ve kimseye verilmemelidir.

Bunun üzerine Talat Paşa:

– Pekâlâ, dedi. Şartlara razı olduğunu söyleyip teşekkür ettikten sonra bana döndü:

Büyük üstat, bugün ne vazifede bulunuyorsunuz, diye sordu.

– Defterdarlıktan mütekaidim, dedim.

– Hayır, sizin gibi faziletli, tecrübeli bir zatın mütekait olmasına gönlüm razı olamaz. Elhamdülillah kemali afiyettesiniz. Daha senelerce çalışabilirsiniz. Üstat, defterdarlık mı, valilik mi, şurayı devlet azalığı mı nazırlık mı, ne arzu buyurursanız? Lütfen söyleyin, şimdi burada tayin etmek için emrinize amadeyim.

Ben milletime edecek hizmeti yaptım. Ömrümün bakiyesini mütalaaya hasriçin kendi arzumla tekaüt oldum. Bugün nazarımda hiçbir memuriyetin kıymeti yoktur. Teveccühünüze lütfunuza teşekkür ederim.

Bu sözlerimi pek alkışladılar.

Nihayet biraz daha afakî müsahabeden sonra onlar gittiler, ben de İbrahim Beyefendi’ye veda ile ayrıldım.

Sonra Emiri Efendi bana hitap ile:

– Yarın gel, kitabı al. Fakat şartımı unutma, dedi.

Ben o gecenin sabahı kitabı aldım. Kitabı aldıktan sonra Ziya Bey’e haber gönderdim. Geldi, görüştük. “Tılsımı bozduk, hazineyi açtık değil mi?” diye gülmeye başladı. Sonra, “Kitabı görebilir miyim?” dedi. “Aman iş çıkarmayalım, kitap çıktıkça okursunuz” dedim.

Ben hemen o gün bir forma istinsah ederek Maarif Nezaretine koştum, yazılan formayı gösterdim. O gün, o saat matbaaya verildi, kitap için dört mürettip ayrıldı, işe başlandı.

Kitap bana teslim edildikten üç gün sonra Talat Paşa emniyet ettiği bir zata altın para olarak üç yüz lira para vermiş, bir de Efendiye hitaben, “Zatı âlinize küçük bir mükâfat olarak üç yüz lira gönderdim, lütfen kabul buyurmanızı rica ederim” diye kendi eliyle bir tezkere yazmış:

– Al bunu götür, Emiri Efendiye ver, demiş. Memur parayı getirmiş, tezkere ile birlikte takdim etmiş. Fakat Emiri Efendi parayı kabul etmemiş, kendisi de bir tezkere yazmış:

– Lütfunuza kadirşinaslığınıza teşekkür ederim, fakat parayı kabul edemem. Çünkü vatani, milli bir ufacık hizmet mukabilinde para almış olacağım. Bu ise vicdanıma ağır gelen bir şeydir, bundan dolayı size teşekkür ile beraber parayı iade ediyorum. Siz parayı yardıma muhtaç olan birkaç namuslu aileye dağıtırsanız ben size müteşekkir kalacağım gibi, Cenabı Hak da memnun olur. Bu sadakanın adı da ‘Divanü Lügat’it Türk’ olsun demiş.

Emir efendi bize bu işi anlattıktan sonra:

Nasıl işimi beğeniyor musunuz, diye sordu. Biz de bu işi bizim beğendiğimiz gibi, Tanrı da beğendi diye kendisine ayrıca teşekkür ettik.

Kitap basılmaya başladı. Ben her gün bir parça yazıyorum. Yalnız bana bir korku geldi. Korku şu idi: Bu kitap dünyada bir tane, ikinci bir nüshası yok, fotoğrafını aldırmak kabil değil. Çünkü birkaç sayfası yıpranmış.

Fotoğrafta çıkmayacak hale gelmiştir. Ben bu kitabı evimde nasıl muhafaza edebilirim? Allah göstermesin. Ben evde bulunmadığım bir zaman bir yangın olsa ne olur? Bir hırsız gelir, eşyayı aşırırken bunu da alır götürürse, hükümete ne demeli? İyisi mi ben bunu evimden daha emniyetli bir yere koyayım, dedim.

İlk evvel Umimi Kütüphaneye götürdüm. Müdür İsmail Efendi’ye anlattım:

Bu sizde kalsın, ben gelir, burada istinsah ederim.

