(Riyaset-i Cumhur) Cumhurbaşkanlığı İnce Saz Heyeti Şefi ve Atatürk’ün Hafızı Yaşar Okur

04 Tem 2019 Per 9:30
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mehmet YALVAÇ

Sayın Kent okuyucuları; 10 Kasım 2018 tarihinde Kilis Atatürkçü Düşünce Derneği Şubesi’nde “Atatürk’ün Kur’an Kültürü”, 30 Kasım 2018 tarihinde Kilis Ticaret ve Sanayi Odası toplantı salonunda Kilis Barosu Başkanlığı’nın düzenlediği “Atatürk ve Kur’an” konulu konferans vermiştik.
Bu yazı dizimizde de Binbaşı Hafız Yaşar Okur’un özgeçmişi ve Atatürk’le ilgili hatıralarını yazacağız.
Amacımız, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün İslam dinine ve Kur’an’a karşı ne kadar duyarlı olduğunu Hafız Yaşar Okur’un hatıralarından aktaracağız.

Kıymetli okuyucular, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk hakkında bazı kesimler insanlarımızı özellikle gençlerimizi yanlış eğiterek Atatürk düşmanı olarak yetiştirdiler. FETÖ terör örgütü gibi. Toplumumuzda okuma alışkanlığı olmadığı için insanlarımızın bir kısmı kulaktan duydukları ile yetinerek şartlanmaktadırlar. Hâlbuki okuyan, araştıran bir toplum olsak o zaman gerçekleri görürüz, doğruyu buluruz. Hatasız insan olmaz. Her insan yaşam süresi içinde farkında olarak veya olmayarak hatalar yapabilir. İnancımıza göre hatasız olan Allah’tır. Önemli olan bir insanın yaşam süresi içinde topluma ve ülkesine yaptıkları hizmetlerdir. Bu açıdan baktığımızda bazı hataları görmeyiz.

Biz yalnız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk ve silah arkadaşlarının yanında Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet’ten günümüze ülkemize hizmet edenleri saygı ile anıyoruz.
Bizler toplum olarak kendi aramızda birlik ve beraberliğimizi sağlayamazsak elbette emperyalist dış güçler bu fırsatları değerlendireceklerdir. Bu konuda toplum olarak oyuna gelmememiz gerekir. Günümüz toplumunda buna çok ihtiyaç vardır.

okur

Hafız Yaşar Okur, İstanbul’da Koca Mustafa Paşa civarında, tarikat-ı Sadiyye’den merhum Rif’at Efendi’nin oğlu olup, 28 Kânûn-i Sânî 1301 senesinde İstanbul’da Samatya’da Sancaktar Hayreddin Tekkesi’nde doğmuştur.
İlkokulu, beş yaşında iken Koca Mustafa Paşa sıbyan mektebinde Küçük Hüseyin Efendi’den besmele çekip, sekiz yaşında iken ilkokulu bitirerek Etyemez’de Hafız-ı Karra Hakkı Efendi’den hafızlığa başlayıp on iki yaşında iken hafızlığı bitirip Koca Mustafa Paşa Sünbül Efendi Camii’nde hafız cem’iyeti duası yapmıştır.
13 yaşında Davud Paşa Merkez Rüşdiyyesi’ne devam ederek 16 yaşında mezun olmuştur.
17 Yaşında dini musiki: Aksaraylı meşhur Ama Hafız Hasan Efendi’den ilahi, durak (makam) ve Mevlid-i şerif alışmak için çalışmıştır.
18 Yaşında iken Defter-i Hakani Nezareti Kalemi’ne Stajyer, maaşsız memur olarak çalışmış, 1903-1904’te yeniden Mektubi Mühimme Kalemi’ne maaşla terfi etmiştir.
20 Yaşında iken Şehzadebaşı’nda Ser-Sazende-i Hazret-i Şehr-yari’den Hoca İsmail Hakkı Bey’in kurduğu Osmanlı Musiki Cemiyeti’nde sürekli üyeliğe kaydedilmiş ve İsmail Hakkı Bey’den yirmi fasıl ders almıştır.
İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Musiki cemiyeti ileri gelenleriyle İttihad ve Terakki’nin merkezi olan Selanik’e davet edilmiş ve orada Beyaz Kule’de birçok konserler vermiş ve Güzel Sanatlar madalyasıyla ödüllendirilmiştir.
Selanik’ten dönüşünde Homokord plak fabrikasının daveti üzerine ilk defa elli plak okumuştur. Daha sonra görülen istek üzerine Lirfon, Orfeon, Odeon, Kolombia (Columbia) fabrikalarına binden çok şarkı ve gazel okumuştur.
14 Nisan 1914 tarihinde Padişah hizmetlerine bağlı Padişah hanedanları sınıfına, üsteğmen rütbesiyle sınavla kaydedilmiştir.

1917 senesinde, padişahın buyruğuyla, Sultan Reşat merhumun emirleri üzerine, müezzinler sınıfına nakledilerek her iki vazifeyi yapmıştır.

1924 Senesinde hilafetin kaldırılmasıyla Ankara’da kurulan Cumhur Başkanlığı İnce Saz Heyeti’ne yüzbaşılıkla terfi etmiştir.

Ve Atatürk’ün teveccühlerini (beğeni) kazanmış, daha sonra boş olan İnce Saz Heyeti Şefliği’ne Atatürk’ün emriyle binbaşılığa terfi etmiştir.

1930 yılında, sağlık durumundan dolayı ve Atatürk’ün müsaadeleriyle, emekliye ayrılmış ve Atatürk’ün vefatına kadar, özel olarak maiyetlerinde bulunmuştur.

1930 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Atatürk’ün emri üzerleri üzerine, Vali Muhittin Üstündağ tarafından Konservatuar İcra Heyetine tayin edilmiştir.

1942 Yılında Bakanlar Kurulu Kararı üzerine uzman olarak Konservatuar’da on yıl çalışmış; bu süre içinde ilahi, makam, tevşih, beste Doktor Suphi (Ezgi) Bey tarafından notaya alınarak yirmi kadar klasik tarihi musiki parçalarını Hafız Yaşar Okur tarafından Kolombia plak fabrikasına okumuştur. Bu plaklar hiçbir yerde satılmamaktadır. Konservatuar müzesinde bulunmaktadır.

 

Atatürk’ün vefatından sonra, sağlık nedenleriyle Konservatuar İcra Heyeti’nden istifa etmiştir.
Şinasi Okur adlı bir oğlunun bulunduğunu ve babasının şarkılarından ikisinin güftesinin kendisine ait olduğunu Yılmaz Öztuna’nın Büyük Türk Musiki Ansiklopedisi’nde (C.2, S.156) verdiği bilgilerden öğrenmekteyiz.

Aynı bilgiye göre; Hafız Yaşar Okur 23 Aralık 1966 tarihinde İstanbul’da ölmüş ve iki gün sonra Merkezefendi’ye gömülmüştür. Çok sayıda gazelinden başka 48 eser bestelemişti.

Atatürk, her milli varlığa olduğu gibi, milli musikimize de büyük bir kıymet vermişlerdir. Bilhassa Klasik Türk Musikisi’ni ve dini musikiyi çok severdi. Yanlarında on beş sene bulunduğum için bu konuda yetki sahibi olduğumdan, hatıralarımı millete mal etmeyi, vefatından sonra, kendime vazife edindim.

Atatürk Türk Musikisine candan bağlı idi. Hatta onun aşkı idi. Bugünkü Türk Musikisini canlandıran, Cumhuriyetimizin ilanından sonra, Atatürk’ün Türk Musikisine candan gösterdiği ilgi sayesinde, halen Türk Musikisi her yerde rağbet görmektedir.

Atatürk, Türk Musikisi ile Batı Musikisi arasında hiçbir zaman karşılaştırma yapmamışlardı. Batı Musikisini bir an olsun kendi musikimizden üstün görmemişlerdi.
CUMHUR RİYASETİ İNCE SAZ HEYETİ
On yıldır, İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayı’nda, Padişah Hazretlerinin Müezzinleri ve Nanendeleri arasında bulunuyordum.

Saltanattan sonra, Hilafetin kaldırılması üzerine, 1924 yılının sonlarına doğru, hükümetçe alınan karar gereğince, Saray’daki orkestra, bando ve ince saz takımıyla birlikte Ankara’ya gittik ve orada kurulan Cumhur Riyaseti İnce Saz Heyeti’nde okuyuculuk vazifesine başladım.

Fasıl Heyeti:
HANENDELER: Nuri Halil (Poyraz), Münir Nurettin (Selçuk), Nuri Cemil, Abdülhalik Mehmed ve Ferit Bey.
SAZENDELER: Tamburi Refik (Fersan), Nezyen Sami Dede, Kanuni Vedad, Udi Şevki, Santuri Zühdü (Bardakoğlu), Udi Bahri Bey. Sami Dede’nin emekliye ayrılmasından sonra Nazyen Burhan (Burhanettin Ökte) Bey fasıla katılmıştı. Birkaç gün istirahatten sonra, bir akşam Çankaya Köşkü’ne davet edildik.

ATATÜRK’ÜN HUZURLARINA İLK ÇIKIŞ
Köşk’e gittik. Gazi, büyük salonda Nuri Conker, Cevdet Abbas (Gürer), Salih Bozok, Kılınç Ali, Ali Cenani Bey’lerle, kumandan paşalar ve manevi evlatlarıyla oturuyorlardı.
Gayet resmi bir vaziyette, son derece saygılı bir şekilde huzurlarında durduk. Orkestra Şefi Zeki (Üngör) Bey, bizi birer birer takdim ederken, sıra bana gelince; ”Yaşar Bey’i plaklarından tanırım” diyerek elimi sıkışlarıyla ilk iltifatlarına mazhar oldum.

