Dolar 31,2166
Euro 33,9360
Altın 2.043,32
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 17°C
Açık
Kilis
17°C
Açık
Cum 16°C
Cts 15°C
Paz 17°C
Pts 16°C

Ordu, Karadeniz’in Ortancası

Ordu, Karadeniz’in Ortancası
A+
A-
29.04.2015
485
ABONE OL

İstanbul’dan Piraziz’e Yol Gider

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

Gökten boşalırcasına yağıyordu yağmur. “Gök delindi” denilen belki de böyle bir şey olsa gerek. Baharda böyle bir berekete “berekallah” derim sadece. İstanbul’da o gün şimşekler çakmıyor, yıldırımlar düşmüyordu ama bir kış günü yağmuru vardı sanki. Sicim sicim değil, kendir kendir iniyordu yağmur toprağa, yollara, evlere her şeye. Toprağa diyorum eğer yağmur İstanbul’da çimentodan arınmış toprak bulursa yere iniyordu.

Şerifali’den sabah erken çıkıp Göztepe’ye geldik eşimle. Çemenzar’dan Toyota’mıza kaptanlık edecek Burkan’ı da alınca ekibimiz yola çıktı. Üç kişilik Çiftçigüzeli Ailesi 900 km yol kat edecek bu seyahatte. Kızım Furkan’ın Antalya’dan dün akşam ağlayarak ilettiği habere takılı kaldım “Emin Babamı kaybettik.” Dualarla andım merhum Emin Tirali’yi. Cenazesi de yarın kalkacak. Oğlu güzel insan İsmail Tirali yurtdışındaydı. Haber etmişler. Programını iptal ederek aktarmalı da olsa Türkiye’ye dönmüş sabaha karşı. Onlar da Ankara’dan yola çıkacak.

Turnikeleri geçtikten ve otobana girdikten sonra hiç ara vermeyen yağmuru daha sonra fark bile etmedik. TSK Mehmetçik Vakfı Tesislerinde depomuzu doldurduk. Üç beş gazete aldım gündemi kaçırmayalım diye. Arabamız yol alıyor, silecekler harıl harıl çalışıyor, yanımızdan geçen TIR ve kamyon gibi büyük araçlar aracımızın ön camını birkaç saniye önümüzü göremez hale getirip sular altında bıraksa da kaptanımız üstesinden geliyor.

TOTEMLERDE BİR ŞEY VAR

Bolu’da kar serpiştirmeye başladı. Yağmurla yer değiştirdiler. Araçlar hızlarını kontrol ediyor ister istemez. Otoban üzerindeki dinlenme tesisleri dolu. Hatta yenileri eklenmiş otobana. Çarşılar kurulmuş batıdaki gibi. Bazı tur operatörleri programına bile almışlar. Otoban üzerindeki bir reklam dikkatimi çekiyor. Resim de olunca reklam panosunda önce milletvekili aday adaylarından biri sandım. MHP’ye de yakıştırdım doğrusu. Meğer öyle değilmiş. Bir kitap reklamı… Bayıldım bu tasarrufa. Diyordu ki reklamda “Ahmet Reyis Yılmaz / Bir İbrahim Kavgası-Türk İslam Davası. Bütün kitapçılarda!”

Özellikle araçtakilerin dikkatini çekebilecek bölgelere yerleştirilmiş bu totem.  Kitabı ve yazarını tanımıyorum ama alacağım. Çorum kavşağına kadar bu reklam bizi takip etti. Çok masraf etmişler anlaşılan. Bir o kadar da vergisi tutar bittabi. Ankara kültür hizmeti falan demiyor vergisini tahsil ediyor. Yol boyunca bizimle beraber mesafe alan bir başka totem reklam ise “Akkuyu Nüklüer” oldu. Gerçi bu reklam İstanbul içi çoğu bilbortlarda da yayınlanıyor ama otobanlarda olması da ayrı bir fasıl. Sanırım çevrecilerin tepkisini azaltmak, teknolojiye sahip olmanın öneminin altını çizmek olsa gerek. Çünkü “Türkiye’nin Gücü” olarak anlatılıyor enerji.

Yağmur devam ediyor. Sağımızdaki solumuzdaki çeşmeler şırıl şırıl akıyor, dereler coşmuş, ırmaklar kabarmış, barajlar dolmuş; tarlalar her tonda yemyeşil, ağaçlar hava şartlarına rağmen çiçek açmayı ihmal etmemiş, fidanlar baş vermiş, toprak kokusunu hissediyorsunuz az da olsa pencerenizi açtığınızda. Dağların karı bir miğfer gibi başında takılı duruyor.

