Lviv’den Lehistan’a Yol Gider (Polonya ve Ukrayna Gezi Notları)

24 Eyl 2019 Sal 16:30
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

 

Değişik sempozyumlarda Polonya’dan gelen katılımcılarla beraber olurduk. Varşova Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyeleriyle Türkçe konuşurken doğrusu keyfime diyecek yoktu. Dekan hanım Prof. Dr. Danuta Chmıelowska beni sürekli memleketine davet ederdi. Bir türlü kısmet olmamıştı. En merak ettiğim şey de 40 kadar Türkoloji talebesinin bölümlerinden memnun olup olmadığıydı. Çünkü Novipazar’da olduğu gibi bazı üniversiteler talep olmayınca Türkoloji bölümlerini kapatıyorlardı. Bunda da en büyük etken mezunlarının iş bulamamasıydı. Sayın Dekan Prof. Dr. Chmielowska’ya sordum “Talebeleriniz iş bulabiliyorlar mı?” diye. Gözleri yerinden fırladı sanki bu ak saçlı hanım akademisyenin; “Elbette Mehmet Bey. Doğu-Batı Almanya birleşince Polonya’nın şansı da yaver gitti. Çok sayıda eski Doğu Almanya’daki Türk işadamları Polonya’ya geçerek, işyerleri veya şube açtılar. Özellikle de yiyecek ve içecek türü sektörde iddialı hale geldiler. Döner ve kebabı tanıttılar. Eğer Polonya’ya gelme şansınız olursa bunu göreceksiniz. Mezun olan öğrencilerimiz de Türk işadamlarının yanında hemen iş bulabiliyor.”

TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu Haber ve Redaksiyon Müdürlüğüm sırasında da hep notlarıma almıştım bu bölgedeki durumu. Kırım ve özellikle Kazan Tatarı soydaşlarımız da bölgede önemli bir nüfusa sahipler. Tarihimize baktığımız zaman da bölge ayrı bir özellik arz eder. Rus işgaline karşı Osmanlı Polonya’yı destekliyor ve arka çıkıyordu. Babıali’deki büyükelçiler müzakeresinde olmamasına rağmen, Polonya temsilcisi için “Lehistan sefiri yolda, teşrif etmek üzereler“ diye duyuru yapılınca toplantıya geçilirmiş. Bunu hep yaşamak istedim. Aradan epeyi zaman geçti. Ancak bu defa şansımı değerlendirme fırsatı buldum.

LUFTHANSA’NIN THY’NA REKABETİ

Polonya’ya Türkiye’den uçak seferleri sayısı çok az… Hele ki Varşova’ya… Sebebi de uçak şirketleri ve ülkeler arasındaki rekabet. Yoksa çok sayıda yolcu var. Bu yolcuları taşımak isteyen firmalar arasında kıran kırana bir rekabet mevcut olduğunu da bu vesileyle öğrendim.

Polonya, Avrupa Birliği üyesi olunca (2004) Alman uçak şirketi Lufthansa bu imkanı kendilerine tanımalarının mücadelesini vermiş. Kazanmış. Oysa Türkiye’den Polonya’ya yolcu taşıyabilecek çok tecrübeli havayolu şirketleri var. Yoksa sadece THY değil. Pegasus, Atlas, Onur, Lufhansa’nın ortak olduğu Sun Ekspres vs. Bu şans kaçmış, sadece THY çok az sayıda sefer yapabiliyor Varşova’ya. Dolayısıyla da uçak fiyatları rekabet olmadığı için ateş pahası.

Benim Polonya ziyaretim tam da bayram arifesine geldi, ancak bilet bulabildim. İlk tercihim ekonomik olması dolayısıyla Ukrayna üzerinden Polonya’ya gidip gelmek oldu. Lviv’den Lehistan’ın ilk başkenti Krakov’a gideceğim. Sonra otobüsle sırasıyla Wroclaw, Lodz ve ver elini Varşova.

SABİHA GÖKÇEN’İN CAZİBESİ

Bayram trafiği dolayısıyla bilet aldığım Coraltravel şirketi havaalanına 5 saat önceden gitmemi tembih etti. Gerçekten bir gün önce akın akın İstanbul’dan memleketlerinde Kurban Bayramı’na giden insanlar; Kocaeli’ni 10 saatte falan ancak geçmişler, birkaç tane de trafik kazası yaşanmış. Bütün bayram boyunca ise 27 kişi hayatını kaybetmiş, 150’yi aşkın yurttaşımız da yaralanmıştı. Allahtan uçağımız yeni yapılan İstanbul Havalimanından değil de Sabiha Gökçen’den uçacak. Yoksa yeni İstanbul Havaalanı da şimdilik ayrı bir dram. Bir gün önce Sabiha Gökçen’den 163 bin yolcu ile rekor kırılmış. Bütün endişemiz bu. Yollarda diğer yolcular gibi perişan olacağız. Taksiler yoğun trafikten dolayı ya gitmiyor ya fahiş fiyat istiyorlar. Karşı komşu Mühendis arkadaşımız Mustafa Ayar Bey bıraktı bizi Sabiha Gökçen’e. Doğrusu sevindim ve o gün öyle yoğun bir trafik de yoktu. Ancak Sabiha Gökçen’de beş saat beklemek durumunda kaldık. Polisler herkese 15 TL’den 50 TL’ye yükseltilen harç pulunu hatırlatıyor. Güvenlik kontrolünde tırnak makasından bile küçük, iki parmak boğumu boyundaki mini bıçağıma el koydular!… Ama yanımdakilerin sigara, çakmak, kibrit ve su şişesi geçti! Sordum; bu yasa gereği imiş! Oysa diğerleri de yasak. Yabancılar daha fazla Sabiha Gökçen Havaalanında. Özellikle Ortadoğulular hemen dikkat çekiyor. Beş saat önceden gidince vakit de geçmek bilmiyor. Havaalanı mescidi o gün otel gibi olmuştu. Bir yandan ibadetini yapanlar, öte yandan valizini yastık yapıp uyuyanlar vardı. Fress shoplar, cafeler, lokantalar lebaleb dolu. Bir küçük şişe su değişik fiyatlarla satılıyor. En ucuzu 7 TL. Havaalanının kalabalığından yerlere atılan su şişeleri, bez ve kağıt parçaları, yiyecek-içecek artıkları çok kötüydü. Denetim de yeterli değildi o gün. Bütün yolcular da akıllı telefonuyla meşguldü.

Bir reklam dikkatimi çekti içerdeki bilbortlarda “Kurbanını Seyret”.. Çare Derneği adında bir kuruluş güven sağlamak için kesilen kurbanın canlı yayınını gösteriyor katılımcılara! Afrika ülkelerinden Kenya Mandere’daki kurban törenini internetten izleme imkanı sunuyormuş. Katılım hissesi de 480 TL imiş. Bu sene Ankara’nın rahatlığıyla yurt içinde ve dışında kurban kesen dernek, vakıf ve kuruluşların sayısı birden bire üçe, beşe, ona katlandı. İsmini duymadığımız kuruluşlar, cemaat dernek ve vakıflar dev reklamlarla katılımcı aradı, hisse satmaya çalıştı. Demek artık böyle bir sektör var. Resmi denetim yeterli mi bilmiyorum, ama olması gerek yahut onların şeffaf biçimde açıklama yapması icap ediyor. Fakat kimsenin umurunda değil!… Kime güveniyorlar ise.

PASAPORT YERİNE UKRAYNA’YA NÜFUS KÂĞIDI

Sabiha Gökçen’de 5 Saat beklemek zor da olsa geçti. Ama uçağımızın rötar yapması iyi olmadı. Pilot havada hız yaparak arayı kapatacağını söyledi. Öyle de gerçekleştirdi. Ukrayna Hava sahasına girdik. Karadeniz’i geçtik, sonrasında yemyeşil bir Lviv ve çevresi göründü. Polonya sınırına çok yakın. Ukrayna’ya yeni cipli nüfus kağıdı ile de giriliyor ama dönüş biletinizi de görmek istiyorlar. Genelde Lviv Havaalanındaki görevlilerin tümüne yakını kadın. Her tarafta reklam panoları var. Gümrük ve Polis kontrolünden kolay geçtik. Fakat kalabalıktan biraz sıra beklemek durumunda da kalmadık değil. Valizlerimiz geldi. Polonya’ya gidecek yolcular toplandı. Toplam 35 kişiyiz. Döviz bozduranlar da oldu. Cafe ve pastanede oturup dinlenenler de. Seyahatlerde tuvaletler en büyük sorun. Genelde de hanımlar tuvaletinde sıra daha fazla oluyor. Sıcaklık 30 derece. Rehberimiz Mert Ürkmez sadece su için paranın gerektiğini, dolayısıyla fazla ihtiyaç olmadığından çok az döviz bozdurabileceğimizi, her yerde kredi kartının geçtiğini söyledi. Mert Ürkmez İzmirli ve 7 yıldır Varşova’da yaşıyor. Turist rehberlik eğitimi almış. Lehçe biliyor. Anlattıkları çok klasik bilgiler olduğundan pek dikkat çekmiyor. Ancak meraklı olanların sorularına cevap veriyor. Polonya otobüsüne bindik. Sürücülerimiz İvan ve Mihalov ile tanıştık. Şoförlerimiz 9 saat sonra dinlenecek yasaya göre. Ukrayna ile aynı saat dilimindeyiz. Şehir düzgün, yollar intizamlı, ışıklar ve işaret levhaları yeterli. Kentte SSCB mimarisi etkili, caddeler geniş, etraf yemyeşil. Sayısı bir hayli fazla eski sarı midibüsler şehir içi yolcu taşıyor. Metro, otobüs, tramvay, treleybüs de mevcut. Bazı kaptanların ise kilolu hanımlar olması hemen dikkat çekiyor. Zincir otelleri de görebiliyoruz.

UKRAYNA’NIN PARÇASI KIRIM İŞGAL ALTINDA

Ben Lviv’de iken 41 yaşındaki senarist, ünlü komedyen oyuncu ve yönetmen olan Ukrayna Cumhurbaşkanı Vladimir Zelenskiy de bir gün önce Ankara’da konuktu. İlk açıklamasında Donbas’ta Rusların ateşkesi ihlaliyle açılan ateş sonucu 4 Ukrayna askerinin hayatını kaybettiğini belirtti ve resmi görüşmeler başlamadan bir dakikalık saygı duruşu istedi. Ardından da “Kırım Ukrayna’dır” dedi. Yanında Kırım Tatarlarının lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu da vardı. Televizyondan görüntüleri izlerken duygulandım. Kiev ile Ankara adeta flört ediyor gibiler. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 4 milyar dolar ama bunun 10 milyar dolara çıkarılması planlanıyor. Aramız çok iyi. İkili ilişkilerin yanında küresel ve bölgesel konular da masaya yatırılıyor. En önemli sorun bittabi bizim açımızdan Kırım’ın Rusya tarafından işgal ve ilhakı, Karadeniz’de yaşanan gerilimler, terör ve mülteci sorunları. Ukrayna Ortodoks Kilisesi ise Moskova’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti. Fener Rum Patriği Bortholomeos da Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin bağımsızlığını kabul etti ve bir kararname imzaladılar.

Rusya’nın Kırım Tatarlarının ana yurdunu işgal edip Moskova’ya bağlamasının ardından 30 bin kadar soydaşımız başta Ukrayna ve Romanya olmak üzere bölge ülkelerine göç etti. Kırım Tatar Milli Meclisi Almanya Temsilcisi Ahmet Özay’ın anlattığına göre; Ukrayna’da yaklaşık en az 30 bin Tatar Türkü yaşıyor. Bölgedeki Tatarlardan Polonya’da isimleri Enver, Talat ve Abdülhamit olan Tatar çocukların lisanı Rusça… Sorulduğunda “Bize başka bir şey öğreten olmadı” diyorlar. Türkçe öğretmeni istiyorlar.  Sovyet döneminin bir yansıması hala sürüyor. Vinnitsa şehrine 40 km uzaklıktaki köyde yaşayan mülteci Tatarların itirafı bu. Kırım Tatarlarının yaşadığı Ukrayna’daki bölge telefon bağlantısı, internet, tabela ve yol aydınlatmasından mahrum. Ancak bütün tarlalar ekili; buğday, arpa, ayçiçeği hemen dikkat çekenler. Ceviz ve kiraz ağaçları da öyle. Göl, nehir ve derelerden su bereketi fışkırıyor. Atlar, sığırlar görünüyor. Kozaklar Tatarların bir boyu. Onlar da iyi huylu insanlar. Samur kürk giyer, ikramı pek severler(miş). Balları, kurutulmuş balıkları bol. Tatarlar çalışkan insanlar. Ama hep ana vatanlarından uzakta bir hayat sürüyorlar. Dilerim ilk fırsatta evlerine dönerler. Böyle duyguyla Polonya’ya doğru yolu çaktık.

 

HER TARAFTA KREDİ KARTI GEÇİYOR

Polonya sınırına bir saat sonra girebileceğiz. 70 km. kadar. Öylesine yakınmış!… Yol boyunca ormanlar arasında ışığı olmayan evler, yolda yanmayan elektrik lambaları, kilise ve şapeller birbiri ardından geride kalıyor. Rehberimiz Mert Ürkmez gerekli açıklamalarda da bulunuyor. Polonya’ya süt ve süt mamulleri sokmak yasak. Hiç bir AB üyesi ülke de süt ve süt ürünlerini kabul etmiyor. Ukrayna’dan kaçak geçişleri önlemek için sıkı bir kontrol yapılıyor. Otobüs yolcularının tümü güvenlik kemerini bağlamak mecburiyetinde. Polonya’da sokakta alkol içmek yasak. Sigara de belli yerlerde açık havada içilecek. Buna uymayanlar 50 Euro ceza alabiliyor. Polonya’da hırsızlık yok denecek kadar az.

Rehberimiz Mert Ürkmez açıklamalarını sürdürüyor ve bazı zaruri şeylerin Polonya’daki adını anlatıyor. Mineral olmayan ve gazı bulunmayan normal içilecek su; woda niegazowana, peynirli sandviç; Z-sehem, etsiz sandviç; Bez-mienso, tavuklu sandviç; Z-kurczakiem, domuz etsiz yiyecekler; Bez-wieprzowina… İnancımıza göre olan yiyeceklerin listesinin ismini veriyor, herkes not alıyor. Türkiye’de büyük tartışmalara sahne olan UBER ve BOT taksilerin Polonya ve Ukrayna’da işletmeleri var. Gideceğiniz yerin kaç km, kaç para, hava sıcaklığı, trafik yoğunluğu hakkında sizi hemen bilgilendiriyor. İsterseniz fatura da veriyor. Ama UBER Taksiyi akıllı telefonla çağırabiliyorsunuz. Telefonunuzda dolayısıyla UBER programının olması gerekiyor. Metro ve otobüse binmek için mutlaka içerideki makinadan bilet almak ve bileti araç içindeki makina ile delmek durumundasınız. Yoksa bir kontrolde hem bilet parası ve hem de 50 Euro ceza alabiliyorsunuz. Her tarafta kredi kartı geçiyor, döviz bozdurmaya gerek yok. Ancak su için biraz bozuk para gerekli. Bölgede lehçe ve Ukraynaca konuşuluyor. İngilizce bile öyle fazla değil.

SINIRDA SAATLERCE OTOBÜS İÇİNDE BEKLEMEK

Ama bildiğiniz bir dil ile anlaşma sağlanıyor. Bir saat sonra 70 km, yol alıp Polonya sınırına geldik. Gerekli işlemler yapıldıktan sonra 10-15 dakika içinde, bilemediniz yarım veya bir saat içinde geçeceğimizi sanıyorum. Gümrük ile alakalı zaten bir şey yok. Otobüsümüzün ve yolcuların bütün evrakları hazır. Pasaportlar vizeli ve muaf. Üstelik bir tur otobüsündeyiz ve öncelikliyiz. Tek sorun kaçak geçişlerin önlenmesi konusundaki titizlik. AB bu konuda acımasız. Kiev’i, Avrupa Birliği’ne almak istemelerine karşı Ukrayna vatandaşlarına bile tahammül edemiyor. AB bu politikasını Ukrayna’da Rus asıllıların yoğun olan bazı kentlerde (Donesk gibi) ölümlü çatışmaların olmasından ve Kırım’ı işgal etmesinden ötürü kınıyor, mesafe koyuyor. Sırf bundan dolayı, Moskova’nın genişlemesinden endişe ederek, “AB güçlensin” diye Ukrayna’ya yeşil ışık yakıyor ama bu ülkeyi de bekletmek daha fazla işine geliyor.

