Dolar 8,4440
Euro 10,0447
Altın 492,56
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 39°C
Sıcak
Kilis
39°C
Sıcak
Cum 39°C
Cts 40°C
Paz 40°C
Pts 40°C

Oynaş

Oynaş
REKLAM ALANI
A+
A-
02.03.2015
83
ABONE OL

Ahmet ELMALI

 

Sayın okurlarım;

Zaman zaman elime olayları Kilis’te geçen ilginç hikâyeler geçmektedir. Bunların kaybolmasını istemediğim    için sizlerle paylaşmak istedim. Hikâyelerde Kilis’i anlatan anılar, mekânlar, tarihi bilgiler geçmektedir. Şimdi sizlere Şevket BULUT’tan “OYNAŞ” adlı hikâyeyi sunuyorum.

***

Kel Osman köye girerken; doğuda taa Darmık Dağının doruklarında, yeni bir günün ağartıları görünüyordu. Köyün insanı, davarı daha kan uykudaydı. Osman sırtındaki kaçak çuvalının altında iki büklüm olmuştu. Yüzüne büyük bir korkunun koyu gölgesi oturmuştu. Otuz kilo kahveyi, Meydanekmez’den sırtlayıp, ecel terleri dökerek, mayın tarlasını geçmek kolay değildi. “Şu Memedo, iyi oğlan… Yiğit oğlan… Kesik koluyla önümüze düştü, burnumuzu bile kanatmadan bizi sağ salıp götürüp getirdi…” diye düşündü. “Bu otuz kilo kahveyi, iki gün soğna bizim ortak gelince, Kilis’e götürmeli. Kilosu otuzbeş papelmiş. Allah bin bereket versin. Dört yüz elli papel kâr bırakır. Kış ağzında yaramıza merhem olur. Payımıza düşeni zahire parası yaparık. Suriyeli Hachannan Ağa’nın döllerine epeyce borcumuz var. Hele o borç şimdilik dursun. Öte geçeye gittiğimde evlerine varır, aman-tohul derim. Bir iki eyi iş çıkanacak sabrederler. Gözü gönlü tok adamlar doğrusu. Ortağımız Çerçi Halil’e epeyce borcumuz yığıldı. Avratlar dur durak bilmiyorlar. Çerçi dersen cömert herif Amerikan Hökümatı gibi senetsiz sepetsiz veriyor. Yama küçük, delik büyük. Netmeli nişlemeli?”

Köyün tozlu, dar sokaklarında ilerledi. İçinde garip bir sıkıntı vardı. Sol gözü durmadan seğiriyordu. “Sonu hayrolur inşallah!” diye yüzünü buruşturdu. Bütün gövdesi terden ıpıslaktı. Mayın tarlasını geçince, her biri bir yana dağılmıştı. “Allah yüzüme baktı: Devriyelere rastlamadık. Jandarmanın kan uykuda olduğu saati seçtik. En iyi Memedo’yu dinledik. Erken yola çıksaydık, Jandarmanın kucağına düşerdik. Mayıncı Bekir’in “sırtçı”ları gimi, bir kafla adam, telef olurduk. Bekir’in yirmi balya malı getti. Allah verede bu çarpışmada ölü olmaya…” diye düşündü.

Yıkık avlu siyecini atladı. Kel Osman iki evliydi. Büyük karısıyla küçüğü geçinemeyince, evin yolu ikileşmişti. Küçük karısını çok severdi. Fakat gizli sırlarını ona açamazdı. Kaçaktan döndüğü zamanlar, doğru büyük karısının evine yönelirdi. “Büyük avradın evi daha emniyetli… Küçüğe güven olmaz.

Daha cahil. Ağzından söz pırtırır…” diye düşünürdü.

Sırtındaki yükü kapının önüne usulca bıraktı. Mavzerini duvarın dibine dayarı. Yüzündeki ipek poşuyu sıyırdı. Alnında biriken terleri kolunun yeniyle sildi. Kapıyı tıklattı. Biraz bekledi. Kapıya kulağını dayayıp dinledi. İçerden garip konuşmalar, sürekli gürültüler duyuluyordu. Kapının tahta yarıklarından dışarıya ölgün bir ışık demeti süzülüyordu:

– Gız Döne… Gız Döne!… Çabık kapıyı aç! diye bağırdı…

Kapıyı ayağıyla tekmeledi. İçerde koşuşmalar. Mırıltılar hızlanıyordu. Kapıya doğru bir ayak sesi yaklaştı

– Kimmooo, diye fısıldadı. Kel Osman’ın büyük karısı Döne’ydi. Osman dişini sıkarak öfkeyle bağırdı:

– Öllüyün körü! Moroz gele! Aç, gız aç! Kim olucu benim ben!…

– Nazlı avradıyın yanına getsene!