İÇ ANADOLU’DA GÜLÜMSEYEN TESİSLER

Yeniçağa’dan geçtik. Gerede’de ise otobandan çıkarak Samsun yoluna girdik. Bu defa duble yol bize arkadaşlık ediyor. Çoğu yerde iki gidiş-geliş ama zaman zaman üçlü de olabiliyor. Tertemiz yollar. Vızır vızır araçlar. İran’a giden ve gelen Farsça plakalı TIR’lar da hatırı sayılacak kadar fazla. Yolun iki yanında hep tavuk çiftlikleri. Çerkeş’te Aytaç Tesisleri görkemli… Biraz daha yol alınca kablo fabrikaları, demir döküm tesisleri karşımıza çıkıyor. Etrafımızı seyrederken güzergâhımızda bir TIR’ın bize doğru geldiğini gördük. Hepimiz heyecanlandık. Ancak iyice dikkat ettiğimizde bir TIR’ın üzerine, bir başka TIR’ı yüklemişler. Yüklenen TIR’ın ön tarafı, yani sürücü mahfili bize bakıyor. Durum anlaşılınca gülüştük, heyecanımız da geçti. Bir seramik fabrikası göründü. Bu benim için sevinilecek bir gelişme. İç Anadolu’da böyle bir tesisin olması bölgenin gelişmişliği ile alakalı çünkü. Trafik levhaları yeterli, hatta bölgenin yatırları bile gösteriliyor, bilgi veriliyor. Mezarlıkları yol üzerinde olan kasabalarda bayraklı mezarları görünce şehitlerimize dualar gönderiyoruz. Neredeyse terörle mücadelede şehit vermeyen kentimiz kalmamış gibi bir şey.

HİMALAYA TUZU MU, ÇANKIRI TUZU MU? TUZ DEYİP GEÇME!

Beş saattir yol alıyoruz. Ilgaz Dağı göründü. Yağmurla devam ediyor. Hatta ısı da düştü. Ilgaz Doğruyol tesislerinde soluklanıyoruz. Hem lokanta, hem çayhane, hem mescidi ve hem de çocuklar için oyun yerleri olan bir tesis. Yerel ürünler de satılıyor. Bir kısmı bölgeden, bir kısmı da siparişle gelen ürünler. Gaziantep’ten salça, koz helva, kurutulmuş dolmalık biber, patlıcan, Kahramanmaraş’tan kırmızıbiber, İzmit’ten pişmaniye, Tokat’tan üzüm sucuğu vs. Ancak biz buradan ithal Himalaya Tuzu ve yerli Çankırı Tuzu aldık birer kilo. Hanımların anlattığı kadarıyla çok meşhur tuzlarmış. Televizyon programlarına göre her iki tuz da mineralleri bol ve faydası olan sağlıklı tuzlarmış. Deneyeceğiz. Ilgaz’ın her tarafı yemyeşil; çayırlar, çimenler, ormanlarla donanmış. Burada yetişen ve beslenen hayvanları düşünün bir kere, etleri ve sütlerine doyum olmaz. Hele bir de aşçı iyi ise kilo almamanız için hiç bir sebep yok. Doğruyol’un yemekleri gerçekten nefisti. Mutfaktaki ustabaşını sordum, Ilgazlı imiş.

KREDİ KARTI, CEP TELEFONU, İNTERNET ve DİJİTÜRK vs. ÜYELİĞİ

Bitişik masada karı-koca iki kişi oturuyor. Yemekleri henüz gelmemiş. Kadın telefonla abonesi olduğu internetten ayrılmak istiyor. Nedenlerini sıralıyor teker teker. Ancak telefondaki internet pazarlayıcısı ne diller döküyor ne? Yeni imkân ve fırsat tanıyor, paketler sunuyor. Bunu yaşayan bilir. Ülkemizde özellikle banka hesap numaranızı kapatamazsınız, kredi kartınızı iade edip geri veremezsiniz, dijitürk, internet, cep telefonu üyeliğinizi iptal ettirmek için en az üç-beş ay uğraşmanız gerekir. Belli belirsiz zamanlarda telefonla ararlar. Sizi taciz edercesine sürekli vazgeçirmeye çalışırlar. Bunu başaramazlarsa size yine de yüklü bir fatura ödettirirler.  Buna da imzaladığınız karınca duası gibi sözleşmeyi delil olarak gösterirler. Ne şık bir hukuk devleti ve demokrasi değil mi?

Biraz ilerde Mete ve Şekerci Tesisleri de mola verilecek yerler. Bir kere tuvaletleri temiz her şeyden önce. Yeniden yola koyuluyoruz bu yemek arasını doldurduktan sonra. Yol boyunca her kasaba ve kent TOKİ’den nasibini almış. Binalar dikilmiş şehirlere. Eskimez geleneksel ev mimarilerimizin örnekleri sürekli azalıyor. TOKİ binaları, muhitine ve parasına göre kalitede üretiliyor. Ancak eski evlerdeki hayat burada da devam ediyor. İnsanlar şehir ve apartman hayatına ayak uyduramıyor, eğitilemiyor.

 

Her kapının önünde ayakkabılar, yakacaklar, fazla eşyalar duruyor. Duvarlar ince olduğu için sesler kolay geçiyor ve mahremlik yeteri kadar korunamıyor. Yönetim oluşturulamıyor, kimse alışmadığı için apartman giderlerine ortak olmak istemiyor. Ucuz evler bakımsızlıktan daha erken yıpranıyor.

Batıyı görenler bilirler köy evleri orijinal halini korur,  bunların yerine de apartman falan dikilmez. Ama bizi yönetenler her şeyi bildikleri, bölgede de yaşamadıkları için bu tasarrufu da bildikleri gibi kullanıyor ve değerlendiriyorlar. Vay benim köse sakalım.