Karşılarında gösterilen yerlerimize oturduk. İşaretleri üzerine önce bir Mâhûr Faslı yaptık. Takdirkâr bakışlarla dinlediler. Yazdıkları listeyi bize gönderdiler. Listenin başında Haşim Bey’in Bestenigâr makamından başlayarak devam ettik. Atatürk, bu şarkıları bizimle beraber usulü dairesinde okuyordu. Bu şarkılar bitince, işaretleri ve “Yaşar Bey, bir gazel okuyunuz!” diye emir buyurmaları üzerine ve Udi Şevki Bey’in iştirakiyle, Bestenigâr makamından şu güfteyi gazel olarak okudum:

Ya Rab ne eksilirdi deryayı izzetinden.
Atatürk, gayet neş’eli, iltifatlarla beni tebrik etti. Biraz istirahat ettikten sonra, listedeki şarkıları sırasıyla okuduk.
Gazel bitince istirahat ediyoruz. Gözlerim Gazi’de idi. Ben saraylarda, Sultan Peşad, Vahdeddin ve son halife Abdülmecid huzurlarında, senelerce gazel okunuştum. Hiçbirinde musikiye karşı bu yakın alakayı, bu anlayışı görmemiştim. Gazi, içten geldiği belli bir hassasiyet ve hayranlıkla, adeta mest… Dalgın dinliyordu.

Bu şarkılardan ve Tamburi Refik Bey’in Mahur taksiminden sonra, Münir Nureddin Selçuk Bey, gayet parlak Mahur bir gazel okudu. Atatürk, Münir Nureddin Bey’i alkışlıyordu.
Atatürk, bu akşam ilk defa olarak güzel bir musikiye kavuştuklarından dolayı memnuniyetlerini belirtmek suretiyle, hepimize cihan değer iltifatlarını ibzal buyurdular (bol bol saçtılar). Biz de ilk defa musikiyi cidden anlayarak (dinleyen) büyük bir millet babasının huzurunda bulunuşun şevkiyle, olanca sanat aşkımızla çalıyor ve okuyorduk.
Atatürk, bir aralık önümdeki musiki mecmuasını istedi ve içinden bir yaprak kopardı. Evc makamında olan Rumeli türküsünü Atatürk o kadar güzel ve usulü dairesinde okuyordu ki hayretler içinde kaldık. Hayretimizi sezmiş olacak ki musikiden bir bahis açarak dedi ki: “Selanik ve Manastır’da tahsilde bulunurken hafta izinlerinde muntazaman saz mahfellerine gidip dinlerdim. Bu arada Selanik Mevlevihanesi’ne gidip okunan ayinleri dinleyerek çok mütehassıs olduklarını beyan ederlerdi.
Sofradan kalkarken şu marşı da okudular:
“Karadeniz, Kararadeniz, gelen düşman değil biziz
Yarım asır beklediğin Barbaros’un hafidiyiz (torunlarıyız).”
Marşı sonuna kadar hep birlikte okuduk. Sonsuz iltifatlarıyla huzurundan ayrıldık. Ata’mızla ilk gecemiz böyle geçti.
ATATÜRK’ÜN HUZURLARINA İKİNCİ ÇIKIŞ
İki gün istirahat ettikten sonra tekrar Köşk’e davet edildik. Bu gece başka misafirler vardı. Atatürk, misafirlere beni göstererek, “Yaşar Bey çok güzel okuyor” diyerek iltifatta bulundu.
Bu sofra için hazırladığımız programı kendilerine takdim ettik. Mahur faslı bitince, “Buyurun Yaşar Bey” diye beni yanlarına çağırdı. Elindeki kalemi bana verdi. İstedikleri şarkıları yazdırdı.
Bunların başında merhum Şevki Bey’in bestelemiş olduğu şu şarkı vardı:

“Ruhum, emelim kalb-i hazinim zedelendi
Artık yetişir gönlünün alamı tükendi.”

Bu şarkıyı çaldık ve okuduk. Atatürk sofrada oturmakta olan Tahsin Uzer’e, “Sen bu şarkıyı güzel okursun, oku bakalım” dedi. Tahsin Uzer okumaya başladı ve Atatürk de eşlik etti. Şarkıyı okudular. Arkasından Selanikli Ahmed Bey’in Kürdilihicazkâr makamında bestelemiş olduğu şarkıyı okumaya başladı.
Bu şarkıyı Atatürk fevkalade usulü dairesinde gayet güzel okudu. Esasen şarkılarda olsun, gazellerde olsun güftelerde vezne çok dikkat ediyordu. Her hal ve hareketleriyle, canlı canlı, elleriyle de tempo tutarak çok başarılı oluyordu. Hele Fuzuli ve Nedim gibi büyük şairlerin güftelerine son derece önem verir ve bana yazdırarak gazel olarak okutur ve çok duygulanmış olurlardı.

 

Atatürk şarkıda olsun, gazelde olsun, çok bağıranı sevmezlerdi. Bilhassa Klasik Türk Musikisinin tam manasıyla aşığıydı. Bilhassa Rast ve Segâh makamlarını tercih ederdi. Bilhassa Klasik Türk Musikisinin tam manasıyla aşığıydı. Aynı zamanda, herhangi bir faslın öyle uzun uzadıya devamını istemezdi.
İkinci şarkı bitince, Udi Şevki Bey’i yanına çağırdı. Hâlâ kulaklarımda çınlıyor, tarif edilemeyecek sıcak ve gür sesiyle güfteyi gazel olarak okudu ve Şevki Bey uduyla iştirak etti.
24 KASIM 1928 PERŞENBE GÜNÜ AKŞAMI İNCE SAZ HEYETİ ÇANKAYA KÖŞKÜNDE:

ALİ HİKMET PAŞA ve MUSTAFA NECATİ BEY
O akşam başyaver Rüsuhi Bey kışlamıza telefon etti. Yaşar Bey, “Atatürk’ün emirleri var, tam bir grup ile Fasıl Heyeti gelsinler” dedi. Biraz sonra kışlamızın önüne açık bir otomobil geldi. Arkadaşları toparlayıncaya kadar bir saat geçti. Bu esnada köşkten ikinci telefon geldi. Geliyoruz diye bilgi verdim. Bu esnada sıkı bir rüzgâr esiyor ve yağan yağmur da birden bire kara çevirdi. Her taraf bembeyaz kesildi. Göz gözü görmüyor.

Çankaya Köşkü’ne gidene kadar üstümüz başımız, gözümüz bembeyaz… Köşke vardık. Dış salonda üstümüzü, başımızı temizlemek üzere iken, içerideki salondan Atatürk bizi görmüş olmalı ki yanımıza geldi. Soğuktan morarmış halimizi görünce, o müşfik Ata’m; “Geçmiş olsun arkadaşlar” diye hatırlarımızı soruyordu. “İstirahat ediniz” buyurdu. Ağası bulunan Nesib Efendi’yi çağırdı; “Niçin beylere açık otomobil gönderdin?!” diye bağırıyordu. Nesib Efendi, önüne bakarak, “Paşam, otomobillerin hepsi hizmette idi” diye önüne bakıyordu.
Yarım saat sonra arkadaşlarla huzuruna girdik. Atatürk’ün iki metre yakınında bize mahsus bir sofra tertip edilmiş. Müsaadeleriyle yerlerimize oturduk.

O gece Balıkesir’den gelmiş olan Kumandan Ali Hikmet Paşa, Atatürk’ün sağ tarafına oturmuştu. Atatürk, beni, övücü cümlelerle iltifatlarda bulunarak, Ali Hikmet Paşa ile tanıştırdıktan sonra, Ali Hikmet Paşa’ya sordu:
- Paşam! Bu akşam hani faslı arzu ediyorsunuz?
- Ata’m, siz emrediniz.
- Hayır, misafirsiniz, siz söyleyiniz.

Hikmet Paşa, Tahir-Puselik Faslı’nı istedi. Ali Hikmet Paşa bana bakarak, nazikâne bir tavırla; “Yaşar Bey lütfederlerse” diye başıyla gülerek selamladı.

Ali Hikmet Paşa, Türk musikisinin aşığı idi. Hatta Balıkesir’de bir musiki yurdu kurmuştu. Biraz sonra Atatürk’ün işaretleri üzerine Tahir-Puselik peşrevini (çaldık) ve arkasından beste, semai (ile) fasıla son verildi.
Atatürk Ali Hikmet Paşa’ya:
- Bizim fasılı nasıl buldunuz?
Ali Hikmet Paşa:
- Çok güzel, arkadaşların hepsi üstad. Çok mükemmel. Tebrik ederim, diye başıyla selamlıyordu.
Atatürk, beni yanına çağırdı ve oturttu, ufak bir program yapalım diye emretti.

Atatürk yiyiniz içiniz diye emretti. Bir de musiki bahsi açtı, kırk dakika devam etti. Musiki bahsi bitince; “Yaşar Bey Aydın zeybeğini unuttuk mu?” diye bana gözüyle işaret etti. O gece sofrada davetli bulunan Maarif Vekili Necati Bey’e de işaret etti.
Necati Bey, hemen sofradan kalktı ve Atatürk’ün elini öptü. Atatürk de Necati Bey’in yanağını öptü. Necati Bey, Atatürk’ün yanından ayrıldı ve ceketini çıkardı, tam bir zeybek edasıyla salonda gezmeye başladı. Atatürk elini kaldırdı, biz de zeybek raksı çalmaya başladık. Necati Bey, Aydın zeybeğini hakikaten çok güzel oynuyordu. Atatürk de ara sıra, “Haydi aslanım” diye el çırpıyor ve alkışlıyordu.

