Dolar 8,5610
Euro 10,1604
Altın 499,71
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 38°C
Sıcak
Kilis
38°C
Sıcak
Sal 38°C
Çar 38°C
Per 39°C
Cum 39°C

Kilisli Üryanizade Ali Vahit Efendi

Kilisli Üryanizade Ali Vahit Efendi
REKLAM ALANI
A+
A-
25.10.2014
61
ABONE OL

Kaç yılında, nerede doğduğunu bilmiyoruz. Üryanizade Osman Efendi’nin son torunlarından biridir. Diyanet İşleri Şefliği Heyeti Müşavare Azası olduğunu ve Osmanlı devrinde Kassamı Umumi Müşavirliği yaptığını biliyoruz. Çanakkale Savaşları sırasında Çanakkale’ye giden ilim heyetine mihmandarlık yapmış  “Çanakkale Cephesinde Duyup Düşündüklerim” adlı bir eser yazmıştır. Çanakkale’de Atatürk’ten söz eden ilk yazar kendisidir. “Köy Hatibi”, Türkçe Hutbeler, Vücut Sağlığı ve Askere Din Dersleri adlı eserleri yazmıştır. Son kitap Meraşal Fevzi Çakmak tarafından yazdırılmış, orduya dağıtılmıştır.   

1918’den önce İstanbul’da daha sonra Ankara’da “Köy Hocası” adlı on beş günlük bir gazete yayınlamıştır. Hacı Bayram Camii’ndeki vaazlarıyla tanınmıştır. 1940 yılında Ankara’da ölmüştür.

(Kaynak: Hasan Şahmaranoğlu’nun Kilis’in ünlüleri kitabından alınmıştır.)

Şimdi sizlere İbrahim Refik adlı yazarın SON ŞAHLANIŞ adlı eserinden alınma Üryanizade Ali Vahit’in gözüyle Çanakkale tufanı adlı bir hatıratını sunuyorum:

KİLİS’Lİ ÜRYANİZÂDE ALİ VAHİD EFENDİ’NİN GÖZÜYLE ÇANAKKALE TUFANI

Doyumsuz Avrupa medeniyetinin “daha fazlasına sahip olma” zihniyetinin bir ürünü olarak ortaya çıkan Birinci Dünya Savaşı’nın sebepleri arasında, ihtiyar arslan Osmanlı’nın tarihten silinerek mirasının paylaşımı da vardır.

Bir an önce İstanbul’u işgal ederek Devlet-i Aliyye’yi kalbinden vurmak isteyen Batılı müstevliler, bu gaye ile Çanakkale’ye yüklenmişlerdir.

Savaş, bütün şiddetiyle Çanakkale cephesinde devam ederken, başka bir cephede; propaganda cephesinde de devam etmektedir. Batılı güçler, bilhassa petrol kaynaklarının bulunduğu Orta Doğu’da, yaptıkları propagandalar ile nifak tohumları ekerek bölge halkını kışkırtmaktadırlar.

“Osmanlı’nın Çanakkale’de büyük hezimete uğradığı, devletin parçalanmak üzere olduğu ” gibi halkı isyana sevk eden olumsuz propagandalara karşı bölge halkı üzerinde nüfuzu olan münevver ve idarecilere gerçeklerin gösterilmesi gerekmektedir. Bu gaye ile yapılan faaliyetlerin biri de, İngilizlerin Suriye, Filistin, Lübnan gibi Arapça konuşulan Osmanlı topraklarında Türk ordusunun Çanakkale’deki başarısını gölgeleyen olumsuz propagandalarının asılsızlığını göstermek ve Çanakkale gerçeğini bölge halkına duyurmak amacıyla Arap İlmi Heyeti’ne yaptırılan Çanakkale seyahatidir.

Üryanizâde Ali Vahit Efendi’nin mihmandarlığında 18-23 Ekim 1915 tarihleri arasını kapsayan bu seyahat Suriye’de bulunan 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın isteği üzerine gerçekleştirilmiştir.

Heyet, Suriye, Filistin ve Lübnan’daki müstakil Vilayetler olan Dımışk (Şam ), Beyrut, Halep, Kudüs ve Cebel-i Lübnan’dan seçilen ilim ve fazilet sahibi 31 kişiden oluşmaktadır. Bunların içinde din ve bilim adamları, politikacılar, şair, edip ve hatiplerin yanında ayrıca El-Belağ, Ebabil, EL-Muktebes adlı dört Arapça gazetenin sahibi de bulunmaktadır.