Ara bölge girişinde bekliyoruz. Burası Ukrayna’ya ait. Karşı taraf ise Polonya’nın. Toplamı bir-iki kilometrelik bir alan. Bir saat kadar bekledik otobüs içinde sonunda pasaportlarımız toplanarak Ukrayna Polisi’ne verildi. Beklerken polis nezaretinde herkes tuvaletlere koştu. İçecek su aldı. İşte burada bozuk para gerekti. Olmayanlarınınkini rehberimiz verdi. Ara bölgede sürekli akın akın gelen özel araç, otobüs, TIR, kamyon trafik yoğunluğunu artıyor. Uzun kuyruklar oluşuyor. Herkes bekliyor. Bac Bitog sınır kapısında birkaç saat bekledik! Yaprak kıpırdamıyor. Arkamızda çok sayıda turist otobüsleri de var. Onlar da bundan nasipleniyor. İnsanlar otobüs içinde uyumaya bile başladılar. Allahtan aramızda gençler var ama çocuk olanı yok. Yolcular rehbere kızıyor. Zavallı sesini çıkarmıyor. Ama bazı araçlar vızır vızır geçiyor. 8 Saat bekledikten sonra Polonya yetkilileriyle görüşmeye karar verdi arkadaşlar. Üç kişilik bir heyet gitti alakalı polisle görüştü. O bir üstüne haber verdi. Biraz daha beklememiz istendi. Aradan yarım saat geçti, bu görevli üst de amirleriyle görüşülmesi lüzumundan bahsetti. Bu defa polis müdürüne gidildi.

 

HİÇBİR MAZERET ÇİRKİN UYGULAMAYI ÖRTEMEZ

Yarım saat sonra son ara kapıya geçişimize izin verdi. Alakalı müdür ülkesi aleyhindeki etkilenmeyi yumuşatmak için kadro yetersizliğinden, trafik ve araç yoğunluğundan, bazı şehirlerarası otobüslerde kaçak yolcu ve sigara kaçakçılığı yapıldığını mazeret olarak gösterdi. İzin verilince en son kapıya geçti otobüsümüz. Art arda demir parmaklıklı ve otomatik birkaç kapı daha mevcut. Önümüzdeki otobüste kaçak yolcu ve sigara aranıyor. Otobüs ve yolcular teker teker kontrol edildi. Motora kadar bakıldı. Nihayet sıra bize geldi. Polonya polisine bütün yolcuların isim ve pasaport numaraları verilmesi dolayısıyla hemen geçeceğimizi sanıyorduk ama yanılmışız. Bütün arkadaşlar indi, teker teker pasaportları incelendi, parmak izleri alındı, İzmirli bir diş hekimi yolcunun defalarca bütün parmak izleri kaydedildi. Net olmayınca elleri sabunla yıkandı ve yeniden makinanın başında parmak izi istendi. Nihayet işlem bitti. Böylece Avrupa Birliği bir ülkeye kara yoluyla girmiş olduk.

Bunlar biraz keyfiydi esasında. Polonya ve Ukrayna bürokratlarının bir bölümü hala Sovyetler döneminin bürokrasisini uyguluyor. Gelişmelerin farkında bile değil. Tamı tamına 8 saat sonra geçişimize izin verildi. Yağmur da öyle bir indirdi ki sormayın. Allahtan Ukrayna yolları bir gidiş bir geliş iken AB ülkesi Polonya’da yollar otoban. Sabaha karşı saat altıda Krakow’a vardık. 11 buçuk saatlim maceradan sonra iyice yorgun düşmüştük. Hemen otelimize yerleştik. Üç yıldızlı Hotel City zaten bizi bekliyordu. Yağmur sabaha kadar devam etti, hepimiz deliksiz bir uykuya daldık. Duamız da dönüşte böyle zorluklarla karşılaşmamamız için oldu. Varşova’daki Polonya Büyükelçimiz Tunç Üğdül ve Ukrayna yetkililerine bu durumdan haberdar edeceğim her halde. Varşova’da büyükelçimizle görüşeceğim.

İKİNCİ GÜN İLK BAŞKENT KRAKOW

Sabah Hotel City’deki kahvaltıda Kilis’in meşhur yazı yaban salatası veya yemeği “peyvaz”ı görünce şaşırdım. Üstelik doğranmış kuru soğan da bu kahvaltıda bir salatalık turşusunun yanında yerini almıştı. Batının Otelleri gerçekten temizlikte önce geliyor. Çalışanlar zaman zaman profesyonel olmasa da insani ilişkileri ve görev anlayışı üst seviyede. Mesela talebeler gelerek iki saat sabah kahvaltısında hizmet veriyor ve ek gelir sağlıyorlar. Her taraf pırıl pırıl. Tek mahsuru batının tuvaletlerinde taharet musluğu olmaması. Batılılar bu önemli hususu nasıl atlıyorlar hala aklım ermiyor. Çünkü bu da önemli temizlik. Krakow’u dolaşmaya çıkmadan önce danışmadan bir kent haritası, otelimizin adres ve telefonunu havi kart aldım.

Varşova’dan önce eski bir başkent olan Krakow’u dolaşacağız. Bir zamanlar bölgede derebeyleri varmış. Hepsini birleştirerek bölgede Lehistan kuruluyor. Bir zamanlar Krakow; Litvanya ve Lehistan’a ayrı ayrı başkentlik yapmış. Önce şövalyeler temizleniyor. Ardından Lehistan kuruluyor. 15. yüzyıl içinde Osmanlı Devleti ile yakınlaşma başlıyor. 1596’ya kadar Krakow başkent olarak kalıyor. O günlere kısaca şöyle bir göz atılırsa Rus Çarlığı daha sonra Lehistan, Avusturya ve Prusya’yı silip süpürüyor. Birinci Cihan Savaşı sonrası ise Naziler bölgeyi ikiye bölüyor. Her taraf bombalanıyor. Şehirler düz meydanlara dönüyor. Yıkılmadık bina ve ev kalmıyor. Nazilerin Sovyetlere karşı yenilmesi ve Polonya’yı kurtarması yeni bir dönem başlatıyor. Nazilere karşı politika yenileyen SSCB Polonya’yı ideolojik olarak parçalıyor. Kukla bir hükümet kuruluyor. Epeyi süre Polonya böyle idare ediliyor ve Moskova ağırlığını hissettiriyor. Ta ki Leh Velassa’nın kukla hükümete karşı direnişine kadar. İşçi Lideri ve sendika başkanı Leh Valessa’nın amacı ülkeyi seçimlere götürmek ve öyle de yapıyor. İlk seçimde de bir işçi lideri Polonya’nın cumhurbaşkanı koltuğuna oturuyor. 1990’lı yıllarda SSCB’nin dağılmasıyla Polonya yeniden hayat buluyor. Daha sonra da Avrupa Birliği’ne üye ülkeler arasında yerini alıyor (2004). Bu bilgileri kitaplardan öğrenmek mümkün. Kısa kesip, Krakow’a dönüyorum.

 

TARİHİ DOKU İÇİNDE EFSANELER DE YAŞATILIYOR

Şehir merkezine inerken yolun sağında ve solunda tarihi kiliselerin yanında yeni tarzda inşa edilen kiliseler de vardı. Uzaktan önce bir kiliseyi fabrika veya okul sandım. Oysa yeni tarz kilise imiş. Bilbortlarda bol bol reklam ve ilanlar var. Bir kaç yıl önce bol bol araba ve cep telefonu reklamları bu defa azalmış, marketler ağırlık kazanmış. Çoğu reklamda ise her geçen gün bölgede azalan kril alfabesi de şimdilik az da olsa yerini koruyor.

 

Krakow’un bir özelliği Papa 2. Jean Paul’un başpiskoposu iken seçildiği bu şehirde ilk olarak UNESCO Dünya Mirasları Listesine girmesi. Avrupa’nın en büyük meydanlarından biri olan ve etrafını çeviren sayısız tarihi binalar aynı zamanda bir kimlik de inşa etmiş oluyor. Çünkü meydanlar kentlerin kimliğidir. Krakow meydanında bir Ortaçağ Avrupası yaşayabiliyor insanlar. Daha meydana yaklaşırken Wawel Kalesi gösterinize oturuyor. Dağa benzer bir tepe düşünün her yanı çimlenmiş, en yüksekte kale ve buraya varmak için bütün yollar çepeçevre bu tepeye tırmanıyor. Şehri buradan seyretmek ve gözlemlemenin ayrı bir keyif olduğunu yaşayabiliyorsunuz. Tepenin etrafı da surlarla çevrili. Kalenin bir de efsanesi anlatılıyor: Bir zamanlar Kale’de bir ejderha yaşıyormuş. Ağzından çıkardığı ateşiyle şehri yakıp kavuruyormuş. Halk bundan muzdarip olunca Kral tedbir almak istiyor, ejderhayı öldürene mükafat vaat ediyor. Çünkü ejderhaya her gün bir bakire kız veriliyormuş. Halkın kız çocukları tükenince sıra Kral’ın kızına gelmiş. Kral panik halinde çare arıyor. Bir köşker “Ben ejderhayı yok ederim” diye ortaya çıkınca umutlanmış. Köşker ejderhanın önüne içerisi doldurulmuş bir post atıyor. Postun içine de köşkerlikte kullandığı bazı kimyasal maddeleri koyuyor. Bunu fark edemeyen ejderha postu bir bakire kız sanarak yiyince zehirlenerek ölüyor. Kral da köşkeri ödüllendiriyor ve mükafatını hak ediyor. İnanmak veya inanmamak elimizde. Ama böylesi efsaneler bir toplumun aynı zamanda masalları, öyküleri ve gelenekleri olduğunu gösteriyor ve bunlar halkı motive ediyor.

Papa 2. Jean Paul’un rahip olarak ilk vaazını verdiği, dini konuşmalarını ve sohbetlerini yaptığı Wawel Katedrali hemen dikkat çekiyor. Her taraftan adeta turist yağıyor buraya. Kadana atları süslü, sahipleri şık ve genç kadın-erkek sürücüleri faytonlarda müşteri beklemiyor, müşteriler sıraya giriyor. Pazar Meydanı, Kumaş Pazarı-Kapalı Çarşı Sukiennice, Meryem Ana Bazilikası hemen dikkatinizi çekiyor. Tarih adeta sizinle konuşuyor. Florianska Caddesi, Barbakan, Slowacki Tiyatrosu ilk gördüğümüz yerler arasına giriyor. Ağaç ve yeşil bölgenin vazgeçilmesi olmuş.  Hangi yola sapsanız karşınıza mutlaka bir park çıkıyor, yeşil alanla rastlıyorsunuz. Ayrıca yol üzerinde sık sık anıt ve heykeller görüyorsunuz. Grunwalt Tablosunun ressamı Jan Matejko bunlardan biri. Değişik zaman dilimlerinde festivallerle de karşılaşabiliyorsunuz. Bazı köşe başlarında simitçi tezgâhlarını görünce önce şaşırıyorsunuz ama daha sonra sıklaşınca alışıyor, hatta sade veya susamlı olan simidin tadına bakıyorsunuz. Vistül nehrinin kollara bütün ülkede dal budak salmış. Bazı kesimlerde nostaljik ve yandan çarklı nehir gemileriyle turlara da katılmak mümkün.

Trafik kaidelerine herkes uyuyor.  Aksini düşünmek mümkün değil. Özellikle kavşaklarda geçiş üstünlüğü olan araçlar bu hakkını korkusuz kullanıyor. Araçlar bir yayayı görünce hemen durarak o kişinin rahat geçmesine fırsat veriyorlar. Yayalar da genelde geçitleri tercih ediyorlar. Gezilerde önemli bir sorun da yaşlılar ve kadınlar için tuvaletlerdir. Krakow’un bu tarihi meydanında bol bol tuvalet işareti vardı. Ayrıca hemen hemen bütün cafelerde de mevcut. Mezarlıkları bakımlı ve turistlerin de alaka gösterdi bir yer. Meydan 40 bin metrekare alanda.

PARKSIZ ve YEŞİL ALANSIZ MEKÂN YOK

Meydandaki parkın içinden geçiyoruz. Asırlık ağaçlar korunuyor. Papa 2. Jean Paul’un o gün hatıra sergisi açılmıştı. Parkta ayrıca kitapçı, kafe, büfe, simitçi vs. var. Her yaş grubundan insanlar istifade ediyor; kimisi koşuyor, kimisi kitap okuyor, kimisi dinleniyor, kimisi sohbet ediyor, kitap okuyor veya cilveleşiyor.

Bir zamanlar bölgenin kumaş pazarı olarak kullanılan kapalı çarşısı artık hediyelik eşyalar satılan, etrafından lokanta ve cafelerin olduğu bir turistik merkez olmuş. Polonyalı kızlar milli kıyafetiyle dolaşıyor. İsteyenler onlarla birlikte ücreti mukabili resim çektirebiliyor.

Polonya değişik dönemlerde işgallere uğramış, yönetim değişiklikleri olmuş. İstanbul ile her zaman ilişkileri iyi olduğundan zor dönemlerde Osmanlılara sığınan milli kahramanları da var. Adamawi Mickiavkzavi bunlardan biri. Gerçekten de “Ölümü tercih ederim, İstanbul’da ölürüm ve Türklere sığınırım” diyor. İstanbul Tarlabaşı’nda da hayata gözlerini yumuyor. Bu ulusal kahramanlarının da anıt heykeli var Krakow’da.

Meydandaki iki kuleli kocaman Wawel Katedralini iki mimar kardeş yapıyor. Kulenin biri daha uzun inşa ediliyor. Hikaye bu ya bunu kıskanan kardeşi, kendi yaptığı kule daha kısa olduğundan kardeşini öldürüyor. Kendisi de bir müddet sonra intihar ediyor. Bu iki kule Aziz Flora ve Elen Kulesi diye belirtiliyor. Yunan etkisi bir hayli fazla. Beyaz Kubbeli Tunç Kilise de öyle. Yahudi Gettosu da turistik. Hani bizde inanç turizmi falan diye anlatılıyor ya esasında batının yaptığı tamı tamamıyla böyle bir şey. Bazıları tur operatörleri ve rehberlerine karşı çıkarak, “Biz buraya kilise gezmeye gelmedik” diye aşırı tepki de gösterebiliyorlar.

Kilisedeki duvarda dikkatimi çeken bir kabartma vardı. Viyana Bozgununu anlatan ve hatırlatan bir çalışmaydı bu. Osmanlı’nın Viyana’ya kadar gitmesi hala batı dünyasını zihnen meşgul ediyor.

 

POLONYA’YA HİZMET EDENLER UNUTULMUYOR; ANITLAŞIYOR

Polonya Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen euro kullanmıyor. Kendi parasını öne çıkarmış. Kredi kartı da her tarafta geçiyor. Bir Euro 4.25, bir $ ise 3.30 Polonya Zlotisi. Kısa olarak PLN ile ifade edilen Polonya Zlotisi ise Türk lirası karşılığı da 1.48 TL. Yaklaşık bir buçuk lira. En küçük parası da Grosz. Ülkede enflasyon makul seviyede olduğundan döviz kurları genelde sabitlenmiş gibi levhalara yansıtılıyor. Şöyle etrafımı gözlemliyorum her yaş grubundan yabancı var. Hatta sakat veya çocuk arabasıyla bu gezilere iştirak eden aileler bile mevcut. Bahşiş mecburiyeti yok Polonya’da. Ama verirseniz seviniyor çalışanlar. Atlı faytonları süren genç erkek ve kızlar podyum mankenleri gibi. En meşhur mekânlarından Wadel’s Pastanesi tam meydana bakıyor, lebalep dolu. Orada soluklanıyoruz. Bizim gibi çok sayıda aile, çoluk çocuk var. Türkler var. Hemşerim ve sınıf arkadaşım Balıkesir Üniversitesi Öğretim Üyesi Alaiddin Sever de bir dönem Krakow Üniversitesi Türkoloji bölümünde dersler vermiş.

