Kopya Çekmeye Teşebbüs! (Okul Anıları)

12 Şub 2020 Çar 8:36
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mahmut İhsan KANMAZ

Tekrar birlikte olmaktan, son derece mutluyum sevgili arkadaşlarım.
Umarım iyisinizdir.
Ben de iyiyim demek isterdim, ama biraz buruk gibiyim. Nedeni de, mevzuya girizgâh yapmayı düşündüğüm bir anıdan ötürüdür. Aklıma getirince öyle oldum.
Hani, epeyi bir zamandır sürdürmekte olduğumuz, “Cilavuz-Kars Susuz Kazım Karabekir İlköğretmen Okulu”nda yaşanan nostaljik anılara dalmıştık ya!… Öğrencilik hayatım boyunca yaşadığım anıları sizlerle paylaşmaktayım ya!… Tamam sorun yoktu.
Bunlar genelde, ironik ve yaşamın gülünesi hallerine ilişkindi..
Ancak, şimdiki anlatacağım ise, ironik olduğu kadar, trajikomikte aynı zamanda…
Kederim de, burukluğum da ondandır.

Yıl 1974′ün ilk ayları ve ben 6.sınıfta okumaktayım. Hemen belirteyim ki, öğrencilik hayatım boyunca, inanır mısınız hiç mi hiç, kopya çekmedim. Hatta çekmeye yeltenmedim bile… Sevmezdim, kendi bilgim ve becerimle başarılı olmayı yeğlerdim. Olursa olur, olmazsa olmazdı.
Onun için tam gaz çalışırdım.
Şimdi, birdenbire “n’oldu sana, ne bu haller?” dedikleriniz, kulaklarıma kadar geliyor… Bir bakıma haksız da değilsiniz.
O zaman, yallah ya bismillah, ben de anlatıyorum o anımı…

Bir gün Din Bilgisi hocamız geldi sınıfa zira ders onundu. Daha önce söylediği şeyin, komutunu verdi hemen içeri girer girmez. “Çıkarın kâğıtları, yazılıya başlıyoruz.” Çıkardık tabi. Bu arada bazı arkadaşlarımız, alışkanlık olduğu üzere, ondan bundan kâğıt ister, hatta kalem ve silgi bile talep ederlerdi… Neyse, zaten ders kolay bir ders… Din Bilgisi… Hiç çalışmadan bile, en az beş alınabilecek bir ders yani… Allah’a şükür bilirdik çok şeyi.
Hoca soruları yazdırdı kâğıda.
Genelde bu yazılı denilen şey, hep beş sorulu olurdu nedense… Bütün dersler için bile öyleydi hemen hemen… Sanırım puan verilmesinin kolaylığındandır. Her soruya, iki puan yani…

kanmaz okul

Sorulara şöyle bir baktım. Dört tanesi tamamdı. Sekiz, cepteydi anlayacağınız.
Ben hemen bildiğim dört sorunun cevabını, on dakikada aynısı gibi yazdım.
Fakat gel gelelim bir tanesine takıldım. Aslında biliyorum bilmesine de, şöyle başından, bir iki kelime hatırlamam lazım. Ama yok, gelmiyor hiç bir şey.
“Azla yetinmeyen, çoğu bulamaz” gibi muhteşem de bir atasözümüz var ortalık yerde, onu da bilmiyor değildim.

Sürenin bitmesine daha yarım saat var. Kâğıdı verip çıksam, kesin sekiz alacağım, ama şeytan da rahat durmuyor ki… Sürekli beni dürtüp duruyor.

Hiç olmayacak veya ömrü hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim o anda. Çaktırmadan sıranın en üstündeki kitaba şöyle bir bakıp, sadece hatırlayacaktım. Bir görsem bana yeterdi, gerisini aynen olduğu gibi yazacaktım.
Çalışmıştım saatlerce biliyordum, ama işte takıldım bir yerlere ve bir soru, pisi pisine ziyan olup gidecek, ona kafayı taktım ve gereksiz yere üzülüyorum yani.
Dediğim gibi yalnızca bir kerecik görmem gerekiyordu.
Bu arada hoca da, sıra aralarında dolaşıyor, kimseye göz açtırmıyordu.
Ben hemencecik, hocamız benim yanımdan geçer geçmez, elimi sıraya uzatıp, kitabı karıştırmaya çalışıyorum. Ama serde acemilik var ya, bir de nasıl ter bastı beni anlatamam. Sanırım kızarıp bozarmışımdır da. Aynadan kendimi göremediğim için, bilemiyorum tabii…
Fakat yerini bulamıyorum o konunun.
Gizli saklı araştırırken, bir baktım tepemde biri, dikilip durmuyor mu? Baktım…
Aman Allah’ım, hocamızdı bu… Nasıl utandım, mahcup oldum tahmin edersiniz.