LEBLEBİNİN 32, REKLAMIN BİNBİR ÇEŞİDİ

Sağımız solumuz orman artık. İki yanımızda ahşap doğrama atölyeleri ve kapı fabrikaları faaliyet gösteriyor.  Tosya göründü ilerde. Pirinç memleketi Tosya… Reklamlar ve fiyatlar yarış halinde birbiriyle. Genelde 4 TL. Ancak bunu 50 kuruş aşağı veya fazlaya da almak mümkün. Satıcının hünerine, alıcının rızasına bağlı bir şey… Siyah pirinç ise 6.5 TL. Bizim hanım siyah pirinçten aldı. Daha sağlıklı ve belli yaşın üzerindekiler için ideal bir yemeklikmiş.

Merzifon’a girerken fır fır dönen “rüzgârgülleri” en fazla dikkat çeken enerji tesisleri. Havaalanı olması da ayrıca bir artısı Merzifon’un… Çorum iline hizmet veriyor. Hava Kuvvetlerimizin bir de üssü var. Gökyüzünde şartlar ne olursa olsun bir hava aracı görmeniz mümkün. Çorum leblebicileri geliyor birbiri ardından. 32 çeşit leblebi üretiliyor bölgede. Dağlı tuzlu iri leblebinin kilosu 14 TL. Sacda kavrulan daha küçük nohut leblebi de öyle. Elazığ Agın Leblebisi ise kumda pişiriliyor. Ballı leblebi de yapılıyor Çorum’da.

Merzifon’dan itibaren artık yollarda milletvekili aday adaylarının totemlerde dev afişleri, kocaman posterleri, teknolojinin büyütebildiği kadar büyütülmüş resimleri asılmış. Bilbortlarda, totemlerde, reklam panolarında, yol üzerindeki anıt gibi yükselen yerlerde de öyle. Minibüsler ve otobüslerle değişik araçlara giydirilmiş milletvekili aday adayı resimleri, sloganları ve parti logoları şehirleri ve caddeleri, yolları renklendirmiş. Öyle sık sık gözünüze oturuyor ki reklamlar sanırsınız yarın seçim var. Dolayısıyla çok kaynak isteyen, masraflı bir uygulama. Bu propaganda çeşidinde AK Parti en önde. Diğerleri henüz sessiz… Derindeler mi o da şimdilik belli değil. Aday adayları belli ki bu iş için ciddi bir kaynak ayırmış. Kimisi evini satmış, kimisi dükkânını, arsasını. Kimisi borçlanmış. Hele biri var ki emekli ikramiyesini bir günde bu bilbortlara ve reklamlara harcamış. Şimdi fıldır fıldır borç arıyor. Milletvekili maaşları bile hovardaca harcanan bu masrafları çıkarmaz sanırım. Ama bazıları iddialı milletvekili seçilirse bu sorunu uhuletle ve suhuletle çözeceğinden emin! Nasıl mı?  İşte onu ben bilmiyorum.

MENEMENLİ BİR YER

Havza’da ilk ilan “Atatürk Evini Gezdiniz mi?” diye bir sorulu reklam. Ardından termal ve kaplıca ilanları… Süzenler Semaver ise bir apartman boyundaki semaver heykeli ile suyunu ısıtıyor. Ama bu Sait Faik Abasıyanık’ın Semaver’i değil.

Menemen ilanları da buradan itibaren Samsun’un çıkışına kadar devam ediyor. Yan yana onlarca menemenci. İşte burada lapa lapa kar başladı. Peki, nedir bu menemenciler? “Meşhur Menemenci Dayı”nın “yayladaki eviniz” dediği yere girdik. Üç beş araba vardı otoparkta. Sonra birden bire doldu içerisi. Hatta bazı masalar rezerve bile edilmiş. Köy kahvaltısı istemedik. Mönü’de çorba, su böreği, kuzu, kanat ve sucuk mangal, Akçaabat köfte, sac tava olmasına rağmen biz illa menemen yiyelim istedik. Çünkü bütün otoban menemenci… Bazıları melemen diye yazsa da menemenci neticede. Hepsi de kablosuz internete sahip ve 24 saat açık. Güvenliği var. Satranç, okey ve tavla da oynanabiliyor. Oksijenin en bol olduğu Mahmut Yaylası noktasındayız. Şömine gürül gürül yanıyor. Odun bittikçe yenisi atılıyor ocağa. Menemen yiyeceğiz. Lokanta özel dizayn edilmiş. Süslenmiş. Köşedeki bir masaya aldılar bizi. Henüz hizmet sektörü gibi olmasa da notu iyi…

BİR YENİLİK YAPMAK İSTEYİNCE

Gencecik garson görevli delikanlı sordu:

– Ne yersiniz?

– Menemen!