 

Bu zeybek raksı yarım saat kadar devam etti. Necati Bey’in ter içinde kaldığını, yorulduğunu hisseden Atatürk elini kaldırdı ve sazı kestirdi. Necati Bey, Atatürk’ün elini öptü ve ceketini giyerek, Atatürk’ün müsaadesiyle, yerine oturdu.
Atatürk, yine bir musiki bahsi açtı. Musikiyi hakikaten ruhun gıdası addeden Atatürk söze şöyle devam etti: “Türk Musikisi güzel sanatlardandır. Bilhassa üstad elinde layık olduğu mevki’i bulmuştur. Bu meyanda bizim şef Hafız Yaşar Bey’in de büyük bir himmet ve gayreti görülmektedir. (Maarif Vekili Necati Bey’e bakarak) Hafızımızın şevkini arttırmamız gerekir. Canla başla ömrünü vakfettiği Şark Musikisine yaptığı hizmetlere mükafeten hars bütçesinden şimdilik altı yüz lira vermenizi uygun görüyorum.”
Necati Bey, yerinden kalktı ve Atatürk’ün elini öptü. “Emredersiniz” diye yerine oturdu. Atatürk gülümseyerek, “Yaz, yaz defterine, unutma, göreyim” dedi ve Necati Bey cebinden defteri çıkardı, yazdı. Necati Bey, “Yaşar Bey, yarın sabah bakanlığa geliniz” diye söyledi. Yerimden kalktım, Atatürk’ün elini öptüğüm zaman saçlarımı okşadı. Minnetle şükranlarımı arz ettikten sonra, Atatürk, “Sana daha neler düşünüyorum” diye söz verdi.
Bir süre sonra binbaşılığa terfimi emretti. Ve bunu da az gördü. İş Bankası’ndan her ay yüz lira verilmesini irade buyurdu. İhsan buyurulan, her ay muntazaman İş Bankası’ndan almakta olduğum bu yüz lira, on sene devam etti. Ölümünden sonra, her nasılsa kesildi.

Sabah olmuştu. Atatürk’ün huzurundan ayrıldık. Köşkün kapısı karla örtülmüştü. Nasib Efendi yanımıza geldi; “Yaşar Bey otomobillerin hepsi hizmette, azıcık bekleyeceksiniz” dedi. Atatürk salondan çıkınca, “Yaşar Bey, daha gitmediniz mi?” diye sondu. “Otomobil bekliyoruz” deyince Nasib Efendi’yi çağırdı: “Beyleri ne bekletiyorsun!” diye darıldı. “Çabuk benim otomobilimi getirin!” diye emretti. O müşfik Ata’m, biz hareket edinceye kadar köşkün penceresinden ayrılmadı.

Ertesi sabah Maarif Vekâletine gittim. Osmanlı Bankası’na yazılmış olan altı yüz liralık çeki aldım. Kışlaya geldim, arkadaşlarıma eşit olarak dağıttım. Akşam Köşk’e çıktığım zaman Atatürk bana sordu: “Necati Bey’den altı yüz lirayı aldın mı?” “Aldım Ata’m, sağ olunuz ve arkadaşlarıma eşit olarak dağıttım” deyince o gür sesiyle Atatürk, “Bravo!” diyerek sonsuz iltifatlarıyla alkışladı. “O halde bu akşam daha neşeli okursun değil mi?” deyince; “Sevgili Ata’m, hepimiz her zaman sizin huzurunuzda neşeliyiz” cevabını verdim.
O gece misafir yok idi. Erkenden yemeğin gelmesini emrettiler. Yemekten sonra ellerini öperek huzurlarından ayrıldık.
ATATÜRK, RAMAZAN AYI ve MUSİKİ
Atatürk, Klasik Türk Musikisine olduğu kadar dini musikimize de büyük bir ilgi göstermiş, bunun da halk yığınları arasında değer bulmasını çok istemişti. Bizzat şahit olduğum gerçekleri, tarih sahifelerine bu konudaki hatıralarını açıklamağı da bir vicdan borcu sayıyorum.
Bugün, yalnız dini musiki konusunda, şu kadar söyleyebilirim ki Atatürk, Ramazan-ı Şerif’te bir ay, Çankaya Köşkünde İnce Saz Heyeti’ni huzurlarına kabul etmezlerdi. Emirleri üzerine Hacı Bayram ve Zincirlikuyu Camilerinde şehitlerin ruhlarına ithafen Hatm-i Şerif okunmasını emir ederdi. Böylece Ankara camileri köylerden, civar kasabalardan bölük bölük gelenlerle dolar taşardı.
Bu arada bir gün beni huzurlarına kabul etti. Sure-i Yusuf’tan bir sahife okumamı söyledi ve okudum. Atatürk derin bir müşahedeye vardı. Sessiz sedasız, dalgın ve kendinden geçiyordu. Kıraati (okumayı) müteakip çok sevdiği Süleyman Çelebi’nin(Mevlidinin Viladet bahrini (Doğuş bölümünü) okumamı söyledi. Okudum. Çok mütehassis oldular ve Mevlid’i ne zamandan beri okuduğumu ve hafızlığımın tarihini sordu. Hafız Yaşar Okur’un özgeçmişinde bu hususları yazdığımız için burada tekrar etmedik.

Atatürk, bu istidad hocalarımdan sanki kendi feyz almış gibi hepsini takdirle yâd ederek; “Ruhları şad olsun, emekleri boşa gitmemiş. Şimdi böyleleri nerede?” diye musikimizin yeteneklerden yoksun kalmak tehlikesine maruz bulunduğuna işaret ederek buna bir çare bulunmasını düşündüğünü ihsas (duyurdu) etti.

Büyük, eşsiz kahraman Atatürk, Ramazan-ı Şerif’te bir ay, Çankaya Köşkünde İnce Saz Heyeti’ni huzurlarına kabul etmezlerdi. Kandil geceleri beni çağırtırlar, Kur’an okutturur ve çok mütehassıs olurlardı. Bayramın birinci günü akşamı Çankaya Köşkü’ne davet edilir, geç vakitlere kadar huzurlarından ayrılmazdık ve sınırsız iltifatlarına mazhar olurduk.

 

ATATÜRK’ÜN ÇOK SEVDİĞİ EVLAD-I MANEVİYESİ KİMDİ?

Atatürk’ün manevi evladı Bayan Nebile, Beylerbeyi Dergâhı Şeyhi Seyyid Efendi’nin torunu ve Nesib Efendi’nin kızı idi. Bayan Nebile’nin sesi gayet güzel ve muhrik (dokunaklı) idi. Küçüklüğünden beri tekkelerinde dini musiki ile ülfet (iyice alışmış) etmiş olduğundan, o dokunaklı sesiyle bazı geceler Atatürk’ün huzurunda Ya-Sin Suresi’ni okur, Atatürk’ün gözleri yaşarırdı ve çok duygulanırdı. Ve Bayan Nebile’yi çok serdi.

ATATÜRK’ÜN EMİRLİYLE ANKARA’DA TÜRK OCAĞI’NDA HALKA FAHRİYYEN
VERİLEN KONSER

19.03.1928 tarihinde Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi Zeki (Üngör)
Bey’in başkanlığında Türk Ocağı’nda, haftada bir gece, halka konserler verilmekte idi.

Atatürk, Türk Musikisinin varlığını göstermek ve Ankara halkının çok fazla istekli olduğu Atatürk’ün İnce Saz Heyeti’ni dinlemek için bazı makamlara müracaat edilip Atatürk’ün müsaadeleriyle Türk Ocağı’nda Klasik, Tarihi musiki konserleri verilmesi halk tarafından arzu ediliyordu.

 

Hâlbuki Atatürk bu vaziyeti zaten düşünüyordu ve söylerlerdi. Bir akşam huzurlarında bulunduğum sırada; “Yaşar Bey; Zeki Bey, Türk Ocağı’nda orkestra ile konser vermektedirler. Sizin de haftada bir gece konser vermenizi uygun gördüm. Bir program düzenleyip çalışınız, konserlere devam ediniz” diye emir buyurdular.
Hakimiyyet-i Milliye Gazetesi’nde çıkan ilanda; Ramazan-ı Şerif’e Mahsus Fevkalade Program Türk Ocağı’nda. Riyaset-i Cumhur İnce Saz Heyeti Tarafından Alaturka Konser. Yeğah-Uşşak Fasılları.
Maarif Vekili Muhteremi Necati Beyefendi Hazretleri’nin Himayesinde Fevkalade Musiki Konseri Türk Ocağı’nda.

Memleketin yardıma muhtaç çocuklarına bayramlık elbise yaptırılmak maksadıyla Himaye-i Eftal Cemiyeti Ankara Merkezi Menfaatine.

O büyük, eşsiz kahraman diyordu ki: Ankara memurlarının bu sıcak havalarda vazife başında bunalmış bir vaziyette bulundukları tabiidir. Bunun içindir ki halkın zihinlerini dinlendirmek ve yorgunluklarını musiki ile gidermek gerektiğine ve halkın musikiye ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Bunun içindir ki sizler de konserler veriniz.

Atatürk’ün emirleri üzerine perşembe günü akşamı Türk Ocağı’nda ayrı ayrı programlarla fasıl tertip edip konserlere başladık. Ve iki gün evvel Ankara gazeteleri büyük başlıklarla bu konseri ilan ederlerdi.

