Dolar 32,7682
Euro 35,0901
Altın 2.459,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 35°C
Açık
Kilis
35°C
Açık
Paz 34°C
Pts 36°C
Sal 39°C
Çar 39°C

Köroğlu Destanı

Köroğlu Destanı
A+
A-
02.09.2019
1.015
ABONE OL
Yiğit olan döne döne döğüşür

Kötüler kavgadan kaçar dön olur

 

Köroğlu Destanı

 

Şevket AYÇİN/Emekli Edebiyat Öğretmeni

 

Raviyânı ahbâr ve nakılânı âsar ve muhaddisânı rûzigâr şöyle rivayet ve bu gûne hikayet eder ki vaktiyle Bolu Beyi diye bilinen bir bey var idi.

Bolu Beyi zalim mi zalim, keyif için cana kıyan, yoksul halkın toprağını elinden alan, halden bilmez söz anlamaz birisi idi.

En büyük merakı da at idi. Tavla tavla şahbaz atları olduğu halde nerede soylu bir at olduğunu duysa o atı da almak isterdi. Böyle bir atı güzellikle alamazsa zorla alır, hile uygular, tuzak kurar ama sonuçta mutlaka alırdı.

Bolu Beyi’nin at bakıcılarının başında Deli Yusuf adlı bir seyis vardı. Onun kadar attan anlayan bir kişi daha yoktu. Pehlivan yapılı, güçlü-kuvvetli bir adamdı. At dilini bildiği ve onlarla konuştuğu söylenirdi. Bey konağının epeyce uzağındaki evinde, eşi ve on-on iki yaşlarındaki oğlu Ruşen Ali ile yaşayıp gidiyordu.

Bir gün, Bolu, Beyi Deli Yusuf’u huzuruna çağırdı. Deli Yusuf huzura gelince ona keseler dolusu altın vererek:

– Bu altınları al ve Anadolu’yu dolaş; benim şanıma yaraşır atlar bul. Buraya eşi bulunmaz atlarla birlikte gel, dedi. Parayı alan Deli Yusuf beyin istediği gibi atları bulup getirmek üzere yollara düştü.

O, atları arayadursun biz gelelim Aras Irmağına. Aras Irmağı kırk yılın başında bir coşar, suları çevreye yayılırdı. Daha sonra da durulup yatağına çekilirdi. Sular çekilince ırmaktan bakanın gözlerini kamaştıran bembeyaz bir aygır çıkagelirdi. Bu aygır at sürüleri içinden bir kısrak seçip onunla çiftleşirdi. Böylelikle kısrağı dölleyen aygır da tekrar çıktığı ırmağa dalarak gözden kaybolurdu. Onun birleştiği kısrağın dünyaya getirdiği taylar büyüdüğü zaman eşi bulunmaz birer at olurlardı.

At aramak için Anadolu’yu dolaşmaya çıkan Deli Yusuf Erzurum’a kadar geldi. Hasan kale köylerinde beyin istediği gibi at araştırmaya başladı. Bir gün akşam olmazdan az evvel, köyün harman yerinde oynaşan atlar gördü. Bunların içinde biri al diğeri kır olmak üzere iki tay dikkatini çekti. Kardeş olan bu taylar bakımsız ve cılız taylardı. Ancak bir sıçramada yığılmış harmanların üzerinden aşarak harmanın bir ucundan öteki ucuna atlıyorlardı.

O zaman bu tayların Aras Irmağından çıkan aygırdan olma taylardan olduğunu anladı, çok sevindi. Fakat sevincini belli etmedi. Tayların sahibini sorarak öğrendi.

Hemen adamın yanına gitti ve ona:

– Baba, şu tayları bana satar mısın, dedi. Adam da:

– Olur, satarım, dedi.

O zaman pazarlığa oturdular. Deli Yusuf çekişe çekişe pazarlık ederek tayları oldukça ucuz bir fiyata satın aldı.

Taylarının sahibinin satıştan cayma olasılığını düşünerek köyde oyalanmadı. Akşam olmasına karşın iki tayı önüne katıp yollara düştü. Sevincinden havalara sıçramak geçiyordu içinden.