Heykellere kafam takılıyor. Sordum, soruşturdum bütün anıt ve heykeller Polonya’ya hizmet etmiş asker, yazar, şair, ressam, müzisyen, eğitimci falan. Bir ressamın anıtı kocaman boş bir çerçevenin tam sağ köşesine oturtulmuştu. Değişik bir çalışmaydı. İç kale ise normal yolun birkaç metre aşağısında. Nedeni de tarihi koruyarak günümüzde yolların yükseldiğini anlatmak.

2007 yılında şehre düşen uçak kazasında hayatını kaybedenler de unutulmamış. Rahip ve rahibeler resmi kıyafetleriyle hep halkın arasındalar. Kilise her saat başı çanını duyuruyor. Meydandaki büyük kilisenin ise çanı değil trampetleri çalıyor. Peki neden? Bir zamanlar bölgede yaşayan ve etkili olan Tatar Türkleri tehlikesine karşı halka hatırlatma yapılıyor, bununla tehlike işareti veriliyormuş! Örtülü bir Türk düşmanlığı var. Ama bu düşmanlık dondurma gibi ağzınızda eriyor kimse bunu fark etmiyor. Diplomasi de böyle bir şey zaten.

Krakow 20. Yüzyıl savaşlarında zarar görmemiş bir eski başkent. Vistül Nehrinin kolları da bir başka bereket ve güzellik sergiliyor. Kentin içinden coşkuyla geçiyor. Değişik ülkelerden gelen motorcular Kale eteğindeki araçlarını burada park ediyor ve dinleniyorlar.

 

TUZ MADENİNİ GÖRMEK İÇİN SIRA BEKLENİYOR

Polonya AB üyeliğiyle sınıf atlıyor. Özellikle Berlin yönetimi Nazi Almanya’sını unutturmak için çok yatırım yapıyor. Önceliği de otoban ve duble yollara veriyor. Marka mağazalar birbiri ardından geliyor. Dolayısıyla eskiye göre daha cazip bir konumda oluyor Polonya. Evler Polonyalıların gelir girdilerine göre pahalı değil ama cazip hale geldiğinden fiyatlarda yükselme gözleniyor(muş). Nüfusu 38-40 milyon falan ama bir milyon kadar Polonyalının da ABD, Kanada ve Brezilya’da yaşadığı anlatılıyor. Kazan Tatarları bölgede Finlandiya’ya kadar etkili. Gelenek ve görenekleri unutmadan intibaklarını gerçekleştiriyorlar.

Sporda futbol başta iddialılar, voleybolda ise dünya birincilikleri mevcut. İlk binde 15 üniversiteleri yer alıyor. Eğitim güçlü, ücretsiz ve resmi dil lehçe. Hayvancılık çok iyi, tarım alanları geniş; tahıl, ayçiçeği başta süt ve süt ürünleri de gelir girdileri içinde yer alıyor. Uluslararası zincir firmalar her sektörde sürekli temsilcilik açmayı sürdürüyorlar.

 

Wiecizka Tuz Madeni gezisinin fiyatı 65 euro. Merkeze 20 kilometre kadar uzaklıkta. Tamamen turistik bir tesis haline getirilmiş. Burası da UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alıyor. Tuz Madenindeki tünellerin uzunluğu 30 km, derinliği 327 metre, 2040 oda ve 200 kadar koridordan oluşuyor. Bütün ocak ziyarete açılmıyor, açılsa birkaç gün sürebilir. Çünkü büyük bir mekan. Ziyaretçilerin görebildiği maden mekanı genelde % 2 ve 3.5 km uzunluğunda bir kısım. Peki burada neler var? Tuzdan yapılma kocaman saray avizeleri, duvarlara oyulmuş üç boyutlu tablolar, yeraltı gölleri, tuza oyulmuş kabartma ve heykelcikler. Burası bazen gizemli bir hava oluşturuyor, bazen sır saklayan bir tarih gibi düşündürüyor. Buna benzer bir yer Almanya’da kömür ocakları vardı. Naziler gizli karargah olarak kullanmışlar. Göller oluşmuş, sandalla dolaşılıyor ve asansör çalışıyordu.

Öyle aşırı kalabalık var ki dışarda tur operatörleri bile çok önceden randevu alıp, ödemesini gerçekleştirip öyle içeri girebiliyordu. Etrafında yine ormanlar var. Her yan yemyeşil. Yolar düzgün. Otoparklar büyük bir ihtiyacı karşılıyor. Lokantalar, cafeler de öyle. Hatıra tuz satışı da yapılıyor. Öyle ki mini torbadan görselleştirilmiş çuvallara göre fiyatları tırmanıyordu. Hatıra olarak paketlenmişleri de vardı. Tuvalet burada bedavaydı. Wieciska Tuz madeni kapatılalı epeyi olmuş ama sadece turistik bir tesis olarak değerlendiriliyor. Adeta para basıyor tuz madeni. Havanın sıcak olması dolayısıyla cafelerde ve oturma banklarında soğuk su püskürten fıskiyelerle serinlemeye çalışanlar da bir hayli fazla. Özellikle küçük çocuklar.

EKMEK İÇİNDE ÇORBA

Akşam bir Polonya lokantasında Leh Gecesi var. Hava kararmadan yola çıktık. Yol üzerinde dönerciler, kebap yazılı lokantalar gözüme çarpıyor. Ama biz bir leh sofrasına oturacağız bu akşam. Merkeze 30 km uzaklıktaki Kryspiröv’da Skonsen Smakow lokantası bu gece bizim için tahsis edilmiş. Biraz ilerisinde de bir başka havaalanı var. Belediye otobüsleri buraya kadar çalışıyor. Bu iyi bir hizmet işte. Otoparkta tur otobüslerinin biri geliyor yolcularını indiriyor,  diğeri peşinden onu takip ediyor.

Lokanta erkenden dolmuştu. Kişi başı 55 euro! Bakalım neler ikram edilecek? Polonya mutfak kültürü Almanya, Litvanya, Rusya, Macaristan ve Yahudilerin sofrasına benzemiş diyorlar. Yahudiler hariç, bu ismi geçen milletlerin hiç birinin öyle müthiş bir mutfak kültürü yok. Dilerim yanılırım.  Rehberimiz Polonya’nın meşhur ekmek içinde bol etli çorba mönünün başında diyor. Adı da zürek çorbası. Yumurta ve et ile hazırlanıyor, özel ekmek içinde servis yapılıyormuş. Bekliyoruz yemeklerimizi, ancak zürek gelmiyor. Rehberimiz mahcup bu sürpriz karşısında. Sırf tavuk suyu çorba geliyor. Pancar çorbası denilen barszcz de değil bu. Sonra bir de mantıya benzer bir yoğurtsuz yemek. Adı pieroği… Bizim mantımızla hiç alakası yok. Rehber yanlış bilgilendiriyor. Patates, et, krema ve lahana turşusu bizim mini semsek veya çiğböreklerimiz biçiminde kızartılmış. Hepsi bu. Çoğu kişi doymadı bile. Elma, armut ve kividen oluşan meyve sepeti. Ekmek yanında simit de var. Polonyalılar ekmek püresi dedikleri simide Leh dilinde obwarzanki veya obwarzaneki diyorlar.

Bir yandan da 6 kişilik orkestra ve 4 kişilik bir dans gurubu gösteri yapıyor. Kız ve erkek dansçılar ve orkestra mensupları beyaz zemin üzerine değişik, renk renk motifler işlenmiş gömlek ve etekler giyiyorlar. Mazurka, Oberk ve polka yerel şarkılarını söylüyor, oyunlarını gösteriyorlar. Krakow’a ait krokawiak müzik ve oyununa birkaç nakaratıyla konukların iştirak etmesi istendi. Galiba da becerildi. Zaman zaman dansçı erkek ve kızlar konukların arasında girerek onları dansa kaldırıyorlar. Dans dediğime bakmayın siz onların milli oyunları. Orkestra da akordiyon ve keman ağırlıklı.

GÜNÜMÜZDE NAZİLERİ ARATMAYANLAR KİMLERDİR?

Batı ülkelerinde domuz eti ağırlıklı olunca ve yaş grubunuz yiyecek içeceğinize dikkat etmeniz gerektiğini hatırlatıyorsa sabah kahvaltısının hemen ardından bir veya birkaç sandviç yapmanız gerekiyor. Kaşar peyniri her tarafta yaygın olduğundan sorunu çözebiliyorsunuz. AB ülkelerinde değişik süzme peynirler var. Çok lezzetli ve sağlıklı. Hele sarımsaklısı çok nefis. Muhtevası da üzerinde yazıyor. Dilim ekmeğinize sürüp üzerine domates ve salatalık da koyarsanız acıktığınızda sizi teselli edebilir. Krakow’daki Hotel City’den ayrılırken otoparktaki otobüsümüze valizlerimiz yerleşti. Herkesin yanında küçük bir ihtiyaç çantası var yahut artık moda olan ve kordonlarını iki kolunuza geçirilerek sırtınızda taşınan bir başka çanta.

Sabah şehir içi ve dışı trafiği aşırı yoğun. Ama her şeye rağmen trafik akıyor. Yol üzerinde Alman sinema sektörünün film platolarını görüyoruz. Zaman zaman şehir içi yollarda hız kesici tümsekler yapılmış, sürücülerin tümü buna uyuyordu. Yol tamiratı için ise mutlaka ışıklı işaret levhalarıyla dikkat çekiliyordu. O gün Almanların Meryem Ana ve Ordu günü idi. Bütün mezarlıklar renk renk çiçeklerle bir bahçeye dönmüştü. Dualar ve ayinler yapılıyordu. Mezarlıklar çok bakımlı idi.

Rehberimiz Nazi Kampına girerken herkesin yanında en fazla A4 kâğıdı büyüklüğünde bir çanta olması gerektiğini, daha büyüklerinin içeri alınmadığını belirtiyor. Genelde hepimizinki bu ölçüye uyuyor. Otobandaki reklamlar artık çeşitlenmiş. Her türlü reklamı görmek mümkün. Yatay mimari yaygın bütün yol boyunca. Nazi kamplarında Hitler yönetiminin bölge halkına ve özellikle Yahudilere yaptığı acımasızlığın, insanlık dışı muamelenin, zulmün ve soykırımın gerçekleştiği yerde adeta yeniden hatırlayacağız. Bir de günümüze baktım. Aynı zalimler artarak çoğalmış. İsrail Filistinlilere aynı zulmü yapıyor. Onlarca Müslüman katlediliyor. ABD önce Irak’ta bir milyon insanın ölümüne neden oldu, tarihi dokümanları ülkesine taşıdı. Halen Suriye ve Afganistan’da söz konusu politikalarını sürdürüyor. Nyanmar (Arakan) Müslümanları soy kırıma uğruyor, köylerinden kentlerinden zorla dışarı çıkartıldı, yerlerinden yurtlarından edilerek Bengaldeş’e sığındılar. Hasta, aç ve sefil vaziyette bekliyorlar. Budist Rakhineler, Rohinya Müslümanlarına hayat hakkı tanımıyorlar. Sonra Çin de Uygur Türklerine Türkistan’da baskı uyguluyor. Hindistan’da da Keşmir Müslümanlarının özgürlük hakkı ellerinden alındı. Sanırım bir zaman sonra bu ülkelerin ve liderlerinin yaptığı zulümler de Nazilerin Auschwitz-Birkenau Kampı gibi dünya insanlarına hatırlatılır, gösterilir, bilgi ve belgeleri sunulur. Kitaplar yazılır.

ORDUDA BİR ÇAVUŞ HİTLER HİKÂYESİ

Yol üzerinde görkemli kiliseler ve manastırlar dikkatimi çekiyor. Yoğun araç trafiğinden dolayı otobanlardan yerleşim birimlerine ve gürültü gitmesin diye önlemler alınarak set çekilmiş, cam, taş ve kereste duvarlar yapılmış. Bir yandan da Hitler Almanya’sını ve zulümlerini anımsıyoruz. Tarihi geçmişi şöyle; Versay Anlaşması Alman ordu ve halkı için onursuz bir barış olarak değerlendiriliyor. Avusturya kökenli Alman Ordusu’nda çavuş olan Hitler güçlü hitabetiyle, dikkat çeken konuşmalarıyla kendisine taraftar buluyor. Bunun üzerine Alman İşçi Partisi’nden davet alarak oraya dahil olur. Yönetimde görev alır ve nihayetinde genel başkanlığa kadar yükselir. İşçi Partisini, Nazi Partisine dönüştürür. Münih’te bir kalkışması bastırılır ve Hitler tutuklanır. Ancak destekçisi de artar. 1933 genel seçimlerinde Hitler’in kuruluşu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi başarılı çıkar. Alman Cumhurbaşkanı Hindenburg istemeye istemeye hükümeti kurma yetkisini Hitler’e verir. Hitler parlamentodaki önce muhalifleri, sonra komünistleri birbiri ardından temizler. Cesetler çok sonra bulunur. Almanya ekonomisini elinde bulunduran Yahudilere karşı Berlin Olimpiyatları (1936) sırasında olaylar başlatır. Yahudilerin işyerleri ve evleri yağmalanır. Almanya’dan kaçmalarının önü açılır. Alman Yahudileri özellikle Amerika, Ortadoğu ve Türkiye’ye göç ederler. Hitler artık tek adam ve otoriter bir diktatördür. İmparatorluk iken kaybedilen topraklarını yeniden Almanya’ya katmak ister. 70 milyon insanın öldürüldüğü İkinci Dünya Savaşı’nı başlatır. Gdansk şehri için Polonya’ya nota verir. Nota reddedilince Polonya’yı işgale başlar. Lehler ancak 28 gün dayanabilirler. Sonunda ise teslim olmak durumunda kalırlar. Polonya süvarileri Alman tanklarını geçemezler. Teknoloji böyle bir şey.

Ruslar da boş durmaz, Stalin Liderliğindeki SSCB yönetimi Vistül Nehrini sınır yaparak bölgeyi işgal eder. Almanya’ya karşı savaş veren Polonyalılara destek olmaz!… Bizzat Stalin Vistül Nehri kenarındaki karargahından Varşova’daki gelişmeleri, bombardımanları seyreder! Hitler işgalini sürdürür ve Stalingrad’a kadar girer. Avusturya ise koşulsuz Almanlara teslim olur. Almanya böylece yeniden bir imparatorluk haline gelir.

 

ESİRLER GAZ ODASI ve FIRINLARDA YAKILIYOR

Hitler yönetimi Alman ari ırkı için programlar yapmaya başlar. Almanya’dan Yahudileri ve çingeneleri temizlemeye karar verilir. Yahudileri tren vagonlarına doldurarak “Sizleri savaşın olmadığı bölgelere sevk ediyoruz” diyerek önce güvenlerini sağlarlar. Onlar da inanırlar. Gettodaki bu insanlar daha sonra Nazi Kampı olacak bu mekana yerleştirilir. İlk karşılama bir orkestra tarafından değişik parçalar çalınarak “hoş geldiniz” denilir. Bu strateji için önem arz ediyor. İnsanların güvenini artırıyor. İlk etapta Naziler kampa gelenleri kadın ve çocuklarla, erkekler olarak ikiye ayırıyor. Erkekler de daha sonra kendi aralarında işe yayar-yaramaz diye sağ-sol biçiminde ayırıma tabi tutuluyor. İşe yarayamayacak ve çalışamayacak diye sınıflandırdıklarını Alman Nazileri daha sonra gaz odası veya fırınlarda yakarak öldürüyorlar. Bu dönemlerde hiç kimse esir edildiğinin henüz farkında değildir. Kimsenin de kimseden haberi yoktur.  Bir müddet sonra esirler tutuklu olduklarını ancak fark ediyorlar. Kaçmalarının da imkanı yok. Yahudi ve çingenelerin yanında Naziler eşcinselleri, adi suçluları, katilleri, yönetime karşı gelen muhalifleri, romanları da bu kampta topluyorlar. Sayı artınca bunların başına adi suçlulardan birini çavuş olarak atıyorlar. 50 kişilik koğuşlarda sayı artıkça 200’e veya 300’e çıkıyor. Kuru taşta bile yatacak yer olmuyor. 200 kişi için 20 tuvalet var ve açıkta üstelik. Becerebilmeleri için de 20 saniye vakitleri oluyor. Bu süreyi geçiren dışarı atılıyor. İlk kamp Auschwitz esasında boşaltılan bir Polonya askeri kışlasıdır.
Nazi Kampına girerken herkese bir kulaklık verildi. Grubumuza bir de rehber. Nasıl da bir yağmur yağdı o gün çoğu kişi sırılsıklam oldu. Allah’tan meteorolojiyi her gün izlediğim için şemsiyemi almıştım. Türkiye’de olsa hemen şemsiyeciler ve yağmurluklar satılmaya başlanırdı. Burada böyle bir satış yoktu ama rehberimiz tedbirliydi kendi yağmurluğunu ve şemsiyesini bir arkadaşımıza verdi. Otobüsler için büyük otoparklar mevcuttu. Avrupa’nın dört bir yanından gelen araçlar ve insanlar vardı. Nazi Kampında uzun kuyruklar oluştu. Biz randevulu geldiğimizden hemen içeri girdik. Ama yorucu bir gezi olacağından önce tuvalet ihtiyaçlarının giderilmesi hatırlatıldı. Fiyatı 3 TL. Her tarafta tuvalet var. İçecek plastik şişe suyu da aynı fiyata satılıyordu. Girişteki snack barda her türlü içecek mevcuttu.