Merhum Korktu:

– Aman kardeş, beni böyle bir tehlikeli işe uğratma. Bizim kütüphaneye günde birkaç yüz okuyucu geliyor. İçlerinden birisi şeytana uyar da kitabı aşırırsa ben ne yaparım? Onun için beni affedin. Ben bu kitabı alamam, dedi.

Bunun üzerine Vefa Mektebine götürdüm. Mektebin demir kasası vardı. O kasada saklamak istedim. Müdür Akil Bey’e anlattım. O da:

– Aman aman, dedi.

Oradan çıktım, maarif muhasebecisine gittim. Muhasebeci Sıtkı Bey’in demir kasası vardı. Oraya bırakmak istedim, o da elaman çekti.

Oradan çıktım, Matbaai amirenin kasasına koymak istedim. Müdür Hamit Bey:

– Ne söylüyorsun, bizim matbaa ahşaptır. Bir yangın olur da kitap yanarsa beni astıracak mısın? Ben kabul edemem.

– Ne yaparsan yap, dedi. Artık müracaat edecek yerim kalmadı.

Düşündüm, düşündüm, bir çare buldum:        Sağlam bir çanta aldım, kitabı çantaya koydum, çocuklarımın her vakit buldukları bir odanın duvarına kocaman bir çivi çaktım, kitabı çiviye astım. Çocuklarıma, “Gözünüz her vakit bu kitap üzerinde olsun. Şayet komşuya veya bir işe gitmek lazım gelirse, biriniz evde kalın, bu kitabı bekleyin. Pek mecbur olursanız bu çantayı beraber taşıyın. Fakat elinizden bırakmayın, komşuda bile otururken çanta elinizde olsun. Ben evde bulunmadığım bir zaman bir yangın zuhur ederse hiçbir şey düşünmeyin, bir şey kurtarmaya çalışmayın, hemen çantayı alın, çıkın. Bu kitap kurtarılırsa bir şeyden korkmayın. Yatak, yorgan ne yanarsa yansın” diye tembih ettim.

Geceleri muhafazası gelince çantayı başımın altına koyar yatardım. İşte böyle bir dikkatle bir buçuk sene kadar bu kitabı muhafaza ettim. Çok şükür sahibine aldığım gibi teslim ettim.

Dinan’ü Lügat-it Türk’ün birinci cildi çıkmış, ikincisi yarıya yaklaşmıştı. Bir gece yine kıraathanede Emiri Efendi bana gizlice şöyle dedi:

– Avrupalı bir müsteşrik bu kitabı duymuş, basılan cildini okumuş, kitabını pek sevmiş, pek takdir ediyor. Fakat bir kere de ana nüshayı ziyaret etmek istiyor. Dün bana geldi, çok rica etti. Yarın sabah yine gelecek. Ben de ricasına dayanamadım. İlim adamı olduğu için hürmet ettim, ricasını kabul ettim.        ‘Bekle’ desem olmaz, garip bir adamdır. Sen yarın kitabı bana getir, öğleden sonra gel, al.

Efendinin birkaç sene süren dostluğumuzda yalanını tutmamış olduğum için sözüne inandım. Sabahleyin erkenden kitabı götürdüm, teslim ettim. “Öğleden sonra gelir alırım” dedim.

Bu söz üzerine aslan gibi sırıttı; “Kitap mı? Onu bir daha göremezsiniz” dedi.

“Hayrola, ne oldu?” dedim.

“Dinle anlatayım” diye söze başladı. “Benim hemşiremin bir damadı var. Adı Basri Bey’dir. Kırşehir Sancağında muhasebeci idi. Bunu haksız yere azletmişler. Kalktı geldi, işi bana anlattı. Masum olduğuna ve bir haksızlığa uğradığına kanaat getirdim, tuttum Maliye Müsteşarı Tahsin Bey’e bir tezkere yazdım. Basri’nin masumiyetinden bahisle üç güne kadar yerine       gönderilmesi için rica ettim.

Üç gün geçti, hiçbir cevap dahi alamadım. Bahane ederek şu kitabı sizden aldım. Yalan söyledimse de mecbur idim. Cenabı Hak beni af buyursun. Şimdi size düşen vazife şudur: Maarif Nazırı Şükrü Bey’e gidersiniz. İşi olduğu gibi anlatır ve üç güne kadar Basri Bey’in gönderilmesine çalışmasını tarafımdan söylersiniz. Şayet üç gün içinde gönderilmeyecek olursa dördüncü gün bu kitabı sobaya atar yakarım. Fakat bunun neticesinde hükümet de beni Beyazıt Meydanında asar. Asılırsam ne lazım gelir? Ağaca çıksam yerde pabucum kalmaz, dedi.