Aylar sonra Bolu’ya vardı. Bolu Beyi’ne haber saldı:

– İstediği atları alıp getirdim, gelip görsün, dedi.

Bolu Beyi habere çok sevindi ve atları görmek için hemen yola çıktı. Gözleri ateş gibi parlak, besili ve tüyleri pırıl pırıl parlayan atlar göreceğini umuyordu.

Gelince kendisine tayları gösterdiler. Bolu Beyi önce şaşırdı. Ortalıkta cılız, derisi toz ve gübre bulaşığı ile kirlenmiş, gözleri çapaklı iki tay vardır. Ne ummuş ne bulmuştu! Şaşkınlığı bir anda öfkeye dönüştü.

– Bre seyisbaşı! Aylarca dolaşıp da bula bula bunları mı buldun? Bunlara binmek benim şanıma yakışır mı, dedi.

Daha sonra adamlarına dönerek emretti.

– Tez şu adamı söyletmeyin! İşine yaramayan gözlerine mil çekerek onu kör edin. Sonra da getirdiği tayları eline verip kendisini evine gönderin!

Adamları emri ikiletmedi. Deli Yusuf’un gözlerine mil çekip onu kör ettiler. Sonra da tayları eline verip evine yolladılar.

Deli Yusuf evine varınca başına gelen işleri hanımına ve oğlu Ruşen Ali’ye anlattı. Daha sonra oğluna dönerek:

– Var ahırımızın duvarlarını, içeriye iğne ucu kadar ışık sızmayacak biçimde iyice sıva. Sıvadıktan sonra da bu tayları orada besiye çek, dedi.

Oğlu da:

– Baş üstüne baba dedi ve babasının dediklerini aynen yaptı. ahırın duvarlarını iyice sıvayıp tayları beslemeye başladı.

Deli Yusuf artık çalışamadığı için Bolu Beyi’nin emri ile konağın mutfağından kendisine her gün yemek veriliyordu. Bu yemekleri konaktan alıp eve götürme işi de oğluna düşmüştü.

Bir gün oğlan yemeği eve getirirken karşısına sokak çocukları çıktı. sokak çocukları oğlana:

– Ne lan o elindekiler? Onları çabuk buraya getir diyerek yemekleri elinden aldılar. Yemeğin iyi taraflarını yedikten sonra artıkları oğlana verip:

– Haydi evine bunları götür, dediler.

Oğlancık çaresiz artıkları eve götürdü.

Gayri sokak çocuklarına gün doğmuştu. Her gün oğlanın elindeki yemekleri yiyor, artıkları da Ali’ye verip onu eve yolluyorlardı. Deli Yusuf, oğluna:

– Oğlum, bu yemekler yenilmiş, bu nasıl iş böyle dedikçe oğlancık utancından gerçeği söylemiyordu:

– Ne yapayım baba! Konaktan gönderdikleri yemek böyle, diyordu.

Günün birinde Ruşen Ali bir olaya tanık oldu. Nereden gelmişse gelmiş, sokağa bir yabancı köpek düşmüştü. O sokağın köpekleri hep bir olup bu yabancı köpeğe saldırdı. Yabancı köpek hiç telaş etmedi. Arkasını bir duvara verip ön pençeleriyle saldırgan köpekleri eren-peren edip kaçırdı.

Oğlan bu olaydan bir ders çıkardı. Bir köpek bile var gücüyle hakkını savunurken ben niye kısmetimizi sokak çocuklarına kaptırıyorum? Vallahi bundan sonra onlara zırnık bile koklatmayacağım diye kendi kendine söz verdi. O gün yemek getirmeye giderken beline bir değnek sokundu. Dönüşte sokak çocukları yine yolunu kesip yemeği elinden almak istediler. O zaman değneğini eline alıp onlara Allah yarattı demeden güzel bir sopa çekti ve hepsini kaçırttı.

Annesi ve babası o gün getirdiği yemekleri pek bir beğendiler.

Ertesi gün, sokak çocuklarının da sopalı olarak geleceklerini düşünerek bu kez yanına bir kılınç aldı.