Nazi Kampı eski Polonya Askeri Kışlası aşırı kalabalıktı. 72 millet buradaydı. Hemen girişteki kitapçıda her dilde kampı anlatan kitaplar satılıyordu. Türkçe bir tane ve incecik bir kitapçıktı. Fiyatı 35 TL idi. Bir iddiaya göre bu yayınlardan bazılarına Yahudi sponsorlar destek veriyordu. Nazi Kampında yoğun güvenlik önlemi de mevcut. Yağmur kampın çakıllı yollarını çamura çevirmişti. Neden yeniden düzenlenmediğini ise orijinal haliyle bırakmak istedikleri biçiminde açıkladılar.

ÖLÜM KAMPINI DOLAŞIYORUZ

O gün Nazi Kampında bir rahibin yönettiği ayin vardı. Kalabalıklar bir hayli fazlaydı. Herkes ayine iştirak ediyordu. Ellerindeki çiçekleri haç işaretli bir yere bırakıyorlardı. Konuşma bütün kampa hoparlörler vasıtasıyla duyuruluyordu. Ayinin bir başka nedeni de Maximilan Kable adlı bir rahip idam edilmek üzere olan Gajownıczek Francisze adındaki mahkûmu kurtarıyor. Rahip esirin elbiselerini giyerek O’nun kılığına girerek, bu mahkumu kurtarıyor. Ama kendisi Nazilerce infaz ediliyor. Bu fedakarlığı dolayısıyla rahibe azizlik unvanı veriliyor ve ayinlerde anılıyor. Bu ayin de onlardan biri.

Nazi kampını dolaşmamız başlayınca bazı yerlerde resim çekilmesinin yasak olduğu hatırlatıldı. Nazilerin Yahudileri yaktığı fırın ve gaz odasında ise konuşmak bile yasaktı. Birbirine benzeyen bu tipik askeri eski kışlayı yani Nazi Kamplarını teker teker gezmeye başladık. Grupların biri giriyor, birkaç çıkıyor. Konuşmalarda kulaklık olduğundan gruplardan rahatsız olan yok. Söz konusu bu Nazi Kampı’nı 1945 yılında SSCB bölgeyi işgal edince olay ortaya çıkıyor. SSCB Yönetimi bütün topladığı bilgi ve belgeleri Polonyalı yetkililere veriyor.  Bunların düzenlenmesi zaman alıyor ve 1960 yılından sonra burası ziyaretçilere açılabiliyor. Çok geniş alandaki kışlada üç-beş bina kullanılıyor. Hepsi henüz açılmamış. Burada sergiledikleri koğuşlarda ranzalar, tuvaletler, kullandıkları giysiler, ayakkabılar, taraklar, gözlükler, bavullar, çantalar, bebe ayakkabı ve elbisesi, sakatlar için takma kol ve bacaklar istif edilerek sergileniyor.

Koğuşlarda toplu ölümleri ise bacadan attıkları gaz bombasıyla gerçekleştiriyor Naziler. Bir kısmı da idam ediliyor, diğer bir bölümü de fırınlarda yakılıyor. CAPO adı verilen zonderhomando dil biliyor, resim çekiyor. Katillerden oluşan Çavuşların odası dayalı döşeli, kamp komutanı ise lojmanda kalıyor. Bu kamptan ancak bir kişi firar edebilmiş. Bazı bilgi ve uygulamalar onun anlattıklarından ortaya çıkıyor.

ESİRLER ÜZERİNDE TIBBI DENEYLER YAPILIYOR

İkinci kamp 3 km uzaklıktaydı. Buraya da esirler trenlerle getiriliyor. Vagonlarda dışarısı görülmeyen sadece vasistaslı veya panjurlu küçük pencereler var. Bütün insanlar hepsi bir vagona dolduruluyor, ihtiyaçları burada gideriliyor, hava da ancak o mini pencereden alınıyor. Yaşlı, genç kadın, erkek, çocuk, hasta hepsi aynı vagonda.

Kamp hekimi ise ölüm meleği adı verilen Dr. Josef Mengele veya diğer adıyla Dr. Auschwitz. Bu Nazi hekim tutukluları tıbbı deneyleri için kobay olarak kullanıyor. Hatta ikiz çocukların üzerinde bu deneyleri daha da artırarak tek yumurta elde etmeye çalışıyor, göz renklerini değiştirmeye uğraş veriyor. Nazilerin çöküşü sırasında ise Almanya’dan kaçarak Kanada’ya yerleşiyor. Oradan da Brezilya’da geçiyor. San Paolo’da denizde yüzerken ayağına giren bir kramp yüzünden boğularak ölüyor.

Birkenau Nazi Kampında bazı askeri koğuşlar sağlam dururken, bazılarının iskeleti kalmıştı. Bunun nedenini rehberimiz civardaki Brezezinka köylülerinin kampları yıkarak taşlarıyla, daha önce Nazilerce darmadağın olan köylerini yeniden yapmalarına mazeret olarak gösterdi. Yani Sovyetler Nazileri mağlup edip burayı ele geçirmesinin ardından kampı yıkan köylüler, köyü yeniden aynı taşlarla inşa ediyorlar. Bu kampta geniş tren yolları var. Çünkü esirler öyle getiriliyor. Girişinde bir kale kapısı gibi kule yükseliyor. Buradan ova izleniyor ve müsaade ederlerse resim çektiriliyor. Kampın ortasından geçen kara ve tren yolunun iki yanında Nazi kampları var. Aynı şekilde bir yatakta 8-12 kişi kadar esir yatıyor yatabilirse. 200 kişi için tuvalet açıkta ve yine 20 saniye müsaade ediliyor hacetini gidermesi için. Yoksa apar topar atılıyor.

NAZİ KAMPINDAN KAÇABİLEN VAR MI?

Anlatılan bir hikaye de şöyle; bir halk kahramanı olan Yüzbaşı Polonski Nazi kampına gönüllü olarak katılır. Müttefiklerine bilgiler sızdırır. 1943 yılında kamptan firar eder. Sovyetler zamanında Moskova rejimini benimseyen Polonya yönetimi tarafından ajanlık suçuyla itham edilir. Tutuklu bulunduğu cezaevinde de hayatını kaybeder. Nazi Kampından bir Alman subayın yardımıyla bir Rus Subayı da kaçar. Bu iki örnek aktarılan ender misallerden birkaçıdır. Kamptaki haritalarda, grafiklerde, resimlerde hangi ülkeden ne kadar Yahudi veya diğerlerinin kampa getirildiği hakkında bilgilerde yansıtılıyor. Her taraftan esir edilmiş insanlar var. Ancak aynı çalışmada Almanya’dan kaçarak kurtulan ve başta Türkiye olmak üzere sığınılan ülkeler hakkında hiç bir bilgi verilmiyor. Türkiye bu konuda yüzü ve alnı ak olan TEK ülkeden. Atatürk zamanında gerek Yahudi ve gerekse 1917 devrimi sonrası SSCB’de zulme uğrayan akademisyenler, sanatçılar, yazarlar, fikir adamları Türk soydaşlarımıza da kucak açılmış, görev verilmiş, ihtisasından istifadeye çalışılmıştır.

Auschwitz-Birkenau Nazi Kamplarını gruplar halinde İsrailliler de geziyor. Özellikle genç talebeler bir haham önderliğinde dolaştırılıyor. Sinagog yetkililerinden biri gelişmeleri anlatıyor. Siyonizme karşı tavır geliştiren bazı ziyaretçiler daha sonra sosyal medyada İsrail’in günümüzdeki mezalimini, ilahi dinlerce kutsal kabul edilen Kudüs’ün ABD ile birlikte statüsünün değiştirilerek başkent ilan edilmesini ve Filistinliler yapılan katliamı, soykırımı vesile yaparak kınamalarını kampı dolaştıranlar doğru bulmadıklarını belirttiler! Erasmus değişimi ile Polonya’ya gelen iki Türk Öğrencinin de Nazi Kampını dolaşırken İsraillilere Nazi selamı vermeleri olay olmuş. İki üniversiteli Türk tutuklanarak iki sene cezaya çarptırılmış. Halen tutuklu bulunuyorlarmış.

1968 yılında Tektaş Ağaoğlu’nun tercüme ettiği ve Ağaoğlu Yayınevi’nce neşredilen William L. Shirer’in 3. Ciltlik Nazi İmparatorluğu’nun Doğuşu, Yükselişi ve Çöküşü adlı bol resimli ve belgeli eseri daha üniversite öğrencisi iken okumuştum. Gazeteci Hasan Tuncay’ın tercüme ve neşrettiği üç ciltlik Hitler’in Kavgam kitabı da öyle… Bu eserleri on bin kadar kitap içinde Kilis Üniversitesi’ne hediye ettim gençlerimiz istifade etsin diye. O yıllarda ayrıca bu konuda beyaz perdeye yansıtılan çok sayıda da film vardı. Başarılı ve önemli prodüksiyonlardı. Adeta ezberlemiştik konuyu ve temayı.

 

KUZEY AVRUPA’NIN VENEDİK’İNE YOLCULUK VAR

Naziler tarafından Oswiechim kasabasının dışında kurulmuş (1940), savaş sonrasında soykırımın kanıtlarını sergileyerek bir müze haline getirilen Nazi toplama kampında çok sayıda masum insanın hayatını kaybettiği 11 Numaralı Blok, 70.000’den fazla insanın can verdiği gaz odaları, fırınları gördükten sonra Auschwitz-Birkenau Nazi kampı’ndan ayrılarak Kuzey Avrupa’nın Venedik’i diye bilinen, 124 köprü ile birbirine bağlı ve 12 ada üzerinde kurulmuş Wroclaw kentine hareket ettik. Otoban rahat ve yoğun… Yol üzerindeki işaretler geyiklerin otobana çıkması ihtimaline karşı işaret levhalarıyla dikkat çekiliyor. Bölgede ve ülkede iç göç yok gibi. Ancak yabancı firmalar için cazip halde. AVM ve marka mağazalar şehir dışında ve uzakta. Tarlalar hep ekili ve yeşil alanlar çok. Saman balyaları toplar halinde tarlalarda yeni pazarlara ulaşmayı bekliyor. Halk Sovyet geleneğinden olsa gerek ekmeye ve biçmeye devam ediyor. Tembellik yok. Çalışmak ve üretmek var. Köy hayatı sürüyor ama evleri ve yolları modern, çağdaş. Merkeze de ulaşımları rahat. Katoviçe’den geçtik.  Yolun iki yanında hayvancılığın da önde olduğu görülüyor. Polonya mutfak kültürünün vazgeçilmesi kaz ve ördek de buna dâhil. Lokantalarda kaz ve ördek mönüde yer alıyor. Doğayı koruma da ehemmiyet arz ediyor. Hayvanların yolun karşısına geçmesi için otoban boyunca özel köprüler de inşa edilmiş. Otoban çıkışlarında yol ücreti tahsil edildiğinden aşırı birikme oluyor. Yollar paralı. Wroclaw 2016 yılında Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmişti.

CÜCELER KENTİ Mİ VAR?

Kentin her yanında sık sık rastlanan cüce heykelleri dolayısıyla Wroclaw “cüceler şehri” olarak da biliniyor. Esprisi de şöyle; Polonya Varşova Paktı ülkelerden yani SSCB blokundan ayrılınca AB üyeliği sürecini başlatarak demokratik, çağdaş, hukuk ve insan haklarına saygılı bir devlet konumunu artırdı ve ilk yapılan seçimlerde komünist olmayan bir belediye başkanı göreve getirildi. Ancak eski komünist kesim su, elektrik, doğalgaz, telefon gibi ev ihtiyaçlarının artık SSCB’deki gibi bedava değil, harcadığı nispette parasını ödenmesi gerektiği hayata geçirilince homurdanmalar başladı. Komünist rejime yeniden dönmek için faaliyetler artırılıyor. Yeni ve demokrat Wroclaw Belediye Başkanı ise çağdaş hukuk, demokrasi ve insan haklarından yana olduğunu savunarak cüce fikirlerin bir daha asla iktidara gelemeyeceğini hatırlatarak kenti cücelerle donatıyor. Her tarafa mini cüce heykelleri diktiriyor. Kent de bununla şöhret oluyor.

Polonya’da Sovyet rejimi sonrası otoriter olması girişimleri devam etti. Ancak başarılı olunamadı. Halk daha ilk günlerde yasalaştırılması istenilen kürtaj kanunun kabul edilmemesi için protestolar yaptı. “Kara Cuma” denilen protestolarda olaylar hızla gelişti. Çünkü Polonya aşırı dindar ve tutucu bir ülke… Andrzej Duda Hukuk ve Adalet Partisi’nin adayı olarak muhalefetin desteğiyle de cumhurbaşkanı seçildi(2015). Tüp bebeğe karşı çıktı, bu amaçla Katolik Kilisesine destek verdi, dinin toplum ve siyasal yaşamdaki rolünün artırılmasını savundu.

KASAPLAR BEDESTENİ

Polonya’da başbakan da parti lideri değil, aynı partiden içlerinden biri.

Tur otobüslerinin her tarafta bir ayrıcalığı var. Otobüsümüz bizi kent meydanına yakın bir yerde bıraktı ve şehri gezmeye başladık. Wroclaw Avrupa’nın ikinci büyük eski bir şehri. Gotik Belediye binası hala dikkat çekiyor ve dimdik ayakta. Sonra her tarafta olduğu gibi St. John Katedrali, Ortaçağ “kasaplar çarşısı”,  iddialı “Wroclaw Üniversitesi” rektörlük binası, Profesörler bahçesini birbiri ardında dolaştık. Kasaplar çarşısı bir zamanlar “Kasaplar Bedesteni” olarak Kilis Cumhuriyet Caddesi’nin orta fırından sonra yerini alırdı. Bedestende deve ve hindi dâhil helal bütün hayvan etleri, sakatatlar, kelleler pazarlanırdı. Maalesef yıktılar. Wroclaw’daki ise sanat çarşısı; sergi alanları, resim atölyeleri vs. olarak hala yabancıların uğrak yeri.

Rehberimiz acıktığımızı bildiği ve serbest zamanımızı değerlendirmemiz için yemek konusunda isimler veriyor. Rosal çorba, jürek veya zorek ekmek içinde sunulan çorba, ezerwony pancar, bialy yoğurt, barszcz (börc) pancar çorbası, zabiya kanka ekmek üzerinde peynirli ve mantarlı pide, sandviçe benziyor. Kielbas yemek, covamki-globki dolmaya benzer bir yemek, filetz kurczaka tavukgöğsü, kaczka (kaçka) ördek, genz kaz, szarlotka elma tatlısı, Osmanlıların Viyana Kuşatmasını hatırlatması için de sobieski adında bir votka üretiliyor ve pazarlanıyor. Ünlü müzisyenleri chopen için de içki üretiliyor, bira (kiske) çok yaygın. Çikolata ise wedel veya wawel.

Tabelasında uğur böceği olan market Biedronka çok yaygın bir firma. Zabka ise pahalı ama en iyi market olarak ün yapmış. Auchan market ise Otelimiz Bacero’ya en yakın olanı.

