Dolar 33,0372
Euro 35,9878
Altın 2.559,61
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 35°C
Açık
Kilis
35°C
Açık
Paz 36°C
Pts 36°C
Sal 36°C
Çar 38°C

Muhtarın Sağına Oturdum

Muhtarın Sağına Oturdum
A+
A-
26.11.2020
394
ABONE OL

HAYATTAN KESİTLER-VIII

Muhtarın Sağına Oturdum

Memik KÖMEKÇİ

 

Ocak 1982 yılı, ben İslâhiye/Akınyolu’nda yeni öğretmendim. O yıllarda köyün muhtarı doksan yaşlarında, iriyarı babayiğit, bir gözünde hafif görme özrü olan ve gözlük kullanan (Kör Şeyho lakaplı) Şeyho Durukan’dı. Akınyolu üç ayrı köyden oluşmakta ve tek muhtarlıktan yönetiliyordu. Yani kısacası Şeyho Amca üç köyün muhtarıydı. Bu köyler sırasıyla. Selverköy, Müsikanlı ve Berviyanlı köyleriydi. Tamamına ise Akınyolu denilmekteydi. Bu köylerin arazileri ova ve geniş düzlüklerden oluşmakta olup, başta bibercilik olmak üzere genelde sulu tarım yapılmaktaydı. Her yıl dağ köyleri buralara gelip ırgatlık yaparlardı. Başlıca geçim kaynakları, tarım ve hayvancılıktı.
Muhtarın evi köyün kuzey doğusunda yüksekçe bir tepenin üzerinde, önünde geniş bir bahçesi ve bir oturma salonu bulunan büyük bir evdi. Köylüler her gün yemeklerini yedikten sonra muhtarın evinde toplanır sohbet ederlerdi. Köye gelen her yabancı misafir mutlaka muhtarın evinde ağırlanırdı.
Uzun kış gecelerinde ve misafirin olmadığı günlerde kitap okuma saati yapılırdı. Kitabı sırasıyla telaffuzu düzgün olan öğretmen, imam ve lise mezunu gençler okur, yoruldukça başkasına devrederdi. Kitap okurken kadın, erkek ve çocuklar hep bir arada bulunur, kesinlikle konuşulmazdı. Kim konuşursa yaşına bakılmaksızın gruptan atılır ve azarlanırdı. (Azarı işitmek bile herkese hoş gelir, tebessümle karşılanırdı.) Kitaplar genellikle Eba Müslüm Horasani, Peygamberler tarihi ve benzeri kitaplardan oluşurdu. Okuma sonunda bazı abartılı anlatımlar hakkında konuşmalar ve yorumlar yapılırdı. Mesela “Eba Müslüm Horasani bir kılıç darbesiyle üçyüz kişiyi devirdi. Yaprakları halı büyüklüğünde bir ağacın altına uzanmış yatıyordu.”… gibi.