Akşam dokuzda konsere başladık. Müthiş kalabalık. Halkın oturacak sandalye bulamayıp pencerelerin içerisinde ve bahçede ayakta durdukları görülmekte idi. Konserin sona ermesinde sonra, Fasıl Heyeti, Çankaya Köşkü’ne gidip, Atatürk’ün huzurunda, aynı programla fasıl geç vakitlere kadar tekrarlanırdı. Atatürk, çok memnun kalır, bizlere ayrı ayrı teşekkürlerini sunardı. İşte o yüce kahraman Atatürk, milletini çok seven ve halkının istirahatini düşünen şefkatli bir baba idi.

ÇANKAYA’DA VERİLEN HUSUSİ ZİYAFET
İstanbul’dan bazı tanınmış şahsiyetler, aileleriyle birlikte Ankara’ya Ata’mızı ziyarete gelmişlerdi. O gece, bu davetliler şerefine, güzel çiçeklerle bezenmiş mükemmel bir sofra tertip edilmişti.

“Fasıl heyeti tam bir programla gelsin” diye kışlamıza telefon ettiler. Köşke vardığımız zaman, sofranın bir metre kadar yakınında Saz Heyetine mahsus bir sofra kurulmuştu. Saza başlamadan evvel Ata’mızın emriyle istirahat ediyoruz, yiyip içiyoruz. Büyük Ata’mız lütfen, kendilerine mahsus kırmızı ve yeşil uçlu sigaralarından da iki paket soframıza göndermek lütfunda bulunmuştu. Bir müddet sonra Atatürk, beni yanına çağırdı. “Bu akşam faslımız nedir?” deyince, programı huzurlarına takdim ettim. “Pek güzel” dedi. Atatürk gayet neşeli idi. İşaretleri üzerine Nihavend makamından sevdiği şarkıları çalmaya başladık. Kendileri de bizimle beraber okuyorlardı.
Bu sırada salondan içeri giren ve Avrupa’dan yeni gelmiş olan Hariciye Vekili Doktor Tevfik Rüştü Aras, elinde bir kutu olduğu halde, Atatürk’ün elini öptü ve yanlarına oturdu.
Tevfik Rüştü Aras seyahat hatıralarını anlatırken Atatürk’e takdim etmiş olduğu kutuyu Atatürk açtı. İçerisinde muhtelif renkte kravatlar görülmekte idi. Atatürk kutudan kravatları çıkardı ve sofradaki misafirlere birer birer takdim etti. Kutun içindeki kravatlar bitince Atatürk’ün gözü bana ilişti: “Eyvah Yaşar Bey’i unuttuk. Oldu mu şimdi bu?” diye sofrada oturmakta olan evlat edindiği Bayan Nebile’yi çağırdı ve kulağına bir şeyler söyledi. Bayan Nebile Atatürk’ün yanından ayrıldı, yukarı çıktı. Biraz sonra elinde ufak bir kutu olduğu halde gelip kutuyu Atatürk’e takdim etti.

Atatürk Yaşar Bey diye beni yanlarına çağırdı. Kutunun içinde mor renkte bir mendil, bir boyunbağı bir örnek olmak üzere kutuyu bana verdi. Sofradaki misafirlerin hepsi gıpta ile gözlerini bana diktiler, “Talihe bak, turnayı gözünden vurdu… Keşke sıra bize geldiği vakit kutu boşalsaydı da Ata’mızın şahsi kravatına nail olsaydık” dediler
Bunu fark eden sevgili Ata’m, fevkalade neşeli bir vaziyette gülerek; “Arkadaşlar, kıskanacak bir şey yok… Yaşar Bey zaten benim en yakınım… Az mı minnetimi çekiyor” diye beni tekrar iltifatlarına mazhar kıldı. Ata’mın bu pek kıymetli armağanını, aynı şekilde sunmak lütfunda bulunduğu diğer yadigârlarıyla birlikte hâlâ bağrıma basarak saklamaktayım.
Atatürk şu güfteyi yazdı, gazel olarak okumamı istedi:

“Yeter artık çeker oldum şu cihanın gamını
Kerem etse ecel alsa da halâs etse beni
Taleb etmem ne sürûrun ne de bir zevk demini
Gama anlar bedel olsa da halâs etse beni”
Neyzen Sami Dede’nin sabah makamında taksimi ile gazeli okudum. Atatürk durmayıp alkışlıyordu. Gazel bitince sabahideh bir gazel arzu etti. Gazeli okuduktan sonra, “Dağ Başını Duman Almış” marşı ile sofradan kalkıldı. Ellerini öperek, iltifatlarıyla huzurlarından ayrıldık.
AFGAN KRALI ve KRALİÇESİNİN ANKARA’YI TEŞRİFLERİ
Dost ve kardeş Afganistan kral ve kraliçesini karşılama ve ağırlamak için hummalı bir faaliyet vardı. Cumhurbaşkanlığı Orkestra ve İnce Saz Heyeti’ne ilk defa smokin giydirilmek emri verilmişti. Bir yandan da Afgan milli marşını meşk edip hazırlandık. Başta Gazi Hazretleri bulunduğu halde, bütün devlet ricali (ileri gelenleri), milletvekilleri, büyük bir kalabalık ve gösteriyle karşılandılar (20 Mayıs 1928).
O gece Ankara Palas’ta verilen muhteşem resmi ziyafette, Atatürk’ün emriyle, fasıl heyeti de katılmıştı. Riyaset-i Cumhur Orkestrasının çaldığı milli marşlarla ziyafet de başladı. Aziz Ata’mız, gayet zarif, frank giyinmiş, altın sarısı saçlarıyla ve mütebessim çehresiyle herkese iltifatlarda bulunuyor ve her zamanki hoşsohbetliliğiyle havayı büsbütün samimileştiriyordu. Kral, askeri üniformasını giyinmiş, kraliçe pırıl pırıl beyaz tuvaletiyle ve bilhassa kıymetli taşlarla süslenmiş tacının ortasında gözleri kamaştıran iri iri pırlantalarla dikkati çekiyordu. Adet olmuş nutuklardan sonra, orkestra heyeti muhtelif havalar çaldı.
Nihayet sıra bize geldi ve Atatürk’ün işaretiyle Nihavend Faslı’na başladık. Atatürk, kraliçeye bizi gösteriyoor, bir şeyler söylüyordu. Yanımızda bulunan Kanuni Vedat Bey taksim yaparken, Atatürk ve kraliçe ve kral beraber yanımıza geldiler. Kanunu ilk defa gören kraliçe, kanunun tellerine ellerini sürdü ve çıkan seslere gülüştüler. Yanımızdan ayrılan kraliçenin dört-beş metre uzunluğundaki eteği koltuğunun altında idi. Her nasılsa etek kraliçenin kolundan kaydı, yere düştü. Bunu gören Atatürk büyük bir nezaketle eğilip eteği yerden aldı ve kraliçenin koltuğuna koydu. Kraliçe gülümseyerek teşekkürlerini bildirdi. Atatürk, kraliçenin koltuğuna girerek sofraya götürdü. Biz de geç vakte kadar fasla devam ettik.

ANKARA RADYOSU SANATÇILARINDAN MELEK TOKGÖZ’ÜN KONSERİ

Aziz okuyucularım; Ata’mızı, bir zamanlar, musikimizi sevmekten vazgeçirmek için, hatta fasıl heyetini dağıtmak için çok çalıştılar; fakat başarılı olamadılar. Çünkü Aziz Atatürk, Türk Musikisinin aşığı idi. En bariz örnek olarak şunu da söyleyebilirim ki, o zamanlar Ankara Radyosu’nun pek kıymetli sanatkârlarından Bayan Melek Tokgöz’ün Yeni Sinema’da konser vermesini bizzat Atatürk emretmişti. Hatta konserde okunacak eserlerin programını Atatürk düzenlemişti.
O gece konseri şereflendirmek lütfunda bulunan Atatürk’ün teşriflerinde halk durmayıp sevgili Ata’mızı candan alkışlamıştı. Melek Tokgöz Hanım, güzel ve siyah bir tuvaletle sahneye çıkar çıkmaz, ilk önce Atatürk alkışlamıştı.
Melek Tokgöz Hanım, konsere başladı. Atatürk’ün düzenlediği şarkıları kusursuz olarak okudu, halk durmayıp alkışlıyordu. Bu durumu gören Atatürk, yaver bey ile hediye olmak üzere buketleri sahneye göndermek lütfunda başka, huzurlarıyla konseri şereflendirmekle sanat tarihimize pek büyük bir şeref yazmışlardır.

pehlevi

ŞEHİNŞAH PEHLEVİ İSTANBUL’DA
İran Şehinşahı Pehlevi Hazretleri, Atatürk’ü ziyaret etmek için İstanbul’a gelmişlerdi. Atatürk, bizzat Tophane Rıhtımı’na giderek Şehinşah Pehlevi Hazretleri’ni otomobiline alarak Dolmabahçe Sarayı’na gelmişti.

Akşam, Beylerbeyi Sarayı’nda Şehinşah Hazretleri’nin şerefine verilen ziyafette iki yüz kişi vardı. Ata’nın emirleriyle ben de bu ziyafette bulunmuştum. Riyaset-i Cumhur Orkestra Heyeti marşlar söylüyordu. Şehinşah Pehlevi Hazretleri, salonun ayrı, yüksek bir locasında Atatürk’le beraber oturuyorlardı. Bir aralık Atatürk, ser yaver bey vasıtasıyla beni huzurlarına çağırttı. Kemal-i tazimle giderek Şehinşah Pehlevi Hazretleri’nin ellerini öptüğüm zaman Atatürk, “Bu benim hafızımdır” diyerek müsaadeleriyle yanlarına oturttu.