PKK ÜNİVERSİTELER ŞEHRİNE ÇÖREKLENMEK İSTİYOR

Yüksekliği 212 metre ile Polonya’nın bilim ve kültür merkezi Varşova’dan sonra en yüksek binası da Wroçlaw’da. Önünden geçip, etrafını da dolaştık. Burada çok sayıda değişik işyeri, lokanta, gezi ve dinlenme alanları var. Fakat randevulu girilebiliyor ve akşam erken kapanıyor. Şehrin nüfusu 700 bin. Tarihi doku aynen korunuyor. Alman gotik mimari etkili… Polonya’nın Almanlarca işgali sırasında Sovyetlerin saldırısıyla kent iyice perişan olmuş. Üniversitenin 50 bin öğrencisi var ve cazip bir yer. Özellikle üniversite müzesi daha dikkat çekici… Kentin girişinde ise 2 tankın sergilendiği şehitler parkı var. PKK buraya da duhul etmiş. Volkan Kocaman adlı bir üniversite öğrencisini şehit etmişler. Turistleri kandırmak için çetelerin olduğunu belirtti rehberimiz. Özellikle dans ve kadın konusundaki tekliflere kimsenin aldanmamasını istiyor. Meydandaki bulvarda medeniyete geçişi temsil eden bir heykel grubu mevcut. Eder(Oder) Nehri şehrin içinden geçiyor. Zaten Vistül nehri de bütün Polonya’yı dolaşıyor. Büyük bir fuar binası var. Sektörler ise burada yerini alıyor. Grodzka Ossolineum adında bir kültür sarayları mevcut. Rektörlük binası önündeki bir üniversite öğrencisinin yaptığı çıplak asker heykelinin sürekli kılıcı çalınıyor ve yeniden yapılıyormuş. Bir zamanlar cezaevi olan şehir merkezindeki bina bugün restoran olarak kullanılıyor. Çok geniş bir meydanı var kentin. Etrafı da lokanta, pastane ve cafelerle dolu. Bir de çok ihtiyaç olan tuvalet. Ücret 2 TL. Ama hiç birinin taharet musluğu yok.

Vatan hainlerini meydandaki kilisesin bahçesine gömmüşler. Sebebini de “herkes üzerlerine basıp geçsin” diye açıkladılar. Ancak böyle bir şey artık yok. Çiçek ve tuz pazarını dolaştık eşimle birlikte. Astronomik bir saat var meydanda. Minare gibi yükselen dikdörtgen bir taş yapıya ise yine bir zamanlar suçluları bağlıyorlar ve gelen geçen yüzlerine tükürüyormuş.

 

KADIKÖYLÜ PAZARDA SİCİLYA ZEYTİNİ SATIYORDU

Meydan aynı zamanda bir dans ve gösteri alanı… Çok sayıda amatör orkestralar hem çalıyor, hem söylüyor, hem para topluyorlar Bunların bir kısmı da yabancı. Gösteriler topla, fanus ile iple ve ışıklı sopa ile yapılıyor ve alkış alıyordu. Çoğu izleyici yabancılar ve gençler. Kaykaylar ve bisikletler kiralanarak meydanda dolaşabiliyorsunuz. Bir de motosikletlerden çevirme 6 kişilik şehir gezisi motorları var. Güvercinler için yem atanlar, güvercinlerin başında bekleyen fakir ve yaşlı insanlar bana hemen Eminönü’ndeki kuşlarımızı hatırlattı. Sabunlu kovadan elindeki ucu daire biçimindeki uzun tellerle baloncuklar çıkarmak isteyenlerin en fazla müşterisi çocuklar. Birden bire etraf sabun baloncuklarıyla doluyor. Sokak şarkıcılar ve ressamları da hayli ilginç. Ortadoğu’dan turist mi, yoksa mülteci Suriyeli mi bilmiyorum ama giyim ve kuşamları İstanbul’dakilere hiç benzemiyor. Daha derli toplu ve pahalı lokantalarda King Kebap veya dönercide yemekler yiyip, nargile içebiliyorlar. Çoğu kişinin her an cep telefonuyla meşgul olduğunu, gençlerin ise mutlaka dövme yaptırdığını, onu göstermek için dövmeli yerini açtığını hemen fark edebiliyorum. Lokantalar her zaman dolu. Galiba Polonya’da hanımlar evlerinde yemek yapmak zorunluğu hissetmiyorlar. Dolayısıyla lokanta sayısı bir hayli fazla… Akşamüzeri şehir cıvıl cıvıl oluyor. İnsanların sırtındaki giysilerden modaya büyük alaka olduğunu görebiliyorsunuz. Döviz bürolarında geç saatlere kadar uzun kuyruklar var ama kredi kartı da geçiyor. Üstelik aldığınız sandviçi bile kartla ödemeniz mümkün.

Meydan’da bir cafede oturduk. Türkiye’deki kentlerde mecburiyet caddesindeki gibi herkes önünüzden geçiyor. Çok sayıda çocuklu aile var. Sonra fuar alanına geçtik. İtalyanlar sanki tümünü kiralamış gibi. Zeytinler, peynirler, makarnalar satıyorlar. Öyle de çığırtkan bir esnaf ve çalışanları var. Dağ gibi yığılmış domates kuruları dikkatimizi çekti ve kendi aramızda konuşurken zeytinlerin başındaki sakallı genç hemen sahip çıktı. Meğer İstanbul Kadıköylü imiş… Moda’da oturuyor. Zeytinleri Sicilya’dan getiriyorlarmış. Lehçe ne güzel de çığırtkanlık yaparak mal satıyordu bu gencimiz.

 

BİR YAYA GEÇMEYE GÖRSÜN, TRAFİK HEMEN DURUYOR

Hotelimiz Bacero şehre uzak değil, yakın hiç değil. Taksi ile gitmek gerek. Ancak otobüsümüz bizi otelimize götürüyor. Yaya yürünecek gibi değil. Nezih ve temiz bir otel Bacero. Önünde kocaman bir park var. Herkes spor ve yürüyüş yapıyor, top oynuyor, çocuklarını dolaştırıyor. Dev ağaçlar sanki asırlık gibi. Köşe başındaki otelimiz tam dört yol çatında.  Marketler, lokantalar, dondurmacılar, cafeler bir hayli fazla. Sonra villalar, hep yatay mimarinin örnekleri bir hayli fazla. Çoğu da bahçeli… Bisiklet yolu sürekli dolu… Lastiği inen veya patlayanlar için de mini bir doldurma istasyonu yapılmış, bisiklet pompası konmuş. Herkes yaşına bakmadan bisiklet kullanıyor. Işıklara riayet ediliyor ve yayalar geçince bütün araçlar birbiri ardından duruyor.

Yarın Almanya’nın önemli kentlerinden Dresden’e yolculuk var. 3.5 saat gidilecek. 3.5 saat Dresden’de kalınacak. 3.5 saatte de geri Wroclaw’a dönülecek. Kapus gibi bir şey. Semper Opera Binası, Tiyatro Meydanı, Kadınlar Kilisesi, Hristiyanlığa yeni bir anlayış ve algı getiren, ancak idam edilen Martin Lüther adına yapılan meydan, Prag Caddesi, kadana atların çektiği faytonlar,  AVM’ler her Dresten ziyaretçisinin bildiği ve gördüğü mekânlar. Almanya’nın bu önemli tarihi ve kültürel kentine defalarca gittim. SSCB döneminde Rus Lider Putin burada KGB şefiydi. Komünizm dağılınca Dresden’deki tarihi eser ve tabloları Moskova’ya taşıdı. Gerekçesini de “Harp Tazminatı” biçiminde yorumladı. Almanya bu eserleri istemesine rağmen geri alamadı.

Meryem Ana Günü Polonya’nın bütün kentlerinde devam ediyor. Çoğu dükkan kapalı, esnaf dua için kilisesinde. Protestanlar kadar Katolikler de bir hayli var ülkede.

YEŞİLİN ve ORMANIN HER TONUNU YAŞAMAK

Seyahatlerde en önemli hususlardan biri sağlığı muhafaza etmek… Yaş gruplarına göre herkes kullandığı ilacını yanına alarak valizine yerleştirir. Biz de öyle yaptık. Ama valizi kaldırırken belimi incitmeyi hiç aklıma bile getirmemiştim. Acı vermeye başladı belimin incinmesi. Yatarken sıkıntı yaşıyordum. Yürürken de zorlukla karşılaşıyordum. Otobüse inerken ve binerken de öyle. Zulada sadece bel ağrısına ve incinmesine karşı ilaç yok. Arkadaşların da dikkatini çekiyor olsa gerek ki gruptaki bir fizikçi hekimimiz Majistik diye ilaç verdi. Kullandım. Etkili olmuş ki bir gün sonra rahatlamıştım. Ama nasıl imdada yetişti bu doktorumuz sormayın. Defalarca teşekkür ettim. İnsan sağlığı gibi önemli hiçbir şey yok. Rabbim bugünlerimizi arattırmasın.

Sabah kahvaltısından sonra yeniden eşyalarımız otobüse yüklendi ve Polonya’nın 3. büyük şehri Lodz‘a hareket ettik. Otobüste genelde ön koltuklara sıra ile oturuluyor. Birinci sırada rehberimiz ve yedek sürücümüz, ondan sonraki sıralarda ise sıralamaya giriyoruz. Ama arka sıralardakiler durumlarından memnunlar ki hiç sorun olmadı.

Yolda rüzgârgülleri başladı birbiri ardından. Pervaneler tıkır tıkır dönüyor, elektrik üretiliyor. Otobanın iki yanındaki tarlalar bereketli ve yine yemyeşil. Mısır ve buğday tarlaları coşmuş bereketiyle bizi selamlıyor. Sonra ormanlar bitip tükenmeden bizi takip ediyor. Hiç dağa rastlamıyoruz, meralar, kırlar, ovalar uzayıp gidiyor. Yerleşim birimlerine otobandan ses gitmesin diye değişik malzemelerden duvarlar çekilmiş. Fabrikalara rastlıyoruz. Köylerin ve kasabaların en yüksek binası genelde kiliseler. Yolda dikkatimi çekiyor uzun bir kamyonla önünden bağlanan bir ağaç kesme makinası, bu görevinin yanında değişik apartlarıyla ağacı da soyuyor, kesiyor ve yüklüyor. Yolda doğudan ve batıdan marka araçlar bir hayli fazla. Parası yeterli olmayanlar Japonya, Güney Kore ve Çin otomobillerini tercih ediyorlar. Plakalar da değişik her millete ait.

IRKÇILIK YÜKSELİYOR MU?

Polonya’da iki dönemdir kısa adı PİS olan Hak ve Adalet Partisi iktidarda. Yurttaşlar Platformu ise ikinci büyük parti. Kara Cuma hala etkisini yansıtıyor, eğer kürtaj yayası sorun olsaymış Polonya’nın Avrupa Birliği hikâyesi de son bulacakmış. Fakat daha önemlisi eski Başbakanlardan(207-2014) Donalt Tusk’un Avrupa Birliği Konsey Başkanlığına yeniden seçilmesi, hem başbakan Beata Szylo ve hem de PİS Lideri Başbakan Jaroslaw Kaczynski tarafından kınanmış. Buna sebep olarak da ikiz kardeşi olan eski Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin uçak kazasından hayatını kaybetmesinden sorumlu tutuluyor. Tusk hem kendi mensubu olduğu parti ve hem de muhalefet tarafından eleştiriliyor. Polonya’da otoriter yönetim isteği de bir ara tartışılırken artık durmuş gözüküyor(muş). Bu konu gündemde olsa bile Almanya başta AB fonlarından Polonya’ya destek 2021 yılına kadar sürecek. AB’ye girdikten sonra Polonya otobanlar ve yerleşim birimlerine ses geçirmeyen duvarlar, demir ve kara yolları, garlar bir bakıma hediye edilmiş gibi gözüküyor. Buna rağmen Polonya Rusya’ya aşırı muhalif, Almanya’ya da öyle pek sıcak değil. Yatırımlar adeta savaşın bir diyeti gibi görülüyor.

Polonya’da ırkçılık ve aşırı milliyetçilik de bütün Avrupa’da oluğu gibi artmış gözüküyor. Özellikle Müslümanlara ve İslam dinine karşı çok olumsuz bir algı yerleşmiş. Türkiye’ye de öyle pek sıcak bakıldığını söylemek mümkün değil. Çünkü Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi etkisi bir hayli fazla.. Aşırıların iktidara gelmesi, hükümet kurması veya ortak olması toplumu etkiliyor, diğer din ve ırklara karşı düşmanlığı tetikliyor. Suriye gelişmesiyle de bu husus tavan yapmış. Gazetelerde ve sosyal medyada yayınlanan bir karikatür bunu açıkça anlatıyordu; Truva atının içinden çıkan bir Suriyeli araba, Polonyalı genç molotov kokteyli atıyor! Polonya’da Hint ve Pakistanlıların evleri ateşe verilmiş. Olaylar artarak devam ederken güvenlik güçleri resmi bir açıklama yapmayarak gelişmeleri kapatmaya çalışıyormuş. Polonya’da bunun dışında hayat şartlarının daha da iyileştirilmesi konusunda bazı eylemler de yapılıyor.

YABANCI ÖĞRENCİLER AŞIRI RAĞBET EDİYOR

40 milyonluk Polonya’da kişi başına milli gelir bize çok benziyor 12 bin $. Gerçi bizde 9 bin $’a kadar düştü ya.  Allah yardımcımız olsun. Asgari ücret 400-500 euro arasında. Bölgeler arası farklılar oluyormuş. Ortalama ücret ise 600 euro. Yani yaklaşık 4 bin TL. Bizden iyi. En önemli sorun barınma. 250 euraya kadar oda kiralama uygulaması mevcut. Küçük ve tek odalı evler tercih ediliyor. Ev ihtiyacı normal… Ancak fiyatlar düşmüyor. Maaşların yarısına yakını kiraya gidiyor. Kitle ulaşım araçlarına rağbet ucuz ve seri olduğundan çok fazla. Üç aylık ulaşım kartı 100 euro. Yani yaklaşık 650 TL.  Bu da Polonyalıların her halükarda tasarruf etmelerini ön görüyor. Buna karşılık Polonya’ya yabancı sermaye ve emekçi büyük alaka gösteriyor. İhracat oranı % 10.

En önde olan hizmet sektörü… İhracatın önemli lokomotifi hayvancılık ve tarım ürünleri başta geliyor. Makina ve elektronik aletler, sanal ortam ürünleri (bilgisayar vs) cazip ve iyi durumda. Eğitim reformu ve kaliteli öğretim ile yabancı öğrencileri ülkeye çekilmesi çekmesini çok iyi biliniyor. Gençlerin %85’i üniversite eğitimi alıyor. İyi bir eğitim alan gençler ise daha ziyade başka ülkelere kaçıyor. Kalifiye elaman ve emekçiler de öyle. Gitmek için fırsat kolluyor. Devlet hastaneleri cerrahi operasyonlar için altı yedi ay sonrasına gün veriyor. Particilik hayatı etkiliyor ve bu bürokraside daha fazla hissediliyor. Zorunlu askerlik yok. Profesyonelliğe geçilmiş. NATO üyesi ve ordusunda 115 bin askeri var.

25 Aralık ve 6 Ocak Noel kutlamaları Epifani ve Paskalya Bayramı olarak iki ayrı şekilde ve önemle yapılıyor. 1 Mayıs Emek, 2 Mayıs Bayrak, 3 Mayıs Anayasa Bayramı, 15 Ağustos Polonya Silahlı Kuvvetler Günü vs. 15 Haziran’da Ortodokslar için Hazreti İsa’nın yeniden dünyaya geldiğine inanılan Paskalya Yortusu olmazsa olmazlardan. Bütün aile mensupları kahvaltıda bir araya gelmek durumundalar.

MESLEK GRUBUNUN ANITLARI ANA CADDEDE

Eyalet Başkenti Lodz’e geldik nihayet. Simgesi ise kayık… Bayrağı ise kuruyan gölün içindeki bir kayık şeklinde… Rengi sarı kırmızı… Nüfusu ise 680 bin. Lodz ulaşım hatları dışında bir kasaba. Ancak Manifaktura adındaki en büyük AVM de Lodz’da. Her şey Varşova’ya toplanmamış. Tekstil burada önemli bir sektör… Varşova savaşlarda zarar görünce bir müddet Lodz Başkent yapılmış. En büyük ve yayalaştırılmış caddesi Piotrowska ünlü mimari yapılara sahip. Mahallelerin girişleri bir han kapısına benzer ve içeri girildiğinde meydan içinde evler, daireler yer alıyor. Bu meydan bazen otopark olarak kullanılıyor. Öyle kalabalıklar falan yok Lodz’da. Kentsel dönüşüm ihtiyacı içinde olan bir kasaba gibi göründe bana. Şehir meydanındaki dev sütun üzerinde bir heykel yer alıyor. Ana kaide üzerindeki dört duvarındaki ise kabartmalar dikkat çekiyor. Müze ve büyük kilise de bu meydanda.