– Önee! Körrol! Gız bu ne tevir hanek? Soyuna sopuna çektirme! Öte geçeden geliyom. Boş değilim. Çapik kapıyı aç!

Döne’nin yüreği küt küt atıyordu. Yıkılmamak için duvara yaslandı. “Eyvah küller başıma!” dedi. Nefesi dişlerinin arasında    titredi. İçerde oynaşı Çerçi Halil vardı. “Gördün mü kör şeytanın ettiğini…” diye düşündü. Titrek bir sesle:

– Herif evde konuk var. Öteki eve git, diye bağırdı.

Osman:

– Gız aç kapıyı, cinimi tepeme çıkarma! Kapıyı açarsam, seni pire gimi öfelerim. Konuk kimmiş? Yalnız avradın evine konuk mu gelirmiş? Eksik etekse, tanıdık biriyse zararı yoğ… Bizi mi muhbirliyci? Gız açsana kapıyı! Dini yoğ gâvur… Ölüyün sinine ataş yağa! Ben senin kaşmerin miyim? Evde yadırdı biri mi var yoğsa??…

– Açamam herif! Get soğna gel!…

– Gız soyuna sopuna çektirme! Bana kapıyı gırdırma! Irzı kırık gâvur!… Senin kırdığın ceviz kırkı geçti, diye bağırdı. Bütün gücüyle kapıya yüklendi. Kapı içten sürgülüydü. Çatır çatır etmeye başladı. “Böğün bu avratta iş var” diye düşündü. Sürgü yuvasıyla birlikte kapı kasasından ayrıldı. Sonuna kadar  gürültüyle açıldı. Karısı koşarak kendini odanın ortasındaki yatağın içine attı.

Osman çuvalı içeri aldı. Mavzerini kavrayıp kapıyı geri kapattı. Ocağın rafındaki lambanın fitilini yekindirdi. Odanın içini titrek bir ışığın sarı dili yaladı. Ocağın bir köşesinde bir sini vardı. Sininin içinde bir rakı şişesi, iki bardak, meze artıkları duruyordu. Kadın, yorganı başına çekmiş; hüngür hüngür ağlıyordu. Kel Osman’ın kuşkusu daha çok büyüdü. Odanın her yanına aceleyle göz gezdirdi. Yüklüğün üstünde bir erkek pantolonuyla ceket atılıydı. “Böğün bu karının bir dubarası var!” diye düşündü. Hayvanların bağlı olduğu yerde bir katır gözüne çarptı. “Bu katır Çerçi Halil’in… Ağnaşıldı. Bizim avrat oynaşını yatağa almış…” dedi. Mavzerine mermi sürdü:

– Gız. Çapik çık yataktan! Yoğsam koynuna oynaş mı aldın, diye bağırdı.

Gözlerine inanamıyordu. Hele Çerçi Halil’in böyle bir “puştluk” yapacağını hiç aklından geçirmiyordu.

Ayağıyla kadının üzerindeki kutnu yorganı araladı. Kadının çıplak omuzları, diz kapakları meydana çıktı. Üstünde bir gecelik vardı. Boynundaki beşibirlik şangırtıyla sallandı. Osman, gizli bir günahın kokusunu almıştı. Kadın doğruldu. Yatağın ortasında başını iki dizinin arasına gizleyip büzüldü. Höykürmesi artmıştı. Tam o anda, hayvanların bağladığında büyük bir gürültü duyuldu.

