Rüyalar Gerçek Olur mu?

27 Ara 2020 Paz 17:13
ArtıYazı BüyüklüğüEksi

Mahmut İhsan KANMAZ

 

Merhaba sevgili arkadaşlarım.

Bugün, yarı yaşanmış, yarı kurmaca bir olaydan yola çıkarak, ilk öykü denememi paylaşmak istiyorum sizlerle. Umarım beğenirsiniz ve okuduktan sonra da, menfi müspet görüşlerinizi ve eleştirel düşüncelerinizi ifade edersiniz inşallah.

Zira çok sevinirim.

O zaman vira bismillah diyelim ve bir fincan çay ya da kahve eşliğinde başlayalım anlatmaya… Buyurunuz…

Bir köy düşünün cennetin ortasında.

Küçük mü küçük… Ama bir o kadar da şirin…

Sevimli bir Anadolu köyü…

İçinde mutlu insanların yaşadığı, sütün süt gibi olduğu, soğanın soğan gibi koktuğu ve toprağın, toprak gibi cömert olduğu bir köy işte burası… Adı, “Güzeldere”.

Üç yüz, bilemedin dört yüz kişi yaşar Güzeldere’de. Adı gibi güzel bir deresi de vardır üstelik. Şırıl şırıl akar kış yaz.

Kenarlarında söğüt ve kavak ağaçları sıralanır. Kuş cıvıltıları eksik olmaz hiç.

Güneşin doğuşu bir başka olur burada.

Batışı ise, bir efsane…

Çimenler yeşile bağlar baharda. Kır çiçekleri renk renk boy verir otların arasından. Papatyanın sarısı, hercai menekşenin moru, gelinciğin kırmızısı birbirine karışır. Renkleri gibi, rayihası da…

Köpeklerin havlaması, tavukların çıkardığı sesler arasında kaybolur sanki.

Koyunların ve kuzuların bir türkü kıvamında neşeyle melemeleri, huzur verir insana.

Hep birlikte şarkı söylüyormuşçasına…

Dedikleri de şudur aşağı yukarı: “Biz gideriz ormana, yeşil dağlara… Derelerden su içeriz kana kana…”

Evlerde de günlük telaşeler vardır.

Herkes tarlaya bahçeye gider, geride yaşlı nineler, dedeler kalır yalnızca. Bir de ortalıkta şaşkın şaşkın dolaşan kediler.

Çocuklar çoktan gitmişlerdir okula.

Köyün ta bir ucundadır ilkokul.

Üç sınıflı bir köy okulu işte… Üç öğretmenli ve birleştirilmiş sınıflı yani.

Gencecik üç delikanlıdır öğretmenler.

Sınıflar paylaşılmıştır aralarında.

Biri, birinci sınıfları alır. Diğer ikisi de, ikiyle üçü ve dörtle beşi…

Tek odalı bir lojmanda kalır üçü de…

Okulun hemen bitişiğindedir ev.

Çok iyi anlaşırlar. Yirmili yaşların daha başlarını yaşarlar üçü de. Başları dumanlı, yürekleri sevdalıdır. Ama o sevdanın öznesi belli değildir henüz. Gördükleri her güzel kız için, kalpleri pır pır atar durur öylece. Kalplerin asıl sahipleri, daha taşınmamıştır bu genç öğretmenlerin yüreklerine…

Ama hayallerde yaşatılır bütün sevgi öyküleri. Geceleri uyutmaz onları.

Vardır o yüreklerin bir sahibi illaki.

Nerede yaşar, kimdir, güzel midir, çirkin midir bilemezler önceden.

Hoş, kim bilebilir ki Yaradan’dan gayrı.

Henüz sevdanın kara kutusu açılmamıştır. Deşifre edilmemiştir hiç bir olası duygu halleri. Öylece yaşar dururlar.