– Çakallı menemen, kavurmalı menemen, sucuklu menemen…

Daha sayacak baktım, “Siz hangisinde iddialı iseniz onu yapın bize!” dedim. Sofraya üzerinde birkaç dal maydanoz ve soğan olan doğranmış domates ve cevizsiz mahambara getirdiler önce. Sonra büyük bir tavada menemen… Yanında da fırından yeni çıkmış somun ekmeği.  Öyle bir daldık ki kaşarlı menemene hemen bitiverdi. Üstelik üçümüze dört kişilik İstemiştik. Gerçekten çok lezzetliydi. Nurettin Tuzan’a kişi başı 15 TL ödemeyi yaparken sordum “Nedir bu menemen hikâyesi?” Anlattı.

– Niçin sordunuz?

– Öğrenmek için! Hoşumuza gitti. Hatta kalan ekmekleri de paket yaptık. Her şey nefisti.

– Teşekkür ederim.

Yanındaki koşuşturan hanım hanımcık kadın da kız kardeşi imiş. Süslemeyi bu hanımcağız yapmış. Oğlu da burada çalışıyor.

– Biz Çorum’da lokanta işletiyorduk. Bir yenilik düşündük. “Ne yapabiliriz nasıl yapabiliriz?” diye. Aklımıza burada böyle bir yer açmak geldi.  Alışılmışın dışında bir damak lezzetini sofraya getirmek istedik. Menemen çıktı ortaya. Sonra bunu da çeşitlendirdik. Kesinlikle özel otoların dışında müşteri almıyoruz.

Bu gençler menemen işini başarmışlar. Helal olsun. Şimdi her taraf menemenci…

Biraz ilerde ise İstanbul Etiler’deki Kasap Nusret’in açtığı sosyetenin en pahalı restoranı Nusr et Et Lokantasından yansımış olsa gerek ki İcabet Et Lokantası levhasını gördük. Levhalar Türkçeyi bozmak için adeta yarışıyor. Bu bölgenin de muhafazakâr demokrat bilinen yerel yönetimlerinin hiç umurunda değil. Ne Türkçe ve ne de insan endişeleri yok maalesef.

TÜRKÇE KATLİAMI

Kavak’tan geçerken aziz arkadaşım, canım kardeşim Burhaneddin Kayhan’a memleketi olan bu ilçede dua ettim, ruhuna fatiha gönderdim. Samsun’a gelince Tevfik İleri’ye aynısını yaptım. Demokrat Parti’nin yüz akı milletvekili ve bakanı aziz insan Tevfik İleri. Türkiye’nin örnek devlet adamı… Samsun her geçen gün daha da çimentodan nasibini alarak bölgesel ve yerel mimariden uzaklaşıyor. Yeni yapılan stadyum da bakalım Samsunspor’u bir üste çıkarabilecek mi? Spor bölgede olmazsa olmazlardan. Milletvekili aday adayları hep Samsunspor’u öne çıkarıyor ve hatırlatıyor.

Yağmur daha da arttı, ancak karı geride bıraktık. Rahmet üstüne rahmet ile yol alıyoruz. Al sana bir tane daha Türkçe katliamı Fatsacity. Şehirlere de kaymış sanmayın bu Türkçe katliamı; köylere, mahallelere, yatırlara kadar inmiş: İnişdibi’nde çıkarılan sodanın adı da inişdibi sodası. Diğerleri şöyle: Dikbıyık,  Ahırlı, Asarcık, Bekdeğin, Hamamyağı, Mısmığlaç, Baldıran, Beygircioğlu… Bir kısmı yöresel olabilir. Bir zamanlar bölgede çok dilli ve dinli idi. Ama bugün öyle değil. En azından yaşayan Türkçeyle örtüştürülmesi gerekir.

BİTİŞİK NİZAMDA BÜYÜYEN KENTLER

Türkiye’nin en uzun Nefise Akçelik Tüneli’ne giriyoruz. Daha levhaları görünür görünmez ışıkları yakmamız, radyo açık bırakmamız ve 80 km hız içinde seyretmemiz isteniyor. Öyle yapıyoruz. Böyle bir uygulamayı yıllar önce Lüksemburg’dan Fransa’ya girerken yaşamıştım. Aracımızın radyosunda Türkçe bir anons yapılmış ve otobana geyik sürülerinin çıkabileceğine dikkat çekilerek dikkatli olmamız istenmişti. Şimdi aynısını yaşıyoruz.

Karadeniz’de kentler sanki birleşmiş. Hepsi birbirine bağlı biçimde büyüyor. Tümünde de marka mağazalar var. Hipermarket mağazalar açılmış Migros, BİM, 101, Makro market gibi. Hamsi baklavası yapan bir yer göremedim ama çok sayıda kokoreççi artık Karadeniz’in damak keyfini değiştirmek üzere. Ünye’de deniz ulaştırmacılığı sektörü önde… Limanda çok sayıda gemi ya tamir ediliyor ya da inşa. Bir ara sık sık ucuz mazot reklamı vardı yolun iki yanında. Şimdi daha da arttı. Üç aşağı beş yukarı fiyatlar ucuz olsa da birbirine benziyor.