Konaktan dönerken yine yolunu kestiler. Hepsi de değnekliydi. Oğlanın üstüne gelmeye başlayınca oğlan kılıncına davranarak:

– Eğer karşımdan savulup çekilmezseniz bugün size kadam belam dokunur, ona göre… dedi.

O böyle deyince çocuklar savrulup kaçtı ve bir daha onun yoluna hiç çıkmadılar. Bundan dolayı Köroğlu’nun yiğitlik dersini bir köpekten aldığı söylenegelir.

Gayri herkes bu oğlandan “Körün oğlu” diye söz ediyordu. “Körün oğlu şöyle yaptı”, “Körün oğlu şunu dedi” diyorlardı. Böyle böyle giderek adı “Köroğlu” oldu ve asıl adı unutulup giti.

Böylelikle yıllar geçti. Köroğlu koç boynuzunu andıran bıyıkları, geniş omuzlarıyla genç bir adam oluyordu. Taylar da gelişmiş güçlü birer at olma yoluna girmişlerdi. Bir gün Deli Yusuf oğluna:

– Oğlum, falan yerdeki tarlamıza, iyice balçık oluncaya kadar su bas. Tarla iyice balçık haline gelince bana haber ver, dedi.

Köroğlu babasının dediğini yaptı. Babasına da haber verdi: “Baba, tarla o hale geldi ki kuş düşse içinden çıkamaz” dedi.

Babası:

– Peki oğlum! Sen tayları al da tarlaya git. Onları tarlanın bir ucundan öteki ucuna koştur. Akşam olunca taylarla birlikte yanıma gel, dedi.

Köroğlu taylarla birlikte tarlanın başına gitti. Önce al taya bindi. Tay bir sıçrayışta tarlanın ortasına düştü. Oradan da bir sıçrayışta tarlanın öbür ucuna ulaştı. Köroğlu sonra da kır tayı sürdü. Tay bir sıçrayışta tarlanın bu ucundan öteki ucuna uçtu. Bir ona, sonra diğerine binerek onları akşam oluncaya kadar koşturdu. Akşam olunca tayları da alarak babasının yanına geldi. Deli Yusuf o zaman yerinden kalkıp elleriyle tayların tırnağını yoklamaya başladı. Al tayın tırnaklarında çamur bulaşığı vardı ama kır tayın tırnaklarında zerre kadar çamur yoktu. O zaman oğluna döndü:

– Oğlum bu taylar yemlerini yedikten sonra kanatlarını açıp sahiplerine dua ederler. Onlar dua ederken kanatlarına gün ışığı vurursa o kanatlar delinip harap olur. Al tayın başına bu iş gelmiş. Ahırımızın duvarlarını iyi sıvamamışsın, kanatları kırılmış. Şimdi gidip ışık gelen o yeri sıva ve hiç olmazsa kır taya mukayyet ol, dedi.

Köroğlu ahırın duvarını inceleyince iğne ucu kadar bir delikten içeriye ışık vurduğunu gördü. Hemen sıvayarak deliği kapattı ve kır tayı ahıra saldı.

Aradan aylar, yıllar geçti. Kendisi yirmi kır at beş yaşına ermişti. Babası da iyice yaşlanmıştı.

Yirmi yaşındaki Köroğlu koç boynuzunu andıran bıyıkları, şahin bakışlarıyla attığını vuran, tuttuğunu koparan bir genç olmuştu. Salt savaşçı değil aynı zamanda usta bir saz şairiydi. Kır at ise ahu gözlü, ceylan sekişli, yelesi çenesine ulaşan, nallarıyla şimşekler çaktıran, üç aylık yolu üç güne sığdıran, sülün gibi kibar görünüşlü bir at olmuştu. Koştuğu zaman kuşlar bile ona yetişemiyordu.