Atatürk, Kerbela şehadetine ait bir mersiye okumamı söyledi. Emirleri üzerine şu mersiyeyi okudum; Türkçe’si şöyledir:
“Hazret-i Muhammed’in göz bebeğisin ey Hüseyin
Hazreti Ali’nin gözünün nurusun ey Hüseyin
Hem kadınların en hayırlısı, Hz. Muhammed’in kızı
Fatimetü’z-Zehra’nın ciğer parçasısın, hem de seçkin Ehl-i Beyt’tensin, Ali Aba’dasın ey Hüseyin. Sana gül ile dokunan bir müminin, iman sahibi Müslümanın dahi günahının bağışlanmasını Allah’tan dilemesi mümkün değildir. Sen Muhammed Mustafa’nın gül bahçesi içindeki sarayının goncasısın ey Hüseyin.”

 

Bu mersiyeyi okurken Şehinşah Hazretleri’nin gözleri yaşarmıştı. Sağ elini göğsüne koymuş kemal-i tazimle dinliyordu. Mersiyeyi okuduktan sonra Atatürk, Şehinşah Hazretleri’ne sordu; “Beğendiniz mi benim hafızım?” diyordu. Şehinşah Hazretleri de Azeri Türkçesiyle “Hub, hub. Teşekkür ederim” diyordu.

Biraz istirahat ettikten sonra, Atatürk; “Yaşar Bey, Farsi güftelerinden bir eser okuyunuz” dedi. Derhal Hüzzam Ayini’ni okudum. Güftesi şu idi:

Mah est ü nemidanem hurşid-i rahat ya nem
Bu ayrılık adına canım nice bir yanam

Ah ah nice bir yanam…

Hüzzam Ayini okuduktan sonra Atatürk, “Yaşar Bey, Kur’an’dan bir sahife oku” dedi. Sure-i Yusuf’tan bir sahife okudum. Şehinşah Hazretleri çok memnun oldu ve elini uzattı, elimi sıktı. Atatürk, Şehinşah Hazretleri’ne dedi ki: “Bizim bir de Türkçe Mevlidimiz vardır. Şair Süleyman Çelebi yazmıştır” diye Şehinşah Hazretleri’ne, Süleyman Çelebi hakkında izahat verdikten sonra Mirac Bahri’ni (bölümünü) Isfahan makamından okudum. Şehinşah Hazretleri, “Çok teşekkür ederim” dedi ve ilk defa Türkçe mevlit dinlediğini beyan etti. Atatürk’ün müsaadeleriyle huzurlarından ayrılırken, Şehinşah Hazretleri’nin elini öperken; “Hafız’ı İran’a beklerim” diye sonsuz iltifatlarına mazhar oldum. Atatürk de Şehinşah Hazretleri’ne, İran’a beni göndereceğini vaat etti ve huzurlarından ayrıldım.

O gece geç saate kadar şarkı söyleme devam etti.
ATATÜRK’ÜN TÜRK MUSİKİSİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ
Dolmabahçe Sarayı’nda, Atatürk bir gece musiki bahsi açtı ve dedi ki: “Garp Musikisinde intizam, bir şekilde muhafaza edilmiş. Sizlerin de musikimizde bir yenilik yapmanız lazım gelmez mi?” diyerek bazı malumat verdi.
“Sevgili Ata’m,
Türk Musikisi, Garp Musikisinden ‘ve melodi’ bakımından çok zengin… Bizde çeyrek sadaları mevcut olduğundan ve usullerimiz gayet geniş bulunduğundan dolayı musikimiz, Garp Musikisi gibi ‘armonize’ olamaz” dedim.
Buyruğunuz üzere İstanbul Konservatuvar İcra Heyetine tayin edildiğim sıra, Vali Muhittin Üstündağ tarafından Viyana Musiki Akademisi profesörlerinden Mösyö Marks, İstanbul’a davet edilmişti. Bu zata, konservatuarda Garp Musikisi esasları(nı) kurmak vazifesi de verilmişti.

İşe başlarken, önce Türk Musikisi hakkında bir fikir edinmesi için, reisimiz bulunan Rauf Yekta Bey, Mösyö Marks’ı konservatuara davet etmişti. O sırada Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu’nda halka parasız Klasik Tarihi Türk Musikisi konseri vermek kararlaştırılmıştı. Konserde okunacak eserleri prova etmek üzere çalışıyorken, bir gün, Mösyö Marks, konservatuara geldi. Biz de Itri merhumun Nevâ Kâr’ı sıra yapıyorduk. Rauf Yekta Bey ile odamıza geldi. Önümüzdeki Nevâ Kâr’ın notasını sonuna kadar tetkik etti ve bizi dinledi. Odamızdan ayrılırken hepimizin ellerini sıkarak Fransızca sözleriyle bizi alkışladı, takdir etti, odamızdan gitti. Biraz sonra Rauf Yekta Bey yanımıza geldi; “Arkadaşlar sizi tebrik ederim” dedi ve Mösyö Marks’ın sözlerini bize tercüme etti.

O zaman Konservatuvar İcra Heyeti şu zatlardan ibaretti: Kemal Reşad (Erer), Udi Sedat (Öztoprak), Tanburi Dürri (Turan), Neyzen Hafız Tevfik, Hanende Nuri Halil (Poyraz) ve ben (Hafız Yaşar Okur).
Ertesi gün Akşam Gazetesinde Mösyö Marka şu mütalaada bulundu:

“Türk Musikisi, büyük hususiyetleri olan bir musikidir. Türkiye’de Garp Musikisi tekniği kabul edilmekle beraber, bu musikide Şark Musikisine ait hususiyetleri muhafaza edilmelidir. Alman, Fransız, Rus musikilerinde teknik birdir. Bununla beraber bu milletlerin musikileri birbirine benzemez. Her birinde o milletlerin hususiyetleri, karakterleri bulunmalıdır. Bunun temini için de müstakbel Türk bestekârlarını ve musikişinaslarını yetiştirecek olan konservatuvar ona göre ıslah edilmelidir. Yani bu musikinin yeni gamları ve tekniği öğretilmelidir.”

Yine bu mütehassıs, sözlerinde beni asıl alakadar eden musiki kısmına gelince; Türk Musikisi yetenekleri kuvvetlidir. Sık sık konserler verilmelidir. Bu eserler aynen muhafaza edilmeli. Bu esaslar bozulmamalı” diye sözlerini bitirdi.

Atatürk bu düşüncemi büyük bir ilgi ile dinledikten sonra, ertesi akşam Konservatuvar Müdürü Ziya Demirci Bey’i Dolmabahçe Sarayına çağırttı. Uzun uzadıya konuştu. Fakat netice ne oldu anlayamadım. Muhakkak olan şu ki Atatürk Terk Musikisini mutlaka ıslah etmek fikrinde idi.
ATATÜRK’ÜN SEVDİĞİ VE OKUDUKLARI ŞARKILARIN GÜFTELERİ
SEGAH MAKAMINDAN
Sun da içsin yar elinden aşikın peymaneyi
SEGAH MAKAMINDAN
Olmaz ilaç sine-i sad-pareme
Çare bulunmaz bilirim yâreme
HÜZZAM MAKAMINDAN
Yemenin tuğralıdır
UŞAK MAKAMINDAN
Cânârakibi handan edersin
BEKTAŞGİ NEFESİ BAYATİ MAKAMINDAN
Ben melâmet hırkasını kendim giydim eynime
Âr (ü) namus şeşesini taşa çaldım kime ne
RUMELİ EVİÇ (EVC) TÜRKÜ
Şahane gözler şahane
RUMELİ HİCAZ TÜRKÜ
Maya dağdan kalkan kazlar
SUZİNAK (SUZNAK) MAKAMINDA
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz.
1932 SENESİ HAZİRANINDA ATATÜRK’ÜN HUZURLARINDA DOLMABAHÇE SARAYINDA İSTANBUL’UN MÜMTAZ HAFIZLARI
Hafız Sadettin Kaynak, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Süleymaniye başmüezzini Mevlidhan Hafız Kemal, Sultan Selimli Hafız Rıza, Beylerbeyili Hafız Fahri, Muallim Hafız Nuri, Darü’t-ta’lim-i Musiki azasından Hafız Zeki, Beşiktaşlı Hafız Burhan beylerden mürekkep idi. Bu meyanda, o devrin plaklarda şöhret kazanmış olan Edirneli Musevi ve yaşlı sanatkâr Elgazi de hazır bulunuyordu.
Atatürk, şöhretini işittiği bu yaşlı, eski bestekârı ilk defa görüyordu. Bütün hedefi ona matuf (eğilmiş). Bir aralık Atatürk, Elgazi’den eski bestekârların eserleri hakkında bazı usuller sordu. Elgazi’nin verdiği cevap Atatürk’ü ikna etmedi. Atatürk, Elgazi’ye bakarak, “Eski bestekârların bir eserini okur musunuz?” dedi. Elgazi, ayağa kalkarak, “Emredersiniz” dedi. Yerine oturdu, udunu eline aldı. Hacı Sadullah Ağa’nın Arazbar-Puselik “Düştüm düşeli aşk oduna” bestesini hem uduyla çalıyor ve hem okuyordu. Beste, ağır semai ve Yörük semaisini, avazı çıktığı kadar, uduna yaslanmış okuyordu.
Atatürk çok bağıranı sevmezlerdi. Atatürk Elgazi’ye bakarak, “Bir gazel okuyunuz” dedi. Elgazi gazal okumaya başladı. Gazel güftesi, zemin ve mevzunu bozuk okuyuşunu fark eden Atatürk, hafifçe gülümseyerek yüzüme bakıyordu. Bunun farkında olmayan Elgazi, gazel biter bitmez, Atatürk söylemeden başka bir makamdan şarkı okumaya başladı. İhtiyarın keyfini kaçırmamak isteyen Atatürk, nazikane bir hareketle, “Üstad yoruldunuz, istirahat ediniz” diye Elgazi’yi susturdu.