Mutlu, mesut…

İkiyle üçüncü sınıfları okutan Gülali öğretmen, bir gece rüyasında ak saçlı bir dede görür. Çok nettir her şey. Dedenin saçı başı, aksakalı ve giydiği uzun cübbesi, aynen gözünün önündedir. Hatta elindeki asası bile… Sanki gerçekmiş gibi.

“Bak evlat” der, önce.

Korkar ve ürker genç delikanlı. Geri geri çekilmeye çalışır.

“Benden korkmana gerek yok!.. Ben senin hayrına geldim” der bu sefer de ak saçlı dede.

“Sen iyi birisin. Ancak gönlünün sahibi de, bekler seni çok uzaklarda.” “Ama nerden bileceksin ki!”

“Bir vakit sonra bulacaksın onu. Hiç tereddüt etme. Evlen onunla. Senin kaderin odur. Çok mutlu olacaksınız.”

“İyi de nasıl?” der, Gülali Öğretmen.

“Nasıl bilirim ki, bu odur diye.”

“Bak oğul, senin alnına yazılmışsa bir yazı, bunun tecellisi de er geç olur. Bekle.”

“Sırma gibi saçları, bal rengi gözleri var onun. Gülünce gül açar yüzünde. İnci gibi bembeyaz dişleri birer mercan gibi dizilidir yan yana. Burnu okkadır, teni sütbeyaz.”

“Şunu da bil ayrıca, adlarınızın baş harfleri bile aynı. Sakın unutma!”

Bunları der ve gözden kaybolur dede.

Bir kıvılcım düşmüştür yüreklere. Eski neşesinden eser kalmamıştır Gülali’nin.

Düşüncelere dalıp dalıp gider gün boyu.

Arkadaşlarının bile dikkatini çeker bu değişim ve sorarlar sık sık.

“Senin n’en var Gülali? Bir haller oldu sana kardeşim. Lütfen dön aramıza artık!.

Bu arada aylar ayları kovalarken, aradan bir buçuk, bilemedin iki yıl geçer.

Duyar ki, Urfa’daki anası, canı, gözünün bebeği, bir amansız hastalığa yakalanmıştır. Babası çaresizdir. Genç Öğretmenden başka evlatları da yoktur.

Koşar hemen köyüne haberi alır almaz. Anasını ziyaret eder. Şehirdeki doktorlara götürür onu.

Nefesi yetmiyordur çileli ananın.

Tek çare deniz havasıdır. Belki oranın iklimi iyi gelecektir ona. Elinde hastane raporları da vardır.. Doktor önerileri de.

Hemen götürüp gösterir yetkililere.

Ailenin tek çocuğu olduğunu ve annesinin hastalığının devasının, bir deniz havası olacağını beyan eder raporlarla Gülali ve tayinini ister mecburen.

Zaten okulların kapanmasına ne kalmıştır ki şunun şurasında. Bir ay veya bir buçuk ay.

Dilekçeler yazılır, raporlar eklenir bu taleplere. Sunulur yetkili mercilere.

Beklemeye koyulur heyecanla…

Okullar da tatile girmiştir zaten.

Vakit kaybetmeden Urfa’ya anasının yanına koşar. Onun yanında olmaktır, ona hizmet etmektir muradı

El bebek, gül bebek bakarlar ona.

Derken, daha cep telefonunun ceplere girmediği bir zaman diliminde, ilçeden postacı gelir okulun kapısına.

Sarı renkli bir zarf uzatır Öğretmene.

“Hocam, hayırlar olsun. İnşallah kötü bir şey yoktur içinde!” diye meraktan sorar.

Gülali’de heyecanlıdır. Hem de çok. Kalbi yerine sığmaz olur sanki.

Bakanlıktan geldiğini anlar zaten.

Ama içinde ne yazılıdır, iyi haber midir, kötü müdür, bilemez. Cesareti de yoktur açmaya.

Acaba tayini mi çıkmıştır. Ya da kabul edilmemiş midir” Muamma!…

Postacı da bekliyordur öylece kapıda.