Bu yazının asıl konusunu teşkil eden ise, heyetin mihmandarı Üryanizâde Ali Vahid Efendi’nin Çanakkale’ye dair hatıralarıdır.

Cephede gördüğü, duyduğu ve düşündüğü her şeyi samimi duygularla kaleme alan Ali Vahid Efendi’nin hatıraları, savaşa ışık tutan önemli kaynaklardan biridir.

“… Şu sırada Çanakkale cephesini ziyaret edip de susmak, gördüklerinden bahsetmemek insanın elinden gelmez. Bunun için ben de biraz söylemek, duygularımı bir dereceye kadar tercüme ve tabir etmek istiyorum. Muvaffak olabilirsem bana ne mutlu…” sözleriyle hatıralarına başlayan Üryanizâde Ali Vahid Efendi, ordu erkânı tarafından mihmandarlığında bulunduğu Arap İlmi Heyeti ile birlikte Akbaş sahilinde karşılanarak 5. Ordu Karargâhı’na götürürler.

“Düşünmemek, müte’essir olmamak kabil mi? Dünyanın bugünkü velvelesine karşı sakin ve sakit yatan şu mübarek vücudları düşünerek uzaktan baktım. Onları köylerini, kasabalarını, evlerini, mahallelerini, analarını, babalarını, çoluklarını, çocuklarını hep görür gibi oldum. Gittikçe teessürüm arttı. Yavaş yavaş hissiyata kapılmaya başladım. Lakin o esnada üst üste gelip yerleri titreten top gürültüleri muhafaza-i vatan uğrunda acı, tatlı herhalde büyük fedakârlıklar icap ettiğini ihtar edince kendime gelerek önüme baktım gördüm ki ikindi güneşi kabirlerin üstünü altınsuyu ile yaldızlamış… Biz hâlâ okuyor idik. Rüzgâr da coşkun coşkun oracıkta dönüp dolaşarak mezarların tozunu alıyor; o da haline göre şehitlerin üstüne titriyordu. Oradan mahzun mahzun ayrıldık.”

Üryanizâde Ali Vahid Efendi, Arıburnu cephesini ziyaretine, hatıratında şöyle değinir:

”Her tarafta muntazam şoseler ikmal edilmekte ve lüzum görülen mahallelerde kuyular kazılmakta idi. Pek latif ve dilinişin (hoş) bir mevkide bu cephenin Topçu Kumandanı Beyle diğer ümera ve zabitana mülaki olduk. Sigara ve çaylar içilerek biraz istirahat edildi. Kumandan bey bize civarda cereyan eden vekayi-i azime (büyük hadiseler) hakkında tafsilat verdiler. Vaziyetleri hiç gözümün önünden gitmez. Ayağa kalkıp gür bir ses, açık bir lisanla hikâye ettikleri vekayi’in mevkiilerini de elleriyle gösterirlerdi. Biz, onların muvaffakiyetlerini tebrik ve hudapesendâne (Allah’ın beğeneceği şekilde) mesailerinden dolayı kendilerine teşekkür edecek olduk, hazret hiç oralara yanaşmayıp: Efendiler siz ne söylüyorsunuz? Biz mucizeler gördük, harikalar seyrettik. Bu böyle iken biz nasıl olur da kendi sa’y (yaptıklarımızla) ve tedbirimize bir kıymet verebiliriz?

Heyet, 20 Ekim 1915 Çarşamba günü gezi programına ağır yaralıların bulunduğu hastaneyi ziyaret ederek başlar. Üryanizâde Ali Vahid Efendi, Çanakkale’ye gelişlerinin bu üçüncü gününü anılarında şöyle anlatır:

“Mecruhları (yaralıları) ziyarete başladık. Hepsi ağırca idi. Şöyle iki tarafa bir baktım. Hep hızlı soluklardan omuzlar kalkıp iniyor. Görülüyor ki hepsi az çok muzdarip. Böyle iken        yine hiç halinden şikâyet eden yok. Hepsi ızdırabını ketme (saklamaya) çalışıyor. Lakin yüzlerinden belli ki kımıldayacak, duracak halleri yok. Hepsi bitap (bitkin). Ben artık bunların yüzüne bakamıyordum. Böyle fedakâr gazilerin huzuruna varmaya kendimde liyakat göremiyordum. Vallahi onlardan utanıyor, sıkılıyordum. Öyle, onların büyüklüklerine karşı ben ne yüzle, hangi bir fedakârlığımla vatana istihkak iddiasında bulunabilecektim.