Atatürk, bu eski bestekârın ud çalışını ve okuyuşunu hatırlatarak bu tarz ile nasıl olup da şöhret yapmış olduğuna hayretle bakıyordu. Çünkü okuyuşunda güfte taksimatı bozuk… Atatürk bu taraflara çok dikkat eder. Vezin, mevzun bozuk… Her halini gözünden gizlemiyordu.

Atatürk, bir aralık Elgazi’ye sordu: “Üstad. Sizin isminizde bir karışıklık var galiba? Herkes size gazi gibi bir şey söylüyor.” Yanında oturmakta olan Hakkı Türk (Us) Bey’e başını çevirdi, gülerek, Elgazi’ye hitaben; “Gazi benim ismimdir. Sizin isminiz Elgaza olmalı” diyen o gür sesi işitildi.

Elgazi kıpkırmızı kızardı. Udunu elinden bıraktı, afalladı, şaşırdı kaldı. Önüne bakıyor, tir tir titriyordu.

 

Atatürk, bilhassa Türk Musikisinin ehil ellerde yükselmesini ve zamana uygun olarak gelişmesini isterdi.
O gece sofrada Selahattin Pınar ve Kemani Nubar Beyler de bulunmakta idi. Beni çağırarak, “Ufak bir program yapınız. Hafız beylerle beraber bir fasıl yapınız” diye emretti.
Kürdilihicazkâr makamından bir program yaptım, Atatürk’e takdim ettim. Atatürk’ün işaretleri üzerine fasıla başladık. Üç şarkı sonunda, Atatürk’ün emirleri üzerine hafız beylerin birer gazel okumasıyla fasıl devam ediyordu. Atatürk de bizimle beraber okuyor. Daha sonra yemek geldi. Program sona erdi. Yemekten sonra huzurlarından ayrıldık.

ATATÜRK’ÜN DİNİ MUSİKİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Dolmabahçe Sarayı’nda İstanbul’un mümtaz (seçkin) hafızları ile iki gün süren toplantı.
Atatürk, Ramazan-ı Şerif’in ikinci günü Ankara’dan Dolmabahçe Sarayı’na teşrif ettiler. Beni huzurlarına çağırttı. İstanbul’un mümtaz hafızlarının isimlerini ve adreslerini istedi. Aynı zamanda, “Musikiye aşına olan hafızları istiyorum” dedi.
Tespit ettiklerim: Hafız Sadettin Kaynak, Sultan Selimli Rıza, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Süleymaniye Camii Başmüezzini Kemal, Beylerbeyili Fahri, Musiki Cemiyeti azasından Büyük Zeki, Muallim Nuri, Beşiktaşlı Hafız Burhan (Sesyilmaz) Beyler idi.
Yukarıda isimleri geçen hafızlar ertesi akşam Dolmabahçe Sarayı’na davet edildi. Bolu Mebusu Cemil Bey, hafızları alıp Maarif Vekili Doktor Reşid Galip Bey’in odasına götürdü. Bayram Tekbiri’nin Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi kararlaştırılmış. Hafızlar, ikişer ikişer olup Bayram Tekbiri şu tercüme üzerine meşk edilmeye başlandı: Allah büyüktür. Allah büyüktür
Sultan Selimli Hafız Rıza Efendi, Bolu Mebusu Cemil Bey’e hitaben, “Efendim Türk’ün Tanrısı vardır. Bu şekilde okunursa daha uygundur” deyince Cemil Bey, “Peki” dedi. Yanımızdan ayrıldı, Atatürk’ün yanına gitti. Biraz sonra yanımıza gelip, hafızları alıp Atatürk’ün huzuruna götürdü.
Atatürk, “Arkadaşlar! Bayram Tekbiri’nin tercümesini okuyunuz” dedi. Tanrı Uludur. Tanrı uludur. Tanrı’dan başka Tanrı yoktur. Tanrı uludur. Tanrı uludur ve hamd ona mahsusdur” diye bu şekilde okundu.
Atatürk de bu şekli kabul etti. O gece geç vakte kadar Atatürk’ün huzurlarında kaldık. Ertesi akşam yine hafızların gelmesini Atatürk emretti.

Ertesi akşam hafızlar Saray’a geldiler ve Atatürk’ün huzurlarına kabul edildiler. Atatürk Cemil Said Bey’in Kur’an-ı Kerim tercümesini getirtti, ceketinin önlerini ilikledi ve ayakta, Fatiha Suresi’ni, hitabe şeklinde okudu. Hafızlara da ayrı ayrı okuttu. O gece geç vakte kadar huzurlarında kaldık. Hafızlara, “Hangi camilerde mukabele okuyorsunuz?” diye sordu, Hafızlar okudukları camilerin isimlerini söylediler. Atatürk, “Arkadaşlar, mukabelenin son sahifesinin, halka tercümesini izah edeceksiniz” diye söyledi.
“Yarın, sabah gazeteleriyle ilan ediniz. Yaşar Bey, Yerebatan Camii’nde Yasin Suresi’nin tercümesini okuyacak. Bu suretle camide yapılacak merasime sizi memur ediyorum” dedi ve geç vakit huzurlarından ayrıldım.
YEREBATAN CAMİİ’NDEKİ MERASİM
Ertesi sabah kalkar kalkmaz, sabah gazetelerinde şu ilanı okudum:
“Hafız Yaşar, bugün Yerebatan Camiinde Türkçe Kur’an okuyacaktır” başlıklı yazılmış havadisler görülmekte idi.
Aziz okuyucularım; Bu ilan yanlıştı. Gazeteler durumu layıkıyla anlamamışlardı. Okunacak Türkçe Kur’an değildi; Ya-Sin Suresi sonuna kadar Arapça okunduktan sonra, tercümesi de Cemil Said Bey’in kitabından okunacaktı. Fakat bir kere yazılmıştı. Şimdi bunun ne şekilde olduğu ancak camide okunduktan sonra belli olacaktı. Nitekim öyle oldu.

Cuma günü, namazdan yarım saat evvel, Yerebatan Camii’ne gittiğim zaman sokaklar hıncahınç dolu. Camiye girmek mümkün değildi. Serkomser Bey delaletiyle güç hal ile içeriye girebildim. Pencerenin içine varıncaya kadar dolu idi. Caminin bir köşesine, etrafı şallarla süslenmiş, bir kürsü konulmuştu. Kürsünün etrafına gazete muhabirleri ve gazeteciler bulunmaktaydı. Gazetelerin ilan ettiği şekilde Türkçe Kur’an nasıl okunacak diye merakta idiler ve soruyorlardı. “Şimdi görürsünüz” diye cevap veriyordum.

Bu esnada dışardan kuvvetli bir korna sesi duyulunca caminin içerisi karıştı. Herkes “Gazi Paşa geliyor!” diye yol açıyorlardı. Caminin kapısından içeri giren Maarif Vekili Doktor Reşit Galip ve Kılınç Ali Bey’ler idiler. Doğruca kürsünün yanına geldiler; “Buyurun Yaşar Bey, kürsüye çıkın” dediler.

Kürsüye çıktım. Caminin içerisinde, derin bir sessizlik içinde, Reşit Galip ve Kılınç Ali Bey’ler ayakta duruyorlar. İlk önce Arapça Besmele-i Şerif, arkasından Ya-Sin Suresi’ni sonuna kadar Arapça olarak okudum. En son Sadaka’llahu’l azim diye hitam verdim. Sonra şöyle devam ettim:

“Vatandaşlar, evvela, Besmele-i Şerif’in tercümesini şu şekilde okudum: Müşfik ve Rahim olan Allah’ın ismiyle başlarım. Hakim olan Kur’an hakkı için (and, yemin) ederim. Ya Muhammed. Sen doğru yola sevk eden bir Peygambersin. Kur’an sana Aziz ve Rahim olan Tanrı tarafından indirilmiştir.”
83’üncü ayetin sonunu da şöyle okudum:

“Her şeyin hükümdar ve hakim-i mutlakı olan Tanrı’ya hamd olsun. Hepiniz ona döneceksiniz.”

Ya-Sin Suresi’nin tercümesi bu şekilde okunmakla son buldu ve bunu müteakip Türkçe olan şu duaya başladım:
“Ulu Tanrım.
Bu okuduğum Ya-Sin-i Şerif’ten hasıl olan sevabı, cenab-ı Muhammed Efendimiz Hazretleri’nin ruh-ı sa’adetlerine ulaştır.
Tanrım.

Hak ve adalette hareket edenleri sen pay-dâr eyle. Türkiye Cumhuriyeti’ni ilel-ebed pay-dar eyle. Türk milletini sen muhafaza eyle.

Şanlı Türk ordusu ve onun değerli, kahraman kumandan ve erlerini karada, denizde, havada her vech ile muzaffer kıl Ya Rabbi.

Vatan uğrunda canını feda eden Çanakkale ve İstiklal Harbi’nde şehid olan asker kardeşlerimizin ruhlarını şad eyle.
Vatanımıza kem gözle bakan düşmanlarımızı perişan eyle.
Topraklarımıza bol bereket ihsan eyle.
Memleketin ve milletin saadet ve refahına çalışan büyüklerimizin umurlarında muvaffak-bi’l-hayr eyle. Amin” diye duaya da hitam vererek merasime nihayet verildi.