 

Ana caddede ise parkta oturan bir Polonyalı yazar, iş görüşmesi yapan bir masa etrafındaki müteşebbisler, piyano çalan müzisyen, senaryosunu okuyan sinemacı gibi anıt heykeller yer alıyor. Tretuvarda ise kentin ve ülkenin ünlü yazar, müzisyen, politikacı, sinemacı, romancı, devlet adamlarının sarı bir yıldız içerisinde isimleri ve görevleri yazılı bir çalışma sergileniyor. Burada 100’e yakın önemli isim caddeye sabitlenmiş olarak bulunuyordu. Mangal bir Türk restoranı idi. Yorgun gül pasajı dikkatleri üzerine çekiyordu. Eski yüzlü bu şehir Lodz’un en önemli ulaşım aracı tramvay. Tekstil ve bira fabrikası da birçok işçiye ekmek kapısı olarak görünüyor. Bisikletin arkasına mini bir oturulacak kulübe çıkıntısı yapanlar bununla yolcu taşıyorlar. Kebapçı, pastane, dondurmacı, cafe bir hayli fazla. Bazı binaların duvarlarında ise reklam yoksa resimler çizilerek tablolar oluşturulmuş.

Artur Greyzer adındaki bir Alman Nazi Yahudilerin mallarına el koyarak zengin olmuş. Sonra bu malları herkese peşkeş çekmiş. Dönem dönünce bu Nazi Alman Yahudiler tarafından ihbar edilmiş. 1945 yılında sona eren İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusya Lodz Nazilerden kurtarmış. Ancak hala etkisi toplum üzerinde hissediliyormuş. Buraları İkinci Dünya Savaşından en fazla etkilenen bölge… Mezarlıkları yine bakımlı ve bol çiçekli… Üstelik ziyaretçileri olan kabristanlar.

CHOPİN’S WARSAW; ÜLKESİYLE ÖRTÜŞEN BİR MÜZİSYEN

Varşova’ya bir an evvel girebilmenin heyecanı başladı bende. Elbette Varşova denince akla ilk gelen isimlerden bir de müzisyen Chopin. Dünyaca maruf bir isim. Babası Fransız. Türkçe söylenişiyle Şopen Varşova’ya 45 km uzaklıktaki kasabada dünyaya geliyor. Daha beş yaşında falan Kutsal Hac Kilisesi Korusunda ilahiler söylemek üzere görev alıyor. 6 yaşında ilk bestesini yapınca dikkatleri çekiyor. 17 yaşına bastığında ise bölgede tanınmaya başlıyor. 20 yaşında bir sanat ve kültür merkezi olan Viyana’ya giderek başta Schubert olmak üzere ünlü bestekârların eserlerini dinliyor. Onlardan ders alıyor ve birlikte çalışıyor. Yaptığı bestelerle daha sonra para ve şöhret kazanıyor. Avusturya’dan sonra İtalya’ya geçiyor ve burada bir müddet yaşıyor. Bir müddet Mayorka Adasında ikamet ediyor. Son durağı ise Fransa’nın başkenti Paris oluyor. Vereme yakalandığı sene ise 1935. Hastalığı çalışmasını ve konserlerini etkilese de zengin aile çocuklarına özel ders vererek geçimini sağlamaya devam ediyor. İngiltere’ye geçerek İskoçya’ya gidiyor. İntibakta güçlük çekince Paris’e yeniden dönüyor. Hastalığı ilerliyor ve Varşova’dan kardeşini Paris’e çağırarak vasiyetini açıklıyor. “Ben Fransa’da yaşıyorum ama yüreğim hep Varşova’da kalmıştır. Bunun için hayata gözlerimi yumduğumda kalbimi memleketime götürün ve oraya gömün. Vefat ettiğinde (1849) Chopin’in kalbi bedeninden hekimlerin cerrahi müdahalesiyle alınarak, muhafaza edilen bir kap içinde Varşova’da koroda görev aldığı Kutsal Hac Kilisesi’ne gömülüyor. Chopin’in kalbi hala bu yerde saklanıyor. Chopin’in adı bir çok yerlere verildiği, doğduğu ev korunduğu gibi halen kullanılan Chopin Havaalanı da onun ismiyle uluslararası bir konumda hizmete devam ediyor.

Varşova Milli Parkı’ndaki Chopin anıtının durduğu yeşil alanda anısına sürekli konserler düzenleniyor, etkinlikler programlanıyor. Chopin demek hemen Polonya’yı, Lehlileri hatırlatıyor.

NAZİLERİN YERLE BİR ETTİĞİ BAŞKENT

Varşova’ya girerken bulvarın her iki yanında gökdelenler ve uluslararası zincir firmaların dev binalarını görünce şaşırdım. Varşova Paktı ile yıllarca Sovyet İdeolojisine hizmet eden bu mekânı böyle mi görecektim? Çünkü SSCB her zaman çevre, şehircilik ve yeşil alanı hep önde tutmuştur. Hiç böyle beklemiyordum muhafazakâr bir Polonya Başkentini. Avrupa’nın en tutucu halkı Polonya’dadır. Protestanlar da Katolikler de mezheplerine aşırı derecede tutkunlar.

Bunun şöyle bir mazereti oldu daha sonra. Önce Alman, sonra Sovyet uçak ve topçuları bölgeyi yerle bir etmiş, taş üstünde taş bırakmamışlar. Daha önceki fotoğraf ve tablolardan yola çıkılarak tarihi dokuya uygun mimarı tarzıyla söz konusu maruf Varşova adeta yeniden inşa edilmiş. Varşova ayrıca 1944 ayaklanmasında da büyük zarar görmüş. 250 bin sivil, 15 bin direnişçi hayatını kaybediyor. Söylenmese eski Varşova’nın sil baştan resimlerine ve tarihi dokusuna uygun yeniden inşa edildiğini hiç fark etmeyecektik.

Kraliyet Sarayı, Üçüncü Zygmunt Waça Sütun Anıtı, Kraliyet Meydanı, Çanlı Meydan, şehre girişin anıtsal kapısı Barbakan, Deniz Kızı Sirena Anıtı, Nobel Ödüllü Madam Curie’nin evi, Mareşal Leh Koçiski ve Meçhul Asker Anıtı, Adam Mickeviç Anıtı, Kutsal Hac Kilisesi ilk ziyaret ettiğimiz ve bilgilendiğimiz mekânlar oldu. Hepsinin de eski birer öyküsü var. Efsane gibi dilden dile dolaşarak günümüze kadar gelmiş. Mümkün olursa bazılarını anlatacağım. Elini masaya vurarak iz bırakan bir başka anıt hikâye de şöyle; bir zengin ve bir fakir kadın birbiriyle mahkemelik oluyorlar. Yargılama sonunda zengin kadın kazanıyor, fakir olanı kaybediyor. Sonra mahkeme salonuna uzun saçlı biri giriyor ve mahkeme yeniden kuruluyor. Savunmalar yapılıyor ve nihayetinde bu sefer fakir olan kadın davayı kazanıyor. Haklı olduğunun bir göstergesi olarak sevincinden elini masaya vurarak izini çıkartıyor. Bu anıt da, bu el izini gösteriyor. Hukuk ve adalet her zaman ve her yerde bir ölçüdür.

METRO MU KÜLTÜR ve BİLİM SARAYI MI?

Ülkeyi bir baştan bir başa dolaşan Vistül Nehri ve kolları kışın çoğu zaman donabiliyor. Önemli kamu ve özel kuruluşların yönetim merkezleri Varşova’da… 3000 kadar Türk yaşıyor. Bunların bir kısmı müteşebbis, işadamı, şirket temsilcisi falan… Türkler daha çok gıda-yemek, tekstil ve inşaat alanında faaliyet gösteriyorlar. İstisnaları da var; Kilis kökenli Yüksel Keşkek Polonya’dan bütün dünyaya ihracat yapan tütün mamulleri şirketinin önde gelen müdürlerinden. Ankara merkezli Gülermak adındaki Türk Şirketi Varşova’nın metro inşaatını da gerçekleştiriyor.

Polonya’nın kehribarı meşhur… Sovyetler zamanında yapılan evler, siteler hala kullanılıyor. Yenileri de hıza devam ediyor. Stalin zamanında Polonyalılara hediye edilerek yapılan 42 katlı, içinde işyerleri, ofisler, kapalı açık havuzlar, otoparklar, sinema ve üniversitesi olan Kültür ve Bilim Sarayı gökdelenlerle gölgelense bile hala mimari tarzıyla ilgi odağı. Bu binanın aynısından Başkent Riga’da bir ve Moskova’da da 7 tane var. Stalin bir kamuoyu araştırmasında “Size nasıl bir hediye vereyim, metro mu, yoksa bilim ve kültür sarayı mı?” diye soruyor. Halk metro istemesine rağmen Stalin bu bilim ve kültür sarayını yaptırıyor.

Polonya Anayasası Amerika’dan sonra yapılan 2. Yazılı anayasadır. İki defa anayasa yapmışlar.

Varşova’da da şehrin her sokak başında müzik grupları, gösteri yapan gençler, sihirbazlar, sanatçıların donmuş sessiz adam taklitlerinden, sabun köpüğü çıkarak çocukları koşuşturanlardan, ayyaşlardan, dilencilerden, sessizce verdiği broşürlerle restoranını tanıtanlardan, simitçilerden ve sokak şarkıcılarını görmek mümkün. Eğer sizin Türk olduğunuz öğrenilirse bazıları ellerindeki enstrümanla yaklaşarak ya İstiklal Marşı veya İzmir Marşı söyleyerek para istiyorlar. Belki diğer turist gruplarına da yapıyorlardır. Meydanların hepsinde paralı ve parasız tuvaletler var. Zaten tuvaleti olmayan meydanda bir eksiklik hissediliyor. Tamir edilen yollar, merdivenler geçici olarak kapatılmışsa mutlaka alternatif gösteriyorlar. Tur otobüsümüze mesela yer altındaki metro durağının içinden geçerek gittik.

 

EFSANELERİ DİNLENEN VARŞOVA’DA BİR CAMİİ

Görünen mezarlıklar yine çiçeklerle ve dua edenlere dolu.

Birkaç efsane de şöyle. Mesela Deniz Kızı Serena’nın öyküsüne göre; Varşovalı balıkçılar Vistül Nehrinden ağlarla tuttukları balıkları çıkarıp satıyorlar. Ancak bir müddet sonra balık neslinin bitmek üzere olduğunu fark eden Serena nehrin içinde yakalan balıkları ağlarını delerek kurtarıyor. Bu efsanenin şehri kurtardığına inanılıyor. Barbakan Kalesi ise bombardımanlarda yakılan ve yıkılan Polonya’nın her tarafından getirilen taş toprak ile inşa ediliyor. Nobel Ödüllü Maria Skladowskiej (Madam Curi) ise Nobel Ödüllü radyolojinin babaannesi bir ilim kadını. Bir zamanlar laboratuvar olarak kullandığı evi müze olarak değerlendiriliyor.

Akşamüzeri Chopin Konserine gittik. Ana meydanda iki katlı evde Chopin’in eserlerini dinledik. Nefis bir konser izledik. Bu mini salon zaten 35-50 kişi kadar izleyici falan alıyor. Birkaç saatte bir de değişik salonlarda böylesi konserler veriliyor. Acaba Itri veya Abdülkadir Meraki için böyle bir şey düşünülse ne olabilirdi? Burada Atila İlhan’ın Hangi Batı adlı kitabındaki bir tespitini hatırladım. Atila İlhan Diyordu ki “Lisede Sophokles’i okuduk, Klasik Türk Müziğine sövmeyi, Divan Şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlana Dante’ten küçüktü. Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi! Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk. Ulusal bileşim arama yerine, hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepişmişti.”

Avrupa Başkentleri içinde tek mescidi olmayan yer Atina idi. O da çözüldü. Dilerim ilerde ibadete açılır, belki de açılmıştır. Varşova’daki mescit biraz şehir dışında… Ancak gidilemeyecek uzaklıkta değil. Bizim camilerimizden daha bakımlı ve temiz. Cemaat te öyle.

Akşam yemeği için kılı kırk yarıyoruz. Bir İtalyan lokantasında makarnayı tercih ettik. Bir saatte ancak getirdiler. Artık beklemekten usanmış ve tam kalkacaktık ki yemeğimizi getirdiler. İtalyanların yağı da midemizi bozdu. Birkaç gündür incittiğim bel ağrılarım aydığım ilaçlarla geçti. Yoksa bu kadar yoğun bir programı üstelik notlar tutarak gerçekleştiremezdim. Akşam Nov Otel’de kaldık. Varşova Merkeze 10 dakika mesafede. UBER taksiler sizi hiç aldatmıyor. Sadece ya akıllı telefonunuzda programı olacak, ya da rehberinizden yardım isteyeceksiniz. İyi yorulmuş olsam gerek ki ne havuza ve ne de saunaya girebildim. Duş alıp deliksiz uyudum. Nov Otelin sabah kahvaltısında yok yoktu. Üstelik otel tam kapasite ile doluydu. 72 millet sanki buradaydı. Her renk her dil ve dinden insanlar. Türk kahvaltısına benzettim. Süt ve süt mamulleri, her türlü meyve ve otlar, değişik çay ve kahveler, hele hele o peynir ve zeytin çeşitleri süperdi. Ekmekleri de öyle. Rotterdam’da da, Gaziantep’te de Nov Otel’de konuklamıştım ama Varşova’daki geçer not aldı benden.

MERHABA LUBLİN, SELAM KÜÇÜK KRAKOW

Polonya’da bütün yollar, araziler, tarlalar, kentler birbirine benziyor. Ama Lublin bir başka… Tarih Krakow’daki gibi korunuyor. Her yanımız kilise… Temizlik yine önde… Ulaşım araçlarında ayakta kimse yok… Çığırtkanlar hiç yok. Güneye indikçe elma bahçelerinin boyutu arttı, verimi çoğaldı, dallar renk renk elma dolu, bereket var. Boş insan yok herkes meşgul. Cafelerde Leh personel hizmet ediyor, turistler istifade. Benzin istasyonlarında duş, tuvalet, okunacak kitap gazete, yiyecek içecek, dinlenecek müzik dahil her şey mümkün. Üstelik makinalarla, otomatikleşmiş. Çetin Altan Akşam’da Şeytanın Gör Dediği bir yazısında “Türk köylerine piyano girince Türkiye düze çıkacak, düzelecek, çağdaşlaşacak” diye yazmıştı. Hakikat payı tartışılır ama köylerimiz ve kasabalarımız değişmedikçe, sıkıntılarımız da azalmayacak. Akıllı köyler, akıllı kasabalar, kentler hızla büyüyor. Bizim de köylerimiz kerpiçten kurtulacak, evler müstakil ve bahçeli, şehre ve en yakın merkeze yolu ve ulaşımı rahat olacak ki çağı yakalayalım.

Yerel tabirle Lüblin’de carracılık yapanları gördüm, yani seramik işlemeciliği… Hediyelik eşyalar çeşit çeşit, gezi alanları da öyle. Lublin önceleri “soylular şehri “ olarak biliniyor. Sonra Rus hâkimiyeti, ardından Sovyet ve Alman Nazi işgali birbiri ardından geliyor. SSCB işgalinde bir dönem geçici başkent olarak ilan edilir ve öyle kalır. Lublin bu gelişmelerin ardından çok zaman sonra ancak Polonya’ya dâhil edilir.

