Dolar 32,3565
Euro 34,4292
Altın 2.435,74
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 22°C
Hafif Yağmurlu
Kilis
22°C
Hafif Yağmurlu
Paz 24°C
Pts 27°C
Sal 27°C
Çar 28°C

Nostaljinin Öğrenci Hali ve Düğmeli Kedi

Nostaljinin Öğrenci Hali ve Düğmeli Kedi
A+
A-
16.06.2021
763
ABONE OL

Mahmut İhsan KANMAZ

Merhaba sevgili arkadaşlarım.

Bugün yine nostaljiyle karışık bir şeyler yazmak ve bu minvalde duygularımı ifade etmek istiyorum sizlere.

Bunun için biraz gerilere gideceğim izninizle.Bayağı bir geriye anlayacağınız.Ta, ortaokul dönemlerime hem de.

Kara veya mavi önlükten kurtulup, kravatla tanıştığımız zamanlara gideceğiz kısmet olursa.

Saçlarımızın sıfır numara değil de, biraz daha insaflısı, üç numara tıraşlandığı yıllara yani.

Her sabah okulun önünde sınıf sınıf boy sırasına girip, avuçlarımız içinde bembeyaz bez mendilimiz varken, üzerine iki elimizin parmaklarını uzattığımız ve tırnak kontrollerinin yapıldığı zamanlara.

Ya okul müdürü veya yardımcısı yapardı bunu. Kazara tırnaklar uzun ve kirliyse vay halinize o zaman.

Saçlar içinde durum aynıydı.

Öğretmenlerden biri elinde makasla, sıra sıra sınıflara giden öğrencilerin açlarını dikkatlice inceler ve azıcık uzun gördüklerine de makası vururdu boydan boya. Tabi hemen berbere gitme şansınız yok. O gün akşama kadar, tuhaf bir görüntüyle dolaşır ve aramızda gülme konusu olurdu bu damgalı halimiz.

Okul çıkışı zoraki berbere gidip, şekil ve sıfatımızı azıcık düzeltirdik. Gerçekti bütün bunlar.

Bir öğrencinin en sevdiği ses hangisidir desem, ne cevap verirsiniz acaba? Bence teneffüs zilidir. Bilmem katılır mısınız?

Okul hademesi yapardı bu işi genelde.

Bazen birkaç dakika gecikirdi de, için içinöfkelenirdik zavallı hademeye.

Eğer o ders bizim için bir kabus gibiyse ve sözlü falan yapılıyorsa, dakikalar saate dönüşürdü sanki. Zil sesiyle rahat bir nefes alırdık. Şimdiki gibi elektronik ve ağdalı, nağmeli müzik sesi değildi bu ziller.

Bildiğiniz, çıngıraklı ve sapından tutup sallamalı zillerdi onlar. O yüzdendir ki, bir öğrencinin zihninde yer eden en anlamlı ses, işte hep o ziller olmuştur.

Tıpkı Hababam Sınıfı’nın sevimli hademesi, rahmetli Adile Naşit’in okul koridorlarında elinde salladığı zil gibi yani.

Yine çok iyi hatırlarım da, bizim zamanımızda okullarda “Resim” dersinin dışında, bir de “El işi” dersi olurdu.

Tahmin ederim sizlerde bilirsiniz.

Resmen atölyeler olurdu okulda. İçinde her türlü alet edevat mevcuttu. Dersler de bu atölyelerde yapılırdı genelde.

Burada amaç, çocuğun içindeki yaratıcı ve estetik gücü ortaya çıkarmaktı.

Kadirli Ortaokulu’nda okurken, ağaçtan saban yapardık mesela. Çok zordur.

Düşünebiliyor musunuz?

Her ne kadar ben pek beceremesem de inanılmaz birebir aynını yapanlar olurdu. Bıçaklarla yontar, zımparayla düzleştirirdik. Belki de bugünün birçok ağaç ve mobilya ustaları, o dönemlerden yetişmedir kim bilir…

Alçıdan kalıp döker, ortaya birçok güzel eserler çıkarırdık mesela. Zira yaratıcılıkta sınır yoktu bizim için.