Üstadı teskin etmek istedim; faydası olmadı. Gittikçe köpürdü. Daha ileriye gidemedim. Kalktım, Şükrü Bey’e geldim işi olduğu gibi anlattım.

Şükrü Bey yumdu gözünü açtı ağzını:

“Ben seni akıllı bir insan sanırdım, sen ahmakların ahmağı imişsin. Ne dirayetsiz adamsın! Muallim değil kapıcı olamazsın! Düşünmedin mi ki, kitabı sen almadın; Emiri kitabı sana verdiyse de Talat Paşa’nın hatırı için verdi. Emiri senden kitabı isteyince sen ya bana gelecek, ya Talat Paşa’ya gidecek, işi anlatacaktın. Haydi kitabı kurtar, yoksa seni şimdi azleder ve bir daha maarife uğratmam!” diye bağırdı.

Gayet sert ve gönüller yıkıcı, can yakıcı sözler söyledi.

Cevap sırası bana gelmişti. Dedim ki:

“Beyefendi bütün sözlerinizi dinledim. Tutunuz ki ben haksızım, fakat kitabı ben alamam, yine siz alırsınız. Bakınız adam kitabı vermem demiyor, ‘Basri Bey’i yerine gönderin, kitabı alın’ diyor. Şimdi size düşen vazife ya Cavit Bey’e söyleyin ya da Talat Paşa’ya anlatın. Basri Bey’i üç gün geçmeden göndersinler. Biz bu kitabı alalım. Kitabı aldıktan sonra sen de beni azlet, umurumda değil. Cenabı Hak rezzakı hakikidir. Çalışır geçinirim.”

Oradan çıktım. Maliye Müsteşarı Tahsin Bey’e gittim. Vakayı efendinin ültimatomunu söyledim. Tahsin Bey, “Nazır Bey’le görüşür, bir şey yaparım. Yarın bana uğra” dedi.

Ertesi gün Tahsin Bey’e uğradım. Güldü, “Emiri Efendi haklı imiş. Basri Bey haksız yere azledilmiş. İadesi için karar verildi, iadesi çıktı. Yarın harcırahını verip göndereceğiz” dedi.

Hakikaten bir gün sonra maliyeden Basri Bey’i çağırmışlar, ona tarziye vermişler ve vazifesine gitmesi için emir çıkmış.

Basri Bey geldi, işi Efendi’ye anlattı. Ben de, “Pekâlâ, iş oldubitti, sözünüz yerini buldu, lütfen kitabı verir misiniz?” dedim.

Güldü: “Siyasi insanlar çok şey bilirler. Mümkün ki beni aldatmak için yapılmış bir dolaptır. Kitabı vermek için sabrediniz. Basri Bey yerine gitsin, varsın Sandalyesine otursun, işe başlasın. “İşe başladım” diye telgraf göndersin, kitabı o zaman veririm.”

Çare yok, sözünü kabul ettim. Basri Bey gitti, telgraf geldi, ben de kitabı aldım. Fakat Şükrü Bey’den işittiğim acı sözleri hala unutamam. Evet, sonra gönlümü tamir için tatlı bir söz söylese idi, belki o acıları unuturdum. Öyle bir şey de söylemedi. O acılar içime çöktü, aklıma geldikçe hâlâ içim sızlar.

Kitap esasen bir cilt iken ben merak edenleri meraktan kurtarmak için kitabı üç cilde ayırdım. Kitapta esasen söz başları görülmemiş iken ben söz başlarını gösterdiğim gibi lügatları da son zamanın usulüne göre bastırdım. Kitabın Arapçaları harekeli değil iken ben onlara hareke koydum. Türkçesinde harekesizleri öyle bıraktım. Harekeli olanların harekesini muhafaza ettim. Hatta bazı harflerin zerine çifte hareke vardı, aynen ikba ettim.

Hülasa kitap aslına mutabık çıktı. Yalnız birinci, ikinci cildin baskısı iyi olmadı. Çünkü matbaa harfleri eskimişti. Noktaların çoğu harekelerin çoğu iyi çıkmıyor yahut hiç çıkmıyordu. Makinist her forma için en aşağı iki-üç saat uğraşıyor, birtakım tertipler yapıyordu. Bu müddet zarfında ben de makine başında beraber bulunuyordum.