İşte aziz kardeşlerim, Atatürk’ün dediği gibi müminler İslam dinini, Kur’an-ı Kerim’in tercüme yoluyla okunmasını öğrenmelidirler.

Halk, huşû içinde camiden çıkarken, “Allah Gazi Paşa’mıza tükenmez ömürler ihsan eylesin ve bu milletin başından eksik etmesin” diye dualar ediyorlardı.
SULTAN AHMED CAMİİ’NDEKİ MERASİM
Yerebatan Camii’nde yapılan merasimden sonra, akşam Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk beni huzurlarına kabul etti ve dedi ki: Yaşar Bey. İşittiğimize nazaran Yerebatan Camii pek küçükmüş. Cuma günü aynı merasimi Sultan Ahmed Camii’nde yapınız, dedi. Cuma günü, öğle nazından bir saat evvel dokuz hafızdan mürekkep bir heyet Sultan Ahmed Camii’ne geldiler. Camiin dışı ve içerisi hıncahınç… Onbin kişiden fazla cemaat vardı. Herkes huşu içinde. Camide tıs yok. Fatih Camii hatibi Hafız Şevket Efendi tarafından beliğ, müessir bir hutbe kıraat okunarak cuma namazı eda edildi. Namazı müteakip tekbir alınmaya başlandı. On bin kişiden fazla cemaat da tekbire iştirak etti.
Kur’an-ı Kerim’in bazı surelerinin tercümeleri okundu. Arkasından tevşih ve ilahi okunarak Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i kıraat edildi. Mevlidi müteakip hatm-i şerif kıraat edildikten sonra, Hafız Şevket Efendi tarafından Türkçe beliğ bir dua ile merasime nihayet verildi. Halk huşu içinde camiden ayrıldı.
Akşam, Dolmahçe Sarayı’nda Atatürk’ün huzurundaydım. Merasimin tafsilatını anlattım. Atatürk ziyadesiyle memnun oldu. “Kadir Gecesi, Ayasofya Camii’nde aynı merasim yapılsın” diye emretti. Ertesi akşam bütün hafızlar Atatürk’ün huzurunda bulundular. Kadir Gecesi, Ayasofya Camii’nde yapılacak merasim hakkında görüşüldü.

KADİR GECESİ AYASOFYA CAİMİİ’NDE BÜYÜK MERASİMLE OKUNAN MEVLİD
- 1932 senesinde Ocak ve Şubata rastlayan Ramazan-ı Şerif’in yirmi altıncı gecesine tesadüf eden Kadir Gecesi, Atatürk’ün emriyle Ayasofya Camii’nde radyo ile ilk defa yayınlanan büyük Mevlid.

Akşam namazından sonra camiin kapıları kapatılmıştı. Dış avlu ve içerisi hıncahınç dolu idi. Komiser beyin delaletiyle güç hal ile içeriye girebildik ve müezzin mahfiline çıktık.
Teravih namazını Hacı Faik Efendi kıldırdı ve namaz arasında ilahi ve Ayin-i Şerif kıraat edildi. Namazı müteakip merasime başlandı. Caminin dört tarafında hoparlör konulmuştu. Merasim radyo vasıtasıyla ilk defa bütün dünyaya yayınlandı. Kur’an-ı Kerim’den bazı sureler ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i yirmi hafızın iştirakiyle okundu. Atatürk de Dolmabahçe Sarayı’nda radyo ile takip ediyordu.
Mevlidi müteakip ham-i şerifler kıraat edildi ve dua okuyan Hacı Hafız Faik Efendi tarafından müessir bir dua ile merasime son verildi.
Ertesi akşam Saray’a gittim. Ata’m, beni huzurlarına kabul etti. “Çok güzel okudunuz. Ziyadesiyle memnun oldum” dedi ve hafız beylere yarın akşam Saray’da bir iftar vermemi emretti. Arkadaşları haberdar ettim. Ertesi akşam hafızlar Saray’a geldiler. Saray’ın üst katında muazzam bir sofra tertip edilmişti. Atatürk de sofrada bizimle beraber iftar etmek lütfunda bulundu ve bizlere büyük bir şeref verdiler. İftardan sonra hafızlardan ayrı ayrı Kur’an okumalarını arzu ettiler ve hepimizi büyük bir nezaketle, “Sizleri tebrik ederim arkadaşlar” diyerek sonsuz iltifatlarına mazhar eylediler. Huzurlarından ayrılırken, hafız beyleri alıp ser-yaver beyin odasına götürmemi söyledi. Tanzim edilen cedvelde kendi isimlerimizin hizasında imzalarımızı atarak Atatürk’ün ihsan ettiği iki yüzer lirayı alıp, tahsis olunan otomobillere binerek Dolmabahçe’den ayrıldık.

Aziz Okuyucularım,

Hamiyetli Ata’m, maneviyata çok bağlıydı. Aziz Ata’mın evrensel dehası ve isabetli görüşleri ile bütün işlerin başarı ile neticelendiğine şahit bulunduğumdan, hatıralarım arasından seçip sunduğum bazı parçalarla bazı gerçekleri uygarlık dünyasına, bilhassa Türk milletinin umumi efkârına kudretimin yetişebildiği nispette arz etmek vazifesini yerine getirebildimse ne mutlu…
Bütün kalbinde büyük sevgi ile yaşamakta olduğu Ata’mızın din-i İslam hakkında görünen anlayışlarına şahit bulunduğum dolayısıyla, kanaatlerimi aşağıda vereceğim bazı malumat Atatürk’ün din ve mukaddesata bağlılık derecesini meydana çıkaracaktır. Yaptığı inkılapların bütün hedefi taassubu tamamen imhaya yönelik; yoksa asil dinin yolunda olduğu ve dinimizin her türlü yanlış tefsir ve anlayışlarından korunması gibi hususat ile daima alakalı göründüğü ve batıl inançların tamamen ortadan kalkması yüce maksatlarına her zaman şahit olduğumu evvelki hatıralarımda arz ettiğim hususatın tam teyit edildiğinin vasıfları olarak kaydetmeden geçmeyeceğim. Ankara Büyük Millet Meclisi’nin temel taşını ser-levhada büyük millet kuruluşunda Hacı Bayram Camii’nde Atatürk cuma namazını kılmak ve okunan Kur’an-ı Kerim ve Mevlid-i Şerifde alınacak tedbirlerin programında Mustafa Kemal imzasıyla ve bu konudaki programda kendisinin maneviyata ne kadar bağlı olduğuna şahit bir delildir.

 

Şunu da ayrıca ilave etmek isterim ki, o büyük dahi Ramazan-ı Şerif’te bir ay Çankaya Köşkü’ne ince saz heyetini çağırmazlardı. Kandil geceleri beni huzurlarına kabul eder, Kur’an-ı Kerim’den bazı sureleri okutur, çok duygulanır ve gözleri yaşarırdı. Hacı Bayram ve Zincirlikuyu Camilerinde Ramazan-ı Şerif’te şehitlerin ruhları için Hatm-i Şerif kıraat etmekliğimi söylerdi. Bir ay zarfında mescitler dolar boşalırdı ve halkın, kasabalardan bölük bölük, akın akın gelmekte olduğu görünmekte idi. Ve bayramın ilk gecesi Fasıl Heyetini huzurlarına kabul eder ve maddi ihsanıyla beni taltif eder ve na-mütenahi iltifatlarını sunarlardı. Ruhun şad olsun Atatürk.

ATATÜRK’UN BALIKESİR’DE PAŞA CAMİ-İ ŞERİFİNDE ERVAH-I ŞUHEDA İÇİN KIRAAT OLUNAN MEVLİTTE KÜRSÜYE ÇIKIP KESİP BİR CEMAAT HUZURUNDA, HUTBELER HAKKINDA İRAD ETTİĞİ NUTUK
Vatandaşlar;
Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti ve şefkati, merhameti, esirgemesi ve hayrı üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri tebliğe me’mur ve resul olmuştur. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir, en mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen uygun düşüyor.
Arkadaşlar;
Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmamız için yapılmamıştır. Camiler ibadet için neler yapılmak gerektiğini düşünmek, yani herhangi bir konu üzerinde karşılıklı görüşme, danışma için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak elzemdir. İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım…
KUMANDAN ŞÜKRÜ NAİLİ PAŞA’NIN VEFATI
Şükrü Naili Paşa’yı Atatürk çok severdi. Vefat haberini alınca gözleri yaşardı, çok üzüldü. “Yaşar Bey yarın sana bir vazife veriyorum. Şükrü Naili Paşa seni çok severdi. Kabrinin başında Ya-Sin Suresi’ni okuyacaksın” dedi.

Şükrü Naili Paşa’nın sandukası şanlı bayrağımıza sarılmış halde, büyük bir merasimle Bayezit Camii’ne getirildi. Namazı eda edildikten sonra, Edirnekapı Şehitlik kabristanına defin edildi. Ata’mın emirleri üzerine, kabrinin baş tarafına geçip Ya-Sin Suresi’ni okudum. Ve duayı müteakip kumandan paşalar nutuklar irad edildikten sonra merasime son verildi.
MÜDAFAA-İ MİLLİYE MÜSTEŞARI DERVİŞ PAŞA’NIN VEFATI

Bu paşanın vefatına da Atatürk çok üzüldü. Kabrinin başında okunmak üzere bana yazdırdığını mersiye şeklinde besteledim.