Köroğlu kır atını canından çok seviyordu. Hatta bir gün sazını döşüne çekip kır atı için söylemiş; görelim ne söylemiş:

 

İnce uzun boylu kalem kulaklı

Terazi tabanlı göğsü yelekli

Bir geyik misali hatun bilekli

Kalkana benziyor döşü Kırat’ın

 

Dizgini toplasam yerler yırtılır

Kuyruğu sallasa sağrı örtülür

Kırat’ın önünden can mı kurtulur

Göğsü benek benek benli Kırat’ın

 

Yokuşa yukarı keklik sekişli

İnişe aşağı tavşan büküşlü

Düşmanı görünce şahin bakışlı

Kuğuya benziyor boynu Kırat’ın

 

Kırat’ımı sekişinden bilmişler

Şu gelen de Köroğlu’dur demişler

Muhannetler hep ününü duymuşlar

Cihana yayıldı ünü Kırat’ın

Artık iyice yaşlanmış olan Deli Yusuf, bir gün oğlunu yanına çağırdı: “Bak oğul!” dedi. “Bu dünya iki kapılı bir han… Ben bir kapısından girdim, bunca yaşadım, vadem doldu artık. Öteki kapıdan çıkma zamanım geldi. Beni bu hale koyan o Bolu Beyinden öcümü al. O zalim gibi yetim hakkı yeme. Yaşadığın sürece güçsüzün, ezilmişin yanında ol. Ne iş yaparsan mertlikle yap. Var yüce Mevla yardımcın olsun!” dedi ve aşağıdaki son sözlerin söyledi.

Aldı Deli Yusuf:

 

Bir yiğit haykırıp meydana girse

Arka verip sığınacak yer gerek

Çamlıbel’e metin kale yapmaya

Kendi yiğit özü metin er gerek

 

Hay n’olanda oğlum Ali n’olanda

Zor düşmanı bölük bölük bölende

Padişahın divanına varanda

Dil tutulur dili tutar er gerek

 

Sıra sıra koçyiğitler dizersin

Alayları bozuk bozuk bozarsın

Berhaneyi Çamlıbel’de çözersin

Burda sana barınacak yer gerek

 

Göğüs gerek arka verek dağlara

Hizmet edek bahçelere bağlara

Şöhret vermek için nice illere

Burda sana devlet gerek sur gerek

 

Bir köşk gerek oturmaya yaz ile

Bir saki mey doldura naz ile

Yiğitlerin kumandasın saz ile

Vermek için yakışacak dil gerek

 

Deli Yusuf tamamladı öğüdü

Sen tamam et yirmi bir bin yiğidi

Gözlerim görmüyor suçum ne idi

Koyma kıyamete burda al gerek

 

Bunları dedikten sonra ruhunu teslim etti.

Köroğlu önce babasını gömdü, sonra anasının elini öpüp helallik diledi, onun hayır duasını aldı.

Silahlarını kuşandı. Kır ata bindi, “Ver elini Çamlıbel!” diyerek yollara düştü.  Çamlıbel’i mesken tutup gözünü budaktan esirgemeyen yiğitleri başına toplamaya başladı. Dağdeviren, Zincirkıran, Demircioğlu, Bıyıklı Yusuf, Kabresığmaz, Delibalta, Selamvermez, Hoylu Bey, Ecelianan, Koca Kenan, Köse Sefer gibi birçok namlı yiğit onun çevresinde toplandı. Doksan dokuz yiğidi tamam olunca Köroğlu çekti sazını dizine, arkadaşlarını övdü. Görelim nice övdü:

Namem varır Çamlıbel’im sallanır

Okuyup dinleyen cümle bulanır

Yirmi dört boğumlu kargı kullanır

Şol Koca Kenan’ın günüdür bugün

 

Benden selam olsun Deli Hoylu’ya

Kaplan sıfatıyla fidan boyluya

Dal kılıcı şimşek gibi parlaya

Şol Deli Hoylu’nun günüdür bugün

 

Deryalar üstünde oynar gemiler

Dalga vurur inim inim iniler

Baş kesende aslan gibi ünüler

Şol Kabresığmaz’ın günüdür bugün

 

Köse Sefer bilir yolun doğrusu

Burda belli olur yiğit hangisi

Aslanın ödünü çatlatır sesi

Böyle kahramanın günüdür bugün

 