“Kolay gelsin İhsan. Hayırdır, ne yapıyorsun ve ne arıyorsun öyle, yardımcı olayım istersen?” dedi önce, beni iyice mahcup edip, yerin dibine sokarcasına…
Çok beyefendi biriydi hocamız sağ olsun… O kadar şaşkındım ki, ne diyeceğimi bilemedim. Kem küm ettim. Ne denirdi ki? Şimdi, bir şey yapmıyordum desem, kim inanırdı buna? Yalnızca, Kadir İnanır!… “Ver kâğıdını” dedi, tekrardan sevgili hocamız… “Hocam, vallahi inanın bakmadım bile…” gibi sonuçsuz savunmalara geçtiysem de faydası olmadı ve ben, en az sekiz alabileceğim bir yazılıdan, haklı olarak, sıfır almıştım.

Bir de üstelik hangi dersten? Din dersinden… Arkadaşlara alay konusu olmuştum uzun zaman… Hani, tarih, ne bileyim coğrafya falan olsa, eyvallah diyeceğim. Hayır eyvallahta demeyeceğim aslında çünkü dediğim gibi hayatımda hiç kopya çekmemiştim ki… Bırakın çekmeyi, aklıma bile getirmemiştim. Kopya çekenlere de çok kızardım biliyor musunuz? Hakkınız olmayan bir şeye neden el uzatırsınız derdim için için…
Şimdi ben aynı durumdaydım. Bir bakıma, “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” hallerindeydim.
Ama bana öyle bir ders olmuştu ki bu, hayatım boyunca hem pişmanlık ve hem de büyük bir üzüntü duyacaktım. Ben nasıl böyle bir şey yaptım veya ben nasıl böyle bir şey yaparım” duyguları beni uzun süre meşgul edecekti.
Dediğim gibi, kopya falan çekmiş de değildim. Sadece teşebbüs aşamasında kalmıştı. Öyle de olsa, bir irade oluşmuştu ya, bu da yeterliydi yani…

kanmaz arkadas

Evet, işte başlamadan biten ve bir ilk ve hem de son olan, bir kopya girişiminin hazin öyküsü böyle değerli arkadaşlarım.
Yazımın başında söylemeye çalıştığım, beni burukluğa sevk eden bu ibretlik mevzuyu geride bırakıp, başka anı paylaşımlarına geçebiliriz diye düşünmekteyim.

Anı çok heybede… Anlat anlat bitmez. Zaten her öğrencinin kendinden veya okul yaşamından benzerlikler bulabileceği şeylerdir benim dile getirdiklerim.
Mevzunun Susuz’da, Balıkesir’de, Kayseri’de, Gaziantep’te veya orada burada geçmiş olmasının, hiçbir önemi ve kıymeti harbiyesi yoktur aslında.
Her öğrencinin, özellikle her yatılı öğrencinin yaşadığı, sıradan olaylardan söz ediyorum anlayacağınız…

Şimdi her sınıfta, bir de sınıf başkanlığı denilen olay vardır bilirsiniz.
Ben öğrenciliğim boyunca, hiç öyle şeyler yapmadım ve yapmayı da asla düşünmedim. Çünkü meşakkatli olduğunu hem biliyor ve hem de görüyordum.
Bizim sınıf başkanımızda o dönemde, sevgili Nusret Topkaya kardeşimizdi.
Sınıf başkanlığı zor dedik. Öyledir gerçekten. Bir kere her dersin öncesinde, sınıf mevcudunda bir eksiklik var mıdır yok mudur, bilmek durumunda sınıf başkanı.
Garibim Nusret’te bu amaçla, hoca sınıfa gelmeden, başıyla, yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört falan diye, sınıfı en az otuz kere sayardı. Her saymasında da ortaya farklı sonuçlar çıkardı. Çünkü öğrenci dediğin hareketli olurlardı, yerlerinde şöyle sabit durmazlardı ki, bir sıradan diğerine, bir arkadaşın yanından öbür tarafa derken, mütemadiyen bir devinim içinde olunurdu.
Nusret kardeş te, elinde sınıf listesi, bir türlü mevcudu tamamlayamaz ve en sonunda da, “Eye arkadaşlar, bir rahat durun daa!… Bak vallahi isimlerinizi yazar hocaya veririm” falan gibi, tehdidimsi çarelere başvurmak zorunda kalırdı.

Neyse hoca sınıfa girer, hemen zırp diye ayağa kalkılır aniden gürültü kesilir ve hocanın “oturun” demesine kadar, ayakta beklenirdi, saygıdan ötürü.
Başkan, hemen hocanın masasına gider, sınıf defterini önüne bırakır ve mevcut hakkında bilgi verir, daha sonra da yerine otururdu.