Ona da ne oluyorsa artık. Hadi git de diyemez bir türlü.

evlilik

 

Sonra cesaretini toplar ve büyük bir telaşla, yırtarcasına açar zarfı ve okumaya koyulur yazılanları. Heyecan doruktadır.

Postacı da gözleri fal taşı gibi açık, bekliyordur öylece.

“N’oldu hocam? Ne yazıyor kâğıtta?” diye art arda sorar durur merakla…

Öğretmen, son cümlesini de bitirir kâğıtta yazılanların. Çok şaşkındır.

Döner şöyle der: önündeki bir hayli meraklı adama gayri ihtiyari:

“Tayinim çıkmış.”

“Tayinin mi? Nereye ki Hocam?” diye şaşkınlığını gizleyemez postacı.

“Sana ne kardeşim” diyesi olur ama diyemez bir türlü.

“Ordu’ya” der Gülali. “Ordu’nun Ünye ilçesine…”

Ama çok mutludur genç öğretmen.

Gizleyemez sevincini, sarılır aniden boynuna hiç tanımadığı postacının.

Kendisi için olmasa da en azından anasına iyi gelecektir bu haber diye düşünür ve sevinir.

Eve haber verir. Onlar da çok mutlu olurlar.

Bu sefer de nasıl bırakıp gidilecek olmanın hesapları yapılır uzun uzadıya.

Zaten bir ana, bir baba ve kendisi vardır işin içinde. Tam bir mini çekirdek aile işte…

Şöyle yapmaya karar verirler sonunda.

Önce Gülali gidip duruma bakacak ve kalabilecekleri bir ev tutacak ve ondan sonra da, annesini götürecektir.

Köyde tarla tapan ve hayvanlar olduğu için baba kalacak, gelişmelere göre ilerde farklı planlar yapılacaktır.

Neyse, Gülali okullar açılmadan bir ay kadar önce gider şirin Ünye’ye.

Okulunu bulur ve oraya yakın, bakla sofa küçük bir ev kiralar hemencecik.

Eşyalar oradan temin edilecektir.

Çoğunu ikinci elden alabilirim diye planlar yapar Gülali. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünür ve uygular.

Sonrasında anasını alıp gelir ilçeye.

Okullar da açıldı açılacaktır nerdeyse.

Her şey iyi gitmektedir. Annesinin nefes alması bile hemen fark etmiştir.

Daha rahat hisseder kendini. “Ohh be” der, derin derin soluk alarak… “İyi ki gelmişiz oğul” der Gülali’ye. Kendimi çok iyi hissediyorum burada. Nefes almalarım bile değişti. Allah önce senden ve sonra da devletimizden bin kere razı olsun.”

Gülali de çok sevinçlidir. Zira anasının mutlu olması yeterlidir onun için.

Okuluna gider, dersler başlayınca.

Öğretmenler odasında tanışır arkadaşlarıyla. Zaten oniki kişilerdir.

En son tanıştığı öğretmen arkadaşı karşısında, birdenbire dili lal olur, donup kalır öylece.

Konuşamaz, sadece elini uzatır istemsizce. Ruhu ayrılmıştır sanki bedeninden. Bir haller olur ona. Nefes almayı unutur gibidir. Gözü takılıp kalır bal renginin derinliklerinde. Çıkamaz sanki oradan, hapsolmuş gibi hisseder kendini.

Çünkü karşısında duran genç kız, fikrini başından almıştır ilk görüşte.

Aklına hemen yıllar önce gördüğü rüya ve ak saçlı dede geliverir.

Hatırlar dediklerini jet hızıyla. Bir film gibi izler o rüyanın tekrarını.

“Burnu okka, saçları sırma, teni sütbeyaz, dişleri mercan ve gözleri de bal rengidir evlat” demişti, nur yüzlü dede.