Ulaşsınlar benim benim diyenler

Nahak yere tatlı cana kıyanlar

Adam etin kebap edip yiyenler

Cümle pehlivanın günüdür bugün

 

Namem vardır ulu beyler uyanır

Dağlar taşlar kızıl kana boyanır

Nazlı Kırat’ıma nal mı dayanır

Kırat nal atmanın günüdür bugün

 

Köroğlu’yum arka verdim dağlara

Kılıç kalkan hoş yakışır ellere

Çok selam söyleyin ulu beylere

Kan içen beylerin günüdür bugün

 

Kısa sürede Çamlıbel’de adaletli bir düzen kurdu. Haksızlıkları düzeltiyor, ezilmişleri koruyor, yol kesip zengin kervanları vuruyor, onlardan aldıklarını yoksullara dağıtıyordu.

Köroğlu yolunu kestiği kervanlardan “baç” alıyordu almasına ama bunu diğer haramiler gibi almıyordu. Karşısına çıkan kervanın sahibi yaşlı, hasta ya da bir kadın ise o kervana dokunmuyordu. Yalvarıp yakaran kervancılara da karışmazdı. Ancak kendisine erkekçe meydan okuyan kervan sahipleriyle vuruşuyor, onlardan yiğitliği ve cesareti ile baç alıyordu. Kendisi ve arkadaşları Çamlıbel’in alıcı kurtları olmuşlardı.

Karşısına ilk çıkan bezirgâna şöyle seslenmişti:

 

Ben bir Köroğlu’yum dağda gezerim

Esen rüzgârlardan hile sezerim

Demir külünk ile başın ezerim

Ve yolun baçını gel geç bezirgân

Tokat kervanından aldım bakırı

İncitmeyiz fukarayı fakiri

Su gibi içerim boz erakıyı

Ve yolun baçını gel geç bezirgân

 

Verenden güzellikle, vermek istemeyenden zorla alıyordu. Şair ne demişti hani:

 

Tendürek’te Kop’ta, Palandöken’de

Kurtların payı var gelip geçende…

Ki alırlar vermek istemesen de!

 

Aldıklarını yöredeki obaların yoksullarına, yetimlerine, kimsesizlerine dağıtıyor, onları doyurup donatıyordu.

Gayri Bolu Beyi’nden öcünü almanın zamanı gelmişti. Aldı Köroğlu:

 

Benden selam olsun Bolu Beyi’ne

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır

At kişnemesinden kalkan sesinden

Dağlar seda verip seslenmelidir

 

Düşman geldi tabur tabur dizildi

Alnımıza kara yazı yazıldı

Tüfek icat oldu mertlik bozuldu

Eğri kılıç kında paslanmalıdır

 

Köroğlu döner mi kendi şanından

Ayırır çoğunu er meydanından

Kırat köpüğünden düşman kanından

Çevre dolup şalvar ıslanmalıdır

 

Bir dahi söylemiş:

 

Eğer kendilerde erlik var ise

Gelsin döğüşelim Boyu Beyleri

Kanına susayıp candan geçerse

Gelsin döğüşelim Bolu Beyleri

 

Atına binende eyledi dizgin

Alaylara çatıp eyledi bozgun

Leşine kondurmak isterse kuzgun

Gelsin döğüşelim Bolu Beyleri

 

Koçyiğitleri aldım yanıma

Keskin kılıcımı çaldım belime

Serimden geçmişim bakmam ölüme

Gelsin döğüşelim Bolu Beyleri

 

Karşımda durana kalmaz kararım

Doğrulup gelene yoktur zararım

Ya şehitlik ya gazilik dilerim

Gelsin döğüşelim Bolu Beyleri

 

Ala sadağımı sundum özüme

Hezaran kalkanım aldım dizime

Köroğlu der kan göründü gözüme

Gelsin döğüşelim Bolu Beyleri

 

Bolu Beyi, onun yaptıklarını casusları aracılığıyla haber alıyor, ancak elinden bir şey gelmiyordu. Üzerine birçok kere asker göndermişti. Köroğlu üzerine gönderilen askerleri püskürtüyor, perperişan edip etkisiz kılıyordu. Bolu Beyi hırsından ne yapacağını şaşırmış, aciz kalmıştı.