 

NAZIM HİKMET’İN DEDELERİ LEHİSTAN’DAN

Lublin’de duyduklarım da önemli. Bunlardan biri şöyle: “Lehistan üç defa istiklaline kavuşmuştu. O da Vistül’den Türklerin su içtikleri zamandır! Baba oğul gibi olmuştu Lehler ve Osmanlılar!” Bu birincisi unuttuklarımızdan…

İkincisi de şöyle: Galiçya’da askerlerimiz şehit olmuştu. Polonya’nın bağımsızlığını Osmanlı hazırladı ve bunun için bir anıt yapıldı. Yapılan törene elçimiz de katılıyor. 1. Mehmet Çelebi zamanında ilişkiler çok ileri seviyede. Müslüman olan Lehlerden bir Osmanlı askeri olan Esat Murat Paşa ismini alıyor.  Gerilimli yıllar ise 1662-1683. Tarihi hatırlamak ve ders çıkarmak gerekirse Lehler 1795’te haritadan siliniyor. Osmanlı himayesine giren leh asıllı asker, yazar, yönetici sayısı bir hayli fazla. Nazım Hikmet’in büyük dedesi Mustafa Celalettin Paşa da Lehtir. Kitaplar kaleme aldı, yayınladı. “Be biz Osmanlıyız bizde adam çoktur” diyen oğlu Nazım Paşa da. Yani Nazım Hikmet Ran’ın dedesi Nazım Paşa.

Yakın tarihten bir başka hatırlatma ise şöyle; Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Von Papen işgal ettikleri ülkelerin sefaret binalarının da kendilerine teslim edilmesini ister. Bunun içinde Ankara ve İstanbul da vardır. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu talebi kabul etmez. Reddini Alman Büyükelçiliğine bildirir.

250 bin nüfuslu bir kent Lublin. Geçiş yolu üzerinde olması önemini artırıyor. Özellikle bölge sanatçılarına da ev sahipliği yapıyor. Lublin Jean Paul Üniversitesi’nde Türk öğrenciler de eğitim görüyor. Polonya’nın 16 eyaletinden biri Lublin. Uluslararası Öğrenci Kültür Festivali en dikkat çeken etkinliği… En iyi organize toplum ise Yahudiler… Kentte Yahudilerin okulu, hastanesi, dil, din ve kültür merkezleri var. Naziler zamanında yönetim; Yahudilerin  %10’u kadar bir nüfusunu buraya göç ettirmişler. Lublin’de 30 bin kadar Yahudi’den 200 kadarı hayatta kalabiliyor. Sovyetler Birliği zamanında da Lublin’deki kaleyi Ruslar cezaevi olarak kullanıyor. Şehir ancak 1990 yılında özüne dönebiliyor.

 

O GÜN BİR FESTİVALE DENK GELDİK

Lublin’de o gün bir festival başlangıcı yaşadım. Bütün meydan doluydu. Daha fazla da turistler. Orkestra eşliğinde sepet kapma oynama yarışı yapıldı. Yerel kıyafetli bir orkestranın kızları hem çalıp, hem söylediler, dans edip folklor gösterisinde bulundular. Bulvar bir baştan bir uca stantlarla oluşturulmuştu. Ot, başak ve saplardan çiçekler yapılmış sergileniyor ve pazarlanıyordu. Soğanlı ekmek, dondurma, tahtadan, ipten ve bezden yapılmış oyuncak satanlar fazlaydı. Yoga gösterisi yapanlar kurumlarına üye topluyorlardı. Lavantacı o kadar çoktu ki sayısını yitirdim. Lavanta çiçekleri, sapları Lublin’de yeni bir pazar olmuştu. Topraktan mamul başta testi olmak üzere değişik kab kacak satanları yıllardır görmemiştim, Lublin’de yeniden yaşadım. Minyatür tahta oymacılığı da bizde kaybolan mesleklerdendi. Ama sahiplenmişlerdi. Belediyenin çöp kamyonları sürekli çöpleri topladı, yerleri temizlediler. Bisikletli sayısı da bir hayli fazla… Lublin’de bisiklet kullananlar şehir dışında sarı-yeşil renkli yelek giymek ve bisikletini öyle kullanmak zorundalar.

Lublin’de Alman Nazileri döneminde kurulan Maydenek-Wellzet Yahudi Kampı da Ukrayna sınıra yakın bir yerde. Orman içinde sık sık kilise ve şapeller burada da var. Ancak bunlar yerleşim birimlerine yakın değil.

3.5 saat sonra Ukrayna sınırına vardık. Yani Varşova’dan çıktından sonra yaklaşık altı yedi saattir yoldayız. Ukrayna sınırında uzun araç kuyrukları var.  Yolun bir tarafı da kocaman bir göl. Yukarılar dağ ve orman. Greben sınır kapısında pasaportlarımız hemen kontrol edildi. Otobüs yolcuları ilk fırsatta su almaya ve tuvalete koştular. Gümrüksüz free shooplarda öyle kimse alış veriş yapmadı. Ama büfelerde Polonya parasını bitirmek için basit şeyler aldılar. Biskivü türü yiyecekler ve meşrubat öncelikli oldu. Bir buçuk saat bekledikten sonra da Ukrayna Polisine geldik. Kontroller yapıldı. Nihayet Ukrayna’ya yeniden merhaba, Polonya’ya elveda dedik. Son bir not olarak bir haftadır konuk olduğumuz ülke ile son bilgileri verirsek Polonya’nın nüfusunun % 90’ı Lehlerden oluşuyor. 2 milyon kadar da Ukraynalı yaşıyor. Belarus ve Ruslar az da olsa burada hayatlarını devam ettiriyorlar.

YENİDEN UKRAYNA’YA, VOYVODA BÖLGESİNE GELDİK

Ukrayna 48 milyon nüfuslu bir ülke. Bayrağındaki üç mızrak özgürlüğü, sarı renk step bereketini, mavi renk gökyüzünü temsil ediyor. Ülkenin % 78’i Ukraynalı, % 17’si Rus ve % 5’i de bazı bölge ülkelerinden gelenlerden oluşuyor. 26 ayrı bölgesi var. Gideceğimiz Lviv voyvoda bölgesi. Yani Prenslerin hâkim olduğu yer. Osmanlılar sınırları içindeki Eflak ve Buğdan Beylerine Voyvoda deniyordu. Ukrayna askeri gücü itibariyle Avrupa’da ikinci durumda… Ülkede 17 ayrı dil konuşuluyor. Yarı başkanlık sistemi ile idare ediliyor. Ülkemizi geçenlerde ziyaret ederek dostluk mesajları veren yeni cumhurbaşkanları bir sanatçı… Avrupa Birliği ülkeleri Ukrayna’yı önemsiyor, Kiev yönetimi de bu örgüte girmek. NATO’ya dâhil olmak istiyor ama Rusya’nın Tatar Türklerinin anavatanı Kırım’ı işgal ve ilhak etmesine Avrupa’nın sadece kınamakla karşılık vermesi morallerini bozmuş.

Ukrayna’nın günümüzdeki hikâyesine gelince şöyle; bölgeye 1900 yani 20. Yüzyıla kadar Ruslar hâkimdi. Bağımsızlığını önce Polonya’ya sonra Sovyetlere kaptırdı. Özgür bir devlet olması ise SSCB’nin dağılmasıyla birlikte 1991’de gerçekleşti. Ukrayna Anayasası ise 1996 yılında kabul edildi. Hala istikrarsız bir ülke durumunda Ukrayna… Başbakan Yulia Timoşenko döneminde Turuncu Devrim ile (2004-2012) dünyanın dikkatini çektiler ama Moskova yanlısı muhalif lider Victor Yanukoviç’in son seçimi kazanması ülkeyi daha da tartışılır günlere getirdi. Yürüyüş, miting, protesto ve kınama eylemlerinin ardı arkası kesilmedi. Victor Yanukoviç olayların ardından Rusya’ya sığındı. Sığınmakla kalmadı Vladimir Putin’e de ülkesiyle alakalı sınırsız yetki verdi! Dünya böylece bir cumhurbaşkanının ülkesini soyduğuna şahit oldu. Üstelik etrafını da zengin etmekten çekinmedi. Kırım’ın işgali ve Rusya’ya bağlanması bardağı taşıran son damla oldu. Rus nüfusun ağırlıklı olduğu Donetsk’te çatışmalar gerçekleşti.  Bu da eğer Ukrayna Avrupa Birliği’ne girerse Putin’in bu ülke üzerinde şiddetini daha da artıracağının bir işareti gibi görünüyor. Çünkü Ukrayna Avrupa’nın buğday ambaradır. Ancak ekonomisine yansımıyor. Ayçiçeği ve bitkisel yağları var, bunlar da öyle. Nükleer enerjisini ise ABD destekliyor. Ülkenin sıkıntısı fazla… Türkiye ile olan dostluğu ise artarak sürüyor.

NÜFUS KÂĞIDI ile LVİV’E SEYAHAT

KKTC ve Ukrayna haricinde yeni ve cipli Türk nüfus kâğıdı ile vizesiz seyahat ettiğimiz başka ülke yok. Otele yerleşmeden önce Lviv’de panoramik bir şehir turu yaptık. Lviv 2. Dünya Savaşı’ndan zarar görmemiş ender kentlerden biri. Lviv trafiğe kapalı meydan ve caddeleri ile UNESCO listesinde yer alıyor. Bir asır kadar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yönetimine giren Lviv, o dönemde yapılmış ve bugün hala tarihi dokusunu korumuş binalarıyla örnek bir orta Avrupa şehri görüntüsü veriyor. Üstelik Rus hegemonyasına da hiç girmemiş. Opera binası, Ünlü Maria Zankovetska Tiyatrosu, Svobada Meydanı, eski katedral ve kilisenin bulunduğu Tarihi Şehir Meydanı, 18. ve 19. Yüzyılda yapılmış ve hala korunarak günümüze kadar gelen şövalyeler ve şatoları, ünlü Ermeni Kilisesi, Arsenal Silah Deposu, siyasi mahkûmların tutuklu kaldığı zindanları ve silahlıkları görülebilecek önemli yerler arasında. Öykülerinden hiç de inandırıcı olmayanlarda bir hayli. Mesela bir kilisenin duvarında duran ve patlamayan bir bomba gösteriyorlar! Buna kimse inanmıyor ama yabancılara gururla gösteriyorlar!

24 saat fıkır fıkır müzik, eğlence, yemek ve içmek şehri Lviv. Öyle de manası ise “aslanlar şehri” olarak anlatılıyor. Öyküsü de kralın oğlu için kurduğu bir şehir Lviv. Seyyar kavun ve karpuzcular gördüm bu şehirde. Kamyonunda meyve satan da var. Çok sayıda da bitpazarı. Herkes eski eşyasını buraya getirip satabiliyor. Literatüre mazoşistlik diye geçen ve acı çektiren anlamındaki kelime veya terim buradan yani Lviv’de doğmuş. Bilindiği gibi sadist ise acı çektiren anlamındadır. Sadomazoşizm ise hem acı çeken ve hem de acı çektiren anlamında kullanılıyor. Bunda biraz değil çok fazla siyasi gelişmeler de etkili olmuş. Siyasi mizahlarıyla ünlü kara mizah değerlendirmeler yapan Polonyalı bir yazar da Lviv’de doğmuş. Bu yazara Ukrayna’nın veya bölgenin Nejat Uygur’u diyorlar.

NEHİR ŞEHİR MEYDANININ ALTINDA

Ermeni, Yahudi, Rus ve Polonya Mahalleleri var şehir içinde. Avusturyalıların hediyesi Opera Binası merkezde ve bir buluşma, randevu verme yeri. Sarı renkli matruşka midibüsleri tramvayla beraber şehrin önemli bir yükünü kaldırıyor. Bir şehirde sorulan ilk soru “tuvalet var mı ve nerededir?” Tarihi Belediye binasının altı lüks bir tuvalet Lviv’de. Bölgede Avusturya ve Polonya hâkimiyeti olduğundan etkilerinin hala yaşadığını görmek mümkün… Büyük bir endişe de eski defterler karıştırılırsa Polonya hâkim olduğu yıllardaki eski şehirlerini ve bölgesini isteyebilir. Ukrayna halkı da dindar ve mezhebine sıkı sıkıya bağlı… Kiliseler ayin zamanlarında doluyor. Bilindiği gibi Moskova’dan ayrılan Ukrayna Protestan Kilisesi bağımsızlığını ilan etti. Artık Rusya’ya da, İstanbul Fener Patrikhanesine falan da bağlı değil. Bağımsız oldu. Ukrayna Katolik Kilisesine ise Roma etkili ve papa tam bir otorite…

Opera meydanı her zaman kalabalık… Nitekim önündeki kocaman bahçe de öyle. Nehri burada yerin altına almış, meydanı rahatlatmışlar. Bu rahatlatmayı Avusturyalılar yapmış. Parkın içinde mini arabalar ve kaykaylarla yarışan yarışana, eğlenen eğelenene. Havuzun fıskiyeleri sürekli açık… Her taraf çiçek ve çiçekçi… Fakir ve geçinme sıkıntısı yaşayan yaşlılar da çiçek satıyor köşe başlarında. Her sokakta bir Türk görmek mümkün… Üç Türk lokantası vardı görebildiğim kadar. Bitlisli Mahmut Banat’ınki lükstü. Türk mutfak Kültürünün hepsini yansıtıyordu. Ayrıca Türklerin de bulunduğu önemli bir yer. Üstelik merkezde ve her yere yakın. Adı da Turkish House. Reklamına bir de Arapça “helal” yazdırmış. Çorba nefis ve bizim paramızla 10 TL. Kebaplar mesela Alinazik 40 TL, su 15 ve cola 15 TL. Türk aşçıları ocak başında… Yamakları yabancı onlara da yemek pişirme ve usullerini öğretiyorlar. Garsonlar değişik milletlerden hepsi de Türkçe öğrenmeye çalışıyor. İstanbul Lokantası ise daha mütevazı…

TÜRK LİRASI GEÇİYOR

Gaz lambası Lviv’de bulunmuş biçiminde bir iddia var. Lamba çeşitleri renk renk ve çeşit çeşit satılıyor. Ermeni mahallesi turistik bir mekân olarak değerlendiriliyor. Dört Mevsim binası da ne? Böyle bir tarihi bina gördüm. Her tarafta değişik anıt ve heykeller görmek olası. Mesela 4 tanrı heykeli gibi. Grek medeniyetindeki gibi su, ateş, aşk tanrıları falan herhalde… Sormadım. Saat kulesi de dikkat çeken bir yapı. Ukrayna ile aramızda saat farkı falan yok. Aynı saat dilimindeyiz. Lviv’de Türk Lirası da, kredi kartı da geçiyor. 100 Türk Lirası 400 Ukrayna parası ediyor.

Lviv’in çikolatası, vişne likörü, karamelli kahvesi, dans okulları meşhurmuş. Özellikle geceleri geç saatlere kadar eğlence zirveye vuruyor. Gürültü had safhada… Her sokak başında değişik gruplar bir solist, özellikle bir gitar sanatçısıyla çalıyor,  söylüyor; iştirak edenlerle eğleniyor ve bahşiş topluyorlar. Alkol sınırı da aşılıyor. Bunu biraz da Sovyetlerin votka müptelalığının, bir dönemin sarhoşluğunun, uyuşukluğunun devamı olarak görmek gerekiyor.

Volter Oteli’nde kalıyoruz. Akşam yerleştik. Otel eski SSCB misafirhanelerinden bozma bir yer. Ne kadar tamir ve restore edilirse edilsin batıdaki oteller gibi değil. Müzelik olarak kalmaya mahkûm. Sıcak suyu, sabunu, temiz yatağı, interneti vesaire hepsi var ama batı otellerindeki hizmet ve rahatlık yok. Akşam otelimizde çok Türk turist vardı. Sohbet ediyoruz. Ukrayna turuna katılmış çoğu; Kiev, Odesa, Donetsk, Harkov, Rivne, Vinnitsa, Ternopil falan dolaşıp gelmişler. Bizim pek memnun kalmadığımız Volter Oteli’nin diğer Ukrayna şehirlerindeki otellere göre çok lüks olduğunu anlattılar! Şaşırdım. Doğu blokundaki bütün oteller neredeyse birbirine benziyor. Yeni yapılanlar hariç. Sovyet blokundan ayrılan Türk Cumhuriyetlerinde de böyle. Geniş odalar, büyük banyolar var ama hizmet gerektiği kadar değil. Ancak zincir oteller de artık bu bölgelere giriyor, hizmet gelecek ama fiyatlar da astronomik artacak.