Osman, iki sıçrayışta kapıyı tuttu, Çerçi Halil’le burun buruna geldiler. Halil; uzun donu, beyaz gömleği, örme takkesiyle bir hortlağı andırıyordu. Namlunun ucunu böğründe hissedince titredi. Osman, onu sürüp ocağın önüne götürdü:

– Yaa!… Demek senin böle pis işlerin de mi vardı ortak? Zere, kulağıma çok söylenti gelmişti. Ateş olmayan yerden duman çıkmazmış. Söylentilere aldırmamıştım. “Halil, benim asker arkadaşım, iki yıl asker ocağında beraber kaldık. Sivas’ın Kabakyazı’sında güneş tuttuk. Aynı karavanaya kaşık salladık. Üstelik asker dönüşü ortak olduk. Ben kedenimi boynuma mayın geçerim, köye kaçak mal getiririm. Çerçi Halil, köyden Kilis’e, İslahiye’ye götürüp satar. Gardaş gimiydik. İslahiye’de böyük avradının yanında, uşaklarımın ikisi okulda okurlar. O da benim gimi iki evli. Hovardalık nesine!?” demiştim. Elin ağzına çamır dıkamıştım… Eyvağ ki eyvağ! Ekmeğimin duzu yoğmuş Çerçi. Meğer sen, benim hem avrat hem de iş ortağımmışsın!”

Çerçi Halil, ölüme çarptırılmış bir tutuklu gibi başını önüne eğdi. Dili tutulmuştu. Kekeleyip duruyordu. Ellerini bakışlarını gizleyecek bir yer arıyordu. İniltili bir sesle:

– Aklına kötü şeyler gelmesin ortak!

– Bizzz… Deme yahu? Yoğsam bizim karının göbeğine maraz gederme duası mı yazıydın?

– Şeyyy!

– Ulan Çerçi Halil, ulan şeher iti… Lami cimi bırak. Ağzında söz geveleme! Bir adam namıssızlık da yapsa, erkekçe yapmalı. Pisinin üstüne oturma! Eğer yatak çift olsaydı, eğer  kapıyı ilk çalmamda bu kaltak açsaydı, sizden şöphelenmezdim.      “Benim horantam, Halil’in bacısı sayılır. Bacısının koynuna girecek değil ya!” dedim. Ulan yatak tek! Üstünüz başınız cılbak! İçki de zıkkımlanmışsınız. Biriniz löbet tutup biriniz zıbarmadınız ya! Bu işin başga çıkar yolu yoğ! Teşt altında buzağı gizlenmez yavrım! Üstelik ersiz eve konuk gelinmez! Sana; malımı, canımı emanet etmiştim. Uşaklarım sayende okurlar. Ulan Halil, karımın koynuna girmeden önce bir yatak daha serdirmeyi        akıl etseydin, kurtulmuştunuz. Kılına bile dokunmazdım. Gusül suyunuzu ocakta görsem, şüphelenmezdim. Vay, ahmaklığına doyma dürzü!…

Döne, iki dizinin arasından başını kaldırdı. Saçları dağılmış, gözleri kan çanağına dönmüştü. Yaşı kırk civarındaydı. Daha genç ve güzel sayılırdı. Nefes aldıkça, açık göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. Çerçi Halil, sıtmaya yakalanmış gibi titriyordu. Bir kadına, bir Osman’a bakıyordu. Gözleri mavzerin ucunda asılıydı… Döne:

– Beni boşa herif! Heç yere elini kana boyama! Ben bir cahallık yaptım. Amma suçun böyüğü sende. Tuttun, daha yirmibeş yaşımdayken üstüme kuma getirdin. Uşağım devşeğim vardı. Gözeldim, işine gücüne koşardım. Hem avrattım; hemi de eşşek. Akarım kokarım yoğudu. Seni ben ev-bark sahabı yaptım. Üstüme evlendikten soğna, halımı hatırımı sormadın. Beni koynuna almadın. Derdim deryayı bulandırdı; aldırmadın. Yemedin, küçük avrada yedirdin. Geymedin, küçük avrada geydirdin. Gâvur Dağının kuttuk gızını başıma sultan ettin. Ben de sana ken olsun deyi… Nisbet olsun deyi…