Zabitana mahsus koğuşta ayağına ameliyat icra edilmiş Beyrutlu genç bir zabit bulunuyordu. Beyrut Müftüsü Mustafa Necati Efendi istifsar-ı hatır (durumunu hafifletmek) için yanına yaklaşarak elinden tuttu. Aralarında şu muhavere (konuşma) cereyan etti:

– Nasılsın oğlum? Ben senin hemşehrinim, Beyrut Müftüsüyüm. Bak biz ta oralardan sizi tebriğe geldik.

– Ben …….. mahallesinden ………. oğluyum. Ayağım böyle oldu.

– Merak etme evladım! Ne olduysa “Allah” yolunda oldu. Bunu mükâfatı büyüktür. Evinde, köyünde durup gezerken de ayağı öyle olanlar çoktur. Sen gönlünü geniş tut; endişe etme! İftihar et! Biz de sizinle iftihar ediyoruz.

– Öyle ise eğil de sakalından öpeyim!

– Biz hep gizli gizli ağlıyor idik. Müftü Efendi o muhterem gaziye deraguş etmek (kucaklamak) üzere eğildiği esnada her ikisinin dudakları yekdiğerini büyük bir muhabbetle

takbil etti (öptü). Bu müşahede beni bitirdi. Artık başka koğuşu ziyaret etmek için kendimde kudret ve cesaret bulamadım.        Fena halde zehirlenmiştim.

“Grup karargâhına döndüğümüzde birtakım Halepli askerler kılıç kalkan oynuyorlardı. Oyunun nihayetinde (bitiminde) bunlardan biri, heyet-i ilmiyeye hitaben, “Ey efendiler! Buradan döndüğünüzde evlad ve’iyâlimize söyleyin ki biz düşmanın vücudunu şu mübarek toprakları kaldırmayınca dönmeyeceğiz. Bunu böylece onlara bildirmenizi bütün silah arkadaşlarımın namına sizden rica ederim” dedi.

”Artık akşam olmaya başlamıştı. Hareket arzusunda bulunduksa da ‘Şimdi yollar kapandı. Baksanıza kıyamet kopuyor. Böyle iken nasıl gidebilirsiniz?’ diyerek bizi salıvermediler. Biraz sonra birdenbire ateş kesildi, top fırtınası durdu. Biz de veda ederek oradan ayrıldık. Hayvanları bıraktığımız mevki’e giderken yerde bir gülle parçası gördüm. Elime alıp bakarken, orada bulunan bir zabit dedi: O hain parça bir askerin şahadetine sebep olmuştur. Ben müte’essir olarak vurulmuşa döndüm.

O kör ve bi haber gaddarı hemen fırlatıp attım. İnce ince yağmur yağıyor, ortalık da gittikçe kararıyordu. Hayvanlara binerek sür’atle yol almaya başladık. Büyük Anafarta hizasına geldiğimiz esnada takriben iki buçuk metre arzında derince bir sec ( sel ) yarması içinden giderken hayvan bir şeyden ürkerek birdenbire durdu, geri geri çekilmeye başladı. Sağ tarafta yerden bir metre yükseklikte beyaz bir kâğıt sallanıyor, sanki birisi el sallıyordu. Dikkat edince anladım. Hayvan ürkmemiş, irkilmemiş; sanki orada gördüğü bir şeye ihtiramından ( saygısından) geri geri çekilmiş. Hayvanı bu suretle tevkife (durmaya) mecbur eden bir şehid kabri idi. Anlaşılan o zat-ı şerif yerlerde pek mebzul (bol) görülen gülle parçalarından biriyle o yarma içinde şehid düşmüş, hemen orada defnolunuvermişti. Yarmanın toprak duvarı biraz yontulup oyulduktan sonra oracıkta bi lahid vücuda getirilmiş, başı ucuna dikilen bir değneğe de merhumun künyesini havi bir kâğıt geçirilmiş idi. Yağmur yağar, rüzgâr da akşam karanlığı içinde o kağıdı sallar dururdu. Kendi kendime dedim: “Ah şa’irler, ressamlar neredesiniz! Kaleminizi, fırçanızı alıp geliniz! Size büyük bir vazife çıktı. Şu mübarek meşhedi (şehitliği) görün! Bütün dünyaya da gösterin! Bu sizin boynunuzun borcudur.”