İşte şimdi aynı dedikleri gibi biri durmakta karşısında… Gözleri hâlâ gözlerine takılıdır genç kızın.

“Ben Gülali” der, genç öğretmen. Nasıl konuşabildiğine kendi de şaşarak…

Kız, “Benim adım da Gülayşe” deyiverir. Hemen o saat, kalp atışları ve nabzı daha da yükselir Gülali’nin. Belki iki katına çıkar. “Nasıl yani, olamaz!” der, içinden. “Bu kadarı da fazla artık…”

Nasıl öyle olmasın ki!… Ne demişti dede ona rüyasında, “Adının baş harfi seninkiyle aynıdır.” “Tamam işte” der Gülali. Onunki Gülayşe, benimki de Gülali.

Bunları bir saniye içinde düşünür Gülali. Hala Gülayşe’nin elleri ellerindedir.

Hoş, onun da elleri ısınmış, hatta terlemiştir bile. Görünmez bir elektrik vardır aralarında. Telepati gibi. İkisini de çarpan ve heyecanlandıran.

Bunlar ilk karşılaşma ve ilk intibadır Gülali bakımından. Mecnun’a dönmüştür sanki.

Neyse zaman içinde, artık Gülali ile Gülayşe hiç ayrılmaz olurlar birbirlerinden.

Çok sevmekteler birbirlerini. Kader ağlarını örmüştür sanki.

Tevafuk çizgileri çakışmıştır Ünye’de.

Bulmuşlardır birbirlerini. Gönülleri sevda ve sevinç yüklüdür. Yürekler coşmaktadır.

Bir rüyadan, gelinen noktaya bakar mısınız?

Kısa bir zaman içinde de mutlu sona ulaşırlar. Yani telli duvaklı evlenir ve düğün yaparlar neşe ve coşku içinde.

Kırk gün kırk gece davul zurna çalınır kapı önünde. Bir büyük sevdanın romanı yazılır ince ince.. Aşkın tılsımı çözülür yüreklerde.

Sözün özü, çok severler birbirlerini bu iki gönül. And içerler birlikte yaşlanıp, birlikte son nefeslerini vereceklerine ve ayrılmayacaklarına dair…

O kadar yani. Öylesine bir aşk işte bu…

Ferhat ile Şirin gibi, Kerem ile Aslı gibi ve Leyla ile Mecnun gibi sanki.

Onların ki de, Gülali ile Gülayşe gibi…

Herkesler mutlu ve huzurludur.

Aşkın yeni tarifi yapılır güzel Ünye’de…

Saadet kapıları sonuna kadar açılır önlerinde. Girerler o kapıdan, bir daha hiç çıkmamacasına… “The End” yazar kader perdesinin son sahnesinde. Işıklar yanar ve bir rüya daha gerçekle nihayetlenir sevgili arkadaşlarım.

Her hikâye, ya da masal aynı sözlerle biter ya hep, bilirsiniz. Gelin, bu da öylece bitiversin lütfen.

Yani, “Onlar ermişler muratlarına, bizlerde çıkalım kerevetlerine” diyelim.

Evet, uzun yıllar boyunca Gülali ile Gülayşe’nin mutlu yuvalarında her gün şu şarkının çalındığını söylerler, görenler ve de duyanlar.. İster inanın, ister inanmayın:

 

“Rüyalar gerçek olsa

Seni her gün görürdüm

O incecik beline

Sarılarak yürürdüm

 

Dolanırdım boynuna

Sokulurdum koynuna

O gül dudaklarını

Öperdim doya doya

 

Sabah olmasın diye

Güneşi durdururdum

Yanar dağlarda tüten

Ateşi söndürürdüm

 

Yatağına her gece

Gelincik doldururdum

Dudağına bin kere

Öpücük kondururdum

 

Rüyalar gerçek olsa

Sana güller verirdim

O güllerle belki de

Kucağıma gelirdin.