Şehirler birbirine bağlanınca trafik ışıklarının da sayısı ister istemez artmış. Karşılıklı geçişler için zaten bu gerekti. Işıkta durur durmaz yağmura aldırmayan yaşlı genç satıcılar yanınıza koşuyorlar. Simit veya su satmak istiyorlar. Bölgede en önemli şey trafik kazası, toprak kayması ve su taşkınları… Bir TIR yan yatmıştı. Bir başka TIR gelerek yükünü boşaltıyordu. Bir otobüs yanmıştı. Acaba rekabet halindeki bu mazot satışından mı kaynaklanıyor bilinmez. Çünkü içinde yanmaya elverişli çok katkı maddesi olduğu söyleniyor.

OKSİJEN DEPOSU ORDU’DA BASIN MÜZESİ Mİ DEDİNİZ?

Karadeniz sahilinde seyrederken çok sayıda cami de görmeniz mümkün. Cami mimarları kalem gibi yükseltmiş minareleri. Çoğu beyaz taş. Kalıpları dökülmüş çimentodan yapılan minare yok gibi. Sırf beyaz taş. Ancak boyalı minareler de bir hayli fazla. Bazı cami kubbeleri de minarenin rengine boyanmış. Genelde de yeşil, mavi veyahut kiremit rengi.

Uzaktan Ordu göründü. Artık büyükşehir. 12 yıl önce gelmiştim. Hızla büyümüş. Bir batılı kent haline bürünmüş. Oksijeni bol kent Ordu… Trafik artmış, otopark sorun olmuş. Çarşılar günün her saatinde kalabalık. Basın Müzesi hemen sahilde. Aferin Ordu yöneticilerine… Fikir adamlarına sahip çıkmışlar ve basın müzesini gerçekleştirmişler. Açık havadaki vitrinlere hem resim, hem isim ve hem de açıklama koymuşlar. İşte gördüklerim; Bilal Köyden (1894-1967) duayen gazeteci. İlk köy gazetesi Uzun İsa Köyünde yayınlanmış Ordu’da (1933). Bugüne kadar yayınlanmış Gürses, Haber, Ordu Sesi, Tekâmül, Alev, Hamle, Zaman, Karadeniz 52, Tilki, Cemiyet, Merhale, Memleket, Gündem, Akobuz müzede tanıdığım gazeteler. Bir o kadar da yazar ve yayıncı var müzede.

Haber bir bölge gazetesi… Samsun’da yayınlanıyor. O gün tanımak için Samsun’da almıştım. Renkli ve 28 sahife neşredilmişti. Böyle bir teknolojiye sahip olmak ayrıcalık ve itibardır. Sektörümüz adına sevindim. Milletvekili aday adaylarının ilanıyla doluydu. Ancak genelde seçimi etkileyecek en önemli gelişme hayat pahalılığı ve rüşvet olayı Karadeniz’de de kendisini daha bir belli ediyor.

YAZARLARIN SAHİP ÇIKAMADIĞI BİR YAZAREVİ

Ordu’yu tepeden gören, denize nazır, tarihi bir mekândaki İkizevler Hotel Karabel’de kalmıştım yıllar önce. Burkan buraya götürdü bizi. Hiç yer yoktu. Sahibi Ergin Karabel hemen tanıdı.  Çay kahve ikram etmek istedi. “Bir yorgunluk kahvesi içine kadar size bir başka otelimizde yer bulur, odasız bırakmayız” dedi. Gerçekten de öyle oldu. Yanımıza verdiği bir personel bizi çarşı içindeki Karabel Atlıhan Otel’e götürdü. Odamıza yerleştik. Daha önce iş hanıymış burası. Turizm potansiyeli çıkınca iş hanı otele çevrilmiş. Üç yıldızlı bir otel olmuş. Denize çok yakın. Önünde eski Vali Konağı var. Bir saray gibi… Bugün yeniden restore ediliyor. İlk vali konağı ise Kilise’ye yakın bir yerde. Pejmürde olarak müze olmayı bekliyor restore edilirse.

Sabah kahvaltıyı Karlıbel Altıhan Otel’in 5. Katında Karadeniz’e bakarak yaptık. Klasik bir kahvaltı artık oteldekiler. Bol peynir, zeytin ve reçel çeşitleri, yumurta, bal, salam, süt, çay, meyve suları vs.

Ordu’nun eski mahallelerinde dolaştık. Yazarevine kimse gidip gelmeyince bu tarihi konağı Kent Konseyi’ne vermişler. Fakat kütüphanesi korunmuş. Ancak Ordu’da yazar örgütlenmesi var ve ciddi yayınları olan sanatçıları, kültür adamları, müellifleri mevcut. Üzüldüm böyle bir tasarrufa. “Ekinler toplanır harman olur / Fikirler toplanır derman olur” yazılı Ordu Kent Konseyi’nin girişinde. Hoşuma gitti, not aldım. Ancak kimse yoktu görüşemedim. Burayı bulmam da zor oldu esasında.

