Dolar 32,5506
Euro 34,8861
Altın 2.430,78
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 32°C
Açık
Kilis
32°C
Açık
Çar 33°C
Per 30°C
Cum 32°C
Cts 32°C

Mal Canın Yongasıdır

Mal Canın Yongasıdır
A+
A-
28.05.2021
552
ABONE OL

Hayattan Kesitler-XXVI

Mal Canın Yongasıdır

Memik KÖMEKÇİ

Dokuz-on yaşlarındaydım. Hani kuyulu göl kenarında söğütten bir dal kırarak at yapıp bindiğimiz günlerdi. O yıllarda Yavuzeli yeni ilçe olmuş, Araban yolu şimdi olduğu gibi o zaman da ilçemizde geçmekte olup bakımsız ve çok virajlı bir yoldu. Sık sık virajlarda arabalar bozulur, Karadağ’ı zor çıkarlardı. O yıllarda yolumuz bazalt siyah kesme taşlarla döşeliydi. Biz çocuklar yolda atçılık oynarken sık sık taşların keskin kenarları ya ayaklarımızı keser, ya da takılır düşerdik. Onun için elimizde, ayağımızda hiç yaramız eksik olmazdı. Her yıl greyder yol kenarlarını bir arık açar gibi açar, kışın yağmur suları yolun her iki yanında dere gibi akardı. Daha sonraları bu döşeme yol düzlenerek, üzerine beyaz çakıl taşlar döküldü. İşte o beyaz çakıl taşları tam da atçılık oynamaya uygun bir şoseydi. Biz o yıllarda bu yola demiryolu diyorduk. Her gün değnekten atlara biner çakıllı yollarda dörtnala koşardık. Koşarken çakılların çıkardığı seslere bayılırdık.

İşte yine böyle bir gündü. Arkadaşlarım hazır atlarımız varken bağa gidip üzüm yiyelim dediler. Çünkü orada bulunan herkes akraba ve hepsinin bağları vardı. Bir tek bizim bağımız yoktu. Herkes bu karara uymuş, ben ise çekimser kalmıştım. Bütün çocuklar atlarını şahlandırırken, benim atım düşüp ayağını kırmıştı! ( Ben bindiğim değneğin ucundan bir parçayı kırmıştım). Arkadaşlarım neden kırdığımı sorduklarında ise atımın ayağı kırıldı, siz gidin, ben gelemeyeceğim dedim. Senin atın dayanıklı ve güçlü, haydi sür de gidelim dediler. Gitmemek için biraz direndiysem de beni ikna ettiler. Böylece ben de atımı sürdüm.

‘Tiki tak, tiki tak, hiihaha ha’ sesleriyle atlarımızı koştura koştura bağ yolunda ilerliyorduk. Ben yine de temkinli koşarak biraz gerilerinde kalmaya özen gösteriyor, çekinerek ilerliyordum.

Bağ yolu toprak bir patikaydı. Zaman zaman genişliyor, zaman zaman daralıyordu. İşte özellikle daraldığı yerlerde otlar adam boyu yükseliyor, bazı yerlerde hayıt otları, bazı yerlerde ise hardal ve çakırdikenleri yükseliyor, yolun üzerinde arada bir ya kertenkele veya küçük bir elöpen ayaklarımızın dibinde kaçarak kenardaki otların arasında kayboluyordu. Hele bir de yolun üzerine tünemiş bir bıldırcın anîden uçmaz mı? İşte o zaman atımız ürküyor, biz yolun kenarına doğru kaçışıyorduk.

O yıllarda insanlar ürünlerini birlikte ekip biçer, birlikte yorulur, birlikte sofralar kurarlardı. Herkes bir aile gibiydi. Çoğu zaman arkadaşlarımla birlikte yemek yerdik. Anam bir tepsiye dizdiği yiyecekleri ve demetle ekmeği (yufka ekmek) koyar, komşu çocuklarıyla hep birlikte yerdik. Başka bir gün de onların evinde yerdik. Bu harfeneye (ortaklaşa yemeğe) herkes alışkındı. Bazen koltuğumuzun altına bir bazlama, elimize de kocaman bir peynir alır, oynadığımız yerde hem yer, hem de paylaşırdık.

İki çocuk anlaşmazlığa düştüğünde, yoldan geçen her hangi bir büyük müdahale eder, her ikisine de darılırdı. Kavga ayıp sayılır, kesinlikle tasvip edilmezdi. Yalnız başına bir çocuk akşama kadar sokaklarda oynasa da başına çirkin bir olayın gelmesi mümkün değildi. Bir memleket onun sahibi sayılırdı.