Üryanizâde Ali Vahid Efendi, Çanakkale’de geçirilen son güne, hatıratında şöyle yer verir:

“Ertesi gün istirahat edilip akşam üzeriDersaadet’e avdet edilecekti (dönlecekti). Artık o günü benim için âdeta bir matem gün idi. Çünkü ben oradan, o âlemden ayrılmak istemiyordum. Lakin kabil mi? Benim gibi miskinlerin ora da yeri olur mu? İster istemez hazırlanıverdik. Eski ve yeni aşinalarımı (tanıdıklarımı) dolaşarak her birine ‘arz-ı veda’ eyledim.

Guruba bir saat kala hep harekede amade (hazır) olduğumuz esnada Liman Paşa ma’iyeti erkânıyla gelerek heyete mülâki oldu. Pek hareketli nutuklar te’ati olundu. Hey’et, ordudan gördüğü hüsn-ü kabule karşı ‘arz-ı şükran ile veda’ eyledi. Arabalara rakiben (binerek) oradan ayrıldık.

“Ben pek mağmum (kederli) idim. Gelip karışacağım âlemi düşündükçe büsbütün gözüm dünyayı görmüyordu. Hava da gönlüm gibi karardıkça karardı; artık etraf görünmez oldu. O esnada arkadaşlardan biri arabamızın pek geri kalmakta olduğunu söyleyecek oldu. Arabacı: “Dönüp ister misin be efendi. Bir bağırayım bu hayvanlara da… Yıldırım gibi uçurayım şu arabayı? Ama o vakit korkarsın!” dedi. O sırada arabacı ile aramızda geçen muhavereyi olduğu gibi atiye naklediyorum:

Ben:

– Arkadaş bu hayvanlar neden senin sözünü bu kadar dinlerler bakayım?

– Elbette dinleyecekler, onlar benim malım değil mi? Ben onların huyunu bilirim. Onlar da benim tabiatımı bilirler.

– Bunlar neden senin malın oluyor, sen asker değil misin?

– Ben de asker oldum. Malım mülküm de asker oldu. Hayvanlarımı Tekâlif-i Harbiye’ye aldılar. Dedim nasıl olsa bu arabayı haylayacak bir adam lazım. İyisi mi? Koyun beni malımın

üzerine; hem malımı muhafaza ederim, hem de millete hidmet (hizmet) eylerim. Kabul ettiler. İşte böylece malımın başında hidmet edip duruyorum.

– Vallahi alâ… Sen nerelisin, adın nedir?

– Kirmastılıyım. Adım Hacı Memed.

– Yaşa be Hacı Memed! Sen ne vakitten beri buradasın. Buralarda neler gördün söyler misin?- – Ah Efendi neler görmedim ki… Lakin doğrusunu istersen… Bu sefer millet iyi tuttu işi..Asker de of demedi. Bakarsın ayak dağılmış, darman duman olmuş: Hayla arkadaş arabayı Korkma biz dayanırız derdi. Çok defa biz yorulur uyurduk; arabayı o halleriyle yaralılar haylarlardı. Ne bizde, ne de hayvanlarda dinlenmek var… Hayvancıklarıma torbayı bile yolda takardım. Hem yerler, hem giderlerdi. Geceyi gündüze kattık. Dayanmak da olursa bukadar olur. Efendi! Sen ne dersen de! Asker Balkan Muharebesi’nin öfkesini bu düşmanlardan aldı.

Yahu vuruluyor da “of” demiyor, bu asker… Usulcacık yanındakinin kulağına: Ben vuruldum arkadaş der; verir silahını, fişengini yanındakine… Kendi sessiz sedasız çekilir, ölür de gık demez be!

O sırada arkadaşlardan biri “Aman arkadaşım sen çok lafa daldın! Biraz önüne dikkat et ki karanlıkta arabayı devirmeyelim” dedi. Hacı Memed gülerek: “Merak etme Efendi sen!

Ben hem önümü görürüm, hem efendiye laf yetiştiririm. Gözünü sevdiğim Millet bak ne yollar yapmış! Böyle yolda araba devrilir mi imiş? Divan yolu mubarek.”

– Ben-Eyy Hacı Memed! Söyle bakayım daha neler gördün?