Nihayet günün birinde Bolu Beyi’ne bir fırsat doğdu. Köroğlu’nun sazının teli kırılmıştı. O zamanlar ibrişim filan bilinmiyordu. Saz telinin iyisi turna bağırsağından yapılırdı.

Köroğlu çok sevdiği ve oğlu gibi büyüttüğü Ayvaz’ı yanına çağırttı. Ayvaz gelince ona:

– Oğlum Ayvaz: Yanına iki yoldaş alarak Turnadüzü denilen yere git. Oradan turna avlayarak bana getir, dedi.

Ayvaz, baba bildiği Köroğlu’nun sözün ikiletmedi. Yanına iki yoldaşını alarak turna avlamak üzere yola düştü.

Turnadüzü, Bolu Beyi’nin hükmünün yürüdüğü bir yerdi. Orada Bolu Beyi’nin çok casusu vardı.

Ayvaz ve arkadaşları Turnadüzü’ne varıp turna avlamaya başladılar.

Onları gören casuslar hemen Bolu Beyi’ne haber veridiler. “Bre ne durursun! Ayvaz iki arkadaşıyla Turnadüzü’ndedir. Tez asker gönderip onları yakalayarak zindana atasın!” dediler.

Ayvaz iki arkadaşıyla turna avından dönmüştü. Yorulmuş ve dinlenmek için uykuya dalmışlardı. Onlar uyurken Bolu Beyi’in askerleri baskın verdiler. Ayvaz’ı ve arkadaşlarını tutsak ettiler. Ellerini arkadan bağlayıp boyunlarına kıl sicim geçirdiler, Bolu Beyi’nin konağına götürüp zindana attılar.

Kara kara dağlardan haber aştı, kanlı kanlı sulardan haber geçti, Ayvaz’ın tutsak olduğu haberi Köroğlu’na ulaştı. Başındaki külahı yere vurdu, sineden bir ah çekti. Sonra da sazını döşüne çekti; görelim ne söyledi:

 

Benden selam eylen Bolu Beyi’ne

Göndersin Ayvaz’ı göresim geldi

Muhabbeti düştü gönlüm evine

Göndersin Ayvaz’ı göresim geldi

 

Eyerleyip Kırat’ıma binmeden

Alayları bölük bölük bölmeden

Bolu şehri ateşlere yanmadan

Göndersin Ayvaz’ı göresim geldi

 

Şimdi Kırat’ıma biner aşarım

Karadeniz gibi kaynar coşarım

Sinesine eğri kılıç döşerim

Göndersin Ayvaz’ı göresim geldi

 

 

Gürzü kösteğini kola takmadan

Kırat’ımı sağa sola yıkmadan

Bolu şehrin ateşlere yakmadan

Göndersin Ayvaz’ı göresim geldi

 

Ben de Köroğlu’yum yolum salasın

Koç yiğidi arz ettirem sılasın

Depretmeden demir yayın cıdasın

Oğlum Ayvaz seni göresim geldi

 

Bolu Beyi’nin Ayvaz ve arkadaşlarını idam etme olasılığı aklına geldi. Sabredemedi. Sazını da alarak kır ata bindi, arkadaşlarına da:

– Ben Bolu’ya gidiyorum. Sizler de hazırlığınızı yapıp ardımdan gelin, dedi. Bolu’ya yetişince kıyafet değiştirdiler. Köroğlu sırtına bir post geçirdi, eline bir asa aldı. Kılıncını giyitlerinin arasına sakladı. Sazını omzuna atınca tam bir halk aşığına benzedi. Arkadaşlarına ben Beyi’nin yanına gidiyorum. Ona türkü söylerken kimin adını anarsam o yanıma gelsin dedi.

Konağın kapısına yöneldi. Kapıdaki nöbetçiler onu durdurunca:

– Görüyorsunuz halk aşığıyım, dedi. Türkü söyleyip Bey’i eğlendireceğim.

Nöbetçiler Bey’e haber ilettiler. Bey, gelsin deyince de onu içeriye saldılar.