İkinci cilt bitince, üçüncüsünün büsbütün fena olacağını düşündüm. Üçüncünün birinci forması makineye atılınca sermakiniste, “Şu makineye fazlaca forsa veriniz” dedim. Makinist, “Pekâlâ, fakat o zaman bu harflerin hepsi kırılır, yamyassı bir şey olur. Beni matbaadan atar ve harfleri tanzim ettirirler” dedi. “Korkma ben buradayım, seni kurtarırım” dedim.

Filhakika fazla forsa verilince forma hurdahaş oldu. İş müdür Hamit Bey’e aksetti, koştu geldi; beni haşladı. Ben de: “Öderim” dedim ve acele maarife koştum, işi anlattım. Şükrü Bey bu defa davrandı, “İyi yapmışsınız, ben şimdi Hamit Bey’e telefon ederim. Yeni harfler alsınlar. Basılan iki cilt benim de hoşuma gitmedi. İlerde o iki cildi yeniden bastırmak isterim, haydi merak etme” dedi ve iki-üç gün sonra harflerin yenisi geldi. Kitap basılmaya başlayınca milli tetebbüller encümeninin azası kitabın tarafımdan tercüme edilmesini teklif ettiler.

Bir forma yazdım, götürdüm, okuyalım, dediler. Okundu, Ziya Bey itiraz etti: “Rıfat, kitabın aslı ile iktifa etmemiş, bu kelimenin harekesi öyle değil de böyle olmalıdır, gibi notlar koymuş. Hâlbuki ben kitabın aynen tercümesini isterim.”

Heyet, Ziya Bey’in kararını kabul ile o yolda devamını tavsiye ettiler.

Kitabı bir taraftan yazdım, bir taraftan tashih ettiğim ve matbaada zaman kaybettiğim için tercümeye vakit bulamıyordum. Kitap bittikten sonra vakit buldum, uğraştım, bitirdim. 22 defter oldu.

Tercümenin bitimi harbi umuminin sonuna rast geldi. Encümen dağılmıştı. Kitap basma zamanı değildi, onun için bekledim durdum.

Filozof Rıza Tevfik Beyefendi’nin Maarif Nezaretine geldiğini duyunca, takdir ettiğini bildiğim için bir gün defterleri koltukladım, maarif nezaretine gitti, huzura girdim. Kendilerini şahsen tanıdığım halde teşerrüf etmemiştim.

Odaya girdim selamladım, defterleri masanın üzerine koydum. Ayakta durdum, söz bekledim. Beyefendi bir kere defterlere, bir de bana baktı ve “Kimsiniz?” dedi.

– Kilisli Rıfat’ım, dedim.

– Evet, adınızı duyduğum var, peki bu defterler nedir?

– Divan’ü Lügat-it- Türk tercümesidir.

– Bunları niye getirdin, ne olacak?

– Bu eserimi Maarif Nezareti celilesine vermek istiyorum, dedim.

– Sen bu tercümeyi kendiliğinden mi yaptın, yoksa bir emir üzerine mi yaptın?

– Nezaretin emriyle yaptım.

– İyi ama size emreden nazır bu makamdan çekilmiştir.

– Evet çekilmişti fakat makam bakidir. Malumu âlinizdir ki büyüklerin sözleri makama aittir. Binaenaleyh bir nazırın çekilmesi yerine başkasının gelmesiyle o makam namına söylenmiş olan söz, edilmiş olan taahhüt geri kalmaz. Şu halde madem ki maarif nezareti celilesi bana emretti, ben de o emri yerine getirdim. Eserimin alınması nezareti celileye ve dolayısıyla zatıâlinize bir vazifedir.

Üstat güldü:

– Sen mantıkçıya benziyorsun, dedi.

– Evet, dedim. Kilisliyim, mantığın yuvasındanım. İstanbul’dan, Anadolu’nun her tarafından izacet almış âlimler Kilis’e mantık tatbikatı için gelirler.

– Peki kabul ettim fakat bakalım size verecek para var mı?

– Muhasebeciden sorsanız efendim.

Muhasebeciyi çağırdı:

– Şimdi defteri iyice karıştır, her türlü ihtiyaçtan vareste, açıkta kalmış bir paramız var mı ve miktarı nedir? Gel bana söyle, dedi.

Muhasebeci gitti, geldi.