– Ulan kaltak, namısla; ken, nisbet olur mu? Yalnız senin mi kuman var? Köy yerinde tek avradı olan teresi göster? Şu sakalı boğlu herifin de avradı çift! Her üstüne kuma gelen avrat, senin gimi namısı sebil mi etsin? Ar damarı çatlamış kaltak!… Yangını dumansız şırfıntı! Biz keyfimizden mi evlendik? Parça bölük olup evi yolu ikiledik? İt, gönlüylen boğ yer mi? Köy yerinde avrat hem kağnı, hem kısrak! Nenceni çoğ olursa oncanı eyi. Şo mayınların böğrüne sığınmışık. İş yoğ… Tarla yoğ… Ağaç dalıynan gönenir… Rençber adam, nüfusuylan övünür. Biz      avradı, keyf için ikilemedik: Yazın yolmaya getsin, kışın şehre tumanının içinde kaçak taşısın deyi aldık…

Çerçi Halil, bu konuşmalardan faydalanarak yüklükteki elbiselerine uzandı. Kel Osman, bir atmaca gibi üstüne atladı. Bileğini büküp tabancayı elinden aldı. Çerçi Halil bir heykel gibi kalakalmıştı. Titrek bir sesle:

– Gardaş, yanılmayamn bir Allah! Biz bir cahallık ettik. Üç bin, beş bin borcundan sileyim. Ölenle olana çare bulunmaz. Nasıl dersen öyle ödeşek…

– Ulan dümbük, bu iş paraynan ödeşilir mi? Ben senin gimi kansız da değilim ki, gözünün önünde karıyın koynuna girim…

– Bütün bu olanlar yazgı meselesi Osman Ağa… Ben Döne’yi beş yıldır severim. O da beni sever. Devre söze ne hacet… Sevda bir alev… Gönül ferman dinlemez. Bizi öldürsen de, assan da gayrı fayda etmez. Öteki dünyada gene buluşuruk. Bizim ruhumuz bitişik. Biz birbirimiz için ölmüşük. Himi-timi bir     etmişik. Bu işe önce eyi başladık. Karına borç para verdim. Benden beğendiği donatımlığı, cıncık boncuğu aldı. Dipsiz kuyu gimi atılan geri çıkmadı. Gün geçti, devran döndü. “Ödeşek” dedi. İpliğimizi düğümledik; iğnemizi bir ettik…

– Öyle mi gız avrat?

– He öyle… Eksiği var, fazlası yoğ! Halil öl desin ölürüm. Kal desin kalırım. Halil bir yana, koca Kilis toprağı bir yana…

– Öyleyse bunu ispatlayın avrat. Bizde; yiğitlik, erlik ispadınan olur. Bakalım bu haneğin dibini kurcalıyak.

– Nasıl istersen öyle ispatlayak herif. Biz hazırık. Bizi öldürün zahar. Allah’a bir can borcumuz var. İster sana aldırsın; isterse Azrail’e.

– Yağma yoğ! Sizi burda öldürüp “Dam”ı boylayamam. Sizinle, mayın üstünde konuşak. Mayında şor daha tatlı olur. Bakalım: Er mi yiğit, el mi?…

Kel Osman, ikisine de elbiselerini giyindirdi. Çerçi Halil’in sırtına kaçak çuvalını yükledi. Karısının koltuğuna bir bohça sıkıştırdı. Daha gün ağarmadan köyün içinden üç karayılan gibi akıp gittiler. Durun bakalım, dedi. Demek Çerçi Halil sen, bizim avradın beş yıldır oynaşısın ha? Onun için ölümü bile göze aldın ha?…

Güneş koca diliyle Darmık Dağının doruklarını yalarken, mayın tarlasına vardılar. Osman mavzerini onlara çevirdi:

– Deliliği bırak Osman! Silahsız bir adamı mayın üstüne sürmek erkeklik değil! Senin bu yaptığına kalleşlik derler.     Dubara derler!…

– Ulan it senin yaptığına ne derler ya?

– Bizimkisi sevda… Her kulun başına gelir… Garını boşa! Yenisini al. Üç bin lira verdin miydi, gız oğlan gızı alın. Düğün masrafın benim üstüme. Gardaş yolu, dayı yolu, tekmil ceremeleri ben karşılarım. Bes, bizi öldürme…

– Pekey, siz ne yapıcınız?

– Boşluk kâğıdını verdikten soğna, biz de evlenirik…

– Ya benim beş senelik boynuzlarımı kim buduycu?

Uzun bir sessizlik oldu. Osman karısına dönerek:

– Sen ne diyon gız Döne?