Âşık, Bolu Beyi’nin huzuruna girince orada elleri kolları bağlı olan Ayvaz ve arkadaşlarını gördü. Ayvaz da Köroğlu’nu görünce tanımış ve ağlamaya başlamıştı.

Köroğlu onun ağlamasına dayanamadı. Aldı sazı eline:

 

Ayvaz’ın kalpağı deriden

Yüreğim yağı eriten

Köse’m de gelsin geriden

Ağlama Ayvaz ağlama Ayvaz

 

Adını duyan Köse Kenan yukarı seğirtti.

Aldı Köroğlu:

Köşede gizlice duran

Zalimlerden hesap soran

Bir büküşte on nal kıran

Demircioğlum gelse gerektir

 

Bir dahi söylemiş:

Yüksek Köroğlu’nun taşı

Akıl almaz yaptığı işi

Doksan bin keleşin başı

Reyhan Arap gelse gerektir

 

Bu kez de Demircioğlu, Reyhan Arap ve Köroğlu’nun öteki keleşleri kapıları kırıp konağa daldılar. Kılınç, kalkan, gürz ve mızraklarıyla baş kesip kan döktüler. Ayvaz ve iki yoldaşını alma gibi kaptılar, Çamlıbel yoluna düştüler.

Oğlunu Bolu Beyi’nin elinden mertlikle çekip aldı. O gece Çamlıbel’de yeme içme oldu. Şadımanlık eylediler.

Köroğlu Çamlıbel’de uzun yıllar egemenliğini sürdürdü. Bolu Beyi’nden babasının öcünü aldı. Bey’in kız kardeşi olan Telli Nigar Hanım’la kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlendi. Çok mutlu oldu.

Gelgörelim zaman geçip devir değişti. “Deliklidemir” denilen tüfenk icat oldu. Gayri düşmanı yenmek için ne kır ata ne çeviklik ve cesarete gerek kalmıştı. Oysa ki asıl mertlik düşmanla yüz yüze çarpışmaktı. Düşmanı gafil avlamak onun töresinde yoktu.

İlk karşılaştıkları zaman Köse Kenan ona “Sen kimsin?” diye sorunca şu karşılığı vermişti:

 

Muhannetlik etmek değil kârımız

Ulular sözüne uyanlardanız,

Meydana girende, yoktur korkumuz

Biz kazaya rıza diyenlerdeniz

 

Bineyidim kıratımın üstüne

Alayıdım hançerimi destime,

Gâfilen varmayız düşman üstüne

Vakta hazır olun diyenlerdeniz

 

Ödleklerle hoş değildir aramız

Teke tek düşmana varmak töremiz

Muhannete sardırmayız yaramız

Yarayı kendimiz saranlardanız

 

Köroğluyum çıkam dağlar salına

At sürelim, malyemezin malına

Başım koydum dostlarımın yoluna

Başı dost yoluna koyanlardanız.

 

Böyle söyleyen Koçyiğit Köroğlu’na göre düşmanla yüz yüze çarpışmadan uzaktan atılan bir kurşunla onu devirmek mertliğe sığmazdı. Bu, olsa olsa düşmanı gafil avlamaktı. Böyle bir şey onun kitabında yazmazdı. “Tüfenk icat oldu mertlik bozuldu” diye düşünüyordu.

Babasının ölümünden az önce hem kendisi hem de atı içeni ölümsüzleştiren bir su “abı hayat” içmişti. Bu nedenle ikisi de ölümsüzdü. Onlar kıyamete kadar yaşayacaktı.

Ancak namertliğin alıp yürüdüğü bir dünyada yaşamanın tadı tuzu kaçmıştı. Köroğlu da dünyadan elini eteğini çekti, gidip kırklara karıştı. Bundan sonra kır at da her sene bir at pazarında satılacaktı.

Köroğlu’nun öyküsü burada bitiyor. Öykümüzü okuyup dinleyenlerin gönülleri şad olsun, ağızları dolu tad olsun. Kadir Tanrı sizi muhannete muhtaç eylemesin!

 

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.