ORDU’DA PAMAK TÜRKLERİ

Denize bakan yamaçlarda eski bir Ordu mahallesini gezerken bir tabela gördüm “Balkan Türkleri Kültür, Tarih ve Sanat Evi” yazılı. İçeri girdim. Salih Sağlam ile tanıştım. O anlattı ben dinledim, ben sordum o aktardı:

– Biz 1924 yılındaki mübadele ile Yunanistan’ın kuzeyinden buraya geldik. Buradaki Rumlar da Yunanistan’da bizim topraklarımıza. Şimdi üçüncü nesil yaşıyor. Ben mübadele sırasında 5 yaşında imişim. Bizler Pomak Türkleriyiz. Ben emekli oldum. Kendime hobi olarak yeni nesillere ata dedelerimizi, kültürümüzü, tarihimizi tanıtmak amacıyla bu sanat evini açtım, kendimi vakfettim buraya.

– Geldiğiniz bölgeye hiç gittin mi?

– Hayır. Ama çok görmek istiyorum. Hacca gittim. İlk fırsatta da Yunanistan’daki ata topraklarımıza gitmek ve görmek istiyorum.

Salih Sağlam söz konusu sanat evini henüz hizmete verememiş, buna gayret ediyor. Kendi oturdukları mekânı sanat evi haline getirmeye çalışıyor. Dedelerinden kalma bütün eşyaları burada sergileyecek. Dikiş makineleri, mutfak araç ve gereçleri, örtüler, özel eşyalar vs. Esas mesleği marangozluk. Bütün bu işleri de emekli maaşından tasarruf ederek gerçekleştirecek. Sponsor bulamamış. Akıl veren çokmuş ama katkı veren henüz olmamış. Minyatür gemiler yapıyor. Bunları da sergileyecek. Bunun başında mübadele sırasında bindirildikleri Gülcemal ve Millet Gemileri geliyor. İskeleti ortaya çıkmış. Şimdi detaylarıyla uğraşıyor. Sanat evini her hal ve şartta da olsa açmaya iddialı. Vali, Belediye Başkanı, Kültür Bakanlığı, değişik meslek kuruluşları bu konuda yardım edebilir. Salih Sağlam aşırı mütevazı olduğundan belli yerlere ulaşmakta zorluk çekiyor. Oysa yetkililerin Salih Sağlam’ı arayıp bulması gerekmiyor mu? Var mı böyle fahri gönüllü insan?. Varsa bile toplasanız kaç kişidir?

ŞEHİRLERİN ÖRNEK İNSANLARI

Atlıhan Otelin içinde bir tablo vardı. Burada Ordu’nun gurur duyduğu isimler sıralanmıştı. Kadir İnanır, Kamil Sönmez, Ümit Tokcan, Tuğrul Şan, Mustafa Yolaşan, Uğurcan Ataoğlu, G. Doğan Ekşioğlu, Bahriye Üçok, İbrahim Fırtına, Şükrü Yürür, Refaattin Şahin ve Ertuğrul Günay bunların başında geliyordu. Esasında bu isimlerin yaptığı kadar önemli bir projeyi hayata geçiriyor Salih Sağlam anlayan ve iyi algılayan için. İnsana yatırım yapıyor. Böyle bir proje için başbakanlıkta biliyorum kaç tane birim var. Hakeza Kültür Bakanlığı’nda vs.

Ordu’da yaşayan bir zamanların çocuğu ve gençleri öyle güzel anlatıyor ve nostalji yapıyorlar ki tadından yenmez oluyor. İşte birkaçı; Bir zamanlar Ordu’da sabah gemi sesleriyle uyanırdık. Artık yok. Eğer Ordu’da gecenin bir yarısında elektrikler kesiliyorsa biliriz ki falan kişinin gemisinden limana kaçak sigara ve içki indiriliyordur. Sinemalara gitmek bir ayrıcalıktı. Tek eğlenceydi çünkü. Böğürtlen çalardık bahçe çitlerinden. Amcalarımız bize “bir lira vereceğim, fındık toplamaya gelin!” derlerdi. Giderdik. Fındıklar toplandıktan sonra bize bir lira değil 25 kuruş verirlerdi. Bu para bile bizim için önemliydi. Sinemaya giderdik. Futbol bizim hayatımızdı. Bir zamanlar İstanbul’un üç büyüklerine Orduspor kök söktürmüştü. Artık dökülüyoruz. Profesyonellerin çoğu gitti. Bir aşağı kümeye düşmemek için okullardaki futbolcuları oynatabiliyor takım. Profesyonel futbolcular kenti maalesef terk etti. Ordu’yu terk eden Ordulular da bir daha geri gelmiyor. Belki vefat ettiğinde doğduğu memleketi olan Ordu’da defnediliyor. 72 yaşındayım. Caddeden şöyle bir geçiyorum. Üç kişiyi ya tanıyorum ya da tanımıyorum. Eskiden her geçen ile selamlaşırdık, hal hatır sorardık. Artık kimse kimseyi tanımıyor.

HER MARKA ARTIK HER ŞEHİRDE

Ergin Karlıbel Vakfı bir dairesini TEMA Vakfına vermiş. Örnek bir hareket… Bilgiye ve insana da yatırım yapıyor vakıf. Bu varlıklı işadamı aynı zamanda bölgesel televizyon yayıncılığında da iddialı.