– Istıfıl ol! Paşa göynün bilir. Ben zaten canımdan bezmişim. Oynaşım uğruna ölmeğe hazırım. Halil’in yerinde olsam sana heç yalvarmam.

– Essah oynaşın uğruna ölün mü gız?

– Ölürüm. Hem de gözümü kırpmadan ölürüm.

– Onun için mayınlara bas desem basar mısın?

– Basarım.

– O da senin için basar mı?

– Basar!…

– Şimdi ağnarık, dedi.

Çerçi’yle Döne bakıştılar. Çerçi Halil’in yüzünde kan kalmamıştı. Korkunun elleri, yüzünde siyah bir harç karıyordu. “Bu deli herif, bizi mayın üstüne sürücü, hem de geride iz bırakmaycı. İşin kötüsü, cünüp ölücük” diye düşündü.

Kel Osman, bir kayaya yaklaşıp çömeldi. Sırtını kayaya dayadı. Bulundukları yerden üç-beş adım sonra mayın tarlası başlıyordu. Güneybatıya doğru bir düzlük uzuyordu. Mayın tarlasının tam ortasında derin bir oylum vardı. Bu oylumdan sonra, toprak tatlı bir eğimle yeniden yükseliyordu. Bu yükselme, Suriye’nin kel tepelerine saplanıp kalıyordu. Tepeden mayınlı alanın başlangıcı ve bitimi tüstüm görünüyordu. Mayınlı alanda yabani otlar, alaz çalılar yükseliyordu. Sabah güneşi altında bu toprak, çağlardır uğranmamış bir görümü andırıyordu…

Kel Osman uzun süre düşündü. Kararsızlık içindeydi. Daha sonra, gözleri ışıldadı. Sevinçle öksürdü. Mavzerinin tetiğindeki parmakları titriyordu. Dudaklarının ucundaki acı bir gülüşle:

– Beni iyi dinleyin: Şo karşıki dağlar, Suriye dağları. Mademki birbirinizi bunca seviyorsunuz, yarın Suriye toprağında sevişin. Bu toprakta böyle boğdan işlere yer yoğ. Sizi gözüm görmesin. Şu taze izden iki saat önce, biz geçtik. Çolak Memedo’nun yol boyunca bellikleri var. Bu yoldan, Döne de bir-iki sefer geçtiydi. Suriye’den o da kaçak taşıdıydı. Yolu eyi bilir. Size bir saat möhlet. Bir saatte mayınlı toprağı geçeceksiniz. Saat beşe beş var. Tam beşte oyun başlayacak. Önde Döne yörüyecek. Halil sen, sırtına kaçak çuvalını yükleyeceksin. Aha sözümü düğümlüyorum. Eyi deh düşün. En böyük düşmanınız mayınlar. Yanlış bir adım atarsanız ölüm fermanınız imzalanır. Mayında ölürseniz, günahınız boynunuza. Geriye dönerseniz, kurşunları döşünüzde bilin. 3500 metrelik yol, bir saatte geçilecek. Yol boyunca eyi düşünün. Sen avrat, şo dere tam yolun yarısı. Burdan orayı mavzer kurşunu çoğ eyi tutar. Bilirsin, yeğin nişancıyım. Yüz metreden çirtikli kuruşu vururum. Uçan-kaçan elimden kurtulmaz. Oraya varanacak pişman olursan, yerinde dur. Dolağını çıkar. Salla bunu yapınca: “Geri dönücüm, pişman oldum, oynaşımı öldür, beni bağışla” demektir. Heç çekinme; pişman olursan, duruver. Daha oynaşın çuvalı yere indirip tabancasını ataşlamadan kurşunu sırtına mıhlarım. Oynaşın ölünce, öküz ölür; kan kurur… Sen geriye dön. Başımda yerin var. Geçmişi unudurum. Zemzemle yunmuş arınmış avrat gibi seni bağrıma basarım. Bu sır, mayın tarlasında gömülü kalır, dedi.