 

Rüyalar gerçek olsa

Ahh, bir gerçek olsa…”

 

Bir başka yazımda ve bir başka güzelliklerde yeniden birlikte oluncaya kadar, her gününüz bir öncekinden daha mutlu ve gönülleriniz daha umutlu olsun.

Gördüğünüz her güzel rüya gerçek olsun sevgili arkadaşlarım ve değerli dostlarım.

Sağlıcakla kalın ve Allah’a emanet olun.

 

 

 

Benzer Haberler

KIZ Etin kilosu 60 TL’yi bulmuş. Artık içki içen gibi, çok et yiyene de kız vermezler!…...

Yorum 
0

Metin MERCİMEK “KADINLAR GÜNÜ KUTLAMASINDA EN ÖNEMLİ NEDEN, İNSAN HAKLARININ TEMELİNDE KADINLARIN...

Yorum 
0

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, bugün 8 Mart “Dünya kadınlar Günü”. Dünya Kadınlar...

Yorum 
0


Yorumlar

İsim: E-posta: Yorumunuz:
*


SON EKLENEN HABERLER

Milli Eğitim Bakanlığı 19.940 Sözle...

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı resmî eğitim kurumlarında görev yapmak...

Ağrı Dağı ve Çevresi Turizm Master ...

T.C. Serhat Kalkınma Ajansı, Ağrı Dağı ve Çevresi Turizm Master Planı...

Kocaeli Üniversitesi 102 sözleşmeli...

Kocaeli Üniversitesi birimlerinin personel ihtiyacının karşılanması amacıyla...

79. BOYUT / Ahmet BARUTÇU

KIZ Etin kilosu 60 TL’yi bulmuş. Artık içki içen gibi, çok et yiyene de...

Kilis’te bağ evlerinde toplanmak ya...

* Kilis İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu yaptığı toplantı sonrası yeni kararların...

“Kadınlar ve erkekler eşit haklara ...

Kilis Barosu Başkanı Av. H. Muammer Fazlıağaoğlu, “Yılın sadece bir günü...

Kilis kadınların en erken evlendiği...

TÜİK Gaziantep Bölge Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada, 8 Mart...

Yem fiyatı cep yakıyor

Kilisli hayvan üreticileri son 1 yılda yem fiyatları yüzde 40 artış gösterdi....

Kilis’te sanayi esnafı kan ağlıyor...

Kilis’te esnaflar, siftahsız dükkân kapattıklarını belirterek, işyeri...

Kilis’e bahar geldi

Kilis’te rengârenk çiçekler ve açmaya başlayan meyve bahçelerindeki ağaçlar,...

Eksik gramajlı ekmek satan fırınlar...

Kilis’te Zabıta ekipleri tarafından eksik gramajlı ekmek satan işletmeler...

Ev hanımları doğada yetişen otları ...

Kilis’te güzel havaları fırsat bilen kadınlar, dağların eteklerinde...

Dünya Kadınlar Günü Kutlaması

Metin MERCİMEK “KADINLAR GÜNÜ KUTLAMASINDA EN ÖNEMLİ NEDEN, İNSAN HAKLARININ...

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

M. Yahya EFE   Sevgili okurlarım, bugün 8 Mart “Dünya kadınlar Günü”....

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Zehra ERASLAN   Kıymetli okurlar, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, tüm dünyada...

Hz. Fâtımâ Annesinin Karnında Konuş...

Uğur KEPEKÇİ   Hz. Fâtımâ (aleyhisselam)’ın faziletlerini anlatmakla,...

UN VE MAYA SATIN ALINACAKTIR

KİLİS L TİPİ KAPALI VE AÇIK CEZA İNFAZ KURUMU İŞYURDU MÜDÜRLÜĞÜ DİĞER...

DİZELERİNİZ…

BEN KADINIM   Ben kadınım; Anneyim, ablayım, eşim Yârim, yarenim Koklanmak...