Plastik oyuncakların içini alçıyla doldurur, donmasını beklerdik. Sonra onu dikkatlice çıkarır ve boyardık rengârenk.

El işi kâğıtlarından harikalar yaratırdık.

Uçurtmalarımızı kendimiz yapardık.

Üç tane İnce kamış çubuğu ortasından iple sıkıca sabitler, kenar uçlarını iplerle birbirine bağlardık. Sonra renkli kâğıtlarla kaplayarak altıgen gövdeyi meydana çıkarırdık.

Kuyruğunu da aynı kâğıtları ince ince şerit gibi keserek oluşturduktan sonra, uçurtmamız hazır demekti. Burada önemli olan, terazi denen denge iplerini ortalamaktı. Sonra varsın gökyüzünde süzülsün uçurtmamız, bir güvercin gibi…

Uçurtmanın dışında, grapon kâğıtları ve geniş naylon kurdeleler de, yaratıcı zekâmızın en çok kullandığı materyaller arasındaydı.

Lüks lambalarının camını satın alır, etrafını renk renkkurdelelerle sarardık.

Ortaya da ilginç fener veya abajurlar çıkardı.O nedenle bizim jenerasyonun el becerileri ve tamirat işlerine yatkınlığı bir hayli fazladır.

Bazen de, küçük küçük renkli çakıl taşlarından, portreler ve figürler yaptığımı bilirim. Bunun için, tablo büyüklüğündeki bir kontrplak üzerine, önce yapacağımız resmi kara kalemle çizer, ondan sonra da beyaz tutkala batırdığımız taşları uygun yerlere yapıştırırdık. Tabi yüz hatlarını değişik renklerle belirginleştirmeyi ihmal etmeden.

Patates baskılarını hatırlayanlarınız var mı sevgili arkadaşlarım?

Bir patatesle neler yapardık değil mi?

Ortadan ikiye kesilmiş patatesin üzerine, istediğimiz şekli bıçakla kabartır ve sulu boyayla renk renk boyardık.

Sonra gelsin, resim defterimiz üzerine patır patır bastırıp, birbirinin aynısı gibi olan, çok sayıda baskı resimler. Hoş günlerdi vesselam.

O yıllarda yine Kadirli Ortaokulu’nda Kemal Onaran adlı bir resim hocamız vardı, Allah rahmet eylesin çok şeyler öğretmişti bize.

Babacan ve tam bir İstanbul beyefendisiydi. Mekânı cennet olsun…Sabır küpüydü sanki.

Bunların haricinde, her çocuğun olmazsa olmazı olan oyuncak mevzusu da önemlidir.

Eğitim bilimciler diyor ki, oyuncak çocuğun kişiliğinin oluşmasında çok önemli bir yere sahiptir.

Ama o yıllarda bizim oyuncaklarımız fazla değildi şimdikiler gibi. Daha doğrusu dışardan bize oyuncak alınmazdı.

Kendimiz üretirdik onları da. Telden arabalar yapardım mesela. Çok da güzel olurdu. Kilis sokaklarında büyük bir cakayla ve fiyakayla sürerdim onu.

Yine renk renk arabalarımız da yoktu bizim. Yassı, bildiğiniz taşlar arabamız olurdu. Kimi taksi, kimi kamyon, otobüs…

Size bir şey daha söyleyeyim mi?

Kilis’teki Rahmetli nenemin ve dedemin boşalan ilaç kutuları, benim için birer arabaya dönüşürdü. Küçük kutular taksi olurdu, daha büyükleri otobüs falan.

Bazen onlara iğne şişelerinin plastik kapaklarıyla tekerlek bile yapardım.

Düşünün bir ilaç kutusunun yürüyebilen bir arabaya dönüştüğünü.

Bütün bunlar imkânlar olmadığı içindi.

Kadirli’deki o ahşap evimizin önündeki bir küçük kum veya toprak yığını, rahatlıkla benim duble yolum ve trafik alanım olabiliyordu.