“Büyük Türk Ordusu büyük bir kahramanını toprağa veriyor
Ulu Türk Milleti değerli bir evladını toprağa veriyor…”
Toplam altı mısra devam ediyor.
Teşvikiye Camii’nde merasimle namazını eda eyledikten sonra, Maçka kabristanına defin edildi. Ata’mın emirleri üzerine önce Kıyamet Suresi’ni okudum. Bestelediğim mersiyeyi Segâh makamında okudum. Ve duayı müteakip kumandan paşalar tarafından irad edilen nutuktan sonra merasime son verildi.
ÇANAKKALE’DE ŞEHİD NEHYET ÇAVUŞ ABİDESİ ALTINDA BÜYÜK NEVLİD

Her sene Çanakkale’de şehitlerimiz için okunan Mevlid, Gülcemal vapuru ile gidilip, büyük merasim vapurda icra kılınırdı.
Bu sene, Gelibolu’ya çıkıp Mehmet Çavuş Abidesi önünde Mevlid-i Şerif’in kıraat edilmesini Atatürk uygun görmüş. Atatürk, “Bu seneki merasime sen başkanlık edeceksin. Güzel bir program tertip et, güzel sesli hafızlardan bir heyetle gidiniz” diye emretti.
İstanbul Müftülüğü’ne Saray’dan telefonla bildirildi. Ertesi sabah İstanbul Müftüsü Hafız Fehmi ile bir program hazırlayıp merasime bulunacak hafız efendilerin isimlerini yazıp Atatürk’e takdim ettim. Uygun gördü, “Tebrik ederim” diye iltifatlarına mazhar oldum.

Seçilenler:
- Hafız Sadettin Kaynak, Sultan Selimli (Hafız) Rıza, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Hafız Kemal, Hafız Aşir, Hafız Fahri, Hafız Hasan Akkuş, Vaiz (Aksaraylı) Cemal, Hafız Burhan gibilerden mürekkep idi.
Hareket edeceğimiz günü akşam Galata Rıhtımından kalkacak Gülcemal vapuruna gittim.
Müftü Hafız Fehmi ve mevlidhan hafızlarla karşılaştım. Vapur hıncahınç dolu, kamaralar birkaç gün önce tutulmuş, Mevlidhan hafızların bazıları güvertede sabahı ettiler. Vapurun salonunda iki Hatm-i Şerif ve Mevlid-i Şerif kıraat edildi. Sabah ezanları kaptan güvertesinde altı hafız tarafından okunan salat ve sabah ezanları ve tekbir sadaları semaya yükseliyordu.

 

Sabah saat dokuzda kayıklarla Gelibolu’ya çıkıldı. Dört taraftan gelmekte olan kadınlar, erkekler bizi karşıladılar. Tahsis olunan otomobillere binerek Mehmed Çavuş Abidesi’ne gidildi. Hava güzel ve güneşli idi. Her taraf bayraklarla süslenmiş, davetlilere mahsus defne dallarıyla süslenmiş çardaklar yapılmıştı. Ovanın ortasına bir kürsü konulmuş, şanlı bayrağımızla sarılmış.
Merasime başlamak üzere iken bütün hafızlar kürsünün etrafına toplandılar. Hep bir ağızdan tekbir alınmaya başlandı. Teşih (süsleme) ve ilahi ve Ayin-i Şerif okunarak, sıra ile hafızlar Mevlid’i kıraat etmeye başladılar. Viladet Bahri’ne gelince Müftü Hafı Fehmi Efendi’nin tensibi üzerine, “Yaşar Bey, buyurun” deyince kürsüye çıktım. Viladet Bahri’ni okuyorum.
“Didi gördüm ol Habib’in anesi (mısraından sonra)
Bir aceb nur kim güneş pervanesi” mısraına gelince havayı birdenbire simsiyah bir tabaka kapladı. Dehşetli bir rüzgâr… Her taraf toz duman. Arkasından bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Bütün hafızlar kürsünün etrafından kaçıp çardakların altına sığındılar. Ben ise kürsüden inmeyip sırılsıklam olduğum halde mevlide devam ettim. Beş dakika sonra hava açıldı. Her taraf güneşlik… O zümrüt ovada şehitlerimizin kokuları esmeğe başladı.

Hafızlar tekrar kürsünün etrafında toplandılar. Hatm-i Şerif kıraat edildi. Müftü Hafız Fehmi Efendi tarafından beliğ, müessir bir dua ile merasime son verildi. Bundan sonra şehitlerimizin kabirleri ziyaret edildi. İstanbul’a döndük.
Atatürk’e merasim hakkında izahat verdim. Fırtına bahsine gelince Atatürk, “Vazife başında iken taş yağsa insan yerinden kıpırdamaz” dedi.

10 KASIM 1938 SABAHI DOLMABAHÇE SARAYI’NDA CUMHURBAŞKANLIĞI BAYRAĞININ AĞIR AĞIR İNDİRİLİP ONUN YERİNE YARIYA KADAR ŞANLI BAYRAĞIMIZIN ÇEKİLDİĞİNİ GÖREN İSTANBUL HALKI HIÇKIRA HIÇKIRA AĞLIYORDU. BU ACI HABER BÜTÜN VATAN SATHINDA DUYULDU.
Sarayın alt katında cenaze namazının nasıl kılınacağını bir kâğıt üzerine yazmış, bana verdi. Biraz sonra Diyanet Reisi Şerafeddin Yaltkaya ile harem kapısının salonuna gittiğimiz zaman, orta yerde, mermer masanın üzerine ipekli şanlı sancağımıza sarılmış aziz Atamın sandukasını gördüm. Baş ve ayak ucunda kumandan paşalar büyük resmi üniformalarıyla ihtiram mevkiinde kemal-i ta’zimle görülmekteydi.

Biraz sonra Diyanet Reisi Şerafeddin Yaltkaya cenaze namazını kıldırdı.

Sarayın bahçesinden yavaş adımlar ile Saltanat Kapısı’ndan çıkarken, güzergâhta, ağaç ve duvarların üzerinde binlerce halk ağlıyor, bağırıyor ve şöyle ağlıyorlardı: “Sevgili Ata’m, nasıl geldin, nasıl gidiyorsun. Bizi kime bırakıyorsun!” diye sadaları semaya yükseliyordu. Süvari polisleri halkı sükûnete davet için çalışıyorlardı. Yavaş adımlarla Dolmahahçe, Tophane, Karaköy, Eminönü, Sirkeci, Salkımsöğüt Caddesini takip ile Sarayburnu iskelesine yanaşmış olan Zafer torbidosuna gidildi. Halk ellerinde mendilleri gözyaşlarını silerek Ata’sını uğurladı.

ata cenaze
Milletine bağlı, vatan ülküsü taşıyan ve mucizeler gösteren eşsiz kahraman Atatürk, milletin öz evladı Atatürk, ruhun şad olsun. Saygılarımla.

Kaynak kitabı Sayın Sait Ulutaş verdi. Kendisine teşekkür ediyoruz.

 

 

Benzer Haberler

NORMAL Türkiye’de 353 kişiye 1 cami düşerken, 60 bin kişiye 1 hastane düşüyormuş. Bu...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “BANA BİR BALIK VERECEĞİNE, BİR BALIK TUTMASINI ÖĞRET.” Yapılan...

Yorum 
0

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, hayat tek pencereden ibaret değildir. Hayatın birçok penceresi...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

NORMAL Türkiye’de 353 kişiye 1 cami düşerken, 60 bin kişiye 1 hastane...

YEMEK HİZMETİ ALINACAKTIR

KİLİS İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ-MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI BAKAN...

Sağlık İksiri “Balık”

Metin MERCİMEK “BANA BİR BALIK VERECEĞİNE, BİR BALIK TUTMASINI ÖĞRET.”...

Hayatın Pencereleri

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, hayat tek pencereden ibaret değildir....

Dil Yarası ve İbret-i Âlem Haller-1...

Mahmut İ. KANMAZ   Kim bilecek daha neler neler bekliyor ikimizi…...

BU GECE

Sen gecemde, gündüzümde bir ece İsmin dudağımda bal, tadı hece Çözülmedi...

SEN BEN

Sen rengârenk çiçek, ben de arıyım, Sen içi boş petek, ben de balıyım....

Kilis’e 9500 mülteci gönderil...

Harran Konteyner Kamp kapatılıyor   Kilis’e 9500 mülteci gönderiliyor!...

“Kilis, inanç turizminin merkezi ol...

Kilis Kent Gazetesi yazarı Hasan Şahmaranoğlu, Hasan Bitken ve muhabir İbrahim...

Kurbanlık fiyatları belli oldu

Kurban Bayramı’na 20 günlük bir süre kalırken, besi tesislerinde hazırlıklar...

Kilis’te yerli ve organik sebze yet...

Kilis’te çiftçi Erdal Akkurt, organik olarak salçalık, dolmalık biber ve...

Suriyelilerin bayram yolculuğu başl...

Kurban Bayramı’nı ülkelerinde geçirmek isteyen Suriyeliler, Kilis’teki...

“Kilis Karası Üzümü kurutarak satın...

Kilis Ziraat Odası Genel Sekreteri M. Ümit Deli, üreticilere Kilis Karası...

Öncüpınar Konteyner Kent kapatılıyo...

Kilis’te Suriyelilerin barındığı Öncüpınar konteyner kent kapatılıyor....

Kilis’te “Tarım Şurası” düzenlenece...

Kilis’te bugün Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından “Tarım Şurası”...

Vatandaşlar caddeye çıkarak alışver...

Kilis’te vatandaşlar, Cumhuriyet Caddesinde ve Cumhuriyet Meydanında her cumartesi...

Herkes 2. el otomobil satamayacak

Kilis Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği (KESOB) Başkanı Şevket Memiler,...

Kilis’te Üniversite Tercih Danışma ...

YKS sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte Kilis İl Milli Eğitim Müdürlüğü...