– Ah be efendi! Hangi birini söyleyeyim? Bu düşmanın bize yapmadığı kalmadı ama, iki para etmedi. Ba’zı gün oldu 18 tane teyyareyi birden milletin başı üstünde gezdirdi, gösteriş yaptı. Hergün  en aşağı 5-6 teyyare üstümüzde dolaşır, dururdu. Bir gün çorba içiyorduk: ” Gırr..Gırr ” diye bir ses gelmeye başladı. Baktık teyyare tepemize gelmiş. Yanımdaki arkadaşıma:

* Osman kendini gözet! İyi bak geliyor, dedim fırladım gürültüye. Bizi çavuşu çiğnedik. Bomba: “Faşşş” diyerek geldi; “lap” dedi biraz öteye düştü. Biz haydi yine çorbanın başına! Ne olduysa çavuşun ayağına oldu. Gülüşmeden öldük, bayıldık. Bir gece de çadırda yatıyorduk. Yine geldi: “vijj… vijj” diye tepemizde gezmeye başladı.  Çadırda bir arkadaşım vardı. Selendim: “Kalk! Yine seninki geldi” dedim. O da “yat be” dedi. Gece gündüz kaçacak mıyız bu herifin derdinden? Ne kalkarım, ne görürüm… Allah’tan gelene: “Sada keralos”

– Ey söyle ağam söyle! Ben senin sözlerini hep kargacık burgacık defterime işaret ettim. Senin haberin yok. Seni bana Allah gönderdi? Söyle bakayım! Daha neler gördün?

Sen muharebeyi yakından gördün mü, ateş içine girdin mi?

– Sen ne söylüyorsun be efendi! Neler oldu, neler. Ben çok şeyleri gördüm ama tüh böyle sorunca birden bire hatırlayamıyorum yoksa..

– Vah vah… Sen kaç gündür nerede idin a mübarek? Sen benim elime vaktiyle geçe idin senin sözlerinle ben koca bir kitap doldururdum. Söyle Hacı Memed! Vakit kalmadı.

– Demin ateş içine girdin mi demiştin. Şimdi hatırıma geldi. Bir gün “Kirte” tarafından rap arabalarına cephane veriyorduk. Bir şarapnel geldi orada bizimle beraber çalışan        bir delikanlıyı parçaladı. O zavallı can alıp can verirken bize aman “Kardaşlar! Ben gidiyorum.. Siz elinizi çabuk tutun! Cephaneyi yetiştirin! Kardaşlarımız siperlerde ateş içinde” diyerek ruhunu teslim etti. Biz de, yaratanım Allah dedik yapıştık cephaneye; “Ha babam ha..Güllenin bini bir paraya..Bir oraya bir buraya: “Lap lap: güp güp…” düşer durur. Bini bir paraya… İnsanı “Allah” kolluyor. Yoksa sağ kalmak ne mümkün..Ortalık ateş içinde. Milletin de gözüne ne gülle görünüyor, ne bir şey. Ateş gibi çalıştık. İki dakika içinde onca cephaneyi uçurduk, siperlere yetiştirdik. Düşmanın yerden gökten yağdırdığına asker metelik vermedi. Hazret-i Allah böyle yürek verdi bu askere. Biz o ateş içinde çalışırken askerin biri de kalkmış şakır şakır oynuyor: Zorla değil ya öldürmüyor bu herifin güllesi be… Korkmayın diyor, göbek atıp duruyor.

O gece mülaki olduğum bir doktor da şöyle hikâye ediyordu:  “Şu askerin bu harpte gösterdiği metaneti, fedakârlığı tarif kabil değildir. Bakarsın bir asker gelir, kol parçalanmış; “Doktor şu kolumu kes!”der, fütur (keder) bile etmez. Kolunu değil, sanki saçını kestirecekmiş gibi lâkayt davranır, bir taraftan da “Ah canına yandığım… İntikam alamadım” diyerek göğsünü yumruklar durur. Hele o hastanelerdeki mecruhlar (yaralılar) sabretmezler de, henüz yaraları iyileşmeden taburlarına kaçıp tekrar harbe giderler. Bir defa da tuhaf bir şey oldu. Bu da askerlerimizin ulüvv-i cenabını (cömertliğini) gösterir. Malum ya bazı yerlerde bizim siperlerle düşman siperleri arsında mesafe pek azdır, hemen 15-20 hat ve kadar bir şey. Bir gün böyle yakın bir Fransız siperinden bizim sipere bazı murdar (pis) şeyler atılır. Bizim askerler de bunların yaptıklarına karşılık bir mendilin içine biraz fındık, ceviz koyup o düşman siperine atarlar.

Çıkının içindekini gören Fransızlar yaptıklarından utanmış olmalılar ki hemen o mendilin içine bisküvi bağlayarak tekrar bizim sipere atarlar. Bir daha da o siperden bize ateş edilmez. Daha bunun gibi neler…”

REKLAM ALANI
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.