O kum yığını üzerinde rampa yollar ve virajlar yapardım. Sonrada taş arabamı bu yollarda sahiciymiş gibi zevkle sürerdim.

Korna sesini, tiz ve çocuk sesimle bir güzel çıkartır ve akşamı akşam ederdim.

Rahmetli annemin Kilis şivesiyle bana avaz avaz bağırmasıyla, eve çıkma zamanının geldiğini ancak anlardım.

“Mahmuuuttt!… Akşam oldu tez gel eve. Yimekyiyicik, de hadi!…” Tabi bu uyarıyı birkaç kez tekrarlardı güzel anam.

Oyuna iyice dalıp havanın alacakaranlık olmasına kadar kaldığım da olurdu hani.

O zamanda eve gidince birkaç terlik saldırısına maruz kalırdım haklı olarak.

Canım çocuktuk işte. Ne anam beni anlıyordu tam olarak, ne de ben onu…

Tabi tahmin edersiniz ki, yemek sonrasında da, ertesi günün ödevlerini dilim dışarda ve ağzım bir karış esneyerek yapardım.

Ama yapardım yine de…

Saman sarısı defter niyeyse matematik için ayrılırdı. Kareli defterler geometri ve diğer fen dersleri için, büyük boy harita metot defterleri de başka dersler içindi.

Kalem ve silgi dayanmazdı bizlere…

Kalemin ucu çat diye kırılır çoğu zaman ve hemen kalem açacağıyla “hırt hırt” yontardık.

Silgiyi ortasından delip iple boynumuza asardık. Ne yapalım her şeyi idareli kullanmak zorundaydık.

Yılda bir pantolon alınırdı bana.

Ayakkabım naylondandı. Kundura şeklinde, ama naylon… Olsundu, o bile kıymetliydi o zamanlar. Kelepçeli yerinden yırtıldığı zaman, ateşte ısıtıp yapıştırırdı annem. Onu bile dikkatli kullanırdık.

Sadece ben değil, bütün herkesin hal ve ahvali buydu genelde. Benim yaşımda olanlar hatırlayacaklardır mutlaka.

Nereden nereye!…

Evet, bütün bunlar mazi oldu artık.

Geride hoş bir sadası kaldı sadece.

Bütün bunları niye anlatıyorum biliyor musunuz?Bir yere bağlayacağım ve bir kıssa anlatacağım da ondandır bütün gayretim ve telaşım.

Vaktiyle yurdun bir köşesinde ve oradaki okulların birinde geçer hikâyemiz.

Bakmayın hikâye dediğime. Tamamen gerçek ve yaşanmış bir öykü bu.

Burada gayet mütevazı bir okul vardır.

Öğrenci ve öğretmenlerinde çok mutlu olduğu bir küçük okulcuk işte…

Ahmet de öğrencilerden birisidir.

Çoğunluğun mutlu olmasına koşut, onun durumu biraz farklıdır. Çünkü annesi onu doğururken hayatını kaybetmiş, babasıda daha sonra çocuğunu ortada bırakıp kaybolup gitmiştir sözüm ona kahrından. Yapayalnız kalmıştır Ahmet.

O nedenle mecburen bir yurda verirler.

Bakacak kimsesi olmadığından değil, sahip çıkacak olanların yokluğundandır.

Çok zor günler geçirir öksüz ve de yetim Ahmet. Yetim diyorum, zira babası hem var hem yok gibi. İkisinin de yüzünü hiç görmemiş bir çocuk için, başka ne denebilir ki? Öksüz ve yetimdir o…

Günler günleri, yıllar yılları kovalar ve Ahmet okullu olur artık. Yurtta okuyan diğer arkadaşlarıyla birlikte gidip gelir, çok sevdiği okuluna…

Bir gün, resim ve elişi öğretmeni, öğrencilere bir ödev verir ve der ki, “Çocuklar, herhalde hepinizin evlerinde annenizin dikişlerinden artakalmış düğmeler vardır.

Bir dahaki derste onları kullanarak birşeyler yapmanızı istiyorum sizlerden.