Bir süre düşündü. Sonra tane tane konuştu:

– Sana gelince Çerçi Halil; senin için de gözel bir şartım var. 3500 metrelik yol boyunca, sen de iyi düşün. Bu gediş, Türkiye’den son gidişin. Geriye dönmek yoğ… Malını-mülkünü, gızını-kısrağını aklından çıkar. Ölenecek “Bu geçe”ye gelmiyeceksin. Geldiğin gün, boyunu arşınlarım. Kefenini birlikte getir. Varın Suriye’de bol bol sevişin. Bakalım bes sevgi, size yetecek mi? Şu da var ki, yol boyunca sen de müheyyersin. Çuvalını endirip önünde giden oynaşını kurşunlayabilirsin. Aha tabancan, aha şarşörün. Ayrı ayrı ceplerine koyuyorum. Sen ateş edecek, karı durup dolak salarsa, gendini ölmüş bil. Buraya, sizi mayın üstüne sürmeğe gelmiştim. Uyuz eşşek gibi geberdiniz. Babanızın oğlu, size bu eyiliği yapmaz. Hem birbirinizi sınamış olursunuz, atıp dutmalarınız meydana çıkar. Ben, dini bütün bir adamım. Elimi kolay kolay kana bulamam! Amma namısıma da leke sürdürmem! El içinde kendime boynuzlu dedirmem!… Garıyı öldürmeğe garar verirsen, çek vur. Korkmadan geriye dön. Kılına bile dokunmam. Ahacık size tevir tevir yol… Hangisi işinize gelirse, onu seçin… Arkandan kalanları düşünme… Garıların, anam-bacım. Uşakların, gendi öz uşaklarım. Mirasçıların kabul ederse ortaklığımız devam eder. Şartlarımı duydunuz. Çakal dubarası istemem. Yörüyün bakım. Saat tam altıda öte

geçede olmalısınız. Geriye dönerseniz, mayın ortasında eğleşirseniz, kurşunları gövdenize saplı bilin. Ağ koyun, gara koyun bu geçitte belli olur, ahacık size fırsat. Yularınız gendi elinizde. Bakalım oynaş mı datlı, yoğsam vatan mı, çoluk çocuk mu?..

Çerçi Halil karşı koyacak oldu. Kel Osman eliyle “Sus” işareti yaptı.

– Saat tam beş. İsterseniz altıyacak burada bekleyin. Azrail’i heç yormayın. Canınızı ben alıyım. İsterseniz yörüyün. Azrail peşinizden gelsin. Size beğendiği ölümü o seçsin. Gayrı siz ıstıfıl olun. Ahacık ben eyicene oturdum. Size yol yolak açık.

Çerçi Halil başka çare olmadığını anlayınca, yükü sırtladı. Döne önden yürüdü. Çerçi, gönülsüzce onu izledi. Korkusundan titriyordu. Bugüne kadar hiç mayın tarlasından        geçmemişti. Sadece “Sırtçı”lara sermaye verir, ortak olurdu. Bir keresinde seksen kilo kaçak çayla Karnebi köyü civarında jandarmalar tarafından yakalanmış; üç bin lira rüşvet verip kurtulmuştu. Mayın geçmek onun işi değildi. Mayın tarlasını her       insan geçemezdi. Toprağın altında Azrail’in gönüllü askerleri    uyukluyordu. Her an, üstlerine basma ihtimali vardı. Bu mayınlar, binlerce insan yemişti. Binlerce insanı sakat bırakmıştı. Mayın toprağı; insan kanı eme eme, başı Mardin’de, kuyruğu Hatay’da olan koca bir evrene dönmüştü. Kalın gövdesiyle her an yutacak can bekliyordu. Can yutan evren; yolsuzluğun kötülüğün anası olmuştu. Çerçi Halil, sırtındaki yükün ağırlığıyla adım atamaz hale gelmişti. Adım attıkça, içindeki korku büyüyordu…

Önde yürüyen Döne’nin bakışlarında belirgin bir mutluluk okunuyordu. Çocuklarını, hasımlarını, köyünü, vatanını, her şeyini geride bırakıyordu. Pişman değildi. Yüreği ayak parmaklarının ucunda “Halil! Halil” diye atıyordu. “Vallaha durmam! Dolağımı çıkarıp sallamam!” diye düşündü. “Karşımdan

Suriye ordusu gelse, gene de durmam! Böle yaşamaktansa, oynaşın uğruna ölmek daha eyi. Tek, kumanın yüzünü görmüyüm de, nolursa olsun…”