– Serbest olarak 120 liramız var, dedi.

Üstat bu defa bana döndü:

– Ne yapayım, talihine bu kadar paramız var, bu miktarı kabul eder misiniz?

– Maatteşekkür kabul ederim, dedim.

Bunun üzerine müsteşara emretti:

– Bir senet yapın, bu eseri yüz yirmi liraya alınız ve parasını hemen veriniz, dedi.

Senet yapıldı, parayı o dakikada aldım ve kendilerine teşekküre girdim.

Teşekkürümü dinledikten sonra:

– Daha fazla para bulamadığım için müteessirim. Böyle yüksek bir kitabın tercümesi için herhalde size bunun birkaç misli vermek lazımdı. Lakin ne çare, imkân bulamadım, affedersiniz, dedi.

Tercümem satın alındıktan sonra telif ve tercüme heyetine gönderilmiş, oranın lağvından sonra Darülfünundaki kütüphaneye mal edilmişti. Arada sırada gider, ziyaret ederdim.

Kütüphaneye Necip Asım Efendi bakıyordu. Bir gün bana:

– Divan’daki Sav’ları çıkardım, tercümenizden istifade ettim. Aferin hemşerim, güzel tercüme etmişsin, diye iltifatta bulundu.

Aradan epey zaman geçti. Semih Rıfat Bey Maarif Müsteşarı olmuştu. O sırada gazetenin birinde şöyle bir yazı gördüm.

“Büyük Millet Meclisi Mahmut Kaşgari’nin Divan Lügat’it Türk’ünü takdir ile tercüme ettirilmesine karar vermiş ve tercümesini Samih Rıfat Bey ile Şair Mehmet Akif Bey’e havale etmiştir. Bu tercüme için her birisine biner lira verilmesi kabul edilmiştir.”

Gazetede bu yazıyı görünce, “Oh, Divan için iki zat daha çalışacak. Fakat ben de çalışmış olduğumu anlatsam ve benim nüshayı da görseler mütercimler arasına benim de adım katılsa olmaz mı?” dedim ve nihayet vaktiyle Semih Bey’le muarefemiz olduğu için kendisine “Azizim bu kitabı ben de tercüme etmiştim, elimin yazısı ile olan 22 defter Darülfünun edebiyat kütüphanesinde mahfuzdur, lütfen aldırın, okuyun. Eğer değeri varsa güzel adlarınızın yanında benim adım da bulunsun” diye bir mektup yazdım.

Bir hafta sonra Samih Bey’den bir mektup aldım. Mektupta, “Edebiyat muallimi Behçet Bey’e yazdım, defterleri aldırıp okudum. Tercümenizi pek beğendim ve Akif Bey’e de gösterdim, o da okudu, beğendi. Netice sizin eseriniz ile iktifa etmeyi münasip gördük. İnşallah ilk fırsatta eserinizi namınıza olarak bastıracak ve size bir hakkı telif verdireceğiz” diyordu.

Ben de lazım gelen teşekkürü yazdım.

Aradan vakit geçti, bir dil encümeni teşekkül etti. Başkâtipliğe Ruşen Eşref Bey tayin edildi. Maarif vekâletine Reşit Galip Bey geldi. O zaman Dil Encümeni divanın yeni bir tercümesine karar vermiş olmakla bu tercümeyi de bana yaptırmak istediler.

Reşit Galip Bey bana yazdı. Dedi ki:

– Sizin bir tercümeniz var, fakat kitabın aynıdır. A, B sırasıyla değildir, biz bütün lügatları A, B sırasıyla tercüme ettirmek ve yalnız lügat ile iktifa ederek harf kavaidini almamak istiyoruz. Bunun için sizi memur ediyorum. Kâğıt vesaire ne lazımsa Edebiyat Fakültesi Müdürü Muzaffer Bey’e müracaat edersiniz” deniliyordu.

Kabul ettim. Bana Türkiyat dairesinden bir masa verildi, fişleri koymak için dolaplar getirildi. İşe başlamadan evvel Ruşen Eşref Bey’den bir mektup aldım:

“Tercümede kolaylık olmak üzere size kendi tercümenizi gönderdim, oraya bakarak yazarsınız tercüme için yorulmuş olmazsınız” deniliyordu.

Filhakika posta ile birkaç defter geldi. Tetkik ettim, bu defterler benim defterlerimden çıkarılmış, fakat gayet acemi bir veya birkaç kâtip tarafından yazılmış, serapa yanlış olmakla beraber satırlar ve hatta sayfalar atlanmış.