Belirli bir konu vermiyorum size ama bu sizin en çok sevdiğiniz bir şey ya da en sevdiğiniz kişi olsun… Tamamen size kalmış. Ne istiyorsanız onu yapın. Ama dediğim gibi, bu yapacağınız şey en sevdiğiniz birileri olsun.

Kullanacağınız tek malzeme de sadece düğmeler olsun. Düğmelerin nasıl olacağı da sorun değil. Yeter ki onlarla birşeyler yapın ve yaratıcılığınızı sergileyin.Anlaştık mı?

Nasıl yapacağınızı da anlatayım.

Bir ödev kartonu üzerine önce sevdiğiniz kişinin yüzünü çizin. Tamamen benzemesine gerek yok. Yapabildiğiniz kadar. Sonra da bunun içini yapıştıracağınız renkli düğmelerle doldurun. Sözgelimi, gözler maviyse mavi düğme, siyahsa siyah düğme kullanın.

Diğer yerler için de aynı. Tamam mı?

Hadi göreyim sizi!…”

Bir hafta sonra yine aynı gün ve saatte, öğrenciler ellerindeki ödevlerle sınıflarına gelirler.

Kimi kırmızı düğmelerle babasını resmetmiş, kimileri özenle kâğıda yapıştırılmış yeşil düğmelerle anne ya da kardeşlerinin gülen ve mutlu yüzlerini göstermeye çalışmış ve kimi de pembe veya mavi düğmelerle amca ya da halayı ifade etmiş. Herkesin hayali ve sevgisinin önceliğine göre yani.

Öğretmen sıraların arasında dolaşıp tek tek yapılanları kontrol ederken, sıra Ahmet’e gelmiş.

“Evet” demiş öğretmen derin bir iç çektikten sonra, “Sen ne yaptın bakalım Ahmet?” Hadi göster ödevini!

Ahmet biraz mahcup ve üzgünce, “Öğretmenim ben o kadar çok düğme bulamadım. Yurttaki öğretmen ve annelerim bana sağdan-soldan bulup buluşturdular işte bir şeyler.

Ancak benim yüzünü hatırlayabildiğim hiç bir yakınım olmadığı için, ben de yurdun bahçesinde bakıp büyüttüğümüz ve onunla oynadığımız “Garip” adını verdiğimiz sevimli kedimizi size tanıtmak istedim.

Çünkü o da benim gibi kimsesiz ve yapayalnız bu hayatta. Benim gibi garip o da.

İşte bu benim hayatta en sevdiğim canlı ve en sevdiğim şey…

Öğretmen hem çok duygulanmış ve hem de çok gururlanmış böyle bir çocuğun kendi öğrencisi olduğu için.

Sıra not vermeye geldiğinde, Ahmet’in düğmeli kedisine kırmızı kalemle kocaman bir 10 vermiş. Arkadaşları da Ahmet’i kutlayıp onun eserini okul duvarına asmışlar.Hepsi de Ahmet’le gurur duymuşlar.

İşte düğmeli kedinin hikâyesi böyle değerli arkadaşlarım.

Yazım çok uzadığı için, bu kadar özetleyebildim sizlere. Ancak derdimi anlatabildiysem ne mutlu bana…

Bugün okul sıralarına gittik ve hoş bir sada işittik o dönemlerden.

Yeri geldi kara önlük dedik, defter dedik kitap dedik ve yeri geldi, asıl Ahmet’in “Düğmeli kedi”si Garip’le gözlerimizi yaşarttık.

Ahmet bugün ne halde diye sorarsanız, demek isterim ki, o şimdi çok başarılı bir veteriner.Yine sevimli dostlarımızla kedilerle ve “Garip”lerlehaşır neşir.

“Onlar ermiş muratlarına, bizler çıkalım kerevetine” deyip, sizlere selam, sevgi ve saygılarımı sunayım sözümün sonunda…

Sağlıcakla kalın ve Allah’a emanet olun.

——————————————————————-

Fotoğraflardan ikisi, Kadirli 7 Mart İlkokulu’nda okurken çekildi. İbrahim Yazıcı ve Kenan Bilim kardeşlerime rahmet dilerim Allah’tan.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.