Dolar 32,5681
Euro 34,7244
Altın 2.492,75
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kilis 24°C
Parçalı Bulutlu
Kilis
24°C
Parçalı Bulutlu
Cum 24°C
Cts 22°C
Paz 24°C
Pts 28°C

Türk Kültürü

Türk Kültürü
A+
A-
05.05.2021
545
ABONE OL

HAYATTAN KESİTLER-XXIV

Türk Kültürü

Memik KÖMEKÇİ

Sekiz çocuklu bir ailenin beşinci çocuğuydum. Doğduğum ev, Yavuzeli’nin Cingife Mahallesi’nde höyüğün batı cephesinde ve en yukarısında eski ve toprak bir evdi. Evimizin sağında ve solunda bizim eve benzer birer ev daha vardı. Hepsinin etrafında kalın ve çamur sıvalı birer bahçe duvarı, duvarların üzerinde ise siğeç dediğimiz çalı çırpı ve odunlar olurdu. Bu odunlar genellikle kışın, bir zamanlar bizlerin puhara dediği, şimdilerin ise şömine dedikleri ocaklarda ekmek ve yemek yaparken kullanılırdı.

Köpeğimiz Gümülü, (küçükken adını ben koymuştum) geceleri siğecin dibinde, kuytu bir yerde yatar, en ufak bir çıtırtıda kıyameti koparırdı. Havlaması saldırganlaşınca, mutlaka bir gelen olduğunu anlar, rahmetli babam çıkar gelen misafiri karşılardı.

Evimizin avlusunda yaşlı ancak ufak boylu bir dut ağacı, hemen siğece yakın, duvarın dibinde ise Remzi Ağabeyimin diktiği bir çam fidanımız vardı. Çam fidanı her mevsim yeşil kalır, dut ağacı ise ilkbaharla birlikte yeşile boyanırdı. Bu ağaçların üzerindeki serçelerin cıvıltısından yatamaz, sabah erken kalkardık. Dutun altında sıcak bazlama, tereyağı, pekmez ve kaymakla kahvaltı yapmaya doyum olmazdı. Hele bir de annemizin yayıktan verdiği taze bol köpüklü ayran olmaz mı? Deme gitsin!

Yayık olduğu gün, mahallenin çocukları, ellerinde kovalar ayran kuyruğuna girerdi.

Ayran demişken evlerimizde su ve musluk bulunmaz, suyumuzu Güllevik denilen, höyüğün doğu cephesinde, Yöreli Köyü yolu üzerindeki pınardan kovalarla getirirdik. Pınarın başı kadın ve kızların su aldığı, tabak, kaşık yıkadığı, şenlik, şamatanın bol olduğu bir yerdi. Biz çocuklar da yakınlarında çelik-çomak, birdirbir gibi oyunlar oynar, yanlarından ayrılmazdık.

Evimizde sekiz, on tane koyun ve keçimiz, bir de eşeğimiz vardı. Eşeğimizi yük taşımakta ve tarla işlerinde kullanır, yaz günleri hiç boş bırakmazdık. Kış günleri ise ahırında samanını yer yatardı. Hava alması için arada bir dışarı çıkartır, gezdirirdik.

Her gün kuşluk vakti ve akşamüzeri onu sulamak için pınara götürürken boyum yetmediği için, bir taşın üzerine çıkar, sırtına binerdim. Bazen keyiflenip zıplarken beni sırtından atar, alabildiğine koşardı. Ben de başına bir şey gelmesinden korkar, oturup ağlardım. Aradan bir süre geçtikten sonra kaçan eşek kendiliğinden sakinleşir ve eve dönerdi.

Evimizin hemen alt tarafında pekmez mahseresi vardı. Bağı olan herkes sırasıyla pekmez kaynatır, bastık, sucuk ve kesme yaparlardı. Pekmez kaynarken, mahalleyi mis gibi pekmez kokusu sarar, biz çocuklar köpük yalamak için mahsereye üşüşürdük. Bağı olmayanlara mahsereden üzüm ve pekmez verirlerdi. Birkaç teneke de babam satın alınca, yıl boyu hiç pekmezsiz kalmazdık. Okuldan öğlen yemeğine gelince, oklavayı tenekenin içine sokar, üzerindeki pekmezi yufka ekmeğin arasına çeker dürümlerdik. O pekmezin tadını halen unutamam. Yılda dört-beş teneke pekmez tükettiğimiz olurdu.