İşte bu güzel ve kardeşane duygularla oynar, arkadaşlarımızla her şeyimizi paylaşmaktan kaçınmazdık. Bütün oyun ve oyuncaklarımız kendi icatlarımız olurdu. Bizdeki oyuncağın aynısını arkadaşımıza da yapar birlikte oynardık.

Bu güzel ortamda yetişen biz çocuklar, atlarımızı şaha kaldırarak dörtnala koşturup bağa kadar gelmiştik. Bağın girişinde önce bir durakladık. Herkes kendi bağından bir iki salkım üzüm kesecekti. Kendi aralarında anlaşarak bağa girmeye başlarken, bağda gezinen amcaoğullarından B.Y. durmalarını söyledi.

– Bu saatte burada ne işiniz var? Bu kadar adamla bağa mı gelinir? Hem bu çocuğun ne işi var bağda? Neden mahallede çocukları toplayıp geliyorsunuz?

– Ama amca biz kendi bağımıza geliyoruz. Sizin bağa girmiyoruz ki.

– Olsun, bir daha yabancı kimseyi bağa getirmeyin. Mal canın yongasıdır yeğenim.

Her önüne geleni toplayıp gelirseniz, ne bağ kalır, ne de dağ kalır. Haydi yeğenim sen de dön evinize git. Bir daha da buralara gelme sakın.

Ben kıpkırmızı kesilmiştim. Önce biraz afallayıp yutkunmuş, sonra büyük bir suç işlemiş gibi hemen geriye dönüp hızlı adımlarla oradan uzaklaşmıştım. Arkadaşlarım arkamdan baka kalmışlardı. Adam haklıydı; “mal canın yongasıydı.” Yürürken gözlerim dolmuş, yolun her iki yanını saran hayıt otları ve çakırdikenleri yolu daraltsa da, arada kertenkele, elöpen ve bıldırcınlar anîden pırrr diye uçsa da hiçbir şeye aldırış etmeden yürüyordum. Bu üzüntüyle evimizin alt tarafındaki don yunağına nasıl geldiğimi bilemiyorum. Sıcakta hızlı hızlı geldiğim için dilim, damağım kurumuştu. Kuyunun başında su çeken mahallenin kızlarından su istedim. Kovayı kuyuya sallayıp bir kova su çektiler.

– Ne kadar terlemişsin? Önce suyunu iç bakalım.

Daha sonra kızlardan biri,

– Gel şuraya da yüzünü yıkayalım. Bu sıcakta nerden geliyorsun sen böyle?

– Hiiç, şurada oynuyordum! Havanın sıcak olduğunu unutmuşum. İşte şimdi geldim.

– Ayaklarını uzat da onları da yıkayalım. Biraz serinle de evinize git. Haydi canım.

O abla elimi, yüzümü ve ayaklarımı yıkayarak beni biraz serinletti. Bir süre kuyunun başındaki dutun altında oturdum, daha sonra kalkıp yavaş yavaş evin yolunu tuttum.

Bir daha hiç kimsenin bağına çok özel daveti olsa bile bir bahaneyle gitmeyecektim. Ne de olsa babam köşkerdi ve bana arada bir harçlık veriyordu. Öğle yemeğinde üzüm ekmek yiyor, Çarşıda en güzel üzümleri seçerek parasıyla almak en güzeliydi. Hem yerken istediğim kadarını arkadaşlarıma ve dostlarıma ikram edebiliyordum.

Buna rağmen ilerleyen günlerde komşular bize üzüm verdiklerinde yemiyor, payıma düşen bir veya iki salkım üzümü alıp, onların evinin dış kapısının tokmağının halkasına bir iple bağlıyor, üzerine de “Mal canın yongasıdır” yazıyordum. Bu olayı anneme ve babama bile söylemiyordum. “Gönülsüz verilen aş, ya karın ağrıtır, ya da baş” diye düşünüyordum. Bağa kadar gitmişken bir salkım üzüm vermeyen adamlar, gösteriş olsun diye eve üzüm gönderiyordu. Gereği yoktu gönülsüz ikramın. Biz küçük bir tarlamıza ektiğimiz sebzelerden önce olmayan ve mahrum olan komşulara gönderir, kalanını biz kullanırdık. Bazen dağıttığımız için evde kalmaz, komşulardan isterdik. Köylerden hayvanıyla, satmak için iki mahra kavun getiren köylü biri bizleri hiç tanımadan, gelin çocuklar size kavun vereyim de kesip yersiniz derdi. Sanki o yolda bulmuş da, mal canın yongası değildi.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.