Selverköy
Kısa sürede muhtarın evine takılmaya alışmıştım. Gitmediğim günlerde mutlaka birini gönderir ve beni çağırtırdı. Biraz geç gittiğimde ise bana kızar yemeğe gelmediğim için öfkelenirdi. Ben de her gün oraya yemeğe gitmeye utanırdım. Gitmediğim zaman bastonu çekip evime kadar geldiği günleri hatırlıyorum. Muhtarın odasında, yere bir döşek serili ve döşeğin kenarında duvara yaslı bir çift yastığı bulunur, bunun üzerine yalnız kendisi otururdu. Bir tek istisnayla bir de ben oturabilirdim. Başkası kesinlikle oturamazdı. Oğlu olmadığı için beni kendi oğluymuş gibi sever ve oturduğu döşeği bile benimle paylaşırdı.
Bir hafta sonu beni çağırarak Berviyanlı köyüne davete gideceğini, ev sahibinin beni de getirmesi için rica ettiğini söyledi. Ben de davete icabet gereği ve muhtarı kırmamak için tamam dedim. Daha sonra imama (Kenan Bal’a) haber salarak üçümüz gitmeye karar verdik.
– Bana bak Memik Öğretmen, sana bir şey diyeceğim ama sakın unutma.
– Peki, muhtarım söyle dinliyorum.
– Oraya gittiğimizde bize öğle yemeği verecekler. Yemekte sen mutlaka benim sağıma otur.
– Hayır, mı muhtarım? Sofraya oturmanın sağı solu olur mu? Doğrusu ben bir şey anlamadım.
– Olsun, sen beni dinle gerisine karışma.
– Peki, olur dedim ama şimdiden merak etmeye başlamıştım bile.
Daha sonra Kenan Hoca da geldi ve yavaş yavaş yola koyulduk. Yolumuz pek uzak sayılmazdı. Altı, yedi kilometrelik bir yoldu. Sohbet ede ede köye kadar yürüdük.
Köylüler ve ev sahibimiz Mamik bizi evin önünde karşıladılar. Hoş beş ettikten sonra genişçe bir odaya aldılar. Evin her tarafına döşekler serilmiş, yastıklar dizilmişti. Muhtar ortada bulunan kalın bir döşeğin üzerine oturdu. Ben de hemen acele davranıp sağ tarafına geçtim. İmam da mecburen sol tarafına oturdu. Buraya kadar durumu iyi idare edebilmiştim. Muhtar alttan alta bakıp tebessüm ediyordu. Daha sonra çaylarımız geldi. Bir genç çayları dağıtırken, diğeri şeker tutuyordu. Bir kaç dakika içinde çaylarımızı yudumlamaya ve koyu bir sohbete daldık. Şeyho amca konuşurken adeta ders verircesine hayattan örnekler ve misaller vererek konuşuyordu. Ben onun bu tür konuşmalarını çok seviyordum. (Arada bir not almadığım için halen hayıflanırım.)
Sohbet uzamış ve öğle vakti gelmişti. Muhtarla birlikte birkaç kişi abdest alarak öğle namazını kıldılar. Namazdan sonra odaya sofralar serildi. Sofranın kenarlarına deste deste yufka ekmekler bırakıldı, kaşıklar dizildi. Sırada yemeğin gelmesi kalmıştı. Az sonra elinde bir tepsiyle gelen genç tepsiyi muhtarın önüne bıraktı. Tepside bol pilav ve pilavın tam orta yerinde ağzı yukarı bakan bir bütün kelle oturtulmuştu. Daha sonra aynı şekilde pilavın orta yerine oturtulmuş kuzunun yağlı iki parçadan oluşan döş etini de getirip imamın önüne koydular. Sıra bana gelmişti. Gittikçe merakım artıyordu. Ben meraklana durayım üzeri haşlanmış etten görünmeyen bir tepsiyi de getirip benim önüme bıraktılar. Daha sonra da diğerlerinin yemekleri tabaklarla getirilip bırakıldı. Servis işi tamamdı. (Daha sonra muhtarın bana dediğine göre, en ağır misafire pilav üstü kelle, solunda oturan misafire pilav üstü yağlı döş, sağında oturan misafire ise pilav üstü et verilirmiş.) Bu eski bir gelenekmiş. Böylece eski bir geleneği de uygulamalı olarak öğrenmiş oluyordum.
Artık yemeğe başlayabilirdik. Önce muhtar hep birlikte buyurun dedi ve yemeye başladık. Ben yemekte utanarak lokmaları çok küçük ve etleri de çok az alıyordum. İmam sağına soluna bakındıktan sonra iştahla yemeğini yiyordu. Muhtar ise kuru kellede birkaç parça et koparmaya çalışıyordu. En sonunda dayanamayıp,
– Kaldırın şu kuru kafayı da bana da yumuşak et verin, zaten dişlerim kesmiyor, dedi.
Hemen muhtara da benimki gibi etler geldi. Neşeyle, sohbetle yemeğimizi yedik. Sofradan çekilirken baktığımda imam o yağlı döş etinin tamamını bitirmiş, muhtar epey yemiş ama bir miktarı kalmış, benimkinin ise yarıdan fazlası olduğu gibi duruyordu. Yerken utandığım için hemen doyuvermiştim. Böylece yemeğimizi yemiş üstüne de tekrar taze çaylarımızı içmiştik. Çayı içtikten bir saat kadar sonra ev sahibimiz Mamik’ten müsaade isteyerek kalktık. Mamik ve diğer akrabaları bizi köyün çıkışına kadar yolcu ettiler. Çıkışta sarılıp tek tek tokalaştıktan sonra biz üçümüz yola koyulduk. Yürürken herkes yediğini hazmetme gayretinde ve sen şöyle yedin, ben böyle yedim sohbetinin tadını çıkara çıkara köye geldik.
Muhtarın evinin önünde on, onbeş kişi oturmuş çay içiyordu. Bizi görünce espriyi patlattılar.
– Vay be şunlara bakın, ne kadar çok yemişler, göbekleri kendilerinden önde geliyor! Gibi laflar söyleyip gülüşüyorlardı.
Muhtar,
– Oğlum, sizin yerinize de yedik ne yapalım. Adam olsanız sizi de davet ederlerdi! Diye karşılık verince, sus pus oldular. Ayağa kalkıp bizlere yer verdiler. Beş dakika kadar oturduktan sonra imam midesi bulandığını ve kalkması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine muhtar imama takılarak,
– Yağlı eti nasıl götürdün? Sonunu hiç düşünmedin mi? Bak Memik Öğretmen ne kadar rahat, başka zamana da yer bırakmış. Sen hepsini bir güne sığdırırsan böyle olursun işte, deyince, imam hışımla orayı terk etti ve bir ay kadar muhtarın yanına gelmedi. Daha sonraki günlerde bize sitem ederek bana yağlı eti yedirip hasta ettiniz. Ben bileydim gelmezdim diyordu ama sonunda muhtarla barıştılar. Bundan sonra ben de her yemekte ve her yerde muhtarın sağına oturacağım diyordu ama benim yerimi hiçbir zaman elimden alamadı. Muhtarı rahmet, imamı şükranla anıyorum.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.