Bunu görünce ne olduğuna acıdım; “Bunu istemem. Benim yazımla 22 defter var, lütfen onu gönderiniz” dedim.

“Öyle bir şeyler yoktur!” diye cevap geldi. Ben de: “Bu defterler işime yaramaz” dedim. Defterleri iade ettim. İstenilen şekilde tercümeyi de divanın esasına bakarak yapmaya başladım.

Fakat defterlerin nerede kaldığını, en ziyade Samih Bey’in bilmesi mümkün olduğundan birinci kurultay açılmazdan evvel:

– Benim defterlerim nerede kaldı, diye sordum.

Cevap olarak:

– Ben defterleri alınca katiplere tevzi ettim, bir suretini aldırdım, asıl sizin defterleri de Gazi Paşa Hazretleri’ne takdim ettim. Gazi Paşa Hazretleri sordular: “Sizde bir sureti var mı?” dediler. Ben de “var” dedim. “Öyle bu defterler benim olsun, ben ara sıra okurum” buyurdular. Binaenaleyh sizin defterler Gazi Paşa Hazretleri’nin hususi kütüphanelerindedir. Tabiidir ki isteyemeyiz” dedi.

Ben bu ikinci tercümeyi bitirmek üzere iken Reşit Galip Bey bir mektup gönderdi:

“Yazdığım fişlerin daktilo ile yeni yazı ile birer nüshasını yazınız” dedi.

“Ben daktilo bilmem” diye cevap verdi. Bunun üzerine Caferoğlu Ahmet Beyi memur etti. Bütün fişleri daktilo ile yazdı. Sonra Reşit Galip Bey bu fişlerin bir kere de Brockelmann’ın kitabıyla karşılaştırılmasını istedi.

“Ben Almanca bilmem” dedim. Bu iş de Ahmet Bey’e havale edildi. Yine aradan zaman geçti. Bir gün İbrahim Necmi Bey beni Dolmabahçe sarayına çağırdı.

Gittim. Besim Atalay Bey ile birlikte oturuyordu.

Necmi Bey şöyle dedi:

– Azizim, biz Divanı Lügat-it-Türk’ü yeniden tercüme ettirip bastırmak istiyoruz. Sizin el yazısı ile olan nüshayı, bulamadık, ondan kopya edilmiş bir nüsha var, siz ona yanlış, eksik diyor, beğenmiyorsunuz. Şu halde size müracaat ediyorum. Bize Divan’ı yeniden tercüme ediniz. Eder misiniz?

– Pekâlâ, efendim.

– Ücret olarak ne istersiniz?

– Siz söyleyin, ne verirsiniz, dedim.

Besim Atalay Bey atıldı:

– Yüz lira, dedi.

– Olmaz, dedim, iki yüze çıktı.

– Olmaz, dedim, üç yüze çıktı.

– Daha fazla veremez misiniz?

– Veremeyiz.

– Veremezseniz üç yüze olmaz, diye son cevabı verdim.

O zaman Besim Atalay Bey bana itiraz ile:

– Sen vaktiyle tercümeni yüz yirmi liraya vermiş iken şimdi neden nazlanıyorsun, dedi.

– O zaman fetret zamanı idi, şimdi ise lehülhamd vüsat zamanıdır. Ve zaten Büyük Millet Meclisi bu tercüme için iki bin lirayı kabul etmiştir, haydi biraz eksik verin, dedim.

Besim Atalay Bey:

– Üç yüzden ziyade vermeyiz. Bizim Encümenin parası azdır, dedi.

– Ben de yapamam, diye cevap verdim.

Besim Atalay Bey şöyle dedi:

– Sen yapamazsan, ben yaparım, sonra gönlün kalmasın.

– Haşa. Bu kitabı o kadar severim ki, birkaç bin insan bunu tercüme edecek olsa o kadar sevinir ve her birine ayrıca teşekkür ederim.

Arası çok geçmedi. Besim Atalay tercümesini çıkarmaya başladı ve muvaffak oldu. Bana bir takım gönderdi, ben de teşekkür ettim. İnşallah birkaç tercümesini daha görürüz. Bu elmas çok işlenmeye muhtaç…

KAYNAK: Şinasi ÇOLAKOĞLU’nun “Anılar ve İnsanlar (1997)” adlı kitabından alınmıştır.

muallim rıfat

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.