Bir yoklama da hoca çeker ve isim isim okuyarak işaretini koyardı. Bizler, adımız okundukça, “Burdayım” diyerek ve el kaldırarak, varlığımızı hissettirirdik.

Yoklama faslı bittikten sonra, ders başlardı, pardon başlayamazdı. Çünkü daha önce yazılı yapılmışsa ve eğer ki okunmamışsa, onun okunmasını isterdik hep bir ağızdan. “Hocam yazılılarımızı okudunuz mu?” diye ısrarlı bir şekilde sorulurdu. Bazı hocalarımız, yazılıları erkenden okur, fakat bazıları da 10 gün, 15 gün, hatta bir ay gibi gecikmeli okurlardı.
Hâlbuki öğrenci sabırsızdır, ister ki hemen okunsun. Hoca sınıfa ilk geldiğinde eğer koltuğunun altında rulo haline getirilmiş, yazılılarımız olursa, çok mutlu olurduk niyeyse. Sevinçten yerimizde duramazdık. Ancak bazen hoca bizi hayal kırıklığına uğratır ve “Bunlar başka bir sınıfa ait” diyerek hevesimizi kursağımızda koyarlardı. Bazen hemen okurlar, okumadan önce, herkesin tahminini ve kaç beklendiğinin söylenmesini isterlerdi. Bazen de, dersin sonunda okuyacağım diye, heyecan ve beklentimizi, en az 45 dakika ötelerlerdi.

Benim adım sınıfın en sonundaydı ve bunun birçok faydasını da görmez değildim hani… Bir kere özellikle sözlü denilen uygulamalı ve canlı sınav türünde, bana bir türlü zor sıra gelirdi veya hiç gelmezdi. Çünkü genelde hoca en baştan başlardı sözlüye kaldırmaya… O nedenle paçayı uzun süre kurtarmış olurdum. İşte o ilk ders sözlü de, bana sıra gelmezdi çoğu zaman…

Az önce sınıf başkanlık işinin güçlüğünden söz etmiştim ya sevgili arkadaşlarım. Oraya tekrar dönersek, belki sorabilirsiniz, “Nesi zor ki başkanlığın?” diye. Ama öyle değil işte gerçekten de.
Özellikle etütlerde şamata gürültü çok olurdu. O gün veya o akşamki etüt nöbetçisi hoca, sınıf sınıf dolaşır ve sınıf başkanından yoklama hakkında bilgi alır veya bir yoklama da kendisi yapardı. Bir bakıma, vaktimizin büyük bir bölümü yoklama vererekten ve “Burada” diyerekten geçerdi. Bu bir vakıadır yani…
Nöbetçi hoca, sınıf başkanından, gürültü yapanların adlarını isterdi. Eğer Nusret küçük bir kâğıda yazmışsa isimleri verirdi. Ancak bazen de hoş görmesinden ibaret olan iyi niyetinin karşılığını, kendisi ceza görerek fazlasıyla öderdi.
İşte onun için dedim zaten bu başkanlık görevinin zor olduğunu.

Bazı hocalarımızın ders anlatış halleri bizleri öylesine etkiler ve hoşumuza giderdi ki, adeta o dersin bitmesini hiç mi hiç istemezdik. Ancak bazılarında da kâbuslar yaşardık, teneffüs zilinin çalması, inanır mısınız cennete giriş müjdesi almışçasına, bize mutluluk verirdi. Onun için, zor geçen bir dersin bittiğinin ilanı olan zil sesinden daha güzel bir ses olamazdı, bir öğrenci için inanın.

Sene sonu yaklaşmışsa ve de notlar idareye verilmişse eğer, bazı dersler çok keyifle geçer ve neşe içinde olurduk.
Özellikle, hocalarımızın “Sesi güzel olan var mı içinizde?” veya “Kimin sesi en güzel?” gibi ufak bir nabız yoklamasının ardından, türküler ve şarkılar dinleyerek ders tamamlanmaya çalışılırdı. Sanırım, bunları yaşayan sadece bizler değildik. Yazımı okuyan herkesin mutlak vardır böylesi anıları diye düşünürüm.

Bazen de tam tersi olur, hocalarımız bize türkü veya şarkı söylerlerdi.
İşte böyle bir anı da vardır benim dağarcığımda sevgili arkadaşlarım.
Üzgünüm ama, adını şimdi hatırlayamadığım bir öğretmenimiz dersini erken bitirmiş ve bizimle sohbete başlamıştı ki, konu yine kimin sesi güzel polemiğine gelmişti. Ama ne yazık ki bu sefer, bizlerden pek bir istek gelmediğini gören hocamız, “O zaman ben size bir şarkı söyleyeyim dedi ve beste ile güftesi Şükrü Tunar’a ait olan, çok güzel bir Hicaz şarkıyı, aynı güzellikle yorumlamıştı.
Aradan o kadar yıl geçmesine rağmen, bugün bile bu eseri her dinlediğimde, bir an için kuş olur, Cilavuz’a uçar ve 7 Fen A sınıfına konarım. Şöyleydi bu şarkının sözleri:

 

Söyleyemem derdimi kimseye
Derman olmasın diye
İnleyen şu kalbimin sesini
Ağyar duymasın diye…

Sakladım gözyaşımı
Vefasız o yar, görmesin diye

İnleyen şu kalbimin sesini
Ağyar duymasın diye…

 

Normal boylu, siyah saçları ve kalın bıyığıyla, halen bile gözümün önünde, bu sevgili hocamızın silueti. Ama isim yok.
Ona ve bütün hocalarımıza sağlık ve afiyetler diler, yitirdiklerimize de Allah’tan sonsuz rahmet ve mağfiretler dilerim.

Evet, bu muhteşem şarkının sözleriyle, geldik yine bir yazımızın daha sonuna…
Bir başka konu veya konularda yeniden birlikte oluncaya kadar, her şey gönlünüze göre olsun sevgili arkadaşlarım ve değerli dostlarım. Allah’a emanet olun.
Kalın sağlıcakla…

——————————————————————
İlk fotoğraf, o etütlerin birinde sözüm ona ders çalışırken beni göstermekte.

İkincide ise, sınıf başkanımız dediğim arkadaşımız ve asıl önemlisi, bazen bizim yaramazlıklarımızı nöbetçi öğretmene söylemediği için, ceremesini kendi çekip, bütün azarları işiten, Nusret Topkaya var.
Kendisi Kars Arpaçay’lıdır. Hani geçenlerde Güzeller güzeli Sara’nın, bir kilim uğruna azgın sularına kapılıp, daha 18′nde yaşamını kaybettiği, Arpaçay deresinin olduğu toprakların insanı. Selamlar olsun.
70′li yılların, siyah beyaz nostaljik halleri…

Benzer Haberler

OKUMA Okuyan bir toplum değilmişiz. Hariçten gazel okuyoruz ya!… *** ÇARP AB’ye yaklaşıyormuşuz....

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “VEREN EL, ALAN ELDEN DAHA ÜSTÜNDÜR.” (Hazreti Muhammed) Cimrilik,...

Yorum 
0

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, bir yazımda belirtmiştim “Yaşamak akıllı insanların...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

OKUMA Okuyan bir toplum değilmişiz. Hariçten gazel okuyoruz ya!… ***...

Cimrilik

Metin MERCİMEK “VEREN EL, ALAN ELDEN DAHA ÜSTÜNDÜR.” (Hazreti...

Akıllı İnsanlar İyi Yaşar

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, bir yazımda belirtmiştim “Yaşamak...

Estetik Dikiş

Adviye ERTEKİN YÜKSEL   Yıl 1986. Diyarbakır’da görev yapıyorduk....

İslam’a Ters Akımların Ortaya Çıkış...

Uğur KEPEKÇİ   Peygamberimizin ahirete göçünden hemen sonra başlayan...

KİLİS DİYE

Kilis’te zeytinim al al narım var Sıladan ayrıyım özde nârım var...

Kilis’te korona virüs denetimi

Kilis’te korona virüs tedbirleri denetlendi. Denetimlere Vali Yardımcıları...

Temas ettiği kişileri söylemeyene 3...

Kilis İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nda alınan karara göre, Koronavirüs...

Parkomat uygulamasını artık Belediy...

Kilis’te daha özel bir şirkete verilen Parkomat hizmetlerini, dünden itibaren...

Kilis Üzüm Üreticileri Birliği Gene...

Kilis Üzüm Üreticileri Birliğinin Genel Kurul Toplantısı Musabeyli Kaymakamı...

Kilis’in en yaşlı yemeni ustası vef...

Kilis’in en eski yemeni ustalarından H. Mehmet Özuslu vefat etti. Odun Pazarı’nda...

Salça ve pekmez yapımı sürüyor

Hava sıcaklıklarının yaz günlerini aratmayacak derecede yüksek olması kış...

Maske ve seccade dağıtıldı

Kilis Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü personeli tarafından bazı camilerde...

Sahte 100 dolar veren şahıslar aran...

Kilis’te piyasaya sahte 100 Dolar süren şahıs aranıyor. Mehmet Rıfat Kazancıoğlu...

Başkan Bulut, Eczacılık Günü’nü kut...

Kilis Belediye Başkanı M. Abdi Bulut, yayımladığı mesajla 25 Eylül Dünya...

Parklarda bakım çalışmaları sürüyor...

Kilis Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü bünyesinde sürdürülen çevre...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

FIRLA Elektrik fiyatları otomatik olarak artacakmış. Otomatik zamlara alışalım!…...