Lviv’e gezip dolaşan Türkler otele değişik saatte ve değişik arkadaşlarıyla geldiler. Sohbet ettim. UBER taksi ile gelmeyenler 500, 300, 100 veren olduğu gibi 70 Ukrayna Parası veren de olmuş. Ama aynı yolu UBER Taksi trafik saatine göre 50 ile 80 yani 12.5 TL ile 20 TL arasında gelmiş. Böylesine bir fark var. Taksi ile pazarlık şart. Bunun için de hem dilin olacak, hem gideceğin yeri bilmen gerekiyor.

LVİV HER SAAT HAREKETLİ

Otel’den Opera Meydanına gitmek üzere Uber Taksi bekliyorduk. İzmir’den bir başka grupla geziye katılan deniz kaptanı genç ve insan kaynakları uzmanı eşi ile birlikte, bindik. 80 Ukrayna parası aldı yani 20 TL. Bizden çok ucuz. Biraz da sohbet ettik gençlerle. Onlar akşam İstanbul’a dönüyorlarmış, ceplerindeki Ukrayna parasını bitirmek üzere alış veriş yapacaklarını söylediler. Daha sonra ayrıldık. Opera önündeki parka girdik. Seyyar satıcılar, dondurmacılar, portre ressamları, dinlenmek üzere banklarda oturan gençler, yaşlılar ve aileler. Daha çok da çocuklu aileler. Hemen parkın sokağında ayin yapılıyordu. İçeri girdik. Pek fazla kalabalık değildi. Ancak kilise yetkilileri kurumlarına hem bağış kabul ediyor ve hem de gelir temin etmek için mum vesaire satıyordu. Özellikle hanımlar ve kızlar çok şıktı. Kapının biraz ilerisinde de üç beş genç dilenci, akşamdan kalmış hala uyanamamış bir kaç da yaşlı ayyaş vardı. Biraz ilerdeki kiliseye süslü hanımlar ve beyler peş peşe içeri giriyorlardı. Erkeklerin hepsi siyah elbise giymiş kravatlı, hanımlar moda takımlar içinde Kiliseye girdiler. Hanımların pahalı kokuları dışarıya kadar geliyordu. Merak edip içeri girerken bir yetkili benden, güneşe karşı kullandığım spor şapkamı çıkarmamı istedi ve içerde vaftiz töreni olduğunu hatırlattı. Gerçekten öyleydi. Açık havada dans okulu öğrencileri gösteri yapıyorlardı. Her yaş ve kültürden insanlardı çiftler. Geniş de bir izleyici kitlesi bulunuyordu. Özellikle yabancılar vals yapan çiftlere büyük alaka gösterdiler. Tam karşısında ise mason lokantası denilen lüks bir restoran vardı. Önü de Lviv tramvaylarının hareket noktasıydı ve tam belediyenin karşısındaydı. Rehberimiz bizi “Eğer mason lokantasına girerseniz çok sürprizle karşılaşabilir, eğlenebilirsiniz ama hesap kazık gelebilir, 60 rakamı bir bakmışsınız 600 olmuş, yok eğer mahmur mahmur bakıyorsanız 6000 yazılı vermiş. Yerseniz bunu ödersiniz, kabul etmezseniz tartışmalar uzar gider haberiniz olsun. Hesabı iyi kontrol edin “diye uyardı. Gitmedik. Ne işimiz var? Türk musikisi dinlemek ve 10 günü aşkın süredir yorgunluğumuzu atıp dinlenmek için Türk Lokantasına gidip çorba içtik. Her zaman olduğu gibi Türkiye’den yayın yapan Karnaval Radyosundan Türk müziği okunuyordu. Oh ne güzel… Radyo sürekli açık bulunduruluyor ve Türk müziği yayını yapılıyordu. Nargile içmek aklımdan geçmedi değil ama daha görülecek yerlerimiz vardı ve zamanımız dardı. 60 TL cebimizde kaldı.

SOVYET MADALYALARI SAT SAT BİTMİYOR

Haftanın sonu günü Lviv pazarıydı. Bizdekilere benzer tahmin ediyordum, hem meyve-sebze satanlar ve hem de mutfak malzemeleri, mütevazı giyecekler vs. Hiç de öyle değildi. Opera ve tiyatroya yakın meydanda özellikle ressamlar ve tabloları, hediyelik eşya satanlar, bölgenin meşhur Ukrayna işi el işlemesi örtüler, gömlek ve etekler, Sovyet dönemindeki madalyalar, antika eşyalar, eski fotoğraf makinaları sergilenerek satılıyordu. En fazla stant açanlar da Ukraynalı ressamlardı. Yağlı boya, akrilik ve siyah kalem Lviv tabloları sanatseverleri bekliyordu. Meslektaşları olan eşim karakalem çalışması bir tablo aldı. Öyle anlaşılıyordu ki Sovyet döneminin sanatçıları, yazarları, fikir adamları, mütercim ve müellifleri, tiyatrocuları ve sinemacıları, müzisyenleri hala sıkıntılı ve zor bir dönemden geçiyorlar. Pazarda gözüme takılan bir tezgâhta ise Rus Lider Vladimir Putin’in resmini taşıyan tuvalet kâğıtları oldu. Dünya liderlerinin de resimli kimliklerinin kopyalı birer nüshası gibi görünen plastik kap içindeki kartlar da dikkatimi çekti.

Lviv’in eski, bakımlı tarihi sokak ve mekânlarını dolaştık daha sonra. Yorulunca parkta dinlendik. Yanımıza iki Katolik Polonya asıllı Ukraynalı aile oturdu. Onlara Türkiye’den getirdiğimiz kuru yemiş ikram ettik. Özellikle fıstığı sevdiler. Kabuğunu ayırıp içini yemesini öğrettim. Sohbetimizde 9 torunu olduğunu, öğretmen emeklisi bulunduklarını, Varşova’yı çok özlediklerini, geçim sıkıntılarının mevcut olduğunu anlattılar. Türkiye’den en fazla İstanbul’u tanıyorlar. Oturduğumuz parkta genelde her Lvivli veya her yabancı mutlaka en az bir defa geçiyor. Resmigeçit gibi onları seyrettik. Türk gruplar birbiri ardından geçti durdu.

ECZACILIK ve ÇİKOLATA MÜZESİ

Oturduğumuz cafenin karşısındaki bir lokantadan önce şövalye kıyafetiyle iki delikanlı çıktı. Sonra yerel kıyafetli iki kız. Önce folklor gösteri gibi oyunlar oynadılar. Şövalyeler sanırım bir oyunu sahnelediler. Bizim kılıç kalkan oyunu gibi ellerindeki kılıçları kalkanlara vurup seyirci toplamaya çalıştılar. Cafenin girişinde de kara pelerinli bir heykel vardı. Baş tarafında yüzü yoktu. İnsanlar içi boş olan bu heykelin içine giriyor, başını heykelin yüzüne koyarak pelerinli fotoğraflar çektiriyorlardı. Bu moda Türkiye’ye de geldi. Sultanahmet’teki yerlerde sultan ve padişah olarak öyle resimler çektirmek mümkün. Şöyle arkamı dönüp baktığımda bizim gruptan arkadaşları gördük. Çağırdılar gittik. Hemen karşımızdaki köşede meğer eczacılık müzesi varmış. Oraya girdik. Eczanenin içinden geçtik. Bir zamanlar ilaçlar nasıl yapılıyormuş bölgede, onları gördük, araç ve gereçlerini izledik. Yerin birkaç kat aşağısındaki serin yerlerde ilaç ve malzemelerinin nerede, nasıl saklandığını, ne şekilde damıtıldığını yaşadık.

Daha sonra Lviv’in meşhur çikolata fabrikası ve satış merkezine gittik. 4 katlı binanın her yanı dolu. Her katta satışa hazır onlarca vitrin ve raflardaki boy boy, şekil şekil çikolata sergileniyor. En üst katta ise imalatı yapılıyor. Böylesi grup gezilerinde baktım orta yaşlılar daha fazla yoruluyor, üçüncü çeyreğe yaklaşanlar ise daha fazla gezip dolaşıyorlar.

Akşam ne çabuk oluyor. Üstelik yarın İstanbul’a dönüyoruz. Opera meydanı daha akşamın ilk siyahında müzik gruplarıyla doluyor. Meydandan geçen tramvayların kilolu süslü kaptan hanımları sürekli kalabalıkları uyarmak için zilini çalıyor. Eğlence bitmemek üzere yeniden başlıyor. Az da olsa dilenciler, alkolikler, çiçek satıcıları piyasaya çıkıyor, çocuk arabaları içindeki bebeklerini uyutmaya çalışan genç evliler ise eğlenceden mahrum olmamak için ha bre bebek arabasını sallarken gözleri ve kulakları meydandaki müzikte. Nargile cafede müşteriler yerini alıyor, kamyonet cafe de yeni bir icat gibi sokaklarda hizmet veriyor. Bütün lokantalar, restoranlar, cafeler, parklardaki banklarda boş yer yok. Sokaklarda bile ayakta fazla durmak için bir kalabalığın arasına sıvışıp yer bulacaksınız. Meydandaki onlarca kilisenin çanı her saat başı çalarak uyarıyor. Bu insanların hepsi de yabancı mı, içlerinde yarın işine gidecek Ukraynalı yok mu? Turizm ve turist böyle bir şey mi? Otobüsümüz vaktinde geliyor ve biz toplandığımız yerden otele gitmek üzere hareket ediyor.

“O MANAYI BUL DA BUL / İLLA İSTANBUL’DA BUL”

Yarın da İstanbul’a döneceğiz. Elveda Polonya ve hoşça kal Ukrayna. Merhaba İstanbul, selam güzel memleketimin güzel insanları; merhaba! Dolu uçakta çok sayıda Ukraynalı ve yabancı yolcuyla birlikte Pegasus havalanırken içime Necip Fazıl’ın dizeleriyle İstanbul çektim;

 

“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar,

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;

O benim zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yıldız, suyu telli pulludur,

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,

Ve kavuşmuş rüyalar onda, onda misale;

İstanbul benim canım;

Vatanım da vatanım…

İstanbul,

İstanbul.”

———————————–

RESİMLER:

1.Lviv Havaalanı

2.Polonya’nın ilk Başkenti Krakow Meydanı

3.Orta Avrupa Mimarisinin özelliklerini taşıyan Tarihi Krakow şehri

4.Polonya’da bakımlı atlar, faytonlar ve sürücüleri

5.Polonya’da kebapçımız

6. Polonya’da her kentte simitçi bulmak mümkün.

7.Lehistan milli kıyafetiyle folklorcular

8.Krakow Lehistan’ın ilk başkenti

9.Alman Nazi Kampı Auschwitz-Birkenau

10.12 Ada üzerine kurulan Wroclaw

11.Cüceler Şehri’nin sembol anıtları

12.Wroclaw Kasap Bedesteni bugün sanat merkezi

13. Wroclav Belediye Binası

14. Sicilya zeytinlerini pazarlayan Kadıköylü genç

15. Lodz’da mahallelerin girişleri han kapısı gibi

16. Lodz’da köşklü bisikletler turist taşıyor

17. Piyano çalan müzisyen anıtı ve yazarımız

18. Lodz Şehir Meydanı

19. Chopin’ın her gün konserlerinin verildiği Varşova’daki ev

20. Tarihi Varşova sil baştan yeniden inşa edilmiş

21.Ülkeyi bir baştan bir başa dolayan Vistül Nehri ve yazarımız

22.Festivaller Polonya’nın vazgeçilmezleri

23.Lublin caddesinde havada cambaz heykeli

24. Lavanta ülkeye bol döviz getiriyor

25.Polonya’nın sokak orkestraları

26.Ukranya’da nargile

27.Lviv Opera Binası

28. Bir Türk’e mutlaka rastlanan Lviv Meydanı

29.Parklarda çocuk arabaları

30.Lviv’in bir tarihi sokağı

31.Her sokak Lviv Meydanına çıkıyor

32.Lviv’de ana cadde

33.Lviv tramvayları ve kadın vatmanlar

34.Türk lokantası

35.Rus Lider Putin Ukrayna’da tuvalet kâğıtlarında

36.SSCB Madalyaları bit pazarında

37.Ukrayna’da bir kamyon lokanta

38. Ukrayna’da sokaklarda dans eden yaşlı çiftler

39.Yazarımız eczacılık müzesinde

40.Varşova’da Deniz Kızı Serana Anıtı

41. Polonya’ya hizmet edenler yıldız içinde sokaklarda hatırlatılıyor

42.Çok lüks bir Nazi yatakhanesi!

43.Birkaneu Nazi kampında tuvaletler için 20 saniye müsaade ediliyor

44. Nazi Kampı ziyaretçi rekoru kırıyor

45. İsrailli gençlere Nazi Kampları mutlaka ziyaret ettiriliyor

46.Nazilerin 70 bin insanı yaktığı fırınlar

47.Nazi Kampına getirilen esir çocuklar

48.Esirlerin kamptaki gözlük, valiz, takma bacak ve el, ayakkabı ve giysileri sergileniyor.

49.Nazi Kampını gezerken konuşmak yasak, ancak kulaklıklarda bilgileniliyor

50.Nazi Kampı’ndan bir görüntü

Benzer Haberler

SİSTEM Türkiye’de ekonomi henüz rayına oturmamış. Tabi oturmaz: Ekonomi “Raylı sistem”de...

Yorum 
0

Sabahattin YARAR   Kilis, Yazarlar ve Ozanlar Derneği, çaba ve çalışmalar içinde bulunan arkadaşlarımız...

Yorum 
1

Metin MERCİMEK “KİLİS BAĞLAR ÜLKESİ AMAN AMAN BAĞLAR ÜZÜM BÖLGESİ ÜSTÜNDEKİ SALKIMLAR...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

SİSTEM Türkiye’de ekonomi henüz rayına oturmamış. Tabi oturmaz: Ekonomi...

Yazarlar-Ozanlar… Haydi Hayırlısı… ...

Sabahattin YARAR   Kilis, Yazarlar ve Ozanlar Derneği, çaba ve çalışmalar...

Kilis’in Muhteşem Üzüm Çeşitl...

Metin MERCİMEK “KİLİS BAĞLAR ÜLKESİ AMAN AMAN BAĞLAR ÜZÜM BÖLGESİ...

Bütün Ülkeler Terörü Yaşıyor

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, Türk Ceza Kanunumuzda, suç niteliği...

Gülmek Serbest

Mahmut İ. KANMAZ   “Rahatlık bir yerlerimize battı herhalde… Dırdıra,...

KIZLARIMIZ

Dalında taze çiçek, Pırıl pırıl gelecek, Koparırsan ölecek, Gözümüzün...

Kilis’te 849 kişi adliyeye sevk edi...

Cumhuriyet Başsavcısı Serdar Durmuş, Kilis Adliyesinde son 9 ayda açılan...

Suriye Milli Ordusu askerleri Şanlı...

Suriye Milli Ordusu Özel Kuvvetler askerleri Barış Pınarı Harekâtı’na...

Cırnavuk, hayvancılık hakkında Vali...

Kilis Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği Başkanı Mehmet Cırnavuk,...

Rekortmen okuldan Vali Soytürk’e zi...

Kilis’te 5 yıldır öğretmen ile velileriyle birlikte kan bağışına...

Küçük Sanayi Sitesi kavşağı yeniden...

Küçük Sanayi Sitesinin ana kapısının önünde bulunan kavşağın yeniden...

Meslek Edindirme Merkezleri bayanla...

Kilis Belediye Başkanı M. Abdi Bulut Birleşmiş Milletler ve OCHA’nın üst...

Kilis Barosu Azez Adliyesi’ne yapıl...

Kilis Barosu Başkanı Av. Mehmet Taşcı, yaptığı basın açıklamasıyla...

Bölgesel kalkınmada güçbirliği plat...

Bölgesel Kalkınmada Güçbirliği Platformu toplantısı Gaziantep, Şanlıurfa,...

Kaymakam Kırçuval köyleri ziyaret e...

Kilis’in Musabeyli Kaymakamı Sertaç Kırçuval, Köyleri ziyaret ederek okullarda...

Üniversitede İrfan Sohbetleri sürüy...

Kilis 7 Aralık Üniversitesinde İrfan Sohbetleri devam ediyor. Her ay Kilis’in...

“Çocuk yaşta, erken ve zorla evlili...

Kilis’te, “Çocuk yaşta, erken ve zorla evliliklerin önlenmesi” projesi...

Türk gönüllerden Suriyeli kardeşler...

Genç İHH Suriye’nin Azez kenti ve Fırat Kalkanı bölgesinde bulunan Elbab...