Çerçi Halil’in dizlerine Darmık Dağı’nın koca kayaları bağlanmıştı. Dili damağı kurumuştu. Korkusundan kadının ardından gidemiyordu. Gücü her adımda biraz daha azalıyordu. Sırtındaki çuval, Kilis toprağı kadar ağırlaşmıştı. “Bir kancık için değer miydi?” diye düşündü. Bu gidişin, geriye dönüşü yoktu. Yönünü Türkiye’ye döndüğü an, Osman’ın mermileri yüreğine saplanırdı. Osman delinin biriydi. Osman inattı. Osman’ın gözü kanlıydı. Sözü sözdü… Ucuz kurtulmuştu. Osman, daha evin içinde öcünü alabilirdi. Karıları, çocukları, üç parça zeytinliği gözünün önüne geldi. Yüreği görünmez bir mengenede sıkılıyordu. “Suriye’de nederik? Kime sığınırık? Geride uşaklarım var, malım mülküm var. Karılarım el koynunda sabahlar… Gişiye varırlar… Ben deli miyim? Bu kancığın peşine düşülür mü? Nasıl oldu da, bu hallara düştüm? Kızan olmuş bu karıya uydum? Ah, ah! Benim puşt nefsim…”

Kel Osman, belini kayaya vermiş; sigarasını tellendiriyordu. Gözleri, mayın tarlasında santim santim ilerleyen iki kişideydi. Yüzünde mutluluk yüklü bir gülüş mekik dokuyordu.

“Eyi ki nefsime sahap oldum. Evin içinde ikisini de gebertmedim. Böylesi daha doğru. Allah’ın da hoşuna getmiştir. Suriye’ye gederlerse, komşulara; “Üç uşak anası avrat kaçtı. Südü bozukmuş” derim. Kimse beni kınamaz. Namıslarını temizlemek Döne’nin kardaşlarına düşer. Bu pis işten eyi sıyrıldım. Jandarmalar da görünürde yoğ. Mayın içinde ölürlerse yanlarında kaçak mal var. Herkes kaçakçı sanır. İkisinden biri dönerse, varsın dönsün. Üç kişi arasında sır saklanmaz amma; iki kişi arasında berk saklanır…” diye düşündü.

Dakikalar yıl kadar uzuyordu. Mayın tarlasını yarılamak üzereydiler. Kuru dereye yaklaşmışlardı. Döne tam dereyi geçerken; Çerçi Halil, sırtındaki çuvalı yere indirdi. Elini sağ cebine sokup tabancasını çıkardı. Şarjörü de alıp tabancaya sürdü.

Döne dereyi geçip yamaca çıkmıştı. İkisi arasında on metre uzaklık vardı. Döne, dönüp geriye baktı. Gözlerine inanamadı. Halil tabancasını kendisine çevirmişti, fakat durmadı. Osman ikisinin de davranışlarını heyecanla izliyordu. Tam Halil’in belinin ortasına nişan almıştı Döne’nin dolak sallamasını bekliyordu. “Benim bildiğim Döne’yse ne durur, ne de dolak sallar!” dedi. Gerçekten de kadın hala yürüyordu. Osman’ın gözlerinde bir sevinç kelebeği uçuştu. İşte dediği çıkmıştı. Halil mertliği sonuna kadar sürdürememişti. Durgun sabahın sessizliğini ürkütücü üç kurşun sesi bozdu… esler, çıplak tepelerde yankı yaptı. Kadın, önce sendeledi. Sonra, cansızca toprağa yığılıverdi.

Çerçi Halil, yönünü Türkiye toprağına dönmüş, koşuyordu. Kel Osman heyecanla ayağa kalktı. “Herif cılk çıktı. Bakalım mayınları tek başına geçebilecek mi?” diye düşündü. Çerçi Halil, hem koşuyor, hem de saatine bakıyordu. Osman ateş eder diye ödü kopuyordu. Oysa Osman yerinden kalkmış, köye doğru gidiyordu. “Bu defter burada kapanır. Halil, mayınlardan kurtulsa bile, korkusundan ölür” diye güldü.

Kel Osman daha on adım atmadan, mayın tarlasında      kulaklarının zarını titreten bir patlama oldu. Dönüp geriye baktı: Havada toz bulutuyla birlikte; yırtık elbiseler, et parçaları taşlar savruluyordu.

(Sarı Arabalar, Hikâyeler, Şevket BULUT)

REKLAM ALANI
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.