Tarladan topladığımız sebzelerin de tadı bir başkaydı. Her şey organik ve lezzetliydi. Domates, patlıcan, biber, kabak, bamya, pancar, lâhana ve benzeri birçok sebze, meyve ile tahıl ürünlerinin hepsi birbirinden sağlıklı, bolluk ve bereket vardı. Kırsal kesimde oturup da bunlara doymadım diyen, yakın akrabalarına ve dostlarına hazırlayıp göndermeyen olmazdı. Zaman zaman cami önlerinde kavun, karpuz ve üzüm gibi meyveleri hayrına dağıtanları görmek, sıradan bir olaydı.

Hele İlkbahar gelince kızlar koluna sepeti takar, dağlarda ve bostan aralarında pancar denilen, yenilebilir otlardan toplayıp getirir, gidemeyen komşularına da verirlerdi. İnsanlarda hep bir yardımlaşma ve paylaşma ruhu vardı. Hiçbir şeyi tek başlarına tükettiklerine şahit olmazdık. Sanki ortak bir yaşam vardı. Birlikte bulgur kaynatır, birlikte pekmez yapar, birlikte kışlık kurutmalık hazırlar, birlikte ağlar, birlikte gülerlerdi.

Biri bir ev yapacak olsa, temeli beraber kazar, duvarı beraber örerlerdi. Hatta babam toprak olan, köşker dükkânımızı yıkıp yeniden yaparken, herkes gelip bize yardım etmişti. Ta temelinden duvarına ve üzerinin betonuna kadar komşular yardımlaşmıştık. İnsanlar bu ve benzeri her işlerinde bir birlerinden yardımı esirgemiyorlardı.

Evlenecek kızın eksikleri komşu kızlar toplanarak giderilir, kaneviçe, dantel ne varsa tamamlanır, dikilmesi gereken yerler dikilir, gelin bohçaları birlikte hazırlanırdı. Bu vesileyle tüm komşu kızları arkadaşlarıyla hasret giderir, bir gelin hazırlığının nasıl olacağını, yaparak ve yaşayarak öğrenmiş olurlardı.

Komşu köylerden bir gelin alınacağı zaman atlı birlikler hazırlanır, memleketin gençleri en güzel kıyafetlerini giyer, silâhlarını kuşanır, gelin almaya giderlerdi. Şalvarı, kundurası olmayan veya eski olanlar, komşudan ödünç alır, düğün sonrası geri verirlerdi. Gelin ata binerken, ilkine erkek çocuğu olsun diye arkasına da küçük bir erkek çocuk bindirilirdi. Ben de küçükken bir gelinin atına bindirildiğimi halen hatırlıyorum. Gelin duvağın altında ailesinden ayrıldığı için hıçkıra hıçkıra ağlama rolü yaparken, Ben de düşme korkusuyla geline sımsıkı sarılmıştım.

Gelin, oğlan evine indikten sonra, düğün sona erer, herkes dağılırken memleketin kadın ve kızları gelin görmeye oğlan evine doluşurlardı. Gelinin yüzündeki duvak açılır, gelen misafirlerin görmeleri için gidinceye kadar kapatılmazdı. Gelin de genellikle hafif bir tebessümle yüz görümceliğine gelenleri süzer, evin orta yerinde bir sandalyede otururdu. Gelen bazı kadınlar,

– Peh anam gelin de pek güzelmiş maşallah. Tüh tüh, diye nazar kişiler, herkes beğenmiş görünürdü.

Dönüş yolunda ise herkes gelinden bahseder, kimi uzun, kimi kısa der, kimi de güzel veya çirkin olduğunu konuşurdu. Aradan birkaç gün geçince her şey unutulur, önce yakınları olmak üzere gelin ve damat, başlarında bir büyükleri olmak üzere evlere yemeğe davet edilirdi. Böylece gelinin yeni akrabalarını tanıyıp kaynaşması sağlanırdı. Akraba olmayanlar ise yemek davetinde bulunmaz, ancak kadınlar birer hediye alarak ev görmeye giderlerdi. Böylece gelinin varsa eksik eşyaları da tamamlanmış ve yuva kurulmuş olurdu.

Bazen bunun bir Türk kültürü olduğunu ve asırlar boyu bu geleneğin bozulmadığını gururla düşünürüm.

Bu tür geleneklerin yaşatılmasının ne derece önemli olduğunu siz okurlarımın takdirine bırakıyorum.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.