Ordu’da araç sayısı da bir hayli artmış. Cadde ve sokaklardan çoğu tek yönlü olmuş. Minibüsler çalışıyor. İn bin 2TL. Her marka giyim kuşam mağazası var. Fiyatlar öyle ucuz falan da değil. Neredeyse İstanbul ile aynı. Bu uygulama artık bütün Türkiye’de örtüşebiliyor. Gökdelenler ve AVM’ler Ordu’da ve sahilde de yükseliyor. Üniversite ekonomik açıdan kente katkı veriyor ama ilme katkısı o kadar değil. Mezun olanların iş bulma sorunu artarak sürüyor. Teleferik turizm için iyi bir yatırım. Sahildeki otoparka arabanızı park ederek (3 TL) Teleferiğe buradan biniyor (5 TL), Boztepe’ye kadar gidebiliyorsun. Boztepe’de Ordu gece ayrı, gündüz daha ayrı bir güzellik yansıtıyor. Ordu’da geleneksel başörtüsü ve giyim kadar modernlik de hızla gelişiyor. Kirli sakal ve uzun saçlı erkeklerin de sayısı az değil. Direkt her tarafa otobüs ile gitmek mümkün. Erzurum ve Diyarbakır dâhil…

Uçak ile ya Samsun’a ya da Trabzon’a inmeniz gerekiyor. THY, Anadolu Jet, Pegasus, Atlas, Bora Jet, Onur her gün bölgeye uçuyor. Her iki ilden de Ordu’ya tarifeli HAVAŞ seferler var. Karadeniz illeri birbirine çok yakın. Ordu ile Giresun da öyle. Her ikisinin ortasına deniz doldurularak ORGİ adında yeni bir havaalanı inşa ediliyor. Kule yükselmiş. Terminal binası tamamlanmak üzere… Hızla eksik olanlar bitirilmeye çalışılıyor. Yıl içinde açılması da süpriz olmayacak. Ancak ORGİ ismi her ne kadar Ordu ve Giresun kelimelerinin ilk hecesinden oluşmuşsa da porno literatüründe yer aldığı iddiası kafaları karıştırmış. Bakalım değişecek mi, aynı kalacak mı? Bir zamanlar cezaevi olarak kullanılan Kilise restore edilerek turizme açılmış.

TABİATIN CÖMERT OLDUĞU MEKÂN

Ordu, gerçekten “geçilecek değil kalınacak bir şehir”. Müthiş bir tabiat güzelliği içinde mutlu yaşanacak bir kent. Ulugöl Tabiat parkı muhteşem. Sonra yaylalar: Çambaşı, Argın, Keyifalan, Yeşilce, Topçam, Perşembe Yaylaları kalınacak yerler. Bir başka yer ise sivil mimari örneği Paşaoğlu Konağı ve Etnoğrafya Müzesi. Bir geleneksel Ordu evinde yatak odası, misafir odası, paşa nine odası ve sofa nasıl burada görmek ve yaşamak mümkün… El sanatları çarşısı da hediye almak için ideal bir yer. Ordu’da devlet tiyatrosu olduğunu duyunca şaşırmıştım.

Ordu’da farklı etnik gruplar yaşadığından kültürel çeşitlilik mutfaklarına da yansıyor. Şimdi bunu kaşımak isteyen bazı güç odakları hiç boş durmuyor. Bazı batılı ülkeler bunun programlarını ve projesini hayata geçirmek için çaba sarf ediyorlar. Her ne ise… Sadede dönersek; Ordu’da daha çok et değil sebze egemen mutfakta. Sebze kavurması ve turşuları hep önde olmuş. 16 tane ayrı ayrı şenlik, festival veya panayırı var. Vosvos şenliği yerel değil ulusal. Fındık, Erecek Yaban Çileği ve bal festivalleri genelde yöresel ve Temmuz ayı içinde gerçekleşiyor.  Kültür turları çerçevesinde tarih hep ön planda… Çünkü Ordu’nun geçmişi MÖ 15 binli yıllara dayanıyor. Birçok medeniyete kucak açmış, beşiklik etmiş, tabiatın tüm güzelliklerini cömertçe sergilemiş. Coğrafya, tarih ve kültürel zenginliklerin hepsi burada… Doğaya yolculuk için özel olarak buraya gelenler mevcut. Yürüyüş parkurları, bisiklet rotaları, cip safari rotaları, Manzaralı araç yolu, yamaç paraşütü tur programları içinde istenirse yer alabiliyor. “Hediye olarak ne alabilirim?” diye düşünenler için de alternatif çok; Kilim, sicim, kolan, heybe, oyalı yazma, baston, hasır sepet, klarnet ve kavala ne dersiniz? Ünye Meydanındaki tarihi çınarı görmek için bile Ordu’ya gidilebilinir.

GÜLMEYİ ve MİZAHI UNUTAN TOPLUM

Yazarevini ararken Ordu Fotoğraf Sanatçıları Derneği’ne tesadüfen girdim. Bir emekli eğitimci genç konuk etti bu emrivaki ziyaretçiyi. Sohpet koyulaşınca yayınlarından verdi ve çalışmalarından bahsetti. Sevindim. Genel Başkanlarının Atina’da açtığı fotoğraf sergisinin videosunu izletti. Çok şık olmuş. Kitaba merakımı keşfetmiş olmalı ki bir de Bekir Sıtkı Kadıoğlu’nun hazırladığı Ordulu Şair Tıflı hakkında yayınlanan bir eseri hediye etti. İlk defa duyduğum Hasan Tahsin Tıflı (1285- 1323) kaside, gazel, koşma ve hicviyeleriyle ünlü bir sanatçı. Sıtkı Can’a göre Şair Fıtnat ve Tıfli ile memleketi gurur duyabilir. Benim en çok dikkatimi hicivleri çekti. Günümüz insanı maalesef gülmeyi ve mizahı unuttu. Dolayısıyla tebessüm etmekte sıkıntı çekiyor, zorluk yaşıyor. Şair Tıfli toplumun sıkıntılarını, sorunlarını, arzularını ve hülyasını iyi yakalamış, cemiyetin de eleştirilmesi gereken yanlarını dile getirmiş. Kötü yönetimi, idarecilerin yetersizliğini çekinmeden eleştirdiği bir şiirinde şöyle diyor:

Bu vartaya uğrar mıydı keşti-i millet?

Hay fa döneminde iki eh’i tasar olsa.

ÖLÜM ÖLDÜRÜLMÜYOR, KABİR KAPISI KAPANMIYOR

Pirazizli İsmail Tirali’nin dört oğlu var. Yaş sırasına göre Erol, Emin, Uğur ve Hikmet. Erol Bey rahatsızlığından dolayı gelemedi İzmir’den. Uğur ve Hikmet Beyler Hollanda’dan emekli ağabeyi Emin Bey’in(75) vefatı üzerine Ordu’ya geliyorlar aileleriyle birlikte. Bir aydan beri tedavi gören Emin Tirali Ankara’da vefat ediyor, akabinde defnedilmek üzere memleketi Ordu’ya getiriliyor. Taziye için evlerine gittiğimizde Emin Tirali’nin naaşı Ordu Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğüne ait bir soğutucu içinde salonda bekletiliyordu. “Bu bir gelenek mi?” diye sordum. Olmadığını söylediler. Eşi Şazimet Hanım cenazenin evinden çıkmasını istemiş, morgu istememiş ve dolayısıyla böyle yapılmış. Şazimet Hanım da İnci, Saniye, Münevver, Dudu ve Sadık Bey ile altı kardeşler. Taziye için gelen konuklar için harıl harıl koşturup duruyor kardeşler ve akrabalar. Güneydoğuda genelde taziye için gelen konuklara lahmacun ikram edilirken Ordu’da pide ve sebze yemekleriyle burma tatlısı ikram ediliyor. O gün dualar okundu.

Cenaze namazı ise Ordu’ya 20 km kadar uzaklıktaki Piraziz Merkez Eren Mahallesi Camii’nden kaldırıldı. Aniden hava değişti. Yağmur yerini güneşe terk etti. Bu ilkbahar gününe yaz sıcaklığı gelmişti. Karadenizliler dini tören ve geleneklere çok önem veriyorlar.  İstanbul’dan Samsun ve Trabzon uçağı ile  cenazeye gelenler namaza da yetiştiler. Rant a car imkanları bu açıdan  zamanın iyi değerlendirilmesini sağlamış. Piraziz’de dikkatimi çeken kaybolmak üzere olan semerci ve çiçekçi dükkânının bulunmasıydı. Hızarcılar da bir hayli vardı. Musalladaki tabutunun üzeri açıktı ve taşımak için yanında direkleri yerleştirilecek mekanizması yoktu. Tabut eller üzerinde alttan tutularak taşındı. Cenaze arabasıyla Piraziz’in yukarısındaki aile mezarlığına getirildi. Tirali Ailesinden rahmete kavuşanlar burada yatıyor. Piraziz’in ilk belediye başkanı M. Cahit Tirali (1924-1986), Giresun Milletvekili Hacı Turgut Sera Tirali (1926- ölüm tarihi yazılmamıştı), Gazeteci yazar, 27 Mayıs Darbesi sonunda oluşturulan Danışma Meclisi Üyesi Milletvekili Naim Tirali (1925-2009). Onlarca mevta Piraziz aile mezarlığında ebedi istirahatgahındalar. Emin Tirali’yi de böyle defnettik. İki imam dualar ettiler. Helallikler verildi. Uçak saati yaklaşanlar vedalaşarak havaalanına gittiler.

Ordu’daki evinde ise o akşam hanımlar ayrı, erkekler ayrı Kur’an okudu, Fatihalar verildi, dualar edildi. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Emin Bey dünürümdü. Dedesinin adını taşıyan Güzel İnsan İsmail Bey ise damadım. Tirali Ailesine sağlık ve sabır dilerim. Ölüm öldürülmüyor, kabir kapısı kapanmıyor. İnancımızın kitabında her nefisin ölümü tadacağı yazılı, ne bir dakika erkene alınıyor ne de bir saniye geçiyor. Vakti gelen gidiyor.

İstanbul’a yeniden dönmemiz gerekiyor artık. Ordu’ya gelirken yağmur ve kar vardı. Bakalım bu defa neler